Rubailer

05/30/2007

img167/6462/mevbango7.gif  img167/1574/rumiportjw6.jpg

 

Rubailer

 

Dostlar, dostlar! Birbirinizden ayrılmayın! Başınızdan kaçamak heveslerini atın!

Mademki hepiniz birsiniz, ikilik havası çalmayın, vefa sultanı emrediyor: vefasızlık etmeyin!

 ***Yanağın put olsaydı puta tapmak daha hoş olurdu.

Senin kadehinden bade içince mestlik daha hoş gelir.

Aşkının varlığında öyle yok oldum ki, o yokluk binlerce varlıktan daha hoştur.

 ***Sevgili bana söz verir ama ben dinlemem, hatta Kur-an’a el bassa bile yine dinlemem. Dedi ki, Tanrı’ya and içerim ki beni dinlemiyorsan bende seni dinlemem. O istiyor ki bu sözlerle beni atlatsın, lakin ben yine ona inanamam.

 ***Senin yüzünden daima gül bahçesi idim. Seni her görüşümde gözlerim aydın olurdu. Kem göz, yüzünden uzak olsun derdim. Ey sevgili! Meğerse o kem göz ben imişim.

 ***Senin uğrunda yüzlerce belaya katlanırım. Bu sözümden dönersem her cezaya razıyım. Eğer ömür yetse, gönlümde senin cefalarını kıyamete kadar çekme kararındayım.

 ***Bugün şöyle sarhoşça bir dolaşayım, O Kafa taşlarından kadehler, bardaklar yapayım dedim. Ama bugün bu şehirde öyle mest oldum ki divane edecek bir akıllı aradım.

 ***Dudaklarını anarak ak yüzüğün yakut kaşını öpüyorum. O elime geçmeyince bunu öpüyorum. O yüce göklerine elim erişemediği için yerlere kapanarak secde ediyor, yeri öpüyorum.

 ***Sırları elden çıkarayım diyorum, yapamıyorum. Onları layık olanlara açıklayayım diyorum, olmuyor. İçimde beni hoş tutan bir şey var; ona parmak basayım diyorum. Bu da elimden gelmiyor.

 ***Üzüm gibi ayaklar altında tepeleniyorum. Aşk hangi tarafa çekerse o tarafa dönüyorum. Bana; etrafımda niçin dolanıyorsun dedin! Senin tozun değil miyim? Kendi çevremde dolanıyorum.

 ***İsrafil’in sesi bana sevinç ve neş’e getiriyor. Beni fena (yokluk) toprağından semalara yükseltiyor. Bana habersiz ulaşan o haberciden neler geldiğini kimse bilmiyor.

 ***Bu dönüşü ben kendi canımdan öğrendim. Beden kalıbına girmeden önce aleminde de böyle dönerdim. Bana sabır ve sükun daha uygundur diyorlar. Ben bu sabrı da sükunu da size bağışladım.

 ***Sevgilim! Ben hem avım, hem avcıyım. Bir avım var benim. İşsiz güçsüzüm ama hoş bir işim var benim. Bana diyorsun ki başımı kesmek sevdasında mısın? Evet öyle bir sevdam var sevgilim. Evet O sevdadayım.

***Coştum, susmanı istiyorum dedi. Sustum, seni coşkun göreyim dedi. Tekrar coşkunluğa başlıyordum. Hayır dedi Sakin ol, Sakin oldum, bu sefer de coşmanı istiyorum dedi.

***

Senin bağına böyle tozlu topraklı gelmedim; bu yolda yoksul ve eli boş yalnız da giderim. Eğer dışarı çıkmamı istiyorsan bana bir kapı aç, yahut açmassan da bana kötü gözle bakma!

***

Senin yanında mesut yaşayan nasıl gam çeker? Senin ışığınla alemin güneşi olan bir insan hiç yas tutar mı? Hele sana yakın ve mahrem canların gönüllerindeki sırlar nasıl kapalı kalabilir?

***

Araştırma yolunda yetişmiş olmak, cihandan eteğini çekmek gerektir. Sen gözündeki körlüğü iyileştirmeye bak. Yoksa alem hep Odur, ama görecek göz gerek.

***

Gönül, o gönül okşayıcı dilberin arkasından çok koştum ama, olmadı. Kurudan, yaştan ne varsa ortaya attı ama yine olmadı. Zavallı göğsümüzün köşesine oturarak bildiği her kurnazlık oyunlarını oynadığı ama yine de olmadı.

***

O bulutlu yağmurlu günde, sevgililerin bir araya toplanması şarttır. Bu, yarin yüzünü yeniden görmek içindir. Nasıl ki bahar güllerinde gül bahçesindeki güller de toplu bir haldedir.

***

Ceylan, gördüğü tazının önünden kaçar. At üstünde koşanlar da atlama hamlesini yaparlar. O kadar koşarlar ki vücutlarındaki damarlar dışarı fırlar, çünkü bunlar kendi kurtuluşlarını o hamlede görürler.

***

Sudan, topraktan bir sevgilisi olan, ergeç yarine kavuşur. Ama o, günün birinde toprağın ve suyun dışında kalınca ona söyle ki, senin gibi bir garibin nasıl sevgilisi olabilir?

***

Önce beni çok sevdi okşadı, sonra da binlerce üzüntü içinde eritti beni.

Bana sevgisinin mavi boncuğunu verdi ama ben benliğimden geçip de o olunca, (onda yok olunca) bırakıp kaçtı beni.

***

Geceleri uykumu kaçıran o sevgili, göz yaşlarıyla mihrabımın ıslanmasını istiyor.

Beni sessizce yakalayıp suya attı, ama o su benim gücümü artıran hoşuma giden bir sudur.

***

Ey zülfünün ucu darma dağınık dilber, ey dudağının yakutundan şekerlik saçılan güzel!

Bizden ayrıldığın için pişman olduğunu söylüyorsun.

Ey can O ne pişmalıktır ki içi pişmalıklarla dolu!

***

Ey ekmek uğruna iman cevherini atan, ey bir arpaya bir hazineyi satan zavallı!

Nemrut gönlünü İbrahim’e kaptırmadı, ama canını bir sivrisineğe teslim etti.

***

Ey sevgili yapma! bugünlerinde bir sonu var. İyilik, kötülük ergeç aydın sabahlar gibi meydana çıkar.

Aşk meshebinde hiyanet yaraşmaz. Ben hep dürüst davranayım, sen eğri yürü! Bu doğru olurmu?

***

Evden yetişen sevgili işe yaramaz. Çünkü sadece naz ve cilve gösterir, vefa göstermez. Sevgili odur ki mezar kıyısında sana felek bağından bin kapı açsın.

***

Sesin gönlümüze işlesin gece gündüz şen ve konuşkan olsun o ses.

Sesin kısılınca bizde yorgun düşelim. Şeker kamışı gibi tatlı olsun sesin!

***

Ey bir eşi daha olmıyan sevgili uyuma! Ey işleri düzelten yoldaş uyuma!

Bu gece senden yüz ışık parlayacak. Aman sen gel de uyuma!

***

Ey ay parçası! böyle bir gecede sen bir ay gibi uyanık dur!

Dönen çarh gibi uzaklarda dolan da uyuma!

Bizim uyanık kalmamız aleme çerağ olur. Bir gececik bu çerağı bekle de uyuma!

***

Ey benim sevgili Yusuf’um ben senin Yakub’unum!

Ey benim canımın sağlığı ben senin Eyub’unum.

Ama ne yapayam ki, sen herkesin sevgilisi olmuşsun!

Bari ben elimi çırpayım sende gel ayağını yere vurarak oyna!

***

Kötülük ediyorsu, iyilik umuyorsun. Kötülüğe yaraşacak karşılık, elbette kötülüktür. Tanrı Kerem ve Rahmet sahibidir. Ama sen arpa ekersen nasıl buğday biçebilirsin?

***

Kaçıncı Ceylanlar gibi kaçar, dövüşünce demirler gibi çarpışırsın. A akıllı, uslu kuşçağız! Sen bizim asıldığımız O gül dalına iki ayağınla sarılmışsın.

***

Kalk, o kurtuluş önderinin etrafında dolaş! Kabedeki, Araft’taki hacılar gibi, onun çevresinden ayrılma! Sen taze gül gibi şu toprağa ne kızıyorsun? Nerede hareket varsa orada bereket vardır.

***

Her nereye baş koysam ona secde edilecek yerdir orası. Altı yönde de, onun dışında da Tanrı odur. Bağ, gül, bülbül, sema, güzel bunların hepsi birer behane, hep aranılan , istenilen O dur.

***

Çabuk koş ki ruhların semaı başladı. Def sesi ile ney sesi şekerle kamış gibi birbiriyle kaynaştı.

Eski sevdaların ateşi alevlendi. Nerede o senin hay hayların? Şimdi hay hay vakti geldi…

***

Şarap küpünün ağzını kapattım, ama kokusu çıkıp gitti. O koku her yola, her mahalleye dağıldı. O koku yüzünden gönüllerden ırmak gibi kanlar aktı, sonra da geldiği tarafa doğru geçip gitti.

***

Divane halk arasında belli olur. Çünkü sevda altına binmiştir o.
Ama gerçek divane, onu tanımıyandır. Divane bizim yanımızda tanıdık dost gibidir.

***

Bu gece bir anda perdeleri kaldır, her iki cihandan da bir tüy bırakma bu gece!
Dün candan, gönülden söz ediyordun, bunları (canla, gönülü) bitki bir halde feryad ve figanla önüne bırakıyorum bu gece…

***

Sevgili gel bize yoldaş ol, bize yar ol uyuma! Ey gül bahçesinin sarhoş bülbülü uyuma!
Garip dostları gözette uyuma: bu gece bağıs gecesidir, sakın uyuma!

***

Bu sade ateş seni yedi, yıprattı. Ama ikiyüz dilber sevgiliden daha güzeldir. O şehvet ateşi ise ne saf ne de sadedir.
Bak ki nice dilberler o ateşi arıyorlar.

AHLÂKIN AİLE YAPISINDAKİ ÖNEMİ

05/29/2007

AHLÂKIN AİLE YAPISINDAKİ ÖNEMİ
Ahlâk, eşler ve aile ve fertleri arası sağlam bir bağdır.

Ahlaki kurallar, insanların aşırı arzularının önünde bir settir.

Ahlaki kuralların önemine ve lüzumuna içten inanarak  severek sarılmak gerekir. Ancak bu  şekilde bunları tatbikten haz duyulur.

Ahlak, bir sistem olarak insanın zamanını, enerjisini malını ve namusunu muhafaza eder.

Ahlak, sadece ailenin  sağlam kalması için değil, ailenin mutlu olması için de kaçınılmaz bir ölçüdür.

Ahlaksız bir yuvanın eninde sonunda yıkılacağı kesin olarak bilinmelidir.

 Ahlakın; doğru,  dürüst, namuslu ve şerefli hayatın ölçüsü olarak kabul edilmesi gerekir ki değeri hayatta görülsün.

Ahlakın, her yerde insanın pusulası olarak değerlendirilmesi ve uygulanması gerekir.

Güzel ahlak insanı süsler ve onu saygın kılar, ahlakın çirkini de insanı çirkinleştirir ve onu insanlardan uzaklaştırır.

Güzel ahlak,  insanı devamlı iyi şeyler düşünmeye ve hayırlı işler yapmaya sürükler.

 Prof.Dr. Miktat Yalçın

EŞ ARAMANIN 6 YOLU:İSLAMİ Bir Bakış ile…

Sağlıklı bir aile hayatı için ; ailenin temellerinin sağlam atılmış olması gerekir…

EŞ ARAMANIN 6 YOLU:İSLAMİ BİR BAKIŞ İLE…      
Okullar, gönüllü çalışmalar, seminerler, konuşmalar, eş-dost ziyaretleri, camiler potansiyel eş bulunan yerler arasında..

Üzülerek söylemek gerekir ki, buralarda olması gereken mahremiyete özen gösterilmiyor.. 

Potansiyel adayların bu tür yerlerde özel olarak konuştukları görüştükleri haberlerini almak artık çok zor değil. Halbuki bunların hiç birisi İslamiyetle örtüşmüyor.

Bu yazıda genel ve özel olarak kendinize potansiyel bir eş arıyorsanız, bazı İslami bakış açıları içeriyor…

1-ÖNCE KENDİNİZE SORUN: NEDEN EVLENİYORUM???

“Çünkü herkes evleniyor” çok mantıklı bir sebep değil. Bu son kararı vermek için görüşmeye gittiğiniz zaman bile sorulması gereken bir soru. Çünkü bu şekilde İslamiyetin evliliğe ve neticelerine bakışını size hatırlatır.

Evlilik, İslami olarak, imanın bir parçasıdır ve Peygamber Efendimiz -asm-’ın bir sünnetidir.

“Evlilik dünyada başlayıp, inşaALLAH ahirette, cennette devam edecek bir birlikteliktir..”
2-KENDİNİZE SORUN:ADAYDA NELER ARIYORUM…?!!!!

Ebu Hureyre -ra- rivayet etti ki, Efendimiz -asm- buyurdular ki: “Erkek dört sebepten bir eş seçer: parası, sülalesi (mevkii), güzelliği ve dini. Sen dindâr olanını seç ki muvaffak olasın.” (Buhari, Müslim)

Bu tabii ki, bayanlar için de geçerlidir.

Buna rağmen, din her zaman insanların aklında kalmıyor. Tam tersi bazen müslümanların en son tercihleri arasına girebiliyor..

Bir zamanlar dindar insanlar için evlendirme hizmeti sunan bir kuruluş görevlisi müslüman kadınların doktor veya avukat olmanın dindarlıktan daha ön planda tutulduğunu söylemişti.

Erkekler de çok iyi değiller. Çoğusu “zarif, ince ve güzel” eş aramakta..

Eğer müslüman aileler istiyorsak, ‘din’in önce gelmesi gerek..

3-EŞ ARIYORSANIZ ÖNCE BAŞINIZI ÖNE EĞİN…!!!!

Çelişiyor gibi gelebilir, ama değil! Eş arıyor olmanız, bakışlarınızı mahreme yöneltebileceğiniz, göz zinasından uzaklaşabileceğiniz manasına gelmiyor.

“Mümin erkeklere söyle gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Şübhesiz ki ALLAH (onların) yapmakta oldukları şeylerden hakkıyla haberdârdır.” (Kur’ân, 24:30)

“Mümin kadınlara da söyle; gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar, (el, yüz gibi) görünen kısımları müstesnâ, ziynetlerini göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar!”(Kur’ân, 24:31)

Bu açılardan bakıldığında “çevreyi kolaçan etmek”, İslami olarak kabul edilemez..

Potansiyel erkek adaylar için evlenmek istediği kadına erkeği ikna edecek kadar bakabileceğine müsade eden güzel bir hadis-i şerif de var..

İmam Abdullah (Fıkıh imamı olan değil!) evlenme niyeti olduğu zaman bu bakışın sayısının olmayacağını söylese de her iki taraf ALLAH’dan korkmalı ve bunda herhangi bir fiziksel his duymamalı..

Tabi bu görüşme henüz helâli olmadığı için, tesettürlü olmadan olmamalı. Ellerin ve yüzün görülmesinin yeterli olduğu söylenmiştir..

4-SİZE YARDIM EDECEK BİRİLERİNİ BULUN!

Evlilik kendi başınıza halledeceğiniz bir mesele değildir. Birilerinden, ailenizden, akrabalarınızdan, bir İmamdan veya güvendiğiniz birilerinden size uygun bir eş için yardım istemek çok mühimdir.

Zamanımızda günlerini gece kulüplerinde, barlarda geçiren gençler artık güvendikleri insanlara danışarak evlenmeye başlıyorlar.. İslamiyet bunu çook öncelerden zaten tavsiye ediyor..

Şunu da unutmamak gerekir ki, başkalarının size yardımcı olması sizin adınıza karar verecekleri manasına gelmez. Bu sadece güvenilirlik, mahremiyete uygunluk konularında size daha fazla yardımcı olur (yalnız buluşmamak gibi, bir sonraki konuda!)

Bu tür üçüncü parti yardım almak araştırdığınız kişinin dürüstlüğü, ahlakı ve dini hakkında daha fazla malumat almanızı sağlar. Bu kişi(ler) her zaman referansları, hâl ve huylarını araştırıp size en uygun olan hakkında yardımcı olurlar..

Danışacağınız bu kişiler güvenilir dindar kişiler olmalı. Siz İslami bir hayat istediğiniz için o da karşı adayda bu özelliklere dikkat edecektir..

Dindar aileleri olanlar çok şükretmelidirler ki, en yakın, güvenilir yardımcıları yanlarındadır. Sizin bütün hayatınızı bilirler ve kalbinizin ne hissettiğini anlayabilirler!

Buna rağmen, anne ve babalar çocuklarının tercihlerine açık ve anlayışlı olmalıdırlar. Sonuçta son kararı verecek olan onların oğlu/kızıdır. İster evlenecek olana, ister evlendirilecek olana olsun hiç birisine baskı yapılmamalıdır.

Fikir danışacak aileniz, akrabanız, dostunuz yoksa, çevrenizde güvendiğiniz İslami kuruluşlardan da yardım isteyebilirsiniz!

Her zaman referans sorun!

Bu aslında “üçüncü parti” yardımın ortaya çıktığı yer. Onlar sadece sizin referanslarınız olmayacak aynı zamanda adayın tercihlerini de gözden geçirecekler.

Referans dediğimiz, damat adayını tanıyan bir imam, işveren, arkadaş veya gelin adayını tanıyan bir teyze olabilir..

Dürüstlük ve referans hakkında bir not: danıştığınız kişi eş adayı hakkında olumsuz bir şeyler biliyor olabilir. Onlara şunu hatırlatın, bunlardan bashettiği zaman gıybet etmiş olmazlar. Zira, evliliğin sıhhatli olması için doğru bir şekilde güzel ve kötü olanlar anlatılmamalıdır.

Bu konuda Efendimiz -asm-’ın Sahabelerinden birisinin, Ömer bin Hattab’ın tavsiyesi kayda değer:

Bir adam Ömer bin Hattab’ın yanına geldi ve birisi hakkında konuştu. Ömer -as- ona sorda: “Sen onun iyisini kötüsünü bilebilecek kadar yakın komşusu musun?”

“Hayır.”

“Onun iyi karakterini görebilecek kadar onunla seyehat yaptın mı?”

“Hayır.”

“Bir insanın dindarlığını ortaya çıkaran dinar ve dirhemle onunla iş yaptın mı?”

“Hayır.”

“Sen onu caminin önünde Kur’ân okurken mi gördün?”

“Evet.”

“Şimdi git, sen henüz onu tanımıyorsun..”

Bu bize bir insanı tanımak için 3 mikyas sunuyor: komşuluk, maddi dostluk ve seyehat..

5- BULUŞTUĞUNUZDA YALNIZ OLMAYIN!!!!

Hz. Ömer rivayet etti ki, Efendimiz -asm- buyurdular ki: “Bir erkek ne zaman bir kadınla yalnız kalırsa üçüncüsü şeytandır.” (Tirmizi)

Aynı zamanda, İbn-i Abbas rivayet etti ki, Efendimiz -asm- “Sizden hiç biriniz izin verilen dairelerde bir yakını yanında bulunmadıkça bir kadınla yalnız bulunmasın.” (Buhari, Müslim)

Her hangi bir şekilde bir adayla yalnız olarak buluşmak yasaklanmıştır..

İkili kimsenin onları duyamayacağı, göremeyeceği bir durumda buluşmamalıdırlar..

Bunun yerine daha ihtiyatlı, refakatli bir buluşma ayarlanmalıdır. Adayların görüştüğü odada refakatçinin de bulunması gibi mesela..

6-KONUŞTUĞUNUZDA İŞ ADAMI GİBİ OLUN: MESELEDE KALIN…!!!

Bu buluşma tamamen İslami dairede geçmeli, herhangi bir dünyevî, mahrem hissî mevzuu konuşulmamalıdır.

Konuşulabilecek mevzuular, birbirlerinin tercihleri, erkeğin maddi durumu (İslami olarak eşinin ve çocuklarının masraflarını karşılayabilir olmalı) ve ebeveynlerinin muhtemel tavırları..

Bu konuşma “konuşuldu” olması için olmalıdır. Açık ve net olarak nişan veya evlilik hakkında olmalı, eğer münasip görülmüyorsa hızlı bir şekilde bitmelidir.

Bu her iki tarafın böyle bir durumda herhangi bir zarara uğramadan en kolay bir şekilde bitmesine ve İslamiyetin bağlarına bağlı kalmayı devam ettirir inşaALLAH..

Evlilik öncesi kız/erkek arkadaşlıklar, hastalıklar…vs. konular evliliğe karar verilmeden önceden söylenmesi gerekir. “Sonra söylenecek” şeyler değildirler!

Ayrıca, ilerisi için hayatta ve eğitimde planlar, iş kabiliyetleri, yaşanılacak şehir…vs. de konuşulabilecek mevzuulardır..

Kan testi de evlilikten önce yapılması gereken işlerden biridir, unutulmamalı!

Evlenmek için uğraşmak İslam’da tavsiye edilen bir harekettir. Muhtemel aday aramak müslümanların birbirlerine yardımcı oldukları bir imece şeklinde olmalıdır. Helal daire dışında bu işle uğraşmak hiçbir kimseye fayda getirmemiştir…

NEFİS MUHASEBESİ

NEFİS MUHASEBESİ
  Herkese kendi âdeti hoş gelir.
  Fenalık ve iftiralara ne kadar fecî bir surette maruz kalınırsa kalınsın, mukabele-i bilmisil etmemek, tevbe ve istiğfara devam etmek, sabır ve tahammüle çalışmak, öyle hâdiselerden ibret ve ders almak, mütecaviz ve müfterilerle uğraşmamak, yüksek bir ahlâk ve kemâlâtın şiarındandır. Enbiyalar, velîler, sulehalar ahlâkı ile ahlaklanmaktır.
  Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek, başkalarının büyük kusurlarını küçük görmek, yüksek bir fazilettir. Takvada, doğrulukta, edep ve ahlâkta kendisi azimetle amel etmeye çalışmak, başkaların lâkaydlıkları ile meşgul olmamak veya ikaz ve hatırlatmakta mütevaziyane ve yumuşaklık göstermek büyük bir fazilet ve din kardeşlerinin dinine hizmet edebilmek için semeredâr bir düsturdur.
  İnsan beşerdir, hata edebilir. Hususen küllî ve umumî bir dâvanın hizmetkârlarına yapılan taarruzların çokluğu, şeraitin (şartların) ağırlığı; dâvayı inkişaf ettirmek, hizmetin önüne çekilen dehşetli maniaları yıkabilmek için çeşitli hizmet şık ve şekilleri ararken hepsinde yüzde yüz isabete muvaffak olmak pek müşküldür.
  Böyle bir hengâmede müsbet netice vermeyen tedbirleri o müdebbire söylemek lâzım iken, her ne sebeple olursa olsun, kat’iyyen başkasına söylememek ruh, kalb akıl ve feraset eseridir. Bunun aksine başkalarına dert yanmak, safderunluk ve düşünce za’fının delilidir. Fayda vereceğim zanniyle fikrinde taannüd ve taassub göstermek zarar vermenin en bariz bir delilidir ki, bu da ahmaklığın gözlere görünecek derecede aşikâr olmasıdır. Zira ahmaklığın tarifi, “Fayda vereceğim niyetiyle zarar vermektir.”
  Kendisinin bir rey ve fikir sahibi olduğu gururuna kapılan, asıl rey, tedbir ve vazife sahibi kimseleri kötüleyen, fakat kendisine toz kondurmayan bir kimse, “Herkes için birer kusur buluyorum; acaba kusursuz ben mi kaldım? Onlar benim aklımın ermediğini yakînen biliyorlar da, tehevvüre kalkışıp veya o sözü içime atıp nefsimin, arkadaşlarımın kusurunu veya aslında kusur olmayıp ta benim kusur görmek ve başkalarına nakletmek hususunda zorlatıcı bir kuvvet haline gelmemesi için, benim yüzüme vurmamak edep ve hayasına mı riâyet ediyorlar?” diye bir mülâhaza yapılsa, bir zararı bin zarara çıkaran dedikoduculuktan kurtulunması mümkün olur.
  İyi olmanızı istiyorsanız evvelâ kötülüğünüze inanınız, kusurlardan kurtulmak istiyorsanız evvelâ kendi kusurunuzu görüp, kendinizi kusursuz zannederken, kusurlu olduğunuzu müşahede ediniz.
  Bahtlı ve talihli kimse, başkasına va’z edilirken ibret alandır.
  Kusurlu, hatalı bir arkadaşınızın yanlışlarını yumuşaklıkla, hürmet ve tevazu ile yalnız ona söyleyiniz. Kabullenmezse dahi, ikinci bir kimseye onun hakkında gıybet etmeyiniz. Birisinin kusurunu, kusuru düzelteceğim diye etrafa yaymak, şahsî kin, garaz, nefsin karışması gibi hallerin zorlamasının neticesidir. Veyahut fayda veriyorum zannıyle zararların üremesine sebep olan bir safdillik ve bilememezliktir. Başkalara yaymak değil, dâima ve dâima ona söylemektir. Söylerken de, “Acaba, hakikaten ve bizzat nefsü’l-emirde hata mıdır? Yoksa benim fikrime, görüşüme göre mi hatalıdır?” diye insan kendini murakabe etmelidir.
  Hiddetle, heyecanla konuşmanıza asla itimad etmeyiniz. Zira nefis ve şahsî hissiyat karışır. Yapacağım derken parçalarsınız. Hem de kendinizi parçalamış olursunuz. Çok defa kendisini tenkîd etmek kâmilliğine erişememiş, yakın akraba veya mesai arkadaşlarını tenkid etmeye alışanlarla bir yerde oturmayınız. Onu dinleye dinleye siz de münekkid ve yıkıcı bir ahlâk sahibi olursunuz.
  Adaletten ayrılmamak, hakikati itiraf ve tasdik etmektir. Zıddı zulümdür.
  Nefsini daima itab eden, din ve dâva arkadaşlarının iyiliklerine hasr-ı nazar eden başkalarınca nefret edilmekten kurtulur.
  Dedikodu ile, arkadan çekiştirmekle mesele halletmeye çalışmak, ya safdillik, ya şuur altı veya şuur üstü garaz ve muhalefet nişanıdır. Veya canı incitilmişin intikam kokusudur.
  Dışarıdan tenkid kolaydır. Aynı işin içine girdikten sonra, tenkidin zulümkârlığını anlamak o kimse için ne acı, ne felâketli, ne hasaretli ve ne derece manevî mes’uliyetlere duçar olucudur!..
  Nefsinden gelen sözün samimiyet olduğuna inat edenden korkulur. Bunlardan kendinizi koruyunuz. Kendiniz, aynı bilmemezliğe düşmemek için düşününüz. Nefsin desiselerini beyan eden eserleri sırf kendinize hitab ederek okuyunuz.
  Nefsine itimad ederek mesai arkadaşlarını amiyane görenin sonu tehlikelidir. İstişare esnasında kendi fikrine saplanarak vereceği cevabı düşünen; azaların fikirlerini küçümseyen, hatadan kurtulamaz.
  İşin içine çok acı söz girdi mi, onun tadı tuzu kalmaz. Kendi fikrini çok beğenip, arkadaşını daima isabetsiz görmek kıyamet alâmetidir. Nefsin desiselerini açıklayan eserleri sık sık kendinize hitab ederek okumak bu hastalığın yegâne deva ve dermanıdır.
  Başkalarını ıslah için evvelâ kendimizi ıslah etmek icab eder.
  Kendini ıslaha ve derse muhtaç görmeyen, bilemeyen gafletten uyansın. Uyarıcı eserlere sarılsın.
  Dostlarına şiddet-hiddet eden, haşin davrananın dostları dağılır. Bu neticeyi kendinden bilmek, güzel bir fazilettir.
  Herkesin bir kusurunu bulup, kendi kusurlarını görmeyerek dostlarını terk eden, terk edilir.
  Halini, etvarını, gidişatını başkasından dinle! Çünkü senin fenalığın, yanlışlık ve hataların senin nefsine, dostun gözüne iyi görünür. Seni medhedenlere aldanma. Senin yanlışlık ve isabetsiz hareketlerini sana söyleyenler senin hakikî dostlarındır. Hastaya şeker vermek caiz olmayabilir. Onun için acı ilâç faydalıdır.
  ”Senin yolunda şöyle bir kuyu var,” diyen insan senin hayırhahındır.
  Yanlış hatt-ı harekette giden, zararlı hali olan bir kimseye her zaman, “iyi gidiyorsun” demek, onu gaflete düşürmek ve ona zulmetmek olur.
  Acı nasihat faydalı şerbettir.
  A benim güzel dostum!.. Çok kere olduğu gibi bugün yine çok tenkidler ettin. Kusurlar, hatalar saydın. Acaba gıyabında tenkidler yaptığın, gıybetini ettiğin Allah’ın kullarının o yaşa kadar olan iyiliklerinden, hayra hizmetlerinden, güzel huylarından, zararsız hallerinden ne kadarını yâdettin, kaç tanesini saydın? Münekkid ve kusur sayıcılardan olma! Korkarım ki, zulümkâr olursun…
 Çok tenkitçilerin, gıybetçilerin, herkesin kusurlu işlerini sayanların meclislerine yanaşma. Bu kötü ahlâk sana da bulaşır. Hem çabuk bulaşır. Zira bu fena huyun muharriki nefistir. Nefsanî şeyler nefisleri kolayca harekete geçirir.
  Tenkidçi, kusurları piyasaya çıkarıcı kimselerin dostluğunda bulunup da, eğer ona kapılmamışsan, Ahlâk-ı Muhammediye (a.s.m.), evliya, suleha ve ulemanın İslâm ahlâkı ve edebi hakkındaki eserlerini mütalâa ettikten, ilim ve hikmet tetebbuatında bulunduktan sonra, onların hal ve kallerini; düşünce ve zihniyetlerini; hısım, akraba, çoluk-çocuklarına karşı muamelelerini; din kardeşleri ve dâva arkadaşlarına olan hatt-ı hareketlerini; ibadet, itaat ve takva hususundaki vaziyetlerini tetkik et ve gör. Eğer sen ilim, irfan, kemalât, fazilet, edep, terbiye, ahlâk ve haya, azimet ve takva ehli olarak o eserlerinden müstefid olmuşsan, hemen dergâh-ı İlâhiye el açıp, “Aman yâ Rab!.. Tenkidçi, kusur arayıcı, kusur görücü ve gıybetçi olmak felâketinden Sana sığınıyorum. Beni bu âfetlerden mufaza eyle. Âmin” diyerek göz yaşları dökeceksin.
  Ey ehl-i İslâm ve irfan! Din kardeşlerinin ayıplarını, kusur ve hatalarını sayıp dökmekte, bakıyorum ki çok mahirsin. Acaba bir o kadar veya onun yarısı kadarı olsun kendi ayıplarını, kendi kusur ve yanlışlarını, isabetsiz hareketlerini, seni dinleyenlere aynı iştaha, aynı maharetle sayıp döktün mü? Korkarım ki, zulümkâr olmuş olmayasın. Güzel huyları anlatanı dinle. Güzel huylu ol. Nefsini zemmeden, kusurlarını itiraf eden din ve dâva arkadaşlarını medheden ahlâk-ı âliye erbabı ile sohbet et. Ahlâk-ı âliye ile yükselmek aşkına düşersin. “Tahallakû bi ahlâkillah,” emr-i cemiline inkîyad şerefiyle şereflenirsin.
  Herkes yükü kendi gücü kadar çekebilir. Öyle ise sen kendi gücünün başardığı şeyleri başkalarında görmezsen, kendini mihenk yapıp onları tenkid etmemelisin. Kendinde bir üstünlük vehmedip gurura düşmemelisin. Onlar kabiliyetlerine göre ne kadar hizmet görseler ind-i İlâhîde ihlâsa binaen makbuldür.
  Ey ferasetli ve müdebbir ehl-i hizmet! Omuz omuza verip çalışmaya çok muhtaç olduğunu; tek başına veya ekalliyette kaldığın zaman muvaffakıyetsizliğe düşeceğini her gün hatırla ve bu hakikati bir karta yazıp cebine koy ki, günde on defa nefsine ihtar edebilesin.
  Bir ve beraber olduğun hizmet ve dâva arkadaşlarının gönlünü kırma. Senin gönlünü kıran olursa, “Buna benim nefsim müstahaktır” de ve gönlünü kıranın gönlünü hoşnut eyle.
  Böyle bir zamanda, böyle kudsî bir îmân hizmetinde çalışanlara karşı durumumuz şudur: Bir zerre hizmet, bir dağ; bir dirhem hizmet, bir batmandır. Bu nur hizmetinde -az dahi olsa- bulunanlar, çok hürmet, muhabbet ve şefkata lâyıktır. “Dane taşıyan bir karıncayı bile incitme.”
  Dostunu şiddet ve minnet içinde tutarsan, bir daha senin suratını bile görmek istemez.
  Halk nazarında nice itibarsız, hakir görünen Müslümanlar ve İslama hizmet edenler vardır ki, onlar insanlardan takdir, hürmet ve muhabbet beklemezler. Onlar, ehl-i îmâna hürmetkar ve merhametli olurlar. Onlara Allah’ın rızası kâfi gelir.
  Sen bir mü’mine “Fenadır” diye kötü zanda bulunabilirsin: halbuki o kimse Allah’ın makbulüdür.
  Arkadaş! Gül padişahının yanında silâha davranmış diken var.
  Dikensiz gül, kusursuz arkadaş arayan kusurundan habersiz kimse, arkadaş bulamaz.
  Nur-u Kur’ân hizmetinde bir ve beraber çalıştığınız kardeşler ve ehl-i îmân içinde, gücenen ve küsen, gücendiren ve küstürenlerden olmayınız. “Deymiyor bu dünya böyle şeylere…”
  İnsan iyi işli olmalı. Kendisini daima kusurlu görmeli.
  Müşterek bir işte çalışan şahıslar, dinî veya dünyevî bir müessese mensupları müdavele-i efkâr yaparlarken, herkes kendi fikrini mutlak bir isabet bilmesi, diğer arkadaşlarının fikirlerini daima isabetsiz görmesi, müessese arkadaşlarının reylerini hakir bulmasıdır. Kendi fikirleri ile yapılan işlerin zararlı ve iflâsa doğru gittiğini hatırlatan en yakın arkadaşlarına yüz çevirmesi, müessesenin maddî imkânlarını elinde bulunması, şubelerdeki işin içyüzünden haberi olmayanların teveccühüne aldanmasıdır. Müesseseye sekiz-on işte şahsî kanaatinden ve başka arkadaşların fikirlerinden zararlar gelince de bir takım teviller yapma yoluna sapmak, telâşsız görünerek kendi cebindekini değil, umumun hukununu zayi etmesidir.
  Müdavele-i efkârda bir işi isabetsiz veya zararlı bulduğunu arkadaşına söylerken, edep, terbiye, hürmet gibi yüksek ahlâkı çiğneyerek tehevvürle, şiddetle söylememesi, karşısındakinin izzetini kırması İslâmî terbiye ve ahlâka sırt çevirmek olduğu halde, bunu hiç nazara almayarak, “Bana böyle dedi, şöyle dedi” gibi hiddetle mukabele etmesidir.
  Dehşetli zararlarda kendisinin dahli olmadığına, ya cehl-i mürekkeple veya gururla iddiada bulunmasıdır. Halbuki mesai arkadaşlarına hürmetle mukabele edip, kendi fikirlerinin isabetsiz olabileceğine ihtimal vererek, yirmi meselede hiç olmazsa on adedini arkadaşlarının kanaatlerine münasip bulup iş yapmasıyla fikirler menfî hislerin karışmadığı anlaşılmış olur.
  Fikirlerindeki isabetsizlik zararlara sebep olunca, diğerleri bu zarara sebep olana hürmetkârâne, asiline, alçak gönüllülükle kendi fikirlerindeki veya vazifelerdeki kusurlarını da sayarak, ondan özür dileyerek söylemesi -velev kırkıncı defa da kabul etmeyecek olsa-yine o yanlış yapana söylemek yerine şuna buna söylemesi; böylece müesese mensuplarına olan hüsn-ü zan ve itimadın kırılması; bir kimsenin aile çatısı altında kalması icab eden hatalarını yayması; o kimseyi kötüleyip şuna veya buna söylemekle bin zarar getireceğini hissiyatının tesiriyle görememesidir.
  Müteaddit defalar bir iş hususunda münakaşa edilir; meşveret ve müdavele-i efkâr adı ile söze oturulur. Münakaşa ve kavga ile kalkılır. Bu kavgamsı konuşmada herkes heyecanlanır. Hisler heyecana gelir. Biri diğerine, diğeri ötekine hakaretli sözler sarf eder. İlk defa birisi hakaret eder, diğeri de misilleme yapar. Birinci hakaret edip kalb kıranı kasdederek, “Birinci bana böyle dedi, ben de ona öyle dedim” der. Bu beş-altı defa tekerrür edince, artık en yakın dava arkadaşına ikincisi küskün durur. Bu küskünlüğü gören ikinci birinciden soğur. İkinci ile üçüncü birleşir. Birincinin gıyabında konuşa konuşa, artık o da haricilerin müşfiki, can kardeşine küsücü olmuştur. Artık birincinin hakkında tenkitler ve kusurları sayıp dökmeler başlamıştır.
  İslâm muaşeret, edep ve terbiyesine riayet etmeden, nefis ve tehevvürüne kapılarak, dahilî hizmet mensuplarına hariçtekilere dahi yapılmayacak bed muameleyi yapmaktır. Bu kötü hissiyat zararlı netice doğurunca, “Ben sebep oldum, özür dilerim” olgunluğunu göstermeyerek, zararlı neticeyi acib bir halet-i ruhiye ile karşısındaki arkadaşına yüklemektir. Taraflar dahi şahısların umumunun alâkadar olduğu umumî bir meselede, iki taraf da birbirini sabit fikirlilikle itham ederek, müessese hizmetine dinamit koyarak umumun zararına sebep olmalarıdır.
MERHAMET
  İnsanlara merhamet etmeyen kimseye, Allah merhamet etmez.
  Rıfk ve merhametten mahrum olan kimse, bütün hayırlardan, iyiliklerden mahrum olabilir ve olur.
  Şefkatten daha hayırlı bir şey yoktur.
  Başkalarının sık sık affedin, fakat kendinizi ve nefsinizi asla.
  Ölürse iman ve ahlâkıyla, Allah’a ibadet ve takvasıyla din kardeşlerine olan şefkat, hürmet ve sevgisiyle yer beğensin. Kalırsa el beğensin.
  Rıfk, mülâyemet, nezaketle muamale. Bunun zıddı huşûnet, sertliktir. Rıfktan mahrum olan, hayırlardan mahrum bulunur.
  Mü’mine eziyet haramdır.
  Lütf, güzellikle, tevazu ve mahviyetle, gönül alarak yapılan muameledir. Temiz kalplilik ve yüksek insanlık hislerinin eseridir.
  Bağışlamak, affetmek ve müsamaha göstermek, başkalarının hatalarından ziyade kendi hatalarını aramak, bulmak ve kurtulmaya çalışmak, olgunluğun, kâmilliğin şiarıdır. Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmaktır.
  Allah, yumuşak huylu, din kardeşlerine şefkat ve merhamet eden kulu sever.
  Yerde olanlara merhamet ediniz ki, size de gökte olanlar merhamet etsin.
  İslâm dini, hamiyet hissinin kaynağıdır. Her Müslüman, iman ve İslâmiyeti, namus ve haysiyetini hizbü’l-Kur’ân müntesiplerini, birbirlerini dinsizlere karşı korumak, müdafaa etmek, ihtimam göstermekle mükelleftir.
  İnsaf dinin yarısıdır.
  Mağrib tarafındaki tövbe kapısı, halk için kıyamete kadar açıktır.
  Mesai arkadaşlarına hürmet ve sevgi beslemeyenler dava ve idare adamı olamazlar. Sevgi, şefkat, müsamaha, hürmet, müdebbir ve muvaffakiyetlere namzet bir dava adamının mümtaz hasletleridir.
  Hiçbir şey ilim ve hilimden daha efdal olarak toplanmış değildir.
  Cemaatin bütün düzen ve ahengi, cemaat fertlerinin yekdiğerine şefkat, merhamet, sevgi, hürmetkâr münasebetiyle mümkündür.
  Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet meyvesini elde eder.
  Allah’ın rızasını kazanmak, aziz ve  muhterem olmak istersen, din hizmetinde devamlı muvafak olmanın sırrını ara; hizmet arkadaşlarının hürmete şayan olduklarını bil ve hürmet et. Onlara şefkat, müsamaha, muhabbet ve merhamet et.
  Allah merhamet edenlere merhamet eder. Sen de merhamet et ki; Allah’ın merhametine nail olasın.
  Sulh, cenkten daha iyidir.
  Dava arkadaşlarınla ve ehl-i imanla bir iş göreceğin zaman tatlılıkla, mülâyemetle, mahviyet ve tevazu ile muamele et. Bu güzel ahlâklara riayetle hâsıl olacak bir hizmette, sertlik, şiddet, hiddet, inatçılık göstermek mânâsız, hattâ ahmaklık olur.
  İslâm düşmanları karşısında çarpışan yiğitlere şefkat, muhabbet ve hürmet et. Tâ ki, Kur’ân ve iman hizmeti yolunda başını koyarlarken, senden zorluk çekmesinler. Hizmet-i iman meydanına yeni girenlerin veya fıtrî hususiyet taşıyanların iplerini uzat. Onları pek sıkma, kabiliyetine göre kaldırabileceği bir hizmet göster. Herkesin mizacı bir olmaz. Bu dirayet ve feraseti, müsamaha ve şefkati gösteremezsen, onun ipini koparmış, kaçırmış, bir adam kaybetmiş olursun. Bu acemilik, bu hamlık ve idaresizliği yapmamak için sık sık kendinle konuş, idare ve müsamaha icaplarını zaman zaman oku ve kendine ihtar et.
  Babam beni “Oğlum!” diye kucakladığı zaman, kendimi taçlı bir padişah sanırdım.
  Din kardeşlerine elinden geldiği kadar merhamet et ki, Allah da sana merhamet etsin.
  Bir kitapta, “Kerem, iyilik, merhamet, ihsan büyüklerin âdetidir” diye okumuştum. Hayır, yanlış söyledim, peygamberlerin âdetidir.
  Âciz kimsenin beline kuvvetli yumruğunu vurma. Olur ki, birgün onun ayağına düşersin.
  Cenab-ı Hak, hikmeti olarak bir kapıyı kaparsa, fazl-u keremiyle başka kapı açar.
  Muarız, lütuf, kerem, semahat görürse, artık ondan kötülük gelmez.
  Kötülük etme, sonra iyi dosttan dahi kötülük görürsün.
  Ferasetli ve iyi adam kötülerin bir iyi tarafını bulur, o iyiliği takdir eder.
  Şerri ve kötülüğü hafifletmeye veya gidermeye böylece muvafak olur. Zira köpek bile ekmeğini yediği takdirde seni muhafaza eder.
  Erler, hizmet ve dava arkadaşlarını kendilerine tercih etmekle muvaffakiyete berdevam olmuşlardır.
  Kötülük düşünen, kötü kimsenin gönlünü iltifatla kap.
  Öfke zamanında hürmet ve merhamet ne güzel şeydir.
  Din ve dâva kardeşlerinden gelen acı tatlıdır; hakaret takdirdir; tokat, şefkattir; tükrük misk-ü amberdir. Bu da Nur-u Kur’ân hizmetkârlığının şiarı ve şe’nidir.
  Dünyada mağrur olan kimse, din yolunda selâmetli gidemez. Kendini gören kişi hakkı göremez.
  Alçakların yaptığı gibi din ve davadaki kardeşlerine hakaret gözüyle bakma, onları küçük görme; onları büyük, kendini küçük gör. Eğer yaşlı isen iman ve İslâmiyet davasında çalışan, Nur Risaleleriyle nurlanan gençleri, yaşı küçük ruhu büyük bil. Bu güzel ahlâk, ne güzel ahlâk…
  Merhametsizliğin bir alâmeti, nisyan-ı nefisle (kendi nefsini unutarak) kendi kusurlarını unutmakla din kardeşlerinin her birinde bir kusur bulmak, onlara karşı sevgisini ve merhametini kaybederek tenkit gözlüğünü takınmaktır. Kendi kusurlarına yakını uzaklaştırıcı, sisli gösterici âletle bakıp, din kardeşlerinin kusurlarına ise, mikroskopla bakmaktır.
  Kendi kusurlarını gören, kardeşlerininkini örten, kendi kabahatini büyük, din ve dava kardeşinin kabahatini küçük gören, hattâ göremeyen Müslümanlar, Allah ve Resûlullahın rahmet ve mağfıretine nail olan, yüksek ahlâklı, yüksek seciyeli Müslümanlardır. Ehl-i iman nişanını taşıyan dindarlardır. Öyle fertlerden müteşekkil azlar çoktur, küçükler büyüktür, zayıflar kuvvetlidir.
 Merhametsizlikten, münekkitlikten kurtulma yolunda ilerle, ey kardeş! Aksi halde, ya yakında, ya uzakta, ya dünyada, ya Haktan, ya halktan inmesin sana adem-i merhamet. Zira, “Men dakka dukka.” (Eden bulur.)
  Merhametsizlik etme, sonra merhametli dosttan dahi merhametsizlik görürsün. *Ger görmezsen dünyada mukabil, ukbada görürsün muzaaf ceza, bunu bil.
  Merhametsizliği körükleyen, hürmetsizliği alevlendiren öfke zamanında hürmet ve muhabbet, cennetmekân kimselerin güzelliklerindendir.
  Öfke zamanında hürmet ve merhamet ne güzel ahlâktır.
  Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet harmanını elde eder.
  Güya kendisi kusurdan müberra olmuş, hattâ hata ve yanlışlarından kurtulmuş gibi, çoklarının ve içinde yaşadığı muhitteki ehl-i imanın kusurları ile fiilen, amelen ve hayalen uğraşmak, merhametsizliktir. Bu fena huya sahip olanlar, bu tehlikeli merhametsizliği işleyenler, nisyan-ı nefis illetine tutulmuş ve nefsinin şımarmış olma ihtimalinden titresinler.
  Ey nefsim, sen titre, kendine bak, kendini gör, kendini bil, kendini anla, kendini tecessüs et. Ancak nefsine müfettiş, nefs-i emmarene murakıp olma yüksekliğine çık.
  Cennete giren fazilet sahiplerine melekler sorarlar:
  ”Faziletiniz nedir?”
  Onlar cevap verirler:
  ”Zulme uğradığımız vakit sabrederdik, bize kötülük edilince de, rıfk ile davranırdık.” (Hadis meali)
  Allahü Teâlâ sertlik ve kabalığa vermediği ecir, sevap ve mükâfatları, rıfk ve mülâyemete verir. Rıfktan mahrum olan ev halkı, çok şeylerden mahrum kalırlar. (Hadis meali)
  Rıfktan, şefkatten mahrum olanlar hayırdan, sevaplı amellerden mahrum kalırlar. (Hadis meali)
  Hiddete getirilince kızmayıp, hilm ve sabır gösteren kimse, Allah’ın sevgisine mazhar olur. (Hadis meali)
  Peygamberimiz, Sahabilerine sordu: “Allahu Teâlâ’nın şerefleri ne ile kıymetlendirdiğini ve dereceleri ne ile yükselttiğini size bildireyim mi?” Ashab cevap verdi: “Buyur, bildir, yâ Resulallah.” Hz. Peygamber buyurdular: “Sana karşı cahilane hareket edildiği zaman halim ve yumuşak olursun, sana zulmedenleri bağışlarsın, sana ermeyenlere sen verirsin ve senden alâkasını kesenlerle sen alâkalanırsın.”
  Allahu Teâlâ rıfk sahibidir, her hayırlı işte rıfkı sever. (Hadis meali)
İRADE TERBİYESİ ve NEFSE HAKİMİYET
  Terbiyenin en makbul olanı, kendi kendimizi terbiye etmektir.
  Şuurlu çalışmalı ve düşünerek okumalıdır. Böyle zihnî eksersizler, idmanlar, münazaralar yapmalı. Zihni inkişaf ettirmeli, hafızayı kuvvetlendirmeli.
  Takip edilecek gaye ise, kesif ve devamlı dikkat cehdleri temin etmekten ibarettir. Zihnî terbiyede esas, her gün bu kabil zor ve devamlı cehdleri kemal-i cesaretle tekrar etmeye alışmaktır.
  Cehdlerimizin aynı gaye ve istikamete doğru teveccüh etmiş olması lâzımdır.
  İrade kudreti çok cehd sarfından ziyade, zihnin bütün kuvvetlerinin aynı gayeye ve aynı istikamete doğru sevk edilmesi ile izah edilebilir.
  Zihnen çalışmak dikkatli olmaktır. Tefekkür etmek, dikkatin bir noktaya teksif ve temerküzünden başka birşey değildir. Görülüyor ki, zihnî faaliyetin her ikisinde de dikkat mevzuu bahistir.
  Tabiatımızın, manevî bünyemizin ilmi, teferuatına varıncaya kadar bize yabani olmamalıdır. Zihnî ve nefsî hasselerimizin ve arzularımızın sebepleri bizce malûm olmalıdır.
  Fikirler kuvvetlerini hiselerden, teessürî hallerden alırlar.
  Fikirler hisler ile beslenir, kuvvet bulur. Fikir kendi başına bir kuvvet değildir. His ve heyecan, onun mücadele için, muvaffak olabilmesi için muhtaç olduğu kavvet menbaıdır. Fikrin mücadelede muvaffak olabilmesi için iki kuvvete ihtiyacı vardır. O da his ve heyecandır
  Fikirler tahkikî imandan gelen aşk ve kuvvetle kuvveden fiile çıkarlar.
  Fikrin hareketlerimiz üzerindeki tesiri zayıf olabilir. Fakat his ve heyecanın kuvvet ve tesiri büyüktür.
  İrademi kuvvetlendirmekten ibaret olan gayem bir defa vazıh bir surette meş’ur oldu mu, bilhassa çalışmak hususunda iradem şuurlaştı mı, bütün haricî âlemden, ahvalden ve bütün intihalardan his ve fikrimi çekip kurtarmalıyım.
  İnsanın yapmadığı işler, yapmak istemediği ve yapamayacağına inandığı işlerdir.
  Müsbet birşeyi devam ettirmek, insandaki istidatları kemale ulaştırır.
  Herşeye el atan, herşeyi terk eder.
  Birşeyi halledip bitirmeden veya bir eseri anlayarak okuyup tamamlamadan diğerine başlamak unutkanlığa sebep olur.
  Sürekli ve iradî dikkat cehdleri sarf etmeye kendimi alıştırmalıyım.
  Okunan ilmî ve imanı meseleyi zihnen tekrar etmeli, sonra sesli olarak okumalı, sonra kelimelerle anladığını yazmaya çalışmalı, şuurlu çalışmalı, düşünerek okumalıdır.
  İmanî bir fikrin kendimize mal edilmesi ve hayatımıza tatbik edilmesi için, onun aklımızda kalması gerekir. Bunun için, şuurlu olarak daimî tekrarlar, eksersizler yapmak gerekir.
  İnsanın düşünce ve niyeti ne ise, o insan, ancak onlara göre bir insandır.
  Gayeme muvafık bir his şuurumdan geçtiği vakit, onun sür’atle gitmesine mâni olmalıyım. Onun üzerine dikkatimi teksif etmeliyim. Başka muvafık ve ulvî his ve fikirleri uyandırması için, o hissi icbar etmeliyim (zorlamalıyım).
  Eğer arzu ettiğim bir his bende yok ise ve uyanmıyorsa, onun hangi fikirlerle veyahut hangi grup fikirlerle alâka ve rabıtası olduğunu tetkik etmeliyim ve onları şuurumda kuvvetle tutmalıyım. Bu şekilde, istediğim fikri veya hissi uyandırmalıyım.
  Eğer süflî ve lüzumsuz bir fikir şuuruma gelir ve beni meşgul ve rahatsız ederse, ona dikkat sarf etmekten vazgeçmeliyim. Zihnimi dağıtmamak için, gayem dışındaki lüzumsuz şeylerle oynamamalıyım. Vakit zayi etmemeliyim. Zamanımı israf eden münakaşa ve sohbetlere katılmamalıyım. Kendi nefsime inayet-i Hakla, himmet-i Nurla hakim olmaktan, tasarruf etmekten mütevellid bir şükür ve şeref duymamalıyım. Ve başkalarının tâbi oldukları cereyanlara kendimi kat’iyyen kaptırmamalıyım.
  Nefse hakimiyete muvaffak olmak için en müessir vasıtalar, ruhta şiddetli sevgiler veyahut sert ve şiddetli defi kuvvetler -nefret gibi – doğuranlardır. Nura sevgi, zulmete nefret…
  Güzel birşeyi veya fikri tefekkür ettiğim zaman, kelimelerle düşünmek yerine, düşündüğüm şeyleri gayet vazıh bir surette görmek istemeliyim. Veya ifade ettikleri mânâları düşünmeliyim.
  Umumî bir göz gezdirmek, tenbel ruhların usulüdür. Mütekâmil ruhlar, zihinde tefekkürün muhtelif noktalarının damla damla takattur etmesine ve bal gibi süzülmesine imkân verirler.
  Zihnî faaliyet için takip edeceğim gaye iradî dikkat cehillerinden ibarettir.
  İmanı kurtarmak Kur’an’a ve Nura hizmet gibi mukaddes ve asîl bir dâva uğrunda hayatımı fedadan çekinmeyeceğim.
  Yeknesak dünyevî meşguliyetler, insanın mahiyetindeki ulvî melekeleri körletir. Manevî terakkiyata medar olacak yüksek istidatları söndürür. Kabiliyetler verimsiz kalır.
  Tenbelliğe, basit ve mânâsız zevklerime karşı; müsaade etmeyeceğim.
  Yüksek bir gaye, ebedî canlı ve cazip bir maksat… İşte bütün sıcak heyecan, ve fikirlerimizi bunun üzerine çevirebilmeliyiz. Böylece hedefe varabiliriz.
  Gayr-i meşru veya lüzumsuz arzularıma mukavemet ve muhalefet etmeliyim.
  İşimizin kudsiyetine ve yükseliğine karşı bir his mi husule geldi.? Hemen iş başına! İşi hoş ve cazip kılan zihnî ve bedenî bir kuvvet mi hissettik? Çabuk kitap başına! Derhal iş başına!
  Tenbel bir hayat seyrinin vicdan azabından azade kalması kabil değildir.
  Nur-u Kur’an’la meşguliyet insanda yüksek nazlara, ebedî saadete ve bakî şereflere karşı yüksek hisler husule getirir.
  Zihnen çalışan insanlar, yalnız arzu ettikleri şeyleri hatırda tutmaya muvaffak olurlar.
  Biz dikkatimize büyük mikyasta hâkim olabiliriz -mevzuumuzu tekrarlamak suretiyle.
  Şehevî temayülleri uyandıran, tahrik eden ve bizi müphem hayallere müsait kılan, tembelliğe teşvik eden kitapları okumamalıyız. Bunlardan nefret etmeliyiz. Kur’anî ve imanî hakikatlerle saadet anahtarları veren eserleri okumalıyız.
  Fikirleri ve hareketleri hoş ve meşru olmayan; hayal tarzları İslâmiyete muvafık gitmeyen ve vaki sebelerle tenbelliği mâkul ve meşru gösteren arkadaşlardan büyük bir soğuklukla uzaklaşmalıyım.
  Tabiatımızın, manevî bünyemizin ilmi, teferruatına varıncaya kadar bize yanbanî olmamalıdır.
  Zihnî ve nefsî hasselerimizin ve arzularımızın sebepleri bizce malum olmalıdır.
  Tahkiki îmân dersleri ile tenevvür eden bir kimsede sefil hisler yerlerini âlî duygulara terk ederler.
  Nazarlarımı haricî âlemden kendi nefsime iradî bir surette çevirmeliyim. Hâricî vak’a ve hâdiselere tabî olmadan,  kudsî hizmetime ve ulvî meşguliyetime devam etmeliyim
  İrademi kuvvetlendirmekten ibaret olan gayem bir defa vazıh bir surette meş’ur oldu mu, bilhassa çalışmak hususunda iradem şuurlaştı mı, bütün haricî âlemden ahvalden ve bütün intibalardan his ve fikrimi çekip kurtarmalımı.
  Gaye ve maksatta muvaffak olmanın sırrı şudur: Maksat ve gayeye faydalı olan bir şeyden istifade etmektir. Onun haricindeki şeylerde meşguliyeti mâlâyani addetmek, lüzumsuzluğuna inanmaktır.
BAŞARIYA GÖTÜREN PRENSİPLER
  Az yemeye dikkat. Dolu mide dikkati ref eder (kaldırır).
  Tefekkür, şükür hisleri kalkar. İnsanı kasavet bağlar.
  Daima azimli olmak. Himmeti dağıtmamak. Herşeyini “bugün bilmek.
  Bilseniz ki gayret ne kadar kıymettardır, bir dakika boş durmazdınız.
  Yaptığın işi bütün mevcudiyetinle, hayatın ve mevcudiyetin ona bağlı imiş gibi yap.
  Her an muvaffak ve muzaffer olacağım cehdi içinde olmalısın. Bir işi bitirmeden başka bir işe el atmamalısın.
  Bir yerde devamlı kalmak gaflet verir. Aklını çalıştırarak oku.
  Yüksek yerlerin hafıza üzerindeki tesiri büyüktür.
  Ezberlemek hafızayı açar. Yatarken imanî bahisleri oku.
  Bütün tehlike okuyamamaktan çıkıyor.
  Okuyamamaktan kork. Harfi harfine kitabî ol.
  Tenkit için okur, istifade edemez. Başkası için okur, istifade edemez. Kendi nefsi için okur, istifade eder.
  Hizmet için değil, nefsimi ıslah için okumalıyım.
  180 değil, 1080 defa okunsa yine az.
  En mühim iki şey: okumak; uhuvvet (kardeşlik) ve ihlâs, yani samimiyet dairesinde hizmet.
  İstidadan inkişaf ettirmek için çok okumak.
  Daima okumak.
  Dem ve damarlarımıza karışacak derecede okumak.
  Az da olsa devamlı okumak. Okumak, yazmak, dinlemek, susmak. Satır satır, kelime kelime okumak. Hizmet hizmet derken şahsî dersini unutanın hizmeti muvakkat olur. Şimdi oku, kabirde okuyamazsın. Hususî okumanı terk etme.
  Büyük zatların sözünde bazen yetmiş mânâ bulunur.
  Herşey, her mesele okumakla halledilir. Zira eserlerde hepsi var. Fakat insan görmüyor.
  Oku, oku, her gün oku. Okudukça oku ki, ruhun nur-u İlâhî ile parlasın. Kalbin nur-u Kur’ânla temizlensin. Aklın nur-u İslâmla işlesin ve yükselsin.
  Kalemen, amelen, lisanen çalış.
  Gençlikte insan ne ile meşgul olursa, istidatları onda inkişaf eder.
  İnsanını kırk yaşına kadar istidatları ve kabiliyetleri onda inkişaf eder.
  Günlük içtimaî hadiselerle meşguliyet, kabiliyetlerin inkişafına mânidir. Bu noktaya dikkat lâzımdır. Zira bu gün buna “genel kültür” ism-i herzesi takılmış.
  Kabiliyetleri inkişaf ettirebilmek için herşeyden evvel meşru ve sebatkâr bir şekilde çalışmayı bilmek lâzımdır.
  Mesleğimiz meşakkattir. Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil, te’sistir.
  İnsan kalben ne düşünürse, kendisi odur.
  Bir mücadelede mağlup düşmek, bir ahd ve gayrette muvaffakiyetsizliğe uğramak, mücahede ve gayretin icabatındandır. Gayeye erişmek ve yükselmek isteyenlerin “beklemeye mecbur oldukları” faydalı bir imtihandır.
  Zihinleri müsbet düşüncelerle dolu iken, insanların hakikî halinin kuvvetinin yüzde elliye yakın bir nisbette ziyadeleştiği, tecrübelerle sabittir. Maneviyatı kırık kimselerin de normal kuvvetlerinin üçte birinden aşağı bir derecede kuvvetsiz bulundukları görülmüştür.
Senin ne bedeninde, ne zihninde hiçbir arıza yok. Seni yıldıran, karşılaştığın haller değil o haller hakkında düşündüklerindir. O haller başına gelmeden onların merakını çekmek akılsızlıktır.
  Meseleyi düşünmeli, fakat üzülüp gam ve keder içinde kalmamalı.
  Düşünmek, muhakeme ve muhasebe etmekle üzülmek, birbirinden farklı olan hallerdir.
  Düşünmek demek, meselenin neden ibaret olduğunu tesbit ettikten sonra lâzım gelen tedbirleri sükûnetle almak demektir.
  Dehâ dikkati değil, dikkat dehâyı verir.
  Bir insan meşru ve sebatkâr bir şekilde çalışmasını ve nizamlı yaşamasını bilmezse, kabiliyyetlerini inkişaf ettiremez. Çalışmak, sadakat ve sebat etmek suretiyle kendisini yetiştirmek iradesine sahip değilse, kabiliyetlerini geliştirmekte muvaffak olamaz.
 Sizin ne düşündüğünüzü bilsem, ne olduğunuzu bilirdim. Biz neysek, düşüncelerimiz bizi öyle yapmıştır. Bizi müsbet ve menfiye, fayda ve zarara, hidayet ve dalâlete, ferah ve sıkıntıya, gam ve meserrete, neş’e ve neşveye sevk eden âmil, ruh haletimizdir. Bir adam bütün gün ne düşünüyorsa, o adam odur. Başka türlü nasıl olabilir?
  Mütedeyyin (dindar) bir mü’mindeki sıkıntı hali onda ruhî inkişaf ve terakkiye olan istidadın delili ve tereşşuhatıdır. Hem meşakkat, alâmet-i makbuliyettir.
  Zihindeki menfî fikirleri çıkartmak, bedendeki urları çıkartmaktan daha mühimdir.
  Denizde bir balık taifesi var, bütün rızkını öğleye kadar toplar.
  Nefis öldürülürse tarikatın yoludur. Bizde nefis ile mücadele etmek var.
  Nefis bizi kötülüğe sevk etmek ister. Aklımıza fena şeyler gelir. Onlar terakkimize vesiledir. Onlarla mücadele ederek hizmete devam!
  Meşakkat bizim gıdamızdır.
  Üç şey kalbe nasihat tesir ettirmez: uyku sevgisi, rahat sevgisi, taam sevgisi . (Hadis meali)
  Okumak, okumak, okumak, yine okumak. Okumaktan yorulunca ne okuduğunu okumak. Veya kitab-ı kebir-i kâinatı okumak.
  İnsan yaşlandıktan enaniyet gençleşir. İnsan yaşlandıktan imtihan şiddetlenir.
  Her hatayı yapabilirsin, fakat bir hatayı iki defa yapma.
  Menfi birşey duyunca iç âleminde müdafaat ile onun şuur altına ve üstüne tesirini izale et.
  Nefsini kusurlarla âlûde bil. O zaman yüz kusuru yirmiye indirebilirsin. Birisi birşey yapsa ve o sana yıkılsa, “Benim kusurumun cezasıdır” de.
  Her sohbette dinleyici ol. Daima öğrenmeye çalış. Yetişmeye muhtaç olduğun şuurunu muhafaza et. Mevzu hakkında fazla malûmatın olsa da sus.
  Sana, bana, ona faydalı ise konuş. Konuşmamak zararlı ise konuş. Fakat ihtisar et. Tafsilâta geçme.
  Muvazeneli, satırdan, kitabî konuş.
  Kim ne çekerse dilinden çeker.
  Her sohbette müstemî (dinleyici) ol. Daima, “Öğrenmeye, yetişmeye muhtacım” diye dinle.
  Herkesin kaldıracağı şekilde konuş. Az ve öz konuş.
  Dinleyiniz, hitap ettiğiniz kimseye ehemmiyet veriniz, zarif iltifatta bulunuz.
  Kendinizden bahsetmeyiniz. Sizi dinleyen kimseye onu ilgilendiren şeylerden bahsediniz.
  Karşınızdakini konuşturunuz, dilini çözünüz. Onun sevdiği mevzulardan bahsediniz.
  Her insanın iki ciheti vardır. Bir cihetini gören insan kördür.
  Düşün, söyle. Evvel düşün, sonra söyle. Muhakemsiz sözler kinci ve dağıtıcıdır.
  Önlerine çıkan insanlara sırlarını söyleyen, hoşsohbet değildir.
  İnsan ne kadar âlim olursa olsun, cahillerin yanında cahildir.
  Cahilin kırıldığını görünce selâmet, ona karşı tatlılık göstermek ve “Evet” demektir.
  Konuşmada dikkat edilecek hususlar:
* İkide bir nasihat etmeye kalkışmayın.
* Palavra atmayın.
* Ateşi körükleyecek mevzulardan sakının.
* Münakaşadan sakının.
* Öğünmeyin.
* Konuşurken gösteriş yapmayın.
* Ziyaretinizi seyrek yapın. Hitabın tesirlisi, göze bakıp kalbe hitap etmektir.
  Hitap ederken üç şeyi bilmek ve kullanmak gerekir:
  1. Vuzuh ile, ap açık beyan etmek ve anlatmak.
  2. Hakikati söylemek, müsbet ilimlere müstenid faydalı malûmatı ve bilgileri söylemek.
  3. Güzel okumak, kelimenin mânâsına göre sese ahenk vermek.
  Münakaşa ile hiçbir dâva kazanılmaz.
  Dâvasını “ifade eden” kazanır.
  Sadırdan değil, satırdan konuş; kitabî olsun.
  Konuşmalarda en küçük bir alaylı kelime dahi kullanmaktan sakınınız.
  Alay, alay edilende kapanmaz bir yara açar.
  Kalbler kırılınca ruhta kin ve adavet (düşmanlık) başlar.
  Şakacı olmayınız. Zira şaka muhabbetin sonu, adavetin başlangıcıdır.
  Şekva etmek, arkadan çekiştirmek iradesiz kişilerin işidir.
  Tenkit bir zehr-i katildir (öldürücü zehirdir).
  Ciddiyeti esas tut.
  Gülmemek ciddiyetin başıdır. Şaka muhabbetin kezzabıdır.
  Sağırların en beteri, kusurunu işitmek istemeyen insandır.
  Dünyada mağrur olan, din yolunda gidemez.
  Büyüklüğüne kapılan kimse kibreder. Bilmez ki, büyüklük hilm ve yumuşaklıktır.
  En büyük nisyan, bir insanın kendisini kusursuz bilmesi, mesai arkadaşlarını kusurlu bilmesidir. Kendini beğenmek gururdan, kibirden, kıskançlıktan ileri gelir.
  Dedikodu ile, arkadan çekiştirmekle mesele halline çalışmak ya safdillik veya şuuraltı yahut üstü garaz ve muhalefet nişanıdır veyahut canı sıkılmışın intikam kokusudur.
  Büyük bir mevki ve makam sahibi olduğun zaman, akıllı isen, düşkün kimselere gülme. Çünkü nice makam sahibi kimsenin düştüğü, düşkünün onun yerine geçtiği görülmüştür.
  Allah’a kul olan insanda benlik olmaz.
  Bu hizmette “Birisi bana tahakküm ediyor” diyen, kendisi mütehakkim kimsedir. Tahakküm etmek ister.
  Hilm ve teennî (yumuşak ve soğukkanlı olmak) kıyassız derecede sertlikten fazla lâzım.
  Tehevvür eden (hiddetlenen) daima haksız görülür ve görünür.
  Hiddet eken nefret biçer.
  Güya kendisi kusurdan müberra olmuş, hata ve yanlıştan kurtulmuş gibi, çokların ve içinde yaşadığı muhiteki ehl-i imanın kusurları ile fiilen, amelen ve hayalen uğraşmak merhametsizliktir. Bu fena huya sahip olanlar, bu tehlikeli merhametsizliği işleyenler, nisyan-ı nefis (kendi nefislerini unutma) illetine tutulmuş ve nefsinin şımarmış olmasından titresin.
  Ey nefsim, titre, kendine bak, kendini gör, kendini bil, kendini anla, kendini tecessüs et. Ancak nefsine müfettiş, nefs-i emmarene murakıp olmak yüksekliğine çık.
  Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına omuzlarımızı koyarız.
  En kötü iradesizlik, işbirliği halinde çalışanların birbirlerini sabit fikirlilikle itham edip kendinin sabit fikrinden habersiz olmasıdır.
  Cemaat ruhundan istifade edilmelidir.
  Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habis olur. Aldatıcı olursa fesadı daha şedid olur. Dahilî olursa zararı daha azîm olur. Çünkü dahilî düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Haricî düşman ise bilâkis asabiyeti (millî duyguları) şiddetlendirir, salâbeti (cesareti) arttırır.
  Nifakın cinayeti İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâmı zelzeleye maruz bırakan, nifaktır. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Azimüşşan ehl-i nifaka fazlaca teşniat ve takbihatta bulunmuştur (kınamıştır).
  Başkasının sözünden ziyade, içinde beraber çalıştığımız, yakînen tanıdığımız arkadaşlarımızın sözünü dinlemeliyiz.
  Sabır insana önce zehir gibi olur, fakat fıtrata yerleşince bal olur.
  Kudsî uhuvvetin (kardeşliğin) tesisi için çokluğa lüzum yoktur. Üç-beş kişi kâfidir.
  İnsandaki kuve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye ve kuvve-i akliyenin hepsinin istikametli olmasıyla ancak insan sırat-ı müstakimde bulunabilir. Bir tanesinin ifrat ve tefriti istikameti bozar. Maazallah, insanı dalâlete atar.
  Hizmeti-i Nuriyenin esiri olan, esaret zincirinden kurtulmak istemeyen bir esirdir.
  Hastalıklara su-i ihtiyarımız sebep olursa, mes’ul oluruz. Değilse kader-i İlâhi der, sabrederiz.
  Aman sıhhatinize dikkat ediniz. Yoksa hizmet kısa olur.
  Namazın hakkını vermek için 9. ve 21. Sözü sık sık tekrarlayınız.
  Günlük evrada ihtimam, azamî ihtimam göstermek gerekir.
  Evrad hizmetin zevk ve tesirini çoğaltır.
  DİKKAT ve HAFIZA
  Hafızanın tecrübe ile âdeta ihtisas peyda ettiği görülmektedir. Hafıza, zekânın en büyük sermayesidir.
  Tatbik edilmeyen tecrübeler, malûmat yığınından başka birşey değildir.
  İntiba ne kadar şiddetli olursa, hafıza kadar kuvvetli olur. Meselâ heyecanla öğrendiklerimizi unutamayız.
  Hıfz, dikkat ve alâkanın gücü derecesinde kuvvetli olur. Birşeyi ne kadar dikkatle ve alâkayla telâkki edersek, beklememiz ihtimali o kadar çok olur. Çok defa kolayca öğrenilen şeyler çabuk unutulur.
  Sarf edilen gayret, fikirde birçok bağların vücuda gelmesine sebep olur.
  Hafızada fasılalı tekrar, fasılasız tekrardan daha faydalıdır. Çünkü zihin, fasılalar esnasında şuursuz bir surette o mevzu hakkında faaliyette bulunur.
  İyi bir hafızanın bazı vasıflan şunlardır:
  * Kolaylık ve çabukluk, yani az zamanda ve fazla zahmet çekmeksizin bir mevzuu anlama kaabiliyeti.
  * Sağlamlık, yani uzun zaman değişmemesi;
  * Kavrayış, yanı hafızanın mümkün olduğu kadar fazla şeyleri muhafaza etme kabiliyeti.
  Ezberleme ya aynen, ya meâlen olur. Aynen ezberlemeyi itiyad etmemeli. Birşeyin hulâsasını bellemek itiyadını kazanmalıdır.
  Zihnen çalışan insanlar yalnız arzu ettikleri şeyleri hatırda tutmaya muvaffak olurlar.
  Biz dikkatimize büyük mikyasta hakim olabiliriz—mevzumuzu tekrarlamak suretiyle.
  İdrak ne kadar gayretle yapılmış ise, hıfz etme o nisbette kuvvetli olur. Sarf edilen gayret fikirler arasında bağların meydana gelmesine sebep olur. İdrak zamanı ne kadar uzarsa, bellemek ihtimali o kadar ziyadedir.
  İntiba ne kadar tekerrür ederse, hafıza o nisbette emniyetli olur. Birkaç defa görülen veya okunan eser, diğerlerinden daha ziyade hatırlanır. İntiba ne kadar vazıh ve berrak olursa, onu bellemek ve unutmamak imkânı o derece artar. Açık yazılmış makale, vazıh söylenen konferans gibi.
  Bir intiba hasselerimizden ne kadar fazlasını alakadar ederse, hafıza o nisbette emniyetli olur. Bir defa yazmak, birkaç defa okumaya muadildir.
  Bir intiba ne kadar fazla tedai uyandırırsa, o nisbette iyi hıfz ve hatırlama olur. Telâhuk-u efkâr (fikirlerin birleşmesi) neticesinde zihin inkişaf eder.
  Mahfuzatımız (ezberimizdekiler) zihnimizin sermayesidir. Hafızasında sermaye olmayan bir zekâ, faydalı bir halde işleyemez.
  Anlayarak ve dimağen hazmederek ezberlemeli.
  Aynen ezber, lisanda terakki ve inkişaf için faydalıdır.
  Mealen ezber muhakeme kabiliyetini inkişaf ettirir.
  Hafıza fikirlerin tedaisine tâbidir. Muhtelif hadiseler ne kadar muhtelif suret ve tarzlarda düşünülürse, o nisbette kolay hıfz olunurlar
  Hafıza alâkaya tâbidir. Hafızaya hakim olan, alâkadır.
  Birşeyi ezberledikten sonra vakit vakit tekrarlar yapmak zarureti vardır.
  Evvelce idrak edilmiş olan şeylerin zihinde teşekkülü temsilî muhayyiledir. Hatıraları maziden şimdiye getirir.
  Vücuda getirici muhayyile, zihnin evvelce idrak ettiği şekillerden tamamen ayrı olarak yeni terkipler husule getirmek hususundaki kabiliyetidir. Vücuda getirici muhayyilenin âmil ve sebepleri şunlardır:
  * Fikrî âmiller.
  * Hissî âmiller.
  * Gayrî şuurî âmiller.
  İnsan sahip olduğu bilgiler arasında ne kadar fazla tahlil ve terkip ameliyesi yapmışsa, muhayyilesinin vücuda getirici kabiliyeti o derece artar.
  Zihinde hayaller ne kadar kuvvetli ve çok olursa muhayyile unsurları o kadar bol ve sağlam demektir. Bunun için, bellenen şeylerin Kur’ânî hakikatlar gibi açık ve sağlam olması hem hafıza, hem muhayyile için çok faydalıdır.    
  TAKİP EDECEĞİM İRADİ PROĞRAM

  Gayeme muvafık bir his şuurundan geçtiği vakit onun sür’atle gitmesine mani olmalıyım. Onun üzerine dikkatimi teksif etmeliyim. Başka bir muvafık ve ulvî his ve fikirleri uyandırması için o hissi icbar etmeliyim.
  Eğer arzu ettiğim bir his bende yok ise ve uyanmıyorsa onun hangi fikirlerle veyahut hangi grup fikirlerle alaka ve rabıtası olduğunu tedarik etmeliyim. Dikkatimi o fikirler üzerine teksif etmeliyim. Ve onları şuurumdan kuvvetle tutmalıyım. Bu şekilde istediğim fikri veya hissi uyandırmalıyım.
  Eğer suflî veya lüzumsuz bir fikir şuuruma gelir ve beni meşgul ve rahatsız ederse ona dikkat sarf etmekten vazgeçmeliyim. Onu hiç düşünmeye çalışmamalıyım. Onu yok etmeliyim. Zihnimi dağıtmamak için gayem dışındaki lüzumsuz şeylerle oynamamalıyım. Vakit zayi etmemeliyim. Zamanımı israf eden münakaşa ve sohbetlere katılmamalıyım. Kendi nefsimi inayet-i   Hakk’la himmet-i Nur’la hakim olmaktan tasarruf etmekten mütevellit bir şükür ve şeref duymamalıyım. Ve başkalarının tabi oldukları cereyanlara kendimi kat’iyyen kaptırmamalıyım.
  NEFSE HAKİMİYETE MUVAFFAK OLMAK İÇİN MÜESSİR VASITALAR
  Ruhta şiddetli sevgiler veyahut sert ve şiddetli def’i kuvvetler (nefret gibi) doğuranlardır.
  Nura sevgi…
  Zulmete nefret…
  Güzel bir şeyi veya fikri tefekkür ettiğim zaman kelimelerle düşünmek yerine, düşündüğüm şeyleri gayet vazıh bir surette görmek istemeliyim. Veya ifade ettikleri mânaları düşünmeliyim.
  Umumî bir göz gezdirmek tenbel ruhların usulüdür.
  Mütekâmil ruhlar, zihinde tefekkürün muhtelif noktalarının damla damla takattur etmesine ve bal gibi süzülmesine imkân verirler.
  KAYNAK: Zübeyir GÜNDÜZALP; “Nefis Muhasebesi”, Yeni Asya Neşriyat.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com