Oyunun Sünnetteki Yeri

07/27/2007

Hz. Peygamber‘in de, gerek çocuklar için ve gerekse büyükler için bâzı kayıtlar çerçevesinde oyuna yer verdiği, bilhassa çocukların oyununa daha çok önem verdiği görülmektedir. Rivayetler, «Çocuğu olan onunla çocuklaşsın» [01] diyerek bütün babalara çocuklarını bizzat eğlendirmelerini emreden Hz. Peygamber‘in, Ashâb‘a karışarak onlarla şakalaşıp latifeler yaptığı gibi, onların çocuklarıyla da oynadığını tasrîh etmektedirler [02]. Deylemî‘nin bir tahrîcinde Talha İbnu Ubeydullâh‘ın oğlu Ebû ‘Umayr‘la oynadığı, isim verilerek belirtilir.

Kendi terbiyesinde bulunan torunları Hasan, Hüseyin ile hizmetine bakan Enes gibi yakınlarını, çocuklarla oynamak üzere sokağa salarak başka çocuklarla oynamaya teşvik ettiği gibi (03), yolda oynar rasladığı çocuklara da selâm vererek iltifatta bulunmuş (04), torunu Hasan‘ı sokakta çocuklarla oynar gördüğü hâlde (05) manî olmamıştır. Müsnedü Zeyd‘de tahrîç edilen bir rivayete göre Hasan ve Hüseyin gecenin geç vaktine kadar Hz. Peygamber‘in yanında oyunlarına devam etmişler, neden sonra «Annenizin yanına gidin» demiştir(06).

Hz. Peygamber‘in çocukların oyunlarına manî olmamak hususundaki gayretini şu rivayet de göstermektedir:
Hâlid İbnu Sa‘îd‘in kızı Ümmü Hâlid anlatıyor:
«Ben çocukken, üzerimde sarı bir kamîs olduğu hâlde babamla Resûlullâh‘ın (A.S.) yanıına gitmiştik.» Resûlullah (elbisem için) «güzel, güzel» dedi. Ben (bu esnada) Resûlullâh‘ın (omuzları arasında yer alan keklik yumurtası büyüklüğündeki (07)) peygamberlik mührü ile oynamaya başladım. Babam beni bundan menetti ise de Resûlullâh (A.S.): «Bırak çocuğu» dedi ve sonra şunları söyledi: «üzerinde eskit, (üzerinde) eskit, (üzerinde) eskit»(08)

Ebû Davud‘un bir tahrîcinde, Hz. Ayşe‘nin çocukluğu geride bırakmış olması gereken bir yaşta bile, hâlâ oyuncaklara yer verdiği görülmektedir.
Der ki: «Resûlullâh (A.S.), Tebük veya Hayber seferinden dönmüştü (09). Evin ön kısmında örtü vardı. O sırada esen rüzgâr, Ayşe‘nin oyuncak kızlarının üzerindeki perdeyi aralamıştı. Resûlullâh: «Ey Ayşe, bu da ne?» dedi. «kızlarım» dedim. Bunlar arasında parçadan iki kanat eklenmiş bir de at vardı, (onu göstererek): «Aralarında gördüğüm şu da ne?» dedi. «Bir at.» dedim. «Ya üzerindeki ne?» dedi. «Kanatları» dedim. «Hiç kanatlı at olur mu?» diye takıldı. «Duymadın mı, Hz. Süleyman‘ın kanatlı atı vardı» cevâbını üzerine Resûlullâh dişleri görününceye kadar güldü» (10).

Sarihler, cumhûr-ı ulemânın, bu hadîse dayanarak «kız çocuklarının ev işlerine ve çocuklarla ilgili işlere küçüklüklerinden itibaren alıştırılmaları için onlara, oynamaları maksadıyla çeşitli oyuncak ve bebeklerin alınıp satılmasını tecvîz ettiğini, bunun, tasvîr ittihâzı yasağından hâriç tutulduğunu» belirtirler (11). Bâzı âlimler «bu hadîs, suverin tahrîminden evvele aittir ve mensûhtur» demişlerse de ekseriyet bu görüşü kabul etmemiştir (12). Yanlız Ahmed İbnu Hanbel bebeklerin başsız olması gerektiğine kanidir (13).

Hz. Peygamber‘in bu sünnetinden mülhem olarak İslâm terbiyecileri «babanın mubah oyun ve hoş sözlerle çocuklara karşı geniş davranmasını» (14) «herkesin kendi evinde (bir nevi) çocuk olmasını» (15) tavsiye etmişlerdir. Birbirine yakın ifâdelerle «çocuğa oynamayı menedip devamlı ders çalışmaya zorlamak onun kalbini öldürür, zekâsını iptal eder ve hayâtının neşesini kaçırır. Sonunda çocuk dersten kurtulmak için bir hile düşünmeye başlar» derler (16). Yeri gelmişken belirtelim ki, İslâm âlimlerinin ittifakla üzerinde durdukları husus, çocukların mubah olan, bir başka deyişle hiçbir surette zararlı olmayan oyunlarla oynamalarına müsâade edilmesidir (17).

(01) Deylemî 2, 136/b.; İbnu Hamza el-Hüseynî, a.g.e. 2, 226.
(02) İyâd, Şifâ 1 311. (Bak. s. 129 ve devamı.
(03) Ebû Dâvud, Edeb 136 (4, 352, 5203. H.); İbnu Mâce, Mukaddime 11, 144. H.; Müstedrek 3, 177 (Sn.).
(04) Buhârî, İsti‘zân 15 (8, 68): Müslim, Selâm 15 (4, 1708. 2168: H.).
(05) Sefârînî, a.g.e. 1, 202.
(06) Müsnedu Zeyd s. 462.
(07) Buhârî, Marda 16 (7, 156). (332) Buhârî, Crhâd 188 (4, 90).
(08) Buhârî, Cihâd 188 (4, 90).
(09) Tebük dönüşünde 16 yaşında, Hayber dönüşünde 14 yaşında (ki her iki hâlde de bulûğa ermiş) olmalıdır (İbnu Hacer, F. B. 13, 144).
(10) Ebû Dâvud, Edeb 54 (4, 283-84, 4932. H.).
(11) Bak. Nevevi, Ş. M. 15, 204; F: B. 13, 143; ‘Aynî 22, 170; Sindi, Haşiye ‘ala İbni Mâce 1, 811; T. Tesrib 7, 58; Sefârinî, a.g.e. 2, 179.
(12) Bilhassa ibnu Hacer geniş izahat sunar (F. B. 13, 1412-144).
(13) Sefârinî, a.g.e. 2, 178.
(14) Şir‘atu‘l-islâm 86/a.
(15) Emsâlu ibni Selâm (et-Tuhfetu‘l-Behiyye içerisinde) -r- istanbul, 1302, s. 11.
(16) İhya 3, 73; İbnu Miskeveyh, a.g.e. s. 64.
(17) Bak. F. B. 13, 205.

Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye
Doç.Dr. İbrahim CANAN

alıntı.

Emanetlere ve Sözlere Sadık Kalmak

ALLAH-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
 
“Onlar, emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler.” (Mü’minun: 8)
 
 
Emanete ihanet etmek ve verilen sözlerde durmamak, insanların en çok işledikleri suçlardandır. Fakat mü’min, hangi konuda olursa olsun yasaklanan ve küçük düşürücü olan bu fiillere asla yaklaşmaz.

Mesela; iş verenin malları da işçisine bir nevi emanettir. Hem işçinin hem de iş verenin, anlaşma şartlarına mutlaka riayet etmeleri gerekir. Aksi halde, emanete riayet edilmemiş ve verilen sözlerde durulmamış olunur. Bu tür ameller, münafıklık alametlerindendir.

Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Şu dört şey kimde bulunursa halis münafık olur. Her kimde bunlardan bir tanesi bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar:

- Kendisine emanet edilen şeye ihanet etmek,

- Konuşurken yalan söylemek,

- Verilen sözde durmamak,

- Kavga anında haktan ayrılmak.” (Buhari, Müslim)

Bu, işte bu kadar hassas bir meseledir. Bu sebeple, muhafaza edilemeyecek emanetler kesinlikle alınmamalıdır. Fakat, titizlik göstererek muhafaza edilecekse, emanet almak iyi bir ameldir ve sahibine sevap kazandırır.

Ahid konusunda da aynı şeyler geçerlidir. Fakat öncelikle ve her halukarda, istisnasız yerine getirilmesi gereken ahid, ALLAH-u Teâlâ’ya verilen ahiddir. O’nun emirleri mutlaka yerine getirilmelidir. İnsanlara ise yerine getirilemeyecek sözler verilmemeli, şayet veriliyorsa mutlaka yerine getirilmelidir. Yukarıda belirtildiği gibi bu sözleri yerine getirmemek nifak alametidir ve meydana gelen maddi zararlardan da kişi sorumlu olur.

Kafirlere Karşı Cihad

Kafirler ve münafıklara karşı yapılacak cihadın da dört mertebesi vardır:
 
1 - Kalple cihad etmek.

2 - Dille cihad etmek.

3 - Malla cihad etmek.

4 - Bedenle cihad etmek.
 
 
Münafıklara karşı, çoğunlukla dille cihad yapılır. Kafirlere karşı yapılan en büyük cihad ise elle yapılandır.

Kalble cihad geçerli bir mazeretten dolayı cihada katılamayanların yaptıkları cihad gibidir.

ALLAH-u Teâlâ için, nefse, heva-hevese ve şeytana karşı cihad etmek her zaman farzı ayn olmuştur.

Kafirlere ve münafıklara karşı cihada gelince… Eğer bunlara karşı yeterince cihad eden kimse varsa, herkese farzı ayn değildir. Fakat onlara karşı cihad yapanlar yeterli değilse, bütün müslümanlar sorumluluk altındadırlar.

İşte zikri geçen bu altı düşmana karşı cihad edilmedikçe ve onlar yenilmedikçe ALLAH-u Teâlâ’nın yolu bulunamaz ve hidayete erilemez. Kişi, bu düşmanlarını yendiği nisbette hidayete ve ALLAH-u Teâlâ’nın yoluna yaklaşır. Bunlar karşısındaki mağlubiyeti oranında da uzaklaşır. Zaten bu tür cihadda başarı sağlayamayanlar, silahlı cihadda da hiçbir başarı sağlayamazlar.

Mü’min daha ilk iman ettiği anda, hem bu zikri geçen meselelerde cihad edeceğine hem de silahlı cihad yapacağına dair ALLAH-u Teâlâ’ya söz vermiştir. Bu sözü yerine getirmeyenler ise ne mü’mindirler ne de sözünde sadık olanlardandır. İşte bu kimseler, iman iddialarında yalancı olanlardır.

ALLAH-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Bizim uğrumuzda cihad edenleri, muhakkak yollarımıza hidayet ederiz. ALLAH, şüphesiz muhsinlerle beraberdir.” (Ankebut: 69)

Şu iyi bilinmelidir ki; ALLAH-u Teâlâ’nın kendilerine hidayet ettiği kimseler, ALLAH-u Teâlâ yolunda her türlü cihadı yerine getirenlerdir. İşte bunlar muhsin sıfatını hakeden kimselerdir.

Dünyaya Karşı Cihad

Herkes dünyayı, yani mal, mülk ve mevki elde etmeyi ister. Mü’min ise dünyayı değil ahireti kazanmayı düşünür. Bu sebeple dünyayı, ahireti elde etmek için kullanır. Dünya için yaşamaz.

Nefis, heva ve şeytan, dünyayı ve kolay elde edebileceği şeyleri ister. ALLAH-u Teâlâ’nın sonsuz ve mutlak nimetleri ise ahirette olduğu için bunları elde etmeye çalışmak zor gelir. Bu sebeple kolay elde edebileceğini sandığı dünyaya meyleder.

ALLAH-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Hayır, hayır! Siz, çabuk elde edilen dünyayı (dünya nimetlerini) seviyorsunuz. Ahireti ise terk ediyorsunuz.” (Kıyamet: 20-21)

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com