Kan aldırmanın faydaları

08/31/2007

Kan aldırmanın faydaları

Hacamat, yani kan aldırmak kimine faydalı, kimine zararlı olabilir. Bu bakımdan herkesin, her zaman kan aldırması doğru değildir. Doktor tavsiyesine uygun olarak, bilhassa yazın, sıcak ülkelerde bulunanların, kan basıncı artanların kan aldırması iyi olabilir.Hadis-i şerifte, (Kanın artması [tansiyon yükselmesi] Allahü teâlânın ölüme sebep yaptığı hastalıklardan biridir.) buyuruluyor. Bu bakımdan ihtiyaç olunca, doktora danışıp kan aldırmak faydalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Hacamat [kan aldırmak], en iyi tedavi usullerinden biridir.)

(Sıcaklar artınca, hacamat olun! Çünkü kan basıncı artar, hastalığa veya ölüme sebep olur.)

(Hacamat birçok hastalığa şifadır.)

(Mirac gecesi, uğradığım her melek topluluğu, ümmetime hacamatı tavsiye etti.)

(Cebrail aleyhisselam, hacamatı o kadar tavsiye etti ki mutlaka lüzumlu zannettim.)

(Şifa veren üç şeyden biri hacamattır.)

(Hacamat, aklı artırır, hafızayı kuvvetlendirir.)

(Baştan hacamat olmak, cüzzam, uyuklama, göz kararması, baş ve diş ağrısına şifadır.)

(Boyundan hacamat olmak, 72 çeşit hastalığa devadır.)

(Hacamat, peygamberlerin adetindendir.)

Hacamat, bazı gün ve bazı hallerde faydalı veya zararlı olabilir. Pazar, pazartesi, salı günü hacamat olmalı, mümkünse diğer günler olmamalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Pazar günü hacamat olmak şifadır. Pazartesi veya salı günü hacamat olun! )

(Çarşamba, perşembe ve cumartesi günü hacamat olup da bir hastalığa yakalanan, kendinden başkasını suçlamasın!) [Başka bir rivayette cuma günü de hacamat tavsiye edilmemektedir.]

(Kameri ayın 17, 19 veya 21. günü hacamat olmak, bir çok derde şifadır.)

(Kameri ayın 17. gününe rastlayan salı günü hacamat olmak, bir yıllık hastalığa şifadır.)

(Aç karnına hacamat olmak deva, tok karnına ise derttir.)

(Başın çukurundan hacamat olmak unutkanlığa sebep olur.)

Kan aldırmanın faydalarını öğrenen bir kimse, doktor kontrolünden geçmeden, sık sık kan aldırmaya kalkarsa, zararlı olabilir. İhtiyaç kadar kan aldırmalıdır! Hacamattan sonra hamama girmemeli, tehlikeli olabilir. Tuzlu yemek iyidir. Süt ve yoğurt yememeli, suyu da az içmelidir!

Hadis âlimlerinden biri, cumartesi kan aldırdı. Baras hastalığına yakalandı. Doktorlar bir çare bulamadılar. O zat, Allahü teâlâya yalvardı, ağladı, secdeye kapanıp, Rabbine sığındı. Secdede iken uyudu. Resulullah efendimizi rüyada görüp hastalığını arz etti.

Peygamber efendimiz, (Bu husustaki hadisimi işitmedin mi?) Buyurdu. Hadis âlimi, (İşittim ama, sıhhatinden şüphe ettim, belki mevdu [uydurma] olabilir dedim. Peygamber efendimiz, (Benden bildirilen ve hadis denilen bir sözde, niçin ihtiyatlı olmadın?) buyurup, mübarek elini, yaralara sürdü. O zat uyanınca, hastalığından eser kalmadığını gördü. Bir daha da, aklına ters görünen hadis-i şerifleri mevdu sanmakta ihtiyatlı hareket etti.

alıntı.

Sözler – Abdülkâdir-i Geylânî

Abdülkâdir Geylânî hazretleri buyurur ki:

“Kerâmetler ancak bir hayir, hikmet için gösterilir. Kerâmetini gizlemeyen dünyâya düskündür. Bana talebe olan yâhut evlâdimdan ve halîfelerime bagli olup, kerâmet derecesine ulasip, maksatsiz kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur.”

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanlari gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardir. Bunlardan bâzilari sunlardir:

“Insanlara rehberlik eden kimsede su hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurlari örtücü ve bagislayici olmasi, sefkatli ve yumusak olmasi, dogru sözlü ve iyilik yapici olmasi, iyiligi emredip, kötülüklerden men edici olmasi, misâfirperver ve geceleri insanlar uyurken ibâdet edici olmasi, âlim ve cesûr olmasi.”

“Sükrün esasi, nîmetin sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir.”

“Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna, dinde olmayip, sonradan çikarilan seylere sapmayiniz. Itâat ediniz, muhâlefet etmeyiniz. Sabrediniz, sizlanmayiniz. Sâbit kaliniz, ayrilip dagilmayiniz. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapisindan hiç ayrilmayiniz.”

“Kalb dünyâ arzularindan birine bagli kaldigi ve geçici lezzetlerden birinin pesine takilip gittigi müddetçe, imkâni yok, âhireti sevmis olamaz.”

“Mümin, insanlara karsi yüzünden sevinçli oldugunu gösterir. Fakat kendi mahzûndur. Peygamber efendimiz; “Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzûndur.” buyurmaktadir. Müminin tefekkürü, düsünmesi, aglamasi çok, gülmesi azdir. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Disarida geçimini temin etmekle ugrasiyor görünür, kalbi Rabbini anmakla mesgûldür. Çoluk çocugu ile ugrasiyor görünür, kalbi Rabbi iledir.”

“Insanlara gösteris için amel yapip, sonra da bunu Allahü teâlânin kabûl etmesini istemek yakisir mi? Hirsi, simarikligi, azginligi ve dünyâya düskünlügü birak. Sevincini ve neseni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz baskasinin kalbini ferahlandirmak için tebessüm buyururlardi.”

Kaynak: Evliyâlar ansiklopedisi

Felsefenin dindeki yeri

Felsefenin dindeki yeri

Felsefe, kelime olarak, hikmet sevgisi mânâsına gelir. Madde ve hayatın belirtilerini, sebep ve neticelerini inceleyen düşünce sistemdir. Felsefe, Yunanca bir kelimedir. Felsefeyi, kendi beğendiği düşüncelerini, hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecân verici lâflarla inandırmağa çalışmak şeklinde de tarif edenler olmuştur.

Bir başka açıdan felsefe, herhangi bir konu üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile incelemeler ve araştırmalarla elde ettikleri netîceye verilen isimdir.

Kısaca, felsefe, her şeyin aslını akıl ile aramayı, böylece akıl ile neticeye varmayı kendine gaye edinmiştir.

Halbuki, bir insan ne kadar zekî olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış netîceler çıkarabilir. Buna hepimiz şahit oluyoruz. Takdir edersiniz ki, felsefe, hemen hiçbir zaman tam olarak kesin netîce vermez. Vermesi de mümkün değildir.

Düşüncenin doğrusu da yanlışı da olur. Nitekim, her felsefeci, kendisinden önceki düşünce sisteminin yanlış olduğunu söyleyip, kendisi yeni bir ekol, yeni bir düşünce sistemi kurmuştur. Yeni bir ekol kuran her felsefeci kendi üstâdını reddetmiş, onun düşüncelerinin, ekolünün yanlış olduğunu söylemiştir.

Alimler arasında ihtilaf yoktur

Halbuki dinde öyle midir? Bütün islâm âlimleri birbirlerini tasdik etmişler, hiçbiri, bir diğerini yalanlamamıştır. Çünkü hepsinin kaynağı birdir. Kendi akıllarını ön plâna çıkarmayıp, neticeye varmada Kur’ân-ı kerîmi, hadîs-i şerîfleri esas almışlardır. Kaynak aynı olunca, netice de aynı olmuştur.

İslâm âlimleri her düşünceyi incelemişler. Doğru veya yanlış olduğunu bildirmişler. Bundan maksatları da müslümanların tehlikeye düşmesine meydan vermemektir… Nitekim çalışmalarıyla, müslümanları tehlikeye düşmekten korumuşlardır.

Dokuzuncu yüz yılda yaşamış olan, beşinci Abbâsî halîfesi Hârûnürreşîd zamanında, Bağdâd’a (Dâr-ül-hikmet) isminde bir müessese kurulmuştu. Yalnız Antakya’da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Biliyorsunuz o zaman Harran dünyanın belli başlı ilim merkezlerinden biriydi. Buralarda Yunancadan ve Latinceden eserler tercüme edildi. Yalnız Yunan eserleri incelenmekle kalmadı, Hind, Fars kitapları da bunlara eklendi.

İlk olarak Eflâtûn’un, Aristo’nun eserleri Arabîye tercüme edildi. İslâm âlimleri bunları dikkat ile tetkîk ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının fikirlerini inceleyip bunların hatâlı, bozuk yönlerini ortaya çıkardılar. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere, açıkça ters düşen fikirleri tesbit ettiler.

Mesela, Aristo ve onun yolunda olan felsefecilere göre, cisimlerin maddeleri de, sıfatları da kadîmdir. Yâni ezelîdir, hep vardır, derler. Yâni bu dünya böyle gelmiş gider, derler. Bu sözün yanlış olduğunu, modern kimya kesin olarak bildirmektedir. Böyle inanan ve söyliyen, müslümânlıktan çıkar. Aristo’nun tesiri altında kalan Fârâbî de böyle demektedir.

Nitekim, İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine yazdığı mektupta şöyle söylemektedir: “İbni Sînâ’yı çok sevgi ile anlatıyorsunuz. Hâlbuki, onun bozuk inanışları, Ehl-i sünnet i’tikadına uygun değildir.

İmâm-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî gibi her ilimde söz sahibi olan meşhur islâm âlimleri felsefecilerin, en mühim îmam bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfrlerine yâni dinden çıkmalarına sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun izah ederek bildirmişlerdir. Ayrıca müslümânların, böyle bozuk fikirleri beğenmemelerini, onlara aldanmamalarını, birçok kitâplarında defalarca yazmışlardır.

Kendileri ise, Resûlullahın ve Eshâb-ı kiramın bildirdiklerine uymuşlar, eski felcefecilerin bunlara uymıyan fikirlerini delilleriyle reddetmişler, böylece islâm dînini, hıristiyanlık gibi bozulmaktan korumuşlardır.

İslâm alimi filozof değildir

İslâm âlimleri Yunan felsefesini inceleyip, didik didik etmiş ve o felsefecilerin, ne kadar câhil, ahmak olduklarını bildirmişlerdir.

Bazıları da, (Bazı İslâm âlimleri ve tasavvuf adamları, Yunan filozoflarının, Batlemyus mektebenin te’sîri altında kalmış) diyorlar. Bu tamamen, iftiradır. İslâm âlimlerini küçültmek için, düşmanca yapılan iftirâlardır.

Hâlbuki, İslâm âlimleri, Yunan ve Roma felsefesici ve hukukunu, çok ince ve kuvvetli bilgileri ile çürüterek yere sermiş, hatta onların hukûk, ahlâk ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanlarının da, yine önceki peygamberlerin kitâplarından çalınmış olduklarını senetleriyle vesîkalarıyla bildirmişlerdir.

İslâm âlimine felsefeci denilemez. Yâni felsefeciden İslâm âlimi, İslâm âliminden felsefeci olmaz… Bu demek değildir ki, İslâm âlimlerinin felsefe üzerinde bilgisi yoktur. Aksine, İslâm alimleri zamanlarındaki bütün fen bilgilerini okuyup öğrendikten sonra, islâmiyyetin gösterdiği yolda, kalblerini açarak, nefslerini temizliyerek, aklın erişemediği bilgilerde islâmiyete uyarak doğruyu bulmuşlar, hakikate varmışlardır. İslâm âlimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur.

Dini, bir felsefe, düşünce olarak görmek, dini düşünce olarak görmek demek, dinin kaynağının, insanlar olduğuna inanmak demektir. Halbuki, İslamiyet, insanları ebedi saadete götürmek için, Allahü teâlâ tarafından gösterilen yoludur. Demekki dinin sahibi Allahü teâlâdır. Cenâb-ı Hakkın bildirdiği bir sisteme, düşünce, felsefe demek çok yanlış olur. Düşünce, fikir, insanlara mahsus şeylerdir.

Akıl, göz gibidir, din bilgileri de ışık gibidir. Yâni insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme organımızdan faydalanmamız için, güneşi, ışığı yaratmıştır.

Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmıyan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz. Fakat, bunların güneşe kabâhat bulağa hakları olmaz.

Aklımız da, yalnız başına ma’neviyyâtı, faydalı, zararlı şeyleri anlıyamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan fâidelenmemiz için, peygamberleri, gönderdi. Akıl ile herşey halledilmiş olsaydı, peygamberlerin gönderilmesi lüzumsuz olurdu.

alıntı.

Tasavvufta Ilerleme

Tasavvufta Ilerleme

Eskiden tasavvufa giren sâlik, şunları yapardı:

1- Hocasına tam inanırdı. Bütün başarılarını ve kendisine gelen her iyiliği hocasından bilir, “O olmasa, ben bunlara kavuşamazdım.” derdi.

2- Kalbinde hocasına karşı en ufak bir itiraz yer almazdı. Tam teslimiyet sahibi idi. Hocaya en ufak bir itirazın öldürücü zehir olduğunu ve itirazın feyzi kestiğini, hocasına itiraz edenin Allahın nazarından da düştüğünü bilirdi. Resûlullaha itiraz Allaha itiraz demektir. Âlime itiraz Resûlullaha itiraz olur. Bu bakımdan âlimin, hocasının sözüne itiraz eden Allaha itiraz etmiş gibi olur ve hocasını imtihân eden mel’undur.

3- Abdestsiz bulunmazdı. Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki:

(Yâ Mûsâ, sana bir musîbet geldiği zaman abdestsiz isen, yalnız kendini ayıpla, kusûru kendine bul!) [Şir'a]

4- Ehl-i dünyadan uzak durur, ehl-i kemal ile sohbet ederdi. Allah dostundan başkası ile dostluk etmezdi. Zira iki zıt bir kalbde olmaz.

5- Günâhlardan el çekerdi. Hep nefsi ile mücâdele ederdi. Çünkü nefsi ile mücâdele edene Hak teâlâ hakîkî hidâyeti ihsân eder. İhtiyâç kadar yiyip içerdi. Çünkü açlık müşâhedeye [Kalb gözünün açılmasına], uzlet [kötülerden uzak durmak], vâsıl olmaya sebep olur.

Sükûtun Fazîleti

6- Sükûtu bilirdi. Çünkü sükût mahallinde sukût, konuşmak mahallinde konuşmak daha şereflidir. Konuşulacak yerde sukût, sukût edilecek yerde konuşmak aklın noksanlığındadır. Hikmet on kısımdır, dokuzu dinlemek, biri de kötülerden, kötülüklerden uzlettir, el çekmektir. Bir kimse tahrik edici söz söylemezse, o kimse tahrik edici sözün âfetinden mâsun kalır. Hakîkati meydana çıkarmak için hak için, hakîkati bildirmek için konuşmak şarttır.

7- Hep Allahı hatırladı, yâni zikrederdi. Zikri aslâ ihmâl etmezdi. Allahtan gayrısını unuturdu. Çünkü Allahtan başkalarını unutmadıkça, zikirden beklenilen fayda hâsıl olmaz.

8- İhlâs ile ibâdet ederdi. Hadîs-i şerîfte buyuruldu kiKırk gün ihlâs ile islâmiyete uyanın kalbi hikmetle dolar. Konuşunca hikmetler söyler.) [İbni Adiy]

9- Sâlik, doğru îmân sâhibi idi. Kalbde doğru îmânın bulunmasına alâmet, dinin emîrlerini seve seve yapmak, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsûs olan ve kâfirlik alâmeti şeyleri yok etmektir. Allahü teâlânın emîrlerini yapmamak hep kalbin bozuk olmasındandır. Kalbin bozuk olması, dine tam inanmamaktan olur.

Hak teâlâ, kâfirlere kıymet verenlerin ve onlara tâbi olanların aldandıklarını ve pişman olacaklarını beyân buyurmuştur.

10- Sâlik, Allahü teâlâyı iyi tanırdı. Çünkü Allahü teâlâyı tanımaya çalışmak, Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri, Resûlullah efendimizin yolunu bilen ve bu yolda bulunan birini aramak ve böyle bir Allah adamına uymak, her müslümanın vazîfesidir. Kur’ân-ı kerîmde buyuruluyor kiAllahın rızâsına kavuşmak için vesile, vâsıta arayınız!) (Mâide 38)

Sebebe Sarılmak

Suâl: Feyze kavuşmak için ne yapmak lâzımdır?

Cevap:

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(İnsan, kendine ihsân, iyilik edeni sever. Bu sevgi, insanın yaradılışında vardır.) [İ.Ahlâkı]

Yapılan ihsân, ne kadar kıymetli ve ne kadar çok olursa, sevgi de o kadar fazla olur. Bunun için herkes ana-babasını, hocasını, ustasını, vatanını, din kardeşlerini çok sever. Bir müslümanın hocası, kendisine din ve dünya bilgilerini, îmânını, Allahını, Peygamberini, güzel ahlâkı öğrettiği için, onu herkesten, herşeyden çok sever. Bu sevgi cibillîdir, insanın doğuşunda vardır. Çok sevilen kimse, insanın kalbinden, hâtırından çıkmaz. Onun şekli kalbine yerleşir.

Feyz, kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri yaptıran nûrdur, bir kuvvettir. Feyzler, Resûlullahın mübârek kalbinden yayılmakta, evliyânın kalbleri vâsıtası ile, evliyâyı çok seven kalblere gelmektedir. Feyze kavuşan bir insanın kalbi, ilimler, ma’rifetler, kerâmetler hazînesi olur. Bu saâdete kavuşmak için, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak ve dinin emîr ve yasaklarına uymak şarttır. Bedeni besleyen rızıklar ve kalbi temizleyen feyzler, ezelde takdîr ve taksîm edilmiştir. Fakat, bunlara kavuşmak için, âdet-i ilâhiyyeye uymak, sebeplerini aramak, bulmak için çalışmak lâzımdır. Şartlarına uyarak çalışana elbet verilir. Allahü teâlâ dilediğine çalışmadan da ihsân eder.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com