Felsefenin dindeki yeri
08/31/2007
Felsefenin dindeki yeri
Felsefe, kelime olarak, hikmet sevgisi mânâsına gelir. Madde ve hayatın belirtilerini, sebep ve neticelerini inceleyen düşünce sistemdir. Felsefe, Yunanca bir kelimedir. Felsefeyi, kendi beğendiği düşüncelerini, hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecân verici lâflarla inandırmağa çalışmak şeklinde de tarif edenler olmuştur.
Bir başka açıdan felsefe, herhangi bir konu üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile incelemeler ve araştırmalarla elde ettikleri netîceye verilen isimdir.
Kısaca, felsefe, her şeyin aslını akıl ile aramayı, böylece akıl ile neticeye varmayı kendine gaye edinmiştir.
Halbuki, bir insan ne kadar zekî olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış netîceler çıkarabilir. Buna hepimiz şahit oluyoruz. Takdir edersiniz ki, felsefe, hemen hiçbir zaman tam olarak kesin netîce vermez. Vermesi de mümkün değildir.
Düşüncenin doğrusu da yanlışı da olur. Nitekim, her felsefeci, kendisinden önceki düşünce sisteminin yanlış olduğunu söyleyip, kendisi yeni bir ekol, yeni bir düşünce sistemi kurmuştur. Yeni bir ekol kuran her felsefeci kendi üstâdını reddetmiş, onun düşüncelerinin, ekolünün yanlış olduğunu söylemiştir.
Alimler arasında ihtilaf yoktur
Halbuki dinde öyle midir? Bütün islâm âlimleri birbirlerini tasdik etmişler, hiçbiri, bir diğerini yalanlamamıştır. Çünkü hepsinin kaynağı birdir. Kendi akıllarını ön plâna çıkarmayıp, neticeye varmada Kur’ân-ı kerîmi, hadîs-i şerîfleri esas almışlardır. Kaynak aynı olunca, netice de aynı olmuştur.
İslâm âlimleri her düşünceyi incelemişler. Doğru veya yanlış olduğunu bildirmişler. Bundan maksatları da müslümanların tehlikeye düşmesine meydan vermemektir… Nitekim çalışmalarıyla, müslümanları tehlikeye düşmekten korumuşlardır.
Dokuzuncu yüz yılda yaşamış olan, beşinci Abbâsî halîfesi Hârûnürreşîd zamanında, Bağdâd’a (Dâr-ül-hikmet) isminde bir müessese kurulmuştu. Yalnız Antakya’da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Biliyorsunuz o zaman Harran dünyanın belli başlı ilim merkezlerinden biriydi. Buralarda Yunancadan ve Latinceden eserler tercüme edildi. Yalnız Yunan eserleri incelenmekle kalmadı, Hind, Fars kitapları da bunlara eklendi.
İlk olarak Eflâtûn’un, Aristo’nun eserleri Arabîye tercüme edildi. İslâm âlimleri bunları dikkat ile tetkîk ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının fikirlerini inceleyip bunların hatâlı, bozuk yönlerini ortaya çıkardılar. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere, açıkça ters düşen fikirleri tesbit ettiler.
Mesela, Aristo ve onun yolunda olan felsefecilere göre, cisimlerin maddeleri de, sıfatları da kadîmdir. Yâni ezelîdir, hep vardır, derler. Yâni bu dünya böyle gelmiş gider, derler. Bu sözün yanlış olduğunu, modern kimya kesin olarak bildirmektedir. Böyle inanan ve söyliyen, müslümânlıktan çıkar. Aristo’nun tesiri altında kalan Fârâbî de böyle demektedir.
Nitekim, İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine yazdığı mektupta şöyle söylemektedir: “İbni Sînâ’yı çok sevgi ile anlatıyorsunuz. Hâlbuki, onun bozuk inanışları, Ehl-i sünnet i’tikadına uygun değildir.
İmâm-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî gibi her ilimde söz sahibi olan meşhur islâm âlimleri felsefecilerin, en mühim îmam bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfrlerine yâni dinden çıkmalarına sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun izah ederek bildirmişlerdir. Ayrıca müslümânların, böyle bozuk fikirleri beğenmemelerini, onlara aldanmamalarını, birçok kitâplarında defalarca yazmışlardır.
Kendileri ise, Resûlullahın ve Eshâb-ı kiramın bildirdiklerine uymuşlar, eski felcefecilerin bunlara uymıyan fikirlerini delilleriyle reddetmişler, böylece islâm dînini, hıristiyanlık gibi bozulmaktan korumuşlardır.
İslâm alimi filozof değildir
İslâm âlimleri Yunan felsefesini inceleyip, didik didik etmiş ve o felsefecilerin, ne kadar câhil, ahmak olduklarını bildirmişlerdir.
Bazıları da, (Bazı İslâm âlimleri ve tasavvuf adamları, Yunan filozoflarının, Batlemyus mektebenin te’sîri altında kalmış) diyorlar. Bu tamamen, iftiradır. İslâm âlimlerini küçültmek için, düşmanca yapılan iftirâlardır.
Hâlbuki, İslâm âlimleri, Yunan ve Roma felsefesici ve hukukunu, çok ince ve kuvvetli bilgileri ile çürüterek yere sermiş, hatta onların hukûk, ahlâk ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanlarının da, yine önceki peygamberlerin kitâplarından çalınmış olduklarını senetleriyle vesîkalarıyla bildirmişlerdir.
İslâm âlimine felsefeci denilemez. Yâni felsefeciden İslâm âlimi, İslâm âliminden felsefeci olmaz… Bu demek değildir ki, İslâm âlimlerinin felsefe üzerinde bilgisi yoktur. Aksine, İslâm alimleri zamanlarındaki bütün fen bilgilerini okuyup öğrendikten sonra, islâmiyyetin gösterdiği yolda, kalblerini açarak, nefslerini temizliyerek, aklın erişemediği bilgilerde islâmiyete uyarak doğruyu bulmuşlar, hakikate varmışlardır. İslâm âlimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur.
Dini, bir felsefe, düşünce olarak görmek, dini düşünce olarak görmek demek, dinin kaynağının, insanlar olduğuna inanmak demektir. Halbuki, İslamiyet, insanları ebedi saadete götürmek için, Allahü teâlâ tarafından gösterilen yoludur. Demekki dinin sahibi Allahü teâlâdır. Cenâb-ı Hakkın bildirdiği bir sisteme, düşünce, felsefe demek çok yanlış olur. Düşünce, fikir, insanlara mahsus şeylerdir.
Akıl, göz gibidir, din bilgileri de ışık gibidir. Yâni insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme organımızdan faydalanmamız için, güneşi, ışığı yaratmıştır.
Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmıyan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz. Fakat, bunların güneşe kabâhat bulağa hakları olmaz.
Aklımız da, yalnız başına ma’neviyyâtı, faydalı, zararlı şeyleri anlıyamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan fâidelenmemiz için, peygamberleri, gönderdi. Akıl ile herşey halledilmiş olsaydı, peygamberlerin gönderilmesi lüzumsuz olurdu.
alıntı.
