NAMAZIN FARZLARI

10/29/2006

 Dışındakiler : 

NECÂSET

Pislik, kan, sidik ve dışkı gibi pis şey. Ruhsat olmaması halinde namazın sıhhatine engel olan pisliktir. Necâset, temizliğin; necis de temiz olanın zıddıdır. Necis, şer’an pis olan şeyi ifade eder. Hakikî veya hükmî necis için kullanılır. Hakikî necise “habes”, hükmî olanına ise “hades” denir. Necis sıfat, neces şekli ise isim olarak kullanılır.

Necâset, hakikî ve hükmî olmak üzere ikiye ayrılır. Hakikî necâset, sözlükte kan, sidik ve dışkı gibi gerçek pislik olarak var olan şeyleri; terim olarak ise, namazın sıhhatine engel olan pisliği ifade eder. Hükmî necâset ise, insan bedeninde manevî olarak bulunan abdestsizlik veya cünüplük hâli için kullanılır.

Hakikî necâset üçe ayrılır: Ağır ve hafif; katı ve sıvı; görülen ve görülmeyen pislik.

Ağır Pislik - Hafif Pislik

Buna galîza veya muğallaza pislik de denir. Giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde bu pislikten, katı ise yaklaşık 3 gr. kadarı; sıvı ise avuç içinden fazla bir alanı kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel olur. Bunların necisliği kesin delille sabittir. Kan, sidik, dışkı gibi…”Elbiseni de temiz tut” (el-Müddessir, 74/4) ayeti uyarınca bunları temizlemek farzdır.

Hafif pislik ise kesin delille sabit olmayan pisliktir. Bunların bulaştığı elbise veya bedenin dörtte birinden az miktarı namaza engel olmaz. Eti yenenin sidiği ve yenmeyen kuşun pisliği gibi…

Ağır olan necâsetler şunlardır:

1. İnsandan çıkan veya ondan kopup ayrılan şeylerden kan, sidik, dışkı, menî; küçük su döktükten veya ağır bir şey kaldırdıktan sonra cinsel organdan gelebilen beyaz renkli “vediy” denilen sıvı; sevişme veya karşı cinsi düşünme sırasında yine cinsel organdan gelebilen beyaz renkti yapışkan “meziy” denilen sıvı; ağız dolusu kusuntu; bedenden kesilip ayrılan et, deri parçası ve kadınlardan gelen âdet veya lohusalık kanı ağır pislik çeşidine girer.

2. Eti yenmeyen hayvanların sidikleri, ağızlarının salyaları, kuşların dışındakilerin dışkıları ve bütün hayvanların akan kanları.

3. Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin dışkıları.

4. Boğazlanmadan kendi kendine ölen hayvanın eti ve tabaklanmamış derisi pistir.

Mâlikîlere göre murdar ölmüş hayvanın eti gibi derisi, kemiği ve sinirleri de temiz değildir. Kıl, yün ve tüyleri ise temizdir. Şâfiîlere göre, ölü hayvanın kıl, tüy, yün ve tırnakları dahil bütün cüzleri temiz sayılmaz.

5. Domuz eti! Usûlüne göre kesilse de necistir. Eti, kılı, kemikleri, tabaklansa bile derisi necistir (en-Nahl, 16/15).

6. İçki: Cenab-ı Hakkın; İçki, kumar, dikili taşlar, şans okları Şeytan işi birer pisliktir” (el-Mâide, 5/90) ayeti uyarınca çoğunluk fakihlere göre necistir. Bu yüzden elbise veya bedene şarap dökülürse yıkanmadıkça namaz kılınmaz. Tercih edilen görüşe göre, diğer sarhoşluk veren içkiler de şarap hükmündedir.

Şâfiîlere göre de bütün sarhoşluk veren içki çeşitleri az olsun çok olsun temiz değildir.

Hafif sayılan ve temiz olmayan şeyler şunlardır:

1. At, katır ve eşeklerin sidikleri ile, eti yenen koyun, keçi, geyik ve karaca gibi evcil ya da yabanî hayvanların sidikleri ve bunların tersleri, Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre hafif pisliktir. Fetvaya esas olan bu görüştür. Ebû Hanîfe’ye göre ise bunlar ağır pislik çeşidine girer.

2. Etleri yenmeyen hayvanlardan, doğan, atmaca, şahin, çaylak, kartal gibi havada terleyen hayvanların dışkıları.

3. Her hayvanın öd kesesi, bu hayvanın dışkısı hükmündedir.

Hafif pisliğin namazda bağışlanan miktarı, bulaştığı yer elbise ise, elbisenin tamamının dörtte biri; kol ve ayak gibi bedenin bir organı ise bulaştığı organın dörtte biridir. Bununla, kaçınılması güç olan, mesleği ve içinde bulunduğu kültür ortamı bakımından temizliğe tam dikkat edemeyen veya hayvancılıkla uğraşanların farkında olmadan karşılaştığı hafif pislikler için kolaylık getirilmiştir (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I,135 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 55; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, I, 73; eş-Şîrâzi, el-Mühezzeb, I, 46; İbn Kudâme, el-Muğnî; I, .52; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 115 vd.).

Katı ve Sıvı Pislikler:

Katı pislik ölü hayvan eti ve dışkı; sıvı ise akan kan, meziy ve vediy gibi pisliklerdir.

Görülen ve Görülmeyen Pislikler:

Görülen; dışkı ve kan gibi gözle görülen ve aynî varlığı olan pisliklerdir. Bir defa da olsa kendisinin yok edilmesi ile temizlenmiş olur.

Görülmeyen pislik ise sidik gibi kuruduktan sonra varlığı gözle görülemeyen pisliktir. Temizlenmesi yıkayanın temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkaması ile olur. Vesveseli kimse için yıkama sayısı üçtür. Zahiru’r-rivayeye göre her defasında sıkmak da gerekir. Çünkü pisliği çıkaracak olan sıkmadır.

Temizleme Şekil ve Yolları: Temiz olmayan şeyler: temizlemek için özelliklerine göre çeşitli yollar vardır.

1. Su ile yıkamak: Su, hem pisliği temizleme ve hem de abdest ve gusülde kullanılma bakımından asıl temizleyicidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sizi temizlemek için Allah gökten su indiriyor” (el-A’râf; 7/11); “Biz gökten temizleyici su indirdik” (el-Furkân, 25/48). Temizlik için kullanılacak su, yağmur, kar, nehir, göl, deniz, kuyu, pınar ve sel sularının toplandığı gölet suları olabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Su, temizdir. Onu tadı, rengi veya kokusu değişmedikçe dışarıdan bir şey kirletmez” (Buhârî, Vüdû’, 67). Yine Allah elçisi, Esmâ binti Ebî Bekir’e elbisesini hayızdan nasıl temizleyeceği konusunda; “Ovalar sonra da su ile çitiler” buyurmuştur (Buhârî, Vüdû’, 63; Müslim, Tahâre, 110; Ahmed b. Hanbel, VI, 134, 346).

Hanefilerde tercih edilen görüşe göre hakikî pislikler gül suyu, sirke, meyve ve bitki suyu gibi normal su dışındaki sıvılarla da temizlenebilir. Hanefîler su dışındaki temizleyici sayısını yirmibire kadar çıkarmışlardır. Diğer mezhepler bunların bazılarında Hanefilerden farklı görüşe sahiptirler. Ancak su dışındaki sıvılarla abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Bu konuda görüş birliği vardır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 83-87; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 133-138; İbn Âbidin, a.g.e., I, 284 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 60 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 24 vd.).

Su ile temizlemenin şekli

1. Necâset, sidik, köpek salyasının eseri gibi görünmeyen nitelikte ise, temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkanır. Bu da üç defadır. Delil şu hadislerdir: “Sizden birinizin kabına köpek ağzını soksa, onu üç defa yıkasın “. Başka bazı rivayetlerde yedi defa yıkasın” ifadesi vardır (Buhârî, Vüdû’, 33; Müslim, Tahâre, 89, 91, 92, 93; Ahmed b. Hanbel, II, 314, 427). “Sizden biriniz uykusundan uyandığında, kaba sokmadan önce elini üç defa yıkasın” (Buhârî, Vüdû’, 26; Mâlik, Muvatta’, Tahâre, 9; Ahmed b. Hanbel, II, 465). Köpeklerin ağzını sokmasından dolayı yedi defa yıkama emri İslâm’ın ilk dönemlerinde zorunlu olmadıkça evde köpek beslemeyi sınırlamak amacına yönelik idi.

Necâset, kan ve dışkı gibi gözle görülen çeşitten ise, bunların temizliği bir defa da olsa pisliğin kendisini gidermekle olur. Ancak, yıkanmasına rağmen renk ve koku gibi giderilmesi güç bir eseri kalırsa, bu zarar vermez. Tercih edilen görüşe göre su saf bir hal alıncaya kadar yıkanır. Nitekim Havle binti Yesâr dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü! Benim bir tek elbisem var ve onda hayız oluyorum”. Hz. Peygamber buyurdu ki: “Temizlendiğin zaman kan bulunan yeri yıka ve onunla namaz kıl”. Havle dedi ki: “Ya Resulullah! izi kalırsa?”. Buyurdu ki: “Su sana yeter, kanın eseri ise zarar vermez” (Ahmed b. Hanbel, II, 364, 380; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, I, 40).

İçine sabun, toprak, deterjan gibi maddeler karışmış olan sular, karışım aş olduğu takdirde temizleyicidir. Abdest ve gusülde kullanılan sular temizdir, fakat temizleyici değildir. Bunlara “musta’mel (kullanılmış) sular” denir. Bunlarla pislik temizlenebilir, fakat abdest, ya da gusül abdesti alınamaz. Ancak içine pislik karışan veya kendisiyle pislik yıkanan kullanılmış sular temiz olmaktan çıkar.

2. Silmek yolu ile temizleme: Bıçak, cam, cilâlı tahta, mermer, fayans gibi pisliği içine emmeyen şeylere bir pislik bulaşınca, yaş bir bez, sünger veya toprak, ya da deterjanlı ıslak bezle pisliğin izi kalmadığına galip zan meydana gelecek şekilde silinirse temizlenmiş olur. Meselâ; kurban kesilen bıçak temiz bir bezle veya toprakla iyice silinince temiz olur ve böyle bir bıçak üzerinde iken kılınacak namaz sahih olur. Çünkü Ashab-ı kiram düşmanla savaşıyor, kılıçlarını silerek, bunlar üzerlerinde iken namaz kılıyorlardı.

3. Ateşe sokmak yolu ile temizleme: Ateşe dayanıklı maden parçası üzerindeki kan ve benzeri necis şeyler, madenin ateşe sokulması ile yanar ve yok olur. Nitekim yağlı, paslı, üzerinde necis kan ve et kalıntıları bulunan şiş veya ızgaralar ateşte yakılınca temiz hale gelir.

4. Kazımak, ovmak veya silmek yoluyla temizlemek: Mest ve ayakkabı gibi pisliği emmeyen şeylere hayvan dışkısı gibi görünür bir pislik bulaşsa, bunlar su ile temizleneceği gibi, bıçak gibi bir şeyle kazınarak veya toprak ya da kuma sürterek de temizlenebilir. Ancak mest veya ayakkabıya sidik gibi görünmeyen bir pislik dokunursa, bu yerin yıkanması gerekir. Nitekim elbiseye veya bedene dokunan pisliği kazımak veya toprağa sürtmek de yeterli değildir.

İnsana ait kurumuş meni ovalamakla temizlenebilir. Ancak yaş olan meninin su ile yıkanması gereklidir. Diğer yandan kuru bir meni ovalamakla temizlendikten sonra, bu elbise ile namaz kılınabilirse de, yeri yeniden ıslanırsa, sağlam görüşe göre pislik yeniden döner. Bu yüzden yeniden kurutup ovalamak veya yıkamak gerekli olur.

Hz. Âişe’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Resulünün elbisesindeki meniyi kuru ise ovalıyor, yaş ise yıkıyordum” (Ebû Dâvud, Tahâre, 134; Ahmed b. Hanbel, VI,125,132, 213, 239, 263).

Hanefi ve Mâlikîler meniyi necis kabul ederken, Şâfiî ve Hanbelîler insan menisini temiz sayarlar. Bu görüş ayrılığının dayandığı delil; yukarıdaki hadisin farklı yorumu yanında İbn Abbas (r.a)’dan rivayet edilen şu sözdür: “Üzerinden meniyi ot veya bir parçası ile sil. Çünkü o tükrük ve sümük gibidir” (Dârekutnî bu hadîsi merfû olarak nakletmiştir. ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî, Dimaşk 1405/1985, I, 98). Soğuk ve yolculuk gibi hallerde bu ikinci görüş müslümanlara kolaylık sağlar.

Meziy ve vediy de necistir. Meziy; cinsel istek veya bunu düşünme anında şehvetsiz olarak çıkan ince beyaz sudur. Meziy yıkanır ve yeniden abdest alınır. Hz. Ali şöyle der: “Mezîsi çok akan bir kimse idim. Allah elçisine sormaya da utandım. Mikdad b. Esved (r.a)’a söyledim, o sordu “Bundan dolayı abdest gerekir” buyurdu. Müslim’in rivayetinde; “Cinsel uzvunu yıkar ve abdest alır” ilâvesi vardır (Buhârî, İlm, 51 ; Vüdû’, 34, Gusl; 13; Müslim, Haşz, 17: Ebû Dâvud, Tahâre, 82; Nesâî. Tahâre, 111, 129; Gusl, 28; Ahmed b. Hanbel, I, 80, 82, 87, 107-111). Vediy ise idrardan sonra veya ağır bir şey kaldırma hâlinde çıkan koyu süt gibi beyaz bir sıvıdır, pistir. Çünkü sidikle birlikte veya ondan sonra çıktığı için sidiğin hükmünü alır.

Donmuş yağ, pekmez ve benzeri şeylerin içine pis bir şey düşse, bu madde çevresiyle birlikte ovulup çıkarılınca temizlenmiş olur. Hz. Peygamber’in eşi Meymune (r.anhâ) şöyle demiştir: “Bir fare yağa düşmüştü. içinde öldü. Hz. Peygamber’e soruldu: “Onu ve çevresini atın, yağı da yiyin” buyurdu” (Buhârî, Vüdû’, 67; Zebâih, 34; İbn Hanbel ve Nesâî’nin rivâyetinde “donmuş yağa” ilâvesi vardır. as-San’ânî, Sübülü’s-Selâm, III, 8; Nesâî, Fer’,10: İbn Hanbel, VI, 329, 330, 335).

Eğer necâset sıvı haldeki yemek veya zeytinyağı içine düşmüşse, bunlar bir kap içinde üç defa üzerine su döküp çalkalandıktan sonra alınmakla temizlenmiş olur. Hanefiler dışındaki çoğunluk bu gibi sıvıların artık temizlenemeyeceği görüşündedir. Çok miktardaki yağı veya yemeği bu sebeple telef etmek yerine burada bir kolaylık gösterilmektedir. Ancak günümüzde bu işlemden sonra bir gıda laboratuarında tahlil yaptırarak zararlı unsurun kalıp kalmadığı kontrol ettirilmelidir. Bu, ihtiyat gereğidir.

Katı maddeler, necaseti içine sızdırmadığı sürece su ile temizlenir. Et, tavuk ve buğday gibi pişirilenlerden ise, çiğken yıkanarak temizlenir. Pislendikten sonra, pisliği ile birlikte ateşte kaynatılırsa, içine pislik nüfuz edeceği için artık temizlenemez.

Bu yüzden işkembe, bağırsak veya hayvan kellesi temizlenmeden kaynatılırsa artık temizlenme imkânı bulunmaz.

Yine içine temiz olmayan bir şey karışan süt, pekmez ve bal gibi sıvılar temiz su içinde üç defa asıl kendi miktarlarında kalıncaya kadar kaynatılmakla temiz olur. Çünkü bu durumda temiz olmayan şeyin niteliği değişmiş sayılır.

5. Yapı değişikliği yolu ile temizleme: Temiz olmayan bir şeyin niteliği değişirse temiz hale gelir. Meselâ; bir domuz veya eşek bir tuzlaya düşerek tuz kesilse temizlenmiş olur. Yine, geyik kanının misk olması, içkinin kendiliğinden veya bir katkı maddesi ile sirkeleşmesi, tezeğin yanarak kül olması lâğım suyu karışan toprağın kuruyup eserinin kaybolması bunları temiz hale getirir.

6. Boğazlama veya tabaklama yolu ile temizleme: Domuz dışında, başka bir hayvanın usûlüne göre kesilmesi hâlinde derisi temiz olur. Artık böyle bir derinin üstünde namaz kılınabilir. Bu hayvan eti yenen cinsten ise eti de temiz olur. Fakat eti yenmeyen hayvanlardan ise, fetvaya esas olan görüşe göre eti temiz sayılmaz. Bununla birlikte meşrû kesimle eti temiz sayılsa bile, yenilmesi caiz olmaz. Bu konuda görüş birliği vardır.

Yine domuz dışında, murdar ölmüş bir hayvanın derisi tabaklanmakla temiz olur. Hz. Peygamber; “Bir deri tabaklanmakla temiz olur” buyurmuştur (Müslim, Hayz,105; Ebû Dâvud, Libâs, 38; Nesâî, Fer’, 20, 30, 31; Dârimî, Edâhî, 20; İbn Hanbel, I, 219, 227, 237, 270, VI, 73). Allah elçisi Tebük yolculuğunda bazı evlerin yanından geçerken kadınlardan su istedi. Bir kadının; “ölmüş hayvan derisinden yapılmış bir kırbada su var” deyince, Allah Resulü; “Onu tabaklamamış mıydın?” buyurdu. “Evet tabaklamıştım” deyince de “Tabaklanması temizlenmesidir” buyurdu (Nesâî, Fer’, 4; Ahmed b. Hanbel, IV, 254, V, 67, VI, 329, 336).

7. Necis olmuş kuyunun suyunu boşaltma veya gereken kadar su çıkararak kuyuyu temizleme: Küçük bir hayvanın kuyuya düşüp ölmesi hâlinde bütün suyu çıkarmak büyük zorluklara yol açacağı için düşen canlının durumuna göre bütün suyu veya suyun bir bölümünü çıkarma esası benimsenmiştir.

Kuyuya domuz gibi aynı ile necis bir hayvan düşmüşse suyun tümü çıkarılır. Eti yenen bir hayvan düşer, şişmiş ve dağılmış olursa yine tüm su çıkarılır. Ancak şişip dağılmamışsa, zahiru’r-rivâye’de bunlar üç sınıfta incelenir.

a. Fare, serçe veya bu büyüklükte bir hayvan düşüp ölmüşse, yirmi ilâ otuz kova;

b. Kedi, tavuk, güvercin veya bu büyüklükte bir hayvan düşmüş ölmüşse, kırk ilâ elli kova;

c. İnsan düşüp, üzerinde pislik olduğu biliniyorsa su necis hale gelir; tümünü çıkarmak gerekir.

Ancak günümüzde kuyuyu tam olarak boşaltmak mümkün olmayan durumlarda, kanaat verecek miktar çıkarıldıktan sonra laboratuar tahlili yaptırarak kuyu suyunda zararlı bir maddenin bulunup bulunmadığını belirlemek ihtiyata daha uygundur.

Hamdi DÖNDÜREN

NAMAZIN FARZLARI

Dışındakiler :  

SETR-İ AVRET

Müslüman erkeklerin ve kadınların değişik ortam ve farklı kişilerin yanında vücutlarının ne şekilde örtülmesi gerektiğini ifade eden bir fıkıh ıstılahı. “Setere” fiilinden türeyen “setr”, örtmek, kapatmak, “Avret” ise örtünmesi gereken yerler demektir. Setr-ı avret, namazın farzlarından biridir. Erkeklerin avret yerleri ile kadınların avret yerleri farklı olduğu gibi, mahrem (yakın) olan akrabalar karşısında kapatılması gereken avret yerleri ile yabancılar karşısında kapatılması gereken avret yerleri de farklıdır. Kadınların yanında kapatılacak yerlerle erkeklerin yanında kapatılacak yerler yine farklıdır.

Erkeklerin avret yeri: Hz. Peygamber (s.a.s) erkeklerin avret yerini şöyle açıklamıştır: Erkekler için kapatılması gereken yerler, göbekten diz kapağına kadar olan kısımdır. Erkekler, belirtilen yerlerini açamaz, başka erkeklere ve kadınlara gösteremezler.

“Kardeşinin edep yerlerine bakan lanetlenmiştir” buyuran Rasûlüllah bir diğer hadisinde; “Yemin ederim ki, bir insanın edep yerlerine bakmaktan yahut da başkasının edep yerlerimi seyretmesine razı olmaktansa, gökten yere düşerek iki parça olmayı tercih ederim” (el-Mebsut, Kitabul-İstihsan). Başka bir hadisinde ise “Dikkat, çıplaklıktan sakının. Çünkü tuvalette bulunduğunuz, eşinizle buluştuğunuz vakitler hariç, yanınızdan hiç ayrılmayan ve daima sizinle olan birisi vardır” buyurmaktadır.

Erkeklerin zikredilen bu avret yerleri, kendisine mahrem olsun yabancı olsun, ister erkek ister kadın, herkes için aynıdır. Bir erkek edep yerlerini ancak hanımının yanında açabilir. Hukuken hiç bir günahı yoktur, istedikleri yere bakabilirler. Ancak haya duygusunun yok olmamasını isteyen İslam, karı-koca arasındaki ilişki anında bile tamamen açılıp saçılmayı hoş görmemiştir. Rasûlüllah şu tavsiyeyi yapmıştır: “Eşinize yaklaştığınız zaman örtünmelisiniz. Eşekler gibi çıplak olmayın” (İbn Mâce, Cinsi münasebetteyken Örtünme babı). Ancak bu tavsiyenin kesin bir hüküm olmadığı bir başka hadisten anlaşılmaktadır: “Edeb yerlerini koru. Ancak ailen ya da elinin altında bulunan (cariyen) hariç” (Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, İbn-i Mâce). İslâm âlimleri cinsel yakınlaşma anında eşlerin birbirinin tüm organlarına bakabileceğini; ancak, haya-utanma gibi duyguların tamamen yok olmaması için en azından erkeklik ve kadınlık organlarına bakılmamasını; birleşmenin bir örtünün altında yapılmasını uygun görmüşlerdir. Hayanın imandan olduğunu bildiren İslâm peygamberi, insanın yalnız başına olduğu zaman bile tamamen çıplak olmasını yasaklamıştır. Çünkü tuvalette ve eşiyle birleşme anının dışında her zaman insanın iki omuzunda kirâmen kâtibin * melekleri ve her yerde hazır olan Allah onu görmektedir. Kendi avret yerlerini göstermedikleri gibi başkalarının avret yerlerine de bakmamaları gereken müslümanların plaj ve hamam gibi haya duygusundan yoksun insanların kendilerini teşhir ettikleri yerlerden uzak durmaları bundan dolayıdır. Diğer bir husus da, hastalık hallerinde doktorun bakabileceği durumlar vardır. Zaruret hallerinde doktor bir müslümanın avret yerine bakabilir, gerekirse eliyle değebilir. Ancak günümüzün kadın-erkek ilişkilerinin kontrolsüz olduğu bir ortamda erkek doktor varken kadın doktorlara görünmemek gerekir. Ancak erkek doktor, bulunamadığı hallerde sağlığın tehlikede olduğu bir durumda kadın doktora da görülebilinir.

Avret yerinin göbekle diz kapağı arası olması, müslüman erkeklerin bu kıyafette dolaşabilecekleri anlamına gelmez. Onlar yine, vücutlarını kapatmakla yükümlüdürler; giyilecek elbiseleri olduğu halde bu kıyafetle dolaşamazlar. Bu kadarı, farz olan örtünmedir. Bunun dışında, giyinmenin sünneti, adabı vardır ki, Rasûlüllah bu konuda bir örnektir.

Kadınların avret yerleri Kuran-ı Kerim’in Nur süresi 31. ve Ahzab süresi 59. âyetleri müslüman kadınların yabancı erkekler karşısında ve sokağa çıktıkları zaman “kendiliğinden görünen kısımlar” dışında bütün vücutlarını kapatmalarını; “cilbab”larının başlarından aşağı yaka ve omuzlarına sarkıtmalarını; süslerini açıp göstermemelerini; gizledikleri süslerin de başkaları tarafından bilinmesi için uygunsuz hareketler yapmamalarını istemekte; Ahzâb 32. âyette de Peygamber’in hanımlarının şahsında tüm müslüman kadınlardan, yabancı erkeklerle konuştukları zaman sözü yumuşak bir eda ile söylememeleri, ciddi ve gerektiği kadar konuşmaları istenmekte; bütün bunlardaki amacın ise kalbinde kötülük duygusu olan fasıkların ümitlenmemesi ve kıyafetinden hayalı bir müslüman kadın olduğu bilinsin de rahatsız edilmemesi içindir.

İslâm âlimleri, “kendiliğinden görünen kısımlar” dan kadınların nerelerinin kastedildiği, “cilbab”ın Hangi tür örtü olduğu üzerinde değişik görüşler ortaya koymuşlardır. Kendiliğinden görünen kısımlar bazı âlimlere göre vücudu örten dış elbiseler şeklinde anlaşılırken, bazılarına göre el ve yüz olarak anlaşılmış; elin ve yüzün de ne kadar açılabileceği hakkında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşler özetle şunlardır:

a) Bütün vücut örtülmelidir. Ancak bu dış örtüler görülebilir.

b) Yüz ve eller ile eldeki kına, yüzük, gözdeki sürme gibi süsler açık tutulabilir.

c) Yüz kapatılmalıdır. Yalnız el açılabilir, eldeki yüzük, bilezik gibi şeyler de elle birlikte açılabilecek kendiliğinden görünen süslerdir.

d) Eller açılabilir; yüz ise tamamen olmasa da göz bölgesi asgari seviyede açılabilir.

Tüm bu görüşler müslümanlar tarafından benimsenen âlimler tarafından ileri sürülmüştür. İbn Mes’ud, İbrahim en-Nehâî, Hasan-ı Basrî, İbn-i Abbâs, Evzaî, Mücahid, Ata, İbn-i Ömer, Enes, Dahhak, Said b. Cübeyr, Said b. Müseyyeb, Hz. Aişe, Katade ve Hanefi, âlimleri yukarıdaki görüşlerden birini benimsemişlerdir.

“Cilbab” kelimesinin bütün vücudu örten örtü şeklinde anlaşılması sebebiyle Hz. Peygamber zamanında ve daha sonra müslüman kadınların birçoğu ellerini eldivenle, yüzlerini de peçe ve yaşmak adı verilen örtülerle kapatmışlardır. Ancak yukarıdaki farklı görüşlere dayanarak yüz ve ellerini açan müslüman kadınların sayısı da az değildir. Bu konuda Hicab adlı eserinde Ebul-A’la el-Mevdudi şunları söylemektedir: “Kadın bizzat düşünür, hesabını yapar, elini mi açacağını, yüzünü mü göstereceğini tespit eder. Nerede hangisi uygunsa onu yapar. Hatta öyle durumlar ve yerler olur ki, elini bile göstermemesi gerekir… Bir kadın, durumuna göre, bazen evinden dışarı çıkmak mecburiyetinde kalabilir. Çalışması gerekebilir. O zaman, elbette ki hem ellerini hem de yüzünü açacaktır. Çünkü böyle hallerde yüzün ve ellerin açılması kesin bir zorunluluk belirtir. Fakat söz konusu şartların dışında kalan kadınlar, sırf zevk olsun diye şüphesiz bu şekilde hareket edemezler.

Buna göre, “şerîatın gayesi güzelliğin görünmesini önlemektir. O halde güzelliğin teşhiri için açılmak suçtur…” Kadınların örtünmesinin amacı, yabancı erkeklere kadınlıklarını hatırlatmayacak, erkeklerin kalbine kötü duygular getirmeyecek bir ortam oluşturmaktır. İslâm toplumunda, sokağa çıkıp erkeklerin arasına karışan müslüman kadınlar, süslü ve kokulu olmayan sade bir dış örtüyle kendilerini örterler; yürüyüşlerine, konuşmalarına dikkat ederler; ağırbaşlı olurlar. Bu şartlara uyan müslüman bir hanım toplumun ahlâkî yapısını da dikkate alarak el ve yüzünü ihtiyaç oranında açabileceği gibi, fitnenin yaygınlaştığı zamanlarda gerek görürse tamamen kapanır, hatta zorunlu olmadıkça sokağa dahi çıkmaz. İslâm toplumunun erkekleri de, “Yabancı bir kadına arzu ile bakan bir kimsenin gözlerine, kıyamet günü erimiş kurşun dökülür” hadisini akıllarından çıkarmaz ve elleri-yüzü açık olan müslüman bir hanıma şehvetle bakmaz.

Yabancı erkekler karşısında bu örtünme biçimine uymak zorunda olan müslüman kadınlar, bazı durumlarda dış elbiselerini giymek zorunda değildirler. Bunlar;

a) Kendisi ile evlenmesi ömür boyu haram olan erkeklerin yanında,

b) Şehvet duygularını yitirmiş olan yaşlı ve hunsa erkeklerin yanında,

c) Evinde hizmetçi olarak kullandığı köle ve cariyelerinin yanında,

d) Henüz kadınların özel yerlerinden haberdar olmayan küçük çocukların yanında dış elbiselerini giymeyip ev kıyafetiyle durabilir. Ancak bu, onların yanında açılıp saçılmasını gerekli kılmaz. Aynı evi paylaşmanın getirdiği zorunluluklar sebebiyle kadın sürekli olarak her tarafını kapatamayacağı için bu izin verilmiştir. Haya duygusunu yitirmemiş bir müslüman hanım babasının, kardeşinin yanında bile kollarını, bacaklarını, başını, boynunu açmamalıdır. Ancak zorunlu hallerde veya hava şartlarının neticesinde bazı hafif yerlerinin açılmasında bir sakıncanın olmadığını da bilmelidir. Haram olmayan bir şeyi haram gibi görmemelidir.

e) Kadınların yanındaki giyimi için iki değişik durum vardır. Müslüman olan, haya duygularını koruyan, Allah’tan korkan kadınların yanında kapatması zorunlu olan avret mahalli, göbekle diz kapağı arasıdır. Müslüman olmayan veya müslüman olduğu halde iffet duygusu zayıf olan kadınların yanında yabancı erkekler karşısında nasıl örtünüyorsa öyle örtünmesi gerekir. Çünkü onlar, o müslüman hanımın vücudunu birlikte oldukları erkeklere anlatabilir, yabancı erkekler sanki onu görmüş gibi zihinlerinde onun hayalini çizerler. Bir müslüman hanımın iffetli vücudu yabancı erkeklerin hayallerini süslememelidir; o kadın bu gibi sonuçları doğuracak durumlardan kendini korumalı rastgele her kadının yanında “kadındır” diye açılmamalıdır.

f) Evlenmek isteyen bir erkek, sözkonusu kadına tekrar tekrar dikkatlice bakabilir. Ancak bakışlarına şehvet duygusu karıştırmamak ve bu izni suistimal etmemekle yükümlüdür. Aynı ölçüler içinde kadın da erkeğe bakabilir.

g) Hac anında kadın el ve yüzünü kapatamaz. Mutlaka açması gerekir.

h) Bir hastalık anında kadın doktorun bulunmadığı ya da elverişli olmadığı zaman tedavî için gerekli olduğu kadarıyla yabancı bir erkek doktor veya müslüman olmayan ya da günahkâr bir kadın doktor müslüman bir kadının vücuduna bakabilir. Ancak öncelik sırasına dikkat edilmeli; önce müslüman bir kadın doktor, o olmazsa günahkâr bir kadın doktor, ardından sırasıyla, müslüman olmayan kadın doktor, İslâm’a bağlı ahlâklı bir müslüman erkek doktor, o da olmazsa ancak o zaman başka erkek doktorlara sıra gelir.

ı) Mahkemede şahit olarak dinlenecek bir kadının, kimliği belli olsun diye yüzünü açması gerekir.

i) Erkeklerde hiç bir arzu uyandırmayacak kadar yaşlanmış kadınlar yabancı erkeklerin yanında dahi dış örtülerini açabilirler. Ancak örtünmeleri daha iyidir.

Setr-i avret tabiri bir de, namaz için örtünme amacıyla kullanılır. Namazın farzları arasında, bir deyim haline gelen “setr-i avret” de vardır; namaza duracak olan bir kişinin örtmesi gereken yerleri ifade eder. Erkek ile kadının avret yerleri farklıdır.

Erkeklerin avret yeri göbekle diz kapağı arasıdır. Kadının avret yeri ise elleri ve yüzü hariç bütün vücududur. Namazda avret yerlerinin açılması halinde namaz bozulur. Ancak bunun bazı ayrıntıları vardır.

Hanefi mezhebine göre örtünerek namaza duran bir kişinin elbisesi kaza ile açılmışsa, namazın bozulup bozulmadığını anlamak için açılan yerin alanı ve açık kalma süresi dikkate alınır. Bir uzvun dörtte birinden az bir kısmı üç kez “sübhanellah” diyecek kadar açık kalır da sonra kapatılırsa o namaz bozulmaz; ancak bundan fazla olursa namaz bozulur.

Hiç bir elbisesi olmayan bir kişi çıplak olarak namaz kılabileceği gibi; çalıntı olan bir elbiseyle de namaz kılınabilir. Çünkü zaruret vardır. Çıplak olarak kılınan namaz ima ile kılınır, hareket yapılmaz.

Kalın elbise varken ince, geniş elbise varken dar elbiseyle namaz kılınmaz.

Temiz elbise bulunamadığı zaman eğer temizlemek için zaman yoksa üzerinde pislik olan elbise ile namaz kılınabilir.

Bütün vücudu örtecek kadar elbise yoksa öncelik avret mahalline verilir.

Eteğin alt tarafından veya yakanın üstünden bakınca vücut görülüyorsa bu, namaza engel olmaz. Çünkü dışarıdan bakılınca normal şartlarda görünmüyorsa namaz geçerli olur. Ancak bütün bunlar giyilecek temiz, kalın ve geniş elbisesi olmayanlar için verilen izinlerdir. Namaza durmak isteyen bir müslümanın, kendisini en güzel şekilde kapatacak yeni ve temiz elbiselerini giymesi gerekir. Yüce Allah bu konuda şu ölçüyü koyuyor: “Ey Ademoğulları her mescidde ziynetlerinizi üzerinize alın” (el-A’raf, 7/31).

Fedakâr KlZMAZ

NAMAZIN FARZLARI

 Dışındakiler : 

KIBLE

Arapça’da yön ve yönelme demektir. İslam’da müslümanların namaz kılarken yöneldikleri Kâbe yönünü dile getirir.

Hz. Muhammed (s.a.s) Mekke’de Kâbe’ye doğru, Kâbe’yi araya alarak ya da doğrudan Beytü’l-Makdis’e yönelerek namaz kılıyordu. Hicretten sonra Medine’de yaklaşık onyedi ay yine Beytü’l-Makdis’e doğru durarak namaz kıldı. Ancak;

“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescidü’l-Haram tarafına çevir. Nerede olursanız yüzlerinizi o yöne çevirin…” (el-Bakara, 2/144) âyetinin gelişinden sonra kıble Kâbe’ye çevrildi.

Görülmesi durumunda kıbleyi doğrudan Kâbe belirler. İslâm bilginleri bu konuda sözbirliği içindedirler. Kâbe’nin görülmemesi durumunda kıblenin nasıl belirleneceği konusunda ise başlıca üç görüş ortaya çıkmıştır. İmam Ebu Hanife’ye göre esas olan Kâbe’nin bulunduğu yöndür. Namaz kılan müslümanın Kâbe yönünde durması yeterlidir. Çünkü özellikle uzak mesafelerde Kâbe’yi tam karşıya alabilmek mümkün değildir.

İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel kıblenin yönü değil, Kâbe’nin bizzat kendisi olduğunu, bu nedenle nerede olunursa olunsun bizzat Kâbe’ye yönelinmesi gerektiğini savunurlar. Bu bilginlere göre Kâbe’nin tam karşıya alınmaması durumunda namaz geçerli olmaz. İmam Mâlik’in savunduğu üçüncü görüş temelde imam Ebu Hanife’nin görüşüyle aynıdır. Buna göre Mescidü’l-Haram içinde bulunanların kıblesi Kâbe, Harem bölgesi içinde bulunanların kıblesi Mescidü’l Haram, diğer yerlerdeki müslümanların kıblesi de Harem bölgesidir.

Kıbleye yönelmek namazın farzlarındandır. Herhangi bir yöne doğru kılınan namaz geçerli değildir. Kıbleye yönelerek namaza duran kişi daha sonra yönünü değiştirirse namazı bozulur. Yalnız yüzün kıbleden çevrilmesi ise mekruh olmakla birlikte namazı bozmaz. Kıblenin kesin biçimde bilinmemesi durumunda namaz kılacak kişinin kıbleyi tesbit etmek için araştırma yapması gerekir. Gerekli araştırmadan sonra kıble olarak belirlediği yönde namazını kılar. Bu durumda yön yanlış bile olsa namaz geçerlidir.

Ancak namaz sırasında yönünün yanlış olduğunu öğrenirse kıbleye yönelmesi gerekir. Araştırma yapılmadan kılınan namazda yanlış yöne durulduğu anlaşılırsa namaz yeniden kılınır. Araba, vapur, tren, uçak gibi ulaşım araçlarında namaza başlanırken kıbleye dönülür, aracın hareketi nedeniyle kıbleden sapılması namazı bozmaz. Savaş gibi hayati tehlikenin sözkonusu olduğu durumlarda kıbleye yönelme farz olmaktan çıkar. Bu tür durumlarda herhangi bir yöne doğru kılınan namaz geçerlidir.

Namazdaki gibi farz olmamakla birlikte diğer bazı durumlarda da Kabe’ye, eş deyişle kıbleye yönelmek Hz. Peygamber (s a.s)’in sünneti gereği gelenekleşmiştir. Namaz dışındaki dua ve ibadetlerde, Hac görevinin gereklerinden olan ihrama girilmesi sırasında, cemrelere taş atarken kıbleye dönülmesi gerekir. Cenazeler gömülürken sağ yanlarına yatırılarak yüzleri kıblene çevrilir. Hayvanlar da kesilirken kıbleye doğru yatırın. Tüm bunlar mü’minin ibadet ve fiillerinde Allah’a yönelişini, O’nun hoşnutluğunu arayışını simgeler. Buna karşılık bazı yakışıksız durumlarda kıbleye yönelmekten kaçınılmalıdır. Sözgelimi abdest bozulurken kıbleye yönelinmemesi, sırt dönülmemesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s)’in, “Biriniz kaza-yı hacet istediği zaman, kıbleyi ne karşısına alsın, ne de arkasına. (Medine’ni) doğusuna ya da batısına doğru dönün” (Nesaî), anlamındaki söz ve davranışlarından kaynaklanan bu tutum, Allah’ı çirkinliklerden tenzihe yönelik bir tutumdur.

Müfessirler, Allah’ın fiillerinin belli bir nedene bağlanamayacağını kabul etseler de hem belli bir kıblenin varlığı, hem de kıblenin değiştirilmesi konusuna ilişkin birtakım hikmetler üzerinde durmuşlardır. Belli bir kıblenin belirlenmesi konusunda üzerinde durulan çok sayıdaki hikmetten en önemlileri müslümanlar arasındaki birlik ve uyumun sağlanması üzerinde yoğunlaşır. Buna göre Allah aralarında bir ihtilaf olduğu vehmini ortadan kaldırmak, birlik ve beraberlik içinde kulluk etmelerini sağlamak için belli bir yön tayin etmiş ve hepsinin o tarafa yönelmelerini buyurmuştur. Mekke’de kıble olarak Beytü’l Makdis’in seçilmesi mü’minlerin müşriklerden ayrılması; daha sonra kıblenin Kâbe yönünde değiştirilmesi de “Senin üzerinde olduğun (Kâbe’ny) kıble yapmamız ancak peygambere uyanları, ökçesi üzere dönenlerden ayırdetmek içindir” (el-Bakara, 2/143) âyetinin de işaret ettiği gibi mü’minlerin yahudilerden ayrılmaları hikmetine bağlıdır

Ahmet ÖZALP

NAMAZIN FARZLARI

 Dışındakiler :

VAKİT

Arapça “vekate-yekıtu” fiilinden “vakt” mastarı vakit koymak, vakit tayin etmek demektir. Vakt bir isim olarak vakit, zaman, süreç anlamına gelir. Çoğulu “evkât” tır.

Vakit bazı ibadetlerin yükümlünün üzerine farz olması için bir sebeptir. Vakit girmedikçe farz da meydana gelmez. Mesela Ramazan ayının girmesi orucun farz olmasına sebeptir. Hadiste, ” Ramazan hilâlini görünce oruç tutunuz, Şevval hilâlini görünce de oruç yeyiniz” (Buhârî, Savm, II; Müslim, Sıyâm, 4,18) buyurulur. Diğer yandan Kur’ân-ı Kerîm’de; “Sizden kim Ramazan ayına yetişirse, onu oruçlu geçirsin” (el-Bakara, 2/185) buyurularak, farz olan orucun vakti belirlenmiştir. Diğer yandan günlük tutulan orucun da kendi vakti, ikinci fecirden güneşin batmasına kadar olan süredir. Bu süre Kur’ân’da “Ramazan gecesinde ak iplik kara iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin için, sonra geceye kadar yani güneş batıncaya kadar orucu tamamlayın” (el-Bakara, 2/187) âyetiyle belirlenir.

Hac ibadetinde diğer şartların bulunması yanında Zilhicce ayının girmesi ve Arefe günü ihramlı olarak Arafat’ta vakfede hazır bulunulması şarttır. Bu yüzden Hicaz’a gitme imkânı bulduğu halde hac günlerinden önce vefat eden kimseye hac farz olmaz.

Zekât bakımından da, Müslüman, akıllı, ergin olma ve asl ihtiyaçları dışında nisap miktarı mala sahip bulunma yanında bir kamerî yılın da vakit olarak geçmesi gerekir. Bu süre geçmeden yoksul düşme veya vefat etme durumunda zekât farz olmaz.

Vakit, namazın şartlarından bir tanesidir. Namaza başlamadan önce bulunması gereken farzlar altı tane olup şunlardır: a) Hadaten temizlenme, b) Necasetten temizlenme, c) Avret yerini örtmek, d) Kabeye yönelmek, e) Vakit, f) Niyet. Bunlara “namazın şartları” da denir.

Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için belirli vakitler konulmuştur. Farz namazları sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Vaktinden önce kılınacak farz namaz sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış olur. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Şüphesiz namaz, mü’minler üzerine vakit ile belirlenmiş olarak farz kılınmıştır” (en-Nisâ, 4/103).

Cebrâil aleyhisselâm, Hz. Peygamber’e beş vakit farz namazların başlangıç ve sonunu şöyle belirlemiştir: “Câbir (r.a)’ten rivayete göre şöyle demiştir: “Cebrail (a.s) Allah elçisine gelerek “Kalk namaz kıl” demiştir. Hz. Peygamber güneş tepe noktasından batıya meylettiği zaman öğle namazı kılmıştır. Sonra Cebrâil (a.s) yine ikindi vaktinde gelerek, namaz kılmasını istemiş, Rasûlüllah (s.a.s) kalkıp ikindi namazını kalmıştır. Sonra akşam vaktinde gelip, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber de güneş batınca akşam namazını kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gelip, namaz kılmasını söylemiş ve Hz. Peygamber aydınlık kaybolunca yatsı namazını kılmıştır. Sonra Cebrâil (a.s) sabah vaktinde gelerek, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber de fecr-i sadığın hemen ardından sabah namazını kılmıştır. Sonra ertesi gün öğle vaktinde gelerek, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber, her şeyin gölgesi bir misli uzadığı bir sırada öğle namazını kılmıştır. Sonra ikindi vaktinde gelip, namaz kılmasını söylemiş, o da ikindi namazını her şeyin gölgesini iki katına uzadığı bir sırada kılmıştır. Sonra akşamleyin aynı vakitte geldi ve önceki günün vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı vaktinde gecenin yarısı geçtikten sonra veya gecenin üçte biri geçtikten sonra geldi ve Hz. Peygamber yatsı namazını kıldı. Sonra ortalık iyice aydınlanınca geldi ve namaz kılmasını söyledi. O da sabah namazını kıldı. Sonra Cebrâil (a.s) şöyle dedi: “Bu iki vaktin arası sabah vaktidir” (Buhârî, Mevâkît, 24, Ezan,162; Tirmizî, Salât,1; Ahmed b. Hanbpl, I, 382, III, 330, 331, 352, IV, 416; eş-Şevkânî; Neylü’l Evtâr, I, 300). Buhârı, bu hadisin namazların vakitleri konusunda en sağlam hadis olduğunu söylemiştir. Hadis, akşam namazı dışındaki namazların iki vakti olduğuna, başka bir deyimle iki vakit arasında kılınabileceğine delâlet etmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., I, 300).

Namaz Vakitleri

1- Sabah namazının vakti:

Fecr-i sadıkla başlar, güneşin doğuşuna kadar devam eder. Fecr-i sadık ufuktaki genişliğine yayılan bir beyazlıktır. Bunun karşıtı fecer-i kâzib olup, gökyüzünün ortasında yükseğe doğru uzunlamasına kurt kuyruğuna benzer şekilde uzayan bir beyazlıktır. Bu beyazlıktan sonra yine karanlık geldiği için buna “fecr-i kâzib (yalancı fecir)” adı verilmiştir. Vakitle ilgili hükümler fecr-i sadığa bağlanır. Orucun başlaması, sabah namazı vaktinin girmesi, yatsı vaktinin çıkması gibi. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Tan yerinin ağarması ikidir. Birisi yemek yemeyi haram kılan ve namaz kılmayı helal kılan vakittir. Diğerinde ise, sabah namazını kılmak haram, yemek yemek ise helaldir” (es-San’ânî, Sübülüs’s-Selam, 2. Baskı, I, 115). Bu hadiste sözü edilen birinci vakit fecr-i sadık, ikinci vakit ise fecr-i kâzibtir. Müslim’de rivâyet edilen Abdullah b. Amr hadisinde ise sabah namazının vaktinin fecrin doğmasından başlayıp, güneşin doğmasına kadar devam ettiğini belirtir. Güneş doğduktan sonra, öğle namazına kadar geçen süre, farz namazların kılınamayacağı mühmel bir vakit olarak kabul edilir.

2- Öğle namazının vakti:

Öğle vakti güneşin en yüksek noktaya ermesinden her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam eden vakittir. Ancak gölge veya fey-i zeval hariçtir. Bu görüş Ebû Yusuf ve İmam Muhammed ile üç mezhep imamının görüşüdür. Ebû Hanîfe’ye göre ise öğle vaktinin sonu, her şeyin gölgesi iki misli uzayıncaya kadardır. Bu vaktin ikindi vakti olduğunda ise görüş birliği vardır. Namaz bu vakitten önce kılınmalıdır.

Güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmesine “zeval vakti” denir. Güneşin gökyüzünûn ortasına yani tam tepe noktasına ulaşması haline ise “istivâ vakti” denir. Güneş bu noktadan batıya doğru inmeye başlayınca “zeval vakti” meydana gelir.

Çoğunluk fakihlere göre, öğle vakti her şeyin gölgesinin uzunlukça bir misli olduğu zaman sona erer. Buna istiva vaktinin fey’i yani fey-i zeval de eklenir. Yani, bu cisimlerin zeval vaktinde sahip olduğu gölge, uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye eklenir. Delil şu hadistir: “Cebrail (a.s), Hz. Peygamber’e ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle namazını kıldırmıştır. ” Ebu Hanîfe ise, gölgenin iki misli olmasına kadar öğle vaktinin devam ettiğini söylerken şu hadise dayanmıştır: “Öğle namazını hava serinlediği vakit kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti cehennemin hareketini andırmaktadır” (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Bed’ü’l Halk, 10; Ebû Dâvud Salât, 4; Tirmizî, Salât, 5; Nesâî, Mevâkîl, 5; İbn Mâce, Salât, 4). Arabistan’da güneşin hararetinin en şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır.

ğle namazı vaktinin başlangıcı ile ilgili olarak dayanılan delil, “Güneşin zevali vaktinde namaz kıl” (el-İsrâ’, 17/78) âyetidir.

3- İkindi namazının vakti:

İkindi vakti, öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur. Yani çoğunluk fakihlere göre, cisimlerin gölgesi fey-i zeval dışında bir misline, Ebû Hanîfe’ye göre ise iki misline ulaşınca ikindi vakti girer. Hadiste şöyle buyurulur: “Güneş batmadan önce ikindi namazından bir rek’ata yetişen kimse ikindi namazına yetişmiştir” (Zeylaî, Nasbu’r-Râye, I, 228). Ancak çoğunluğa göre güneşin sararma vaktinde ikindi namazını kılmak mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber, münafıkların ikindi namazını geciktirerek, sonunda acele bir şekilde kıldıklarını bildirmiştir (eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, I, 307).

4. Akşam namazının vakti:

Akşam vakti güneşin tam olarak ufukta batmasıyla başlar ve şafağın kaybolma zamanına kadar devam eder. Delil şu hadistir: “Akşam vakti şafak kayboluncaya kadardır” (es-San’ânî, a.g.e., I, 106). Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Hanbelî ve Şâfiîlerin yeni görüşüne göre, şafak batı ufkunda görülen kırmızılıktır. Çünkü Abdullah b. Ömer “Şafak kırmızılıktır” (es-San’ânî, a.g.e., I, 114) demiştir.

Ebu Hanîfe’ye göre, şafak âdette kırmızılıktan sonra ufukta devam eden beyazlıktır. Bu beyazlıktan sonra sürekli devam edecek olan beyazlık ortaya çıkar, dayandığı delil, “Akşam, vaktinin sonu ufuk karardığı zamandır” (Zeylaî, a.g.e., I, 230) hadisidir.

5- Yatsı namazının vakti:

Yatsı vakti, Hanefîlerde fetvaya esas olan görüşe ve diğer mezheplere göre, batı ufkunda kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve fecr-i sadığın doğmasından biraz önceki zamana kadar devam eder. Delil Abdullah b. Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca yatsı namazını kılmak farzolur” (es-San’ânî, a.g.e., I,114).

Diğer yandan yatsı namazı için Tercih edilen vakit, gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar devam eder. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Ümmetime zorluk vermesem, yatsı namazını gecenin üçte birine veya yarısına kadar geciktirmelerini onlara emrederdim”(eş-Şevkânî, a.g.e., II,11). Enes (r.a), Hz. Peygamber’in yatsı namazını gecenin yarısına kadar geciktirip, sonra kıldığını bildirmiştir (eş-Şevkânî, a.g.e., II,12). Hz. Aişe (r.anhâ)’den de şöyle dediği nakledilmiştir. ” Hz. Peygamber bir gece yatsı namazını geciktirdi. O kadar ki mescidde bulununlar uyumuştu. Sonra çıkıp namaz kıldı ve şöyle buyurdu: Eğer ümmetime zorluk vermesem bu vakit yatsı namazının vaktidir” (Buhârî, Mevâkît, 24; eş-Şevkânî, a.g.e., I, 12).

Vitir namazının başlangıcı yatsı namazından sonradır, vaktinin sonu ise, sabah vakti girmeden hemen öncesine kadar olan zamandır (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, 313 vd.).

Cuma namazının vakti öğle namazının vaktidir. Enes b. Mâlik (r.a)’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber, Cuma namazını güneş batıya meylettiği zaman kılardı” (Buhârî, Cum â,16; Ebû Dâvud Salât, 216, 217; İbn Mâce, İkâme, 84). Cuma namazı, vaktinde kılınamazsa, o günkü öğle namazı kaza edilir. Ahmed b. Hanbel, Cumanın öğle vaktinden önce de kılınabileceğini söylerken, İmam Mâlik vakit çıktıktan sonra da kılınabileceğini belirtir (es-Serahsî, el-Mebsût, II, 24; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, I, 412, 413).

Hamdi DÖNDÜREN

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com