NAMAZIN FARZLARI

10/29/2006

Dışındakiler : 

NİYET, NİYYET

Azim, kasıt, kesin irade; kalbin bir şeyi bilmesi; kalbin bir şeye karar verip, o işin niçin yapıldığını bilmesi anlamında bir fıkıh terimi. Çoğulu “niyyât”dır.

İslam’da yapılan amellerin değeri niyete göre belirlendiği için, niyetin önemli bir yeri vardır. Kuran-ı Kerim’de, dua ederken Cenab-ı Hakk’ın rızasını dileyen yoksulların bu özelliği şöyle övülür: “Sabah akşam Rabbine, sırf O’nun rızasını dileyerek dua edenleri huzurundan kovma. Sen kafirlere, kâfirler de sana hesap verecek değildir. Yoksulları kovarsan, zâlimlerden olursun” (el-En’âm, 7/52).

Kureyş’in ileri gelenleri, Hz. Peygamber’den yoksulları yanından uzaklaştırması şartıyla görüşebileceklerini bildirmişlerdi. Hz. Peygamber de sadece onlar gelmek istediklerinde bunu kabul edebileceğini bildirince bu ayet inmiş, yoksullar saf niyet ve ihlâsları sebebiyle Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmuşlardır.

Hz. Ömer (r.a)’den rivayet edilen bir hadiste de şöyle buyurulur: Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de dünya veya bir kadınla evlenmek için ise, onun hicreti de, hicret ettiği şeyedir” (Buhârî, Bed’ül-Vahy, 1, İman, 41, Nikâh, 5, Talâk,11, Menâkıbul-Ensar, 45, Itk, 6, Eymân, 23; Müslim, İmâre, 155; Ebû Dâvud, 11, Tirmizî, Fazâilül-Cihâd, 16). İmam Şâfiî ve diğer bazı âlimler, bu hadisin İslam’ın üçte birini teşkil ettiğini, yine İmam Şâfiî’nin; fıkhın yetmiş konusunun bu hadis-i şerifle bağlantılı olduğunu söylediği nakledilir (Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, A. Davudoğlu, İstanbul 1972, IX, 118).

Ebu Dâvud şöyle demiştir: “Hz. Peygamberden beşyüz bin hadis yazdım. Bunlardan hükümler konusunda dörtbin sekizyüz hadis seçtim. Zühd ve takvâya dair hadislere gelince; onları kitabıma almadım. Bir kimseye bunlardan dini için aşağıdaki dört tanesi yeter: 1) Ameller niyetlere göredir. 2) Helâl ve haram açıklanmıştır. 3) Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri bırakması müslümanlığının güzelliğindendir. 4) Sizden biriniz, kendisi için sevip arzu ettiği şeyi mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz hadisleridir” (A. Davudoğlu, a.g.e., IX, 118, 119).

Bazan niyet amelin de önüne geçer. Çeşitli sebeplerle işlenemeyen amel, niyet sebebiyle sanki işlenmiş gibi ecir kazandırır. Zeyd b. Sabit (r.a)’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Müminlerden savaşa katılmayıp oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler bir değildir” (en-Nisâ’, 4/95) ayeti inince, Allah Elçisi bunu yazmamı istedi. Tam bu sırada bir a’ma olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm gelerek; “Ey Allah’ın Resulü cihada gücüm yetseydi, ben de gider düşmanla savaş yapardım” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak aynı ayetin devamında; “Özürsüz olarak (savaşa katılmayıp oturanlar)” istisnasını indirdi” (Buhârî, Cihad, 31, Tefsîru Sure, 4/18, Tirmizî, Tefsîru Sure, 4/19; Ahmed b. Hanbel, V, 184; Tecrîd-i Sarih Terc., Ankara 1984, s. 294). Buna göre özürleri sebebiyle savaşa katılamayanlar sırf niyetleri yüzünden savaşa katılanların ecrini almaktadır.

Diğer yandan şehit olmayı samimi olarak isteyen kimsenin, evinde normal yatağında ölmesi halinde de şehitler zümresine dahil olacağı hadis-i şeriflerle sabittir (Müslim, İmâre, 156, 157; Ebû Dâvud, İstiğfâr, Vitr, 26; Nesâî, Cihâd, 36; İbn Mâce, Cihâd, 15; Ahmed b. Hanbel, I, 397).

Niyet-İbadet İlişkisi:

Hanefilere ve bir rivayette İmam Mâlik’e göre abdest ve gusülde niyet farz değil sünnettir. Delil; abdest ayetinde; Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)” (el-Mâide, 5/6) buyurularak abdestin dört farzı belirlenmiş, niyetten söz edilmemiştir. Hadislerde de niyetten söz edilmemiştir. Diğer yandan necâsetten taharet ve setr-i avret gibi namazın diğer şartlarında da, niyetin şart olmayışına kıyas yapılmıştır.

İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve başka görüşünde İmam Mâlik’e göre ise abdestte niyet farzdır. Delil; “Ameller niyetlere göredir” hadisi ile namaz ve teyemmümde niyetin farz oluşuna kıyastır. Ayrıca ibadette ihlâsın gerçekleşmesi ve abdestin namaz için emredilmiş olması onların dayandığı delillerdendir (el-Kâsânî, el-Bedâyî’, I,17; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 98-100; el-Meydânî, el-Lübâb, I,16; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, I, 21; İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 110 vd.).

Teyemmüm abdestinde niyet farzdır. Abdestin yerini alan yeni bir temizlik türü olduğu için niyetsiz olarak geçerli olmaz. İmam Züfer’e göre, teyemmümde niyet farz değildir (en-Nisâ’, 4/43; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, I, 258; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, I, 48).

Namaz konusunda niyet namazın şartlarından olup, Allah rızası için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmekten ibarettir. İbâdetin âdetten ayrılması ve ihlâsın gerçekleşmesi için niyet bir farzdır. Bu da ibadeti yalnız Allah’a tahsis etmeyi gerektirir. Ayette şöyle buyurulur: “Oysa onlar, yalnız dini kendisine tahsis ederek… Allah’a ibadet etmekle emrolundular” (el-Beyyine, 98/5). Ameller niyetlere göredir” hadisi de başka bir delildir. Niyet kalbe ait olmakla birlikte dil ile de söylenmesi daha uygundur. Bu müstehaptır. Çünkü burada dil kalbe yardımcı olur. “Niyet ettim bu günkü öğle namazının farzını kılmaya” demek gibi. Farz namazın veya vitir, tilâvet secdesi, adak ve bayram namazları gibi vacib bir namazın niyetinde bu namaz cinsinin belirtilmesi gerekir. Nitekim kaza namazlarında da hem vaktin hem de “ilk veya son kazaya kalan” şeklinde günün belirlenmesi gerekir. Meselâ; “Bugünkü Cuma namazının farzına veya kurban bayramı namazına niyet ettim” demek gibi. Genel olarak “farz namaza” diye niyet etmek yeterli değildir. Nâfile namazlarda; “Niyet ettim şu vaktin ilk veya son sünnetini kılmaya” diye niyet edilir. Bununla birlikte nafilelerde mutlak niyet de yeterlidir. Müekked veya gayri müekked sünnet olduğunu veya rekat sayısını tayin etmek gerekmez”. Yalnız teravih namazı için, “Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim” denilmesi ihtiyata daha uygundur. Diğer yandan namazlarda niyet ile tekbir arasına, namaza aykırı bir fasıla girmeksizin, niyetin namaza bitişik olması gerekir. Bu fasıla namazda yapılması uygun olmayan yeme, içme, konuşma gibi işlerdir. Fakat arada abdest almak, ön safa namaz için yürümek gibi namaza ait bir fasıla olursa bunun zararı bulunmaz (ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, I, 611; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1959, s. 156 vd.; “Namaz” maddesi).

Oruç ister farz, ister kaza veya nafile olsun bütün çeşitlerinde niyet şarttır. İbâdeti âdetten ayırmak için namazda olduğu gibi oruçta da niyet gerekir. Oruç zimmette borç olan bir oruç ise buna geceden niyet edilmesi ve belirlenmesi gerekir. Ramazan orucunun kazası, bozulan nafile orucun kazası ve keffâret oruçları gibi. Bu çeşit oruçlara niyetin geceleyin veya en geç ikinci fecrin başlangıcında yapılması şarttır. Çünkü bu oruçlar için İslâm’ın belirlediği bir gün yoktur. Bu yüzden bunu oruç yükümlüsünün niyetiyle belirlemesi gerekir. Diğer yandan akşamdan böyle bir oruca karar verilmiş veya bunun için sahura kalkılmış olması da niyet yerine geçer. Bazı oruçlara ise geceden niyetlenmek şart değildir. Ramazan orucu, zamanı belli adak orucu, bütün nâfile oruçlar bu niteliktedir. Bu gibi oruçlara akşam güneşin batışından, ertesi gün, gündüzün yarısından öncesine kadar niyet edilebilir. Fakat güneşin batmasından önce veya tam istivâ zamanında yahut öğleden sonra akşama kadar hiçbir oruca niyet edilemez. Bu konuda mukîm ile yolcu veya hasta ile sağlam kimse arasında bir fark yoktur (el-Kâsânî, el-Bedâyi ; II, 85; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadir, II, 43-50, 62; eş-Şürünbülâlî, Merâkil-Felâh, s. 106; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 163).

Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün Hz. Âişe’ye şöyle buyurmuştur: “Yanınızda öğle yemeği var mıdır?” Hz. Âişe; “Hayır” diye cevap verince, Allah Elçisi: “O halde ben oruç tutuyorum” buyurdu. (Bu hadisi Dârekutnî rivâyet etmiş “İsnadı sahihtir” demiştir).

Mâlikîlere göre her çeşit oruca, geçerli olması için güneşin batması ile fecrin doğuşu arasında niyetlenmiş olmak şarttır. Şâfiîler’e göre ise yalnız nafile oruçlara zevalden önceye kadar niyet edilebilir. Diğer oruçlara ise geceden niyet etmek şarttır (İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid Mısır t.y., I, 284; ez-Zühaylî, a.g.e., II, 619, 620; eş-Şirbînî, Muğnîl-Muhtac, I, 423 vd.)

Niyetin hac ibadetine etkisi haccın çeşidini belirlemede görülür. İfrad, Temettu’ veya Kıran haccı yapacak kimse mikatta ihrama girerken buna uygun olarak niyet eder. İhrama girerken mücerred hac için niyet edilmişse, umre yapılmaksızın yalnız hac ibadetini ifa etmekle yetinilir. İhramda kalış Akabe cemresini yapıncaya kadar devam eder. Akabe cemresinden sonra isterse nafile olarak kurban keser, sonra traş olur ve ihramdan çıkar. Temettü haccı ise; hac aylarında, önce umre niyetiyle ihrama girip umreden sonra ihramdan çıkılması, sonra yeniden hac için ihrama girilmesi suretiyle yapılan hac türüdür. Aynı hac mevsimi içinde umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmadan yapılan hacca da “Kıran haccı” denir. Temettu ve Kıran haccı yapanlara şükür kurbanı kesmek vacib olur (el-Kâsânî, a.g.e., II,167; İbnül-Hümâm, a.g.e., II,199 vd., 214, 288-294; ef-Meydânî, a.g.e., I, 192 vd.; ez-Zeylaî, Nasbu’r-Râye, III, 99, 113).

Kurban ibadetinde de niyetin önemi büyüktür. Çünkü bayram günü sırf fakirlere dağıtmak amacıyla bazı hayvanlar kesilip dağıtılsa, kurban niyeti olmadıkça sadece sadaka ecri alınabilir. “Besmele” kasten terkedilerek hayvanın kesilmesi halinde, etini yemek veya fakirlere yedirmek haramdır. Kurbanda, Yüce Allah’a ulaşan et veya deriler değil; niyet, ihlâs ve takvâdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: Onların ne etleri, ne kanları hiç bir zaman Allah’a ulaşmaz. Fakat sizden O’na yalnız takva ulaşır” (el-Hacc, 22/37). Kurban’da niyetin şart olması, onu âdet gereği hayvan kesmekten ayırmak içindir. Bu konuda delil yine Ameller niyetlere göredir” hadisidir (Buhârî, Bedül-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155).

İtikâf yapacak olan kimsenin buna niyet etmesi gerekir. Niyetsiz yapılacak bir itikaf geçerli olmaz. Adanan bir itikâfta, ayrıca bunun dil ile de ifade edilmesi gerekir (İbn Âbidîn, a.g.e., İstanbul 1984, II, 440 vd.; ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VI, 323 vd.; Mehmed Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1328, s. 98 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., II, 700 vd.).

Zekâtta da, diğer ibadetlerde olduğu gibi niyet şarttır. “Ameller niyetlere göredir” hadisi burada da delildir. Nafile sadakadan zekâtı ayıran, niyettir. Zekatı yoksula verirken veya bu amaçla ayırırken zekât olduğuna kalben niyet edilmesi yeterlidir. Dil ile söyleme şart değildir. Bir kimse bir malı yoksula niyetsiz olarak verse, sonradan zekâta niyetlense, eğer bu mal henüz yoksulun elinde mevcutsa niyet geçerli olur. Zekâtta vekilin değil, mal sahibinin niyeti geçerlidir. Mal sahibinin, malını yoksula verirken “Bunu niçin veriyorsun?” gibi bir soruya düşünmeksizin “zekât olarak veriyorum” diyebilecek bir halde bulunması niyet yerine geçer. Zekâta niyet etmeksizin malının tamamını tasadduk eden kimseden zekât borcu düşer (el-Kâsânî, a.g.e., II, 40; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 493; İbn Âbidîn, a.g.e., II, 4, 14-15; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 140 vd.).

Niyet, cenaze namazının şartıdır. Bu niyette ölünün erkek veya kadın, küçük erkek veya kız çocuğu olduğu belirtilir. İmam olan kimse, Allah Teâlâ’nın rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek namaza başlar. Ayrıca imamlığa niyet etmesi gerekmez. Cemaatten her biri de Allah rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet eder. Ölü erkek ise: “Şu hazır erkek cenaze için”, “Şu hazır kadın cenaze için” diye niyet edilir. Çocuklar için de bu şekilde niyet edilir. Cemaatten biri sağırlığı veya sonradan yetişmesi gibi başka bir sebepten ötürü cenazenin erkek mi kadın mı olduğunu anlayamasa; “Üzerine imamın namaz kılacağı ölüye, imam ile birlikte namaz kılmaya ve dua etmeye” diye niyet eder (İbn Abidîn, a.g.e., I, 811; eş-Şirbînî, Muğnîl-Muhtâc, I, 344; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I,132; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid, I, 235; ez-Zühaylî, a.g.e., II, 399 vd.).

Niyetin Muâmelâta Etkisi: Nikâh akdinin rükün ve şartları bulunup, “evlenmek”, “zevce olarak kabul etmek”, “nikâhlamak” gibi açık anlam ifade eden sözcüklerle yapılması halinde niyet önemini kaybeder. Hattâ bu konuda şaka iddiası bile dikkate alınmaz. Çünkü Allah elçisi:

“Üç şey vardır ki, ciddisi de ciddi şakası da ciddidir. Nikâh, talâk ve ric’î talakla boşanılan kadına yeniden dönmek” (Ebû Dâvud, Talâk, 9). Ancak Hanefi ve Mâlikîlere göre, temlik ifade eden hibe, atiyye, sadaka, ödül gibi terimlerle akdedilecek bir nikâh; “tarafların o anda nikâhlanma niyetinin bulunması ve şahitlerin de konuyu evlilik olarak anlamaları şartıyla” sahih olarak meydana gelir.

“Kendimi sana hibe ettim”, “sadaka olarak verdim”, “ödül olarak kabul ettim” gibi. Çünkü evlilik akdi diğer akitlerde olduğu gibi tarafların karşılıklı rızasına dayanır, onların rıza ve iradelerine delâlet eden her lâfızla meydana gelir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “hibe” lafzı nikâh için kullanılmış (el-Ahzâb, 33/50). Hz. Peygamber (s.a.s) de “temlik” sözcüğünü kullanarak iki sahabeyi evlendirmiştir (Buhârî, Nikâh, 14, 35, 44, Fazâilü’l-Kur’an, 22, Libâs, 49; Müslim, Nikâh, 76). Burada evlenme niyeti ve merasimin bu amaçla düzenlenmiş olması, onu diğer akitlerden ayırmaktadır (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 346; İbn Âbidîn, a.g.e., II, 368 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, II, 168).

Boşanma konusunda, eşin boşamaya delâlet eden açık sözlerle boşanması hâlinde niyete bakılmaksızın boşama meydana gelir. “Seni bir talakla boşadım”; “Seni bir bain talakla boşadım” demek gibi… Bu açık sözlerin şaka niyetiyle söylenmesi de sonucu değiştirmez (Ebû Davud, Talâk, 9). Ancak boşama “kinayeli sözcük” le olmuşsa niyetin bulunması gerekir. Kinâyeli sözcük, boşama anlamında da başka anlamda da kullanılabilen sözcüklerdir. “Çık git”, “İddet bekle”, “Üçten dokuza şart olsun” gibi. Diğer yandan Hanefi ve Hanbelîlere göre kinâyeli sözcükle boşamada; öfke hali, boşama işini müzakere hali veya rıza hali söz konusu olursa niyete bakılmaksızın hâkimin boşamaya hükmetme imkânı vardır. Meselâ; şiddetli geçimsizlik ve münakaşa sırasında eşine; “iddet bekle, “rahmini temizle” gibi sözlerin kullanılması kazâen boşama sayılır. Niyet edip etmemesi sonucu değiştirmez. Bu durumda koca “talaka niyet etmedim” derse, diyâneten tasdik olunur, yani vicdanı ile başbaşa bırakılır. Yine eşler boşanma işini müzakere ederken, kadının boşanma istemesi üzerine, kocanın ona, “iddet bekle” demesi halin delâletinden boşama anlamına gelir ve kazâen boşama meydana gelir. Boşama işi müzakere edilmediği ve öfke hali de bulunmadığı bir sırada koca hem boşamaya hem de başka anlama gelebilen bir sözle boşaması hafinde niyet olmaksızın talak meydana gelmez. Koca; “Ben bu sözümle boşamayı kasdetmedim” derse yeminiyle tasdik edilir. Şafii ve Mâlikî’lere göre ise bütün kinâî lafızlarla boşamada niyet şarttır. Burada müzakere veya öfke hafi gibi “lafzın kullanıldığı sırada karı-kocanın özel durumu karinesi”ne itibar edilmez. Koca, “talak kasdetmediğini” söylerse yeminiyle tasdik olunur. Ancak yeminden kaçınırsa boşamaya hükmedilir (İbn Âbidîn, a.g.e., II, 594; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 41; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 237; eş-Şirbînî, Muğnîl-Muhtâc, III, 280).

Alış-verişlerde niyet icap ve kabul iradesinin açıklanmasıyla ortaya konur. İcâp ve kabulde söze değil anlama itibar edilir. Temlik veya temellûk ifade eden sözcüğün taraflarca hangi anlamda kullanıldığı araştırılır ve ona göre sonuca varılır. Meselâ; bir kimse diğerine “bunu sana yüz bin lira karşılığında hibe ettim” dese, alıcı da kabul edince “hibe” değil, “satış” meydana gelir. Ancak, önce sözcük ve anlamı birlikte alınır, sözcükle anlam uyuşmazsa anlamı esas alınır. Hz. Peygamber, “Ameller niyetlere göredir” buyurmuştur. Mecelledeki; “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir” (Madde, 2), “Ukûd’da itibar makâsıd ve meânîyedir, elfâz ve mebâniye değildir” (Madde, 3) kaideleri bu prensibin kanun metni halini almış ifadeleridir.

Kişinin zor karşısında niyetinden farklı irade beyanında bulunması halinde Hanefilere göre satım akdinde ihtiyarın olup, rızanın bulunmaması, akdi fasit kılar. Eksik kalan bu rıza ikrah kalktıktan sonra tamamlanırsa, akit sıhhat kazanır. İmam Züfer’e (ö. 158/775) göre ise böyle bir satım akdi, zorlananın korkutma kalktıktan sonra vereceği icâzete bağlı olarak sahihtir. Yani “mevkûf satım akdi” sayılır (es-Serahsî, el-Mebsût, XXlV, 145 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., Beyrut, t.y., IV, 4; ez-Zuhaylî, el-Fıkhul-İslâmî fî Uslûbihil-Cedîd, Dımaşk t.y., I, 170). Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, ikrah halinde hür iradeler teşekkül etmediği için akit geçersizdir. Çünkü Allah elçisi: “Ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeyin hükmü kaldırılmıştır” (İbn Mâce, Talâk, 16).

Bazan alış-verişte irade ve beyan arasındaki uyumsuzluk tarafların rızası ile bilerek meydana getirilir. Buna “muvazaalı akit” denir. Böyle bir akit, üçüncü kişileri yanıltmak için yapılır. Başkasına kefil olan kimse, icra memurlarından kurtulmak için, otomobilini bir arkadaşına “âriyet” olarak bırakıp, resmî yolla “satış akdi” yapmış olsa; Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre, dışa karşı açıkça yapılan satım akdi geçerli olur. Çünkü temyiz gücü bulunan ehliyetli kişinin yapacağı akit, sahihe hamledilir. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, gerçek irade ve niyetlerine uygun olan gizli “hibe sözleşmesi” geçerli kabul edilir (es-Serahsî, a.g.e., XXlV, 122; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, Kahire t.y., II, 21; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 51-67).

İslâm Ceza Hukukunda Niyetin Yeri:

Ceza hukukunda suça verilecek ceza veya suçun niteliğini belirlemede kasıt ve niyet, önemli unsurlardır. Câninin suçu işlemeyi kastederek silâh, bıçak, kasatura gibi öldürücü alet kullanması hâlinde suç kasden-amden işlenmiş olur. Yine suçun kasıt olmakla birlikte her zaman öldürücü olmayan baston, sopa ve vurma gibi bir yolla işlenmesi halinde şibh-i amd yoluyla işlenmiş sayılır. Kasıt olmaksızın ava atış yapıp, yanlışlıkla bir insanın ölümüne sebep olmada ise “hata yoluyla” suç işleme söz konusu olur. Burada âkileye * diyet, suçu işleyene de keffâret cezası uygulanır (el-Kâsânî, a.g.e. VII, 233 vd.; Zeylâî, Tebvînü’l-Hakâik, VI, 97; eş-Şirbînî, a.k.”., II, 4).

Bir suçun zorlanarak işlenmesi halinde suç işleme kastının bulunmaması sebebiyle, bazı durumlarda ceza zorlayana uygulanır. Meselâ; zorla ırzına geçilen kadına zina cezası uygulanmaz. Yanlışlıkla başkasının malını telef eden bunu tazminle yükümlüdür Hata ile yaralamalarda kısas değil tazminat cezası uygulanır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır” (Buhârî, Talâk, II, İlm, 44; İbn Mâce, Talâk, 16-20). “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır, erginlik çağına kadar çocuktan, iyileşinceye kadar akıl hastasından ve uyanıncaya kadar uyuyandan ” (Buhârî, Hudûd, 22, Talâk, 11 ; Ebû Dâvud, Hudûd, l).

Hamdi DÖNDÜREN

NAMAZIN FARZLARI

 İçindekiler :

TEKBİR

Büyütmek, ululamak, büyük görmek, “Allahu ekber” demek. “Kebure” kökünden “tef’îl” babında bir mastar. Bütün namazlara giriş “Tekbir” ile olduğu gibi, namaz rükünlerinin ayrılması tekbir cümlesi ile olur. Bayram veya cenaze namazlarında ilâve tekbirler, teşrik tekbirleri de Allah’ın yüceliğinin anıldığı diğer tekbir çeşitleridir: Buna göre tekbir hüküm olarak farz, vacip, sünnet veya nafile olarak tekrarlanan “övgü ve senâ” cümlesidir.

“Allahu ekber” ifadesi yüce Allah’ın her şeyden üstün, ulu ve azametli olduğunu bildirir.

Hz. Peygamber ilk gelen vahiyle Cenab-ı Hakkı ululama, O’nu her şeyin üstünde tutma, en yüce varlık olarak kabul etme konusunda senâda bulunmakla emrolunmuştur. Rivâyete göre, Hz. Peygamber’e (s.a.s) ilk vahiy olarak Hira dağında Alâk suresinin ilk ayetleri inmiştir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı, oku, Rabbin kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren en büyük kerem sahibidir” (el-Alâk, 96/1-5).

Bundan sonra bir süre vahiy kesilmiş, daha sonra Cebrail (a.s) yerle gök arasında bir kürsî üzerinde Resulullah (s.a.s)’a gerçek niteliği ile görününce o, bu azamet karşısında eve çekilerek titrer bir halde ve büyük bir heyecan içinde Hz. Hatice (r.a)’ya “Beni örtünüz, beni örtünüz” buyurmuştur. Bunun üzerine “tekbîr” kavramını da içeren şu ayetler inmiştir: “Ey sarınıp bürünen peygamber! (Kalk insanları uyar, Rabbini yücelt (tekbir getir). Elbiselerini temizle. Azaba götürecek şeylerden sakın” (elMüzzemmil, 74/1-5).

İşte Mekke’de inen ilk ayetlerde bildirilen ve “Allahu ekber (Allah her şeyden yüce ve büyüktür)” cümlesinde ifadesini bulan “tekbîr” daha sonra ezanda, kamette ve bütün namaz çeşitlerinde en çok tekrarlanan bir sembol olmuştur.

Günde beş kere okunan ezanda ve her farz namaz için getirilen kamette altışar defa “Allahu ekber” ifadesi yer alır. Bunların toplamı altmış olur. Ezan ve kamet vakit ve kaza namazları için sünnettir. Çünkü Hz. Peygamber Hicretin ilk yılında Medîne’de Mescid-i Nebevî’nin yapımı tamamlanınca ashabı ile düzenli bir şekilde cemaatle namaz kılmaya başlamışlardı. Bu arada, Allah elçisi namaz vakitlerinin ilânı konusunda ashabıyla istişarede bulundu. Sahabenin bu konuda gördüğü bazı sadık rüyalar vahiyle teyid edilince günümüzdeki ezan şekli ortaya çıktı. Hanefîler Abdullah b. Zeyd’den nakledilen hadiste yer alan onbeş cümlelik ezan şeklini esas aldılar (ez-Zeylaî, Nasbu’r-Râye, 1. Baskı, 1393/1973, y.y. I, 259; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, 211 vd.). Kametde farz namazlardan önce okunan iç ezan benzeridir. Ancak ezandan farklı olarak hızlı okunur ve ikinci “hayya ale’l-felah”tan sonra iki defa “Kad kâmeti’s-salâh” (Namaz başladı)” cümlesi eklenir.

Bütün namazlarda iftitah (başlama) tekbiri farzdır. Çünkü Allah Teâlâ “Rabbini yücelt” (el-Müddessir, 74/3) buyurmuş, Hz. Peygamber (s.a.s) de namazın tekbirle başlanması gerektiğini çeşitli hadislerinde belirtmiştir (bk. Ebû Dâvud, Salât, 73, 144, Tahâret, 31; Tirmizî, Mevâkît, 62, 110, Tahâret, 3; Buhârî, Ezân, 95, 122; Müslim, Salât, 45).

Diğer yandan namazlarda rükûya eğilirken ve secdelere eğilip kalkarken veya oturuştan sonra ayağa kalkarken “Allahu ekber” denilmesi sünnettir. Abdullah b. Mes’ud (r. anhümâ)’un şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber’in her kalkış ve eğilişlerinde, kıyam ve oturuşlarında tekbir getirdiğini gördüm” (Buhârî, Ezân, 116; Tirmizî, Salât, 74; Nesâî, Tatbik, 34, 90, 94, Sehv, 70; Dârimî, Salât, 40). Bu duruma göre günlük beş vakit kılınan 17 rekat farz namazda 94 defa, 20 rekâtlık sünnet namazlarda 110 defa, vitir namazında da 17 defa olmak üzere toplam 281, buna kunut tekbiri de eklenince 282 defa “Allahu ekber” denilmektedir. Ezan ve kametlerle birlikte bu sayı 342′ye ulaşır. Namazdan sonraki tesbihlerde de 33 x 5 = 165 defa “Allahu ekber” denildiği düşünülürse sayı 507 olur. Kuşluk, evvâbîn, teheccüd, cenaze ve bayram namazlarındaki tekbirlerle, kurban bayramında tekrarlanan “teşrîk tekbirleri” bunun dışındadır.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim sabah yüz ve akşam yüz defa olmak üzere “Allahu ekber” derse, o gün hiçbir kimse bunun benzerini söyleyen dışında bu kimseden daha büyük amel işlemiş olmaz” (Tirmizî, Deavât, 62).

Her gün belli aralıklarla bu kadar tekrarlanan “Allah her şeyden, bütün yaratıklardan üstün ve yücedir” sözü anlamı düşünüldüğü takdirde mümine şuur vermek için yeterlidir. Bununla mümin en üstün güç olarak Allah’ı tanıdığını, O’nun üstünde bir güç bulunmadığını, kendi iç dünyasına sürekli bir şekilde hatırlattığı gibi ezan ve kamet yoluyla da bunu topluma ilân etmektedir. Çünkü mümin, bütün varlıkları Allah’ın yaratıp yöneltmekte olduğunu, dilediğine güç ve kuvvet verdiğine, dilediğini de güçsüz bırakabildiğine inanır.

Kur’an-ı Kerîm’de yüce Allah’ın her yerde hazır bulunduğu ve her şeye gücünün yettiği şöyle ifade edilir: “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a hükmeden O’dur. O, yere gireni ve çıkanı gökten ineni ve çıkanı bilir. Siz nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir” (el-Hadîd, 57/4). “Şüphesiz insanı biz yarattık. Nefsinin ona ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınızdır” (Kâf, 50/16). “Siz can çekişmekte olan kimseye bakar durursunuz. Biz ona sizden daha yakınızdır. Fakat siz göremezsiniz” (el-Vâkıa, 56/84-85).

Allah’ın yüceliğini ve sonsuz gücünü şu ayet ne güzel belirler: “Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman, O’nun emri sadece “Ol” demektir. O da hemen oluverdi” (Yâsîn, 36/82). Şu ayet-i kerime de müminleri Allah Teâlâ’yı yüceltmeye teşvik etmektedir:

“Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı bulunmayan, âciz olmayıp bir yardımcı da edinmeyen Allah’a mahsustur” de. “O’nu lâyık olduğu şekilde yücelt” (el-Kehf; 18/111).

Hamdi DÖNDÜREN

NAMAZIN FARZLARI

 İçindekiler :

KIYÂM

Ayakta durmak, ayağa kalkmak, isyan etmek. Namazın rükünlerinden birisi.

Farz namazlarda, ayakta durabilen için kıyam farz; adak ve sabah namazının sünneti gibi bazı namazlarda sacip hükmündedir. Nâfile namazlarda ise bazı ruhsatlar vardır.

Namazın ayakta kılınacağına dair Kur’an ve sünnetten delil vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Gönülden boyun eğerek, Allah’ın huzuruna durun” (el-Bakara, 2/238) buyurulur. İmran b. Hüseyin’den (Ö. 52/672) rivâyete göre, Hz Peygamber, namazın kılınış şekliyle ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üstüne yatarak kıl”. Nesâî’de Hadis-i şerife şu ilâve vardır: “Buna da gücün yetmezse sırt üstü yatarak kıl. Allah hiçbir kimseye gücünün yereceğinden fazlasını yüklemez” (Buhârî, Taksir, 19; Tirmizî, Mevâkît, 157; Ebû Dâvud, Salât, 175; Zeylaî, Nasbu’r-Raye, II, 175; ayrıca bk. el-Bakara, 2/286).

Nâfile namazlarda kıyam şart değildir. Ancak gücü yetenin bunları da ayakta kılması gereklidir. Çünkü nâfile ibadetler çok olduğu için bunlarda kolaylık ve müsâmaha esası vardır. Farz namaz olsun, nâfile olsun ayakta duramayan hastalar için de aynı kolaylık söz konusudur.

Hanefîlere göre kıyamın farz olan süresi, ayakta ifa edilmesi gereken kırâat süresine denktir. Bu da Fâtiha, bir sûre ve iftitah tekbîri okuyacak kadar bir zamanı kapsar. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, yalnız iftitah tekbîri ile Fâtiha okuyacak kadardır. Çünkü onlara göre sûre ilâvesi sünnettir.

İki elini uzattığı zaman, dizlerine ulaşmayan kimse ayakta sayılır. Mâlikî ve Hanbelîlere göre, rukû’da olmayan, oturmamış veya öne eğilmemiş durumda bulunan kimse kıyâm hâlindedir. Başın eğik olması kıyama zarar vermez. Şâfiîler ise, kıyâm için sırtın dik tutulmasını gerekli görürler. Çünkü öne, sağa veya sola eğilmiş duran kimseye “ayakta duruyor” denilmez. Boynun dik durması şart değildir. Çünkü başı eğmek müstehaptır. Özürsüz olarak öne veya yanlara eğik duran kimsenin namazda kıyamı geçerli sayılmaz. Farz namazlarda kıyâmın bir şeye dayanmaksızın yapılması gerekir. Baston, duvar vb. bir şeye dayanan kimse, bu şey çekildiği zaman düşecek durumda olursa, bu kimsenin namazı sahih olmaz. Herhangi bir özür sebebiyle bir şeye dayanmışsa namazı sahihtir. Tatavvu’ veya nâfile namazlarda ise özürlü olsun veya olmasın kıyâmda bir şeye dayanmadan durmak şart değildir. Ancak özürsüz olarak bir şeye dayanma hâlinde namaz sü-i edeb yüzünden mekruh olur ve sevabı azalır.

Şâfiîlere göre, bir şeye dayanılarak kılınacak namaz mekruh olmakla birlikte yeterlidir. Çünkü bu kimse ayakta sayılır. Ancak iki ayağını yerden kesebilecek şekilde bir şeye dayanırsa namazı sahih olmaz. Çünkü bu kimse artık ayakta sayılmaz.

İslâm hukukçuları farz ve nâfile namazlarda, ayakta duramayacak derecede hasta olandan kıyâm’ın düştüğü konusunda görüş birliği içindedir. Delil; İmrân b. Husayn’dan nakledilen; “Namazı ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yanın üzerinde kıl” (Buhârî, Taksîr, 19) hadisidir. Kırâatın bir kısmını, bir âyet bile olsa, ayakta yapabilene, bu kadar ayakta durmak gerekli olur.

Şâfiîler dışında çoğunluk İslâm hukukçularına göre, çıplak olan kimseden kıyam zorunluluğu kalkar. Bu kimse, örtünecek bir şey bulamazsa, namazını oturarak îmâ ile kılar.

Ayakta durma zorunluluğunu kaldıran özürlerden bazıları şunlardır: Ayağa kalkarsa; yarasından kan akacak veya eğilince gözleri zarar görecek olan kimseler, ayağa kalkarsa büyük veya küçük abdestini tutamayanlar, düşman korkusu yüzünden ayağa kalkamayanlar. Bunlar namazı oturarak kılabilirler (el-Kâsânî Bedâyîu’s-Sanâyî’, Beyrut 1328/1910, I, 105 vd.; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l Kadîr, Kahire, t.y, I, 192, 304, 378; ez-Zeylaî Tebyinü’l-Hakâik, Emiriyyetab’ı, I, 104; es-Şirâzî, el-Mühezzeb, I, 70, 199-204; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 100 vd.).

Oturarak namaz kılmada rükû ve secdeler güç yettiği ölçüde yapılır. Eğer belin eğilmesi mümkün değilse veya sakıncalı olacaksa, başıyla imâ yapar. İmâda baş secde için rükûdan biraz daha fazla eğilir. Böylece ikisi birbirinden ayrılmış olur.

Rükû ve secdelerde tam eğilemeyen veya basıyla imâ yaparak namaz kıları kimsenin secde için yüksek bir şey koymasına gerek yoktur. Hatta bu, hadisle yasaklanmıştır. Câbir b. Abdillâh (r.a)’tan rivayete göre, Hz. Peygamber bir hasta ziyaretine gitmiş namaz kılarken, önüne koyduğu bir yastık üzerine secde yapmaya çalıştığını görünce, yastığı almış ve şöyle buyurmuştur: “Gücün yeterse toprak üzerinde namaz kıl. Bu mümkün değilse imâ ile kıl ve secdeni rükûundan daha fazla eğilerek yap” (Zeylaî, a.g.e., II, 175 vd.).

Hasta oturamazsa sırtı üstüne yaslanarak yatar, ayaklarını kıbleye doğru getirerek rükû ve secdeleri imâ ile yapar. Yüzü kıbleye gelecek şekilde yanı üzerine yaslanırak imâ yapsa bu da yeterli olur. Başı ile de imâ yapamayacak durumda olan felçli veya boynuna tasına takılmış vb. hastalar namazını geri bırakır, gözüyle veya kalbiyle imâ yapmaz. Çünkü İmrân ve Câbir’in naklettiği hadislerde yalnız imâ ile namazdan söz edilmiştir. İmâ ise, başın hareketi ile olur. Başka kıyas yapmak da geçerli değildir. Çünkü, şer’an vâcip olan namaz şeklinin yerine ictihadla bedel ikâmesi caiz değildir. Namazın ruknü başla ifa edilir. Göz kaş veya kalble değil.

Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, başı ile îmâ yapamayan kimse gözü ile (taraf) hatta kalbiyle imâ yaparak namazını kılar. Aklı başında olduğu sürece namazını kazaya bırakamaz.

Hanefilere göre, başı ile imâ yapamayacak derecede hasta olan kimsenin namazı kazaya kalır. Aklı başında olduğu ve ilâhî hitabı anladığı sürece bu böyle devam eder. Ancak bazı Hanefî hukukçuları bu durumda kazaya kalan namazları çok olursa, aklı başında bile olsa, kazanın gerekmediğini söylemişlerdir. Onlar bu konuda güçlüğü kaldırma prensibine dayanırlar (el-Kâsânî, a.g.e., I, 105 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk, 1404/1984, I, 639).

Hasta, rukû ve secde yapamayacak durumda iken ayakta durmaya gücü yetse bile oturduğu yerden başı ile imâ yaparak namazını kılabilir. İmâ’da fazîletli olan oturarak yapılanıdır. Toprağa yakın olduğu için imâ secdeye daha çok benzer. Namazın içinde hastalanan kimse, geri kalan rekatleri gücünün yettiği şekilde, gerektiğinde imâ ile tamamlar (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 639).

Sonuç olarak hastanın namazında kolaylığın sınırı; Hanefilere göre başıyla ima, Mâlikilere göre, göz veya sadece niyetle ima, Şafii ve Hanbelilere göre ise, rükünlerin kalble izlenerek ifasıdır.

(Kıyâmın başkaldırma anlamı için bk. isyan maddesi).

Hamdi DÖNDÜREN

NAMAZIN FARZLARI

 İçindekiler :

KIRAAT

Okumak Namazda kıraat; namaz kılanın kendisi işitecek şekilde, diliyle harflerini çıkararak Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden bir miktar okuması. Kıraat, namazın bir rüknü olarak farzdır. Okuyanın kendisinin bile işitemeyeceği okuma, kıraat sayılmaz. Ancak imama uyan kimse bundan müstesnadır.

Nâfile ve vitir namazının bütün rekatlarında, farz namazların ise herhangi iki rek’atinde kıraat farzdır. Kur’ân-ı Kerîmde şöyle buyurulur: “O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun” (el-Müzemmil, 73/20). Buradaki emir vücub içindir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Kıraatsiz namaz olmaz” (Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167).

Farz olan kıraat miktarı Ebû Hanîfe’ye göre, en az altı harfli bir âyet kadar olmalıdır. “Sümme nazara (sonra baktı)” (el-Müddessir, 74/21), “Lem yelid (O doğurmamıştır)” (el-İhlas, 112/3) âyetleri gibi. Bu ikinci âyetin aslı “lem Levlid” olduğu için aslî harfler altıya tamamlanır. Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed eş-Şeybânî’ye ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek’atte en az kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan da budur (el-Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyi’, Beyrut 1328/1910, I, 110; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, Kahire, t.y., I, 193, 205, 222, vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü’l Hakâik, l, 104, vd.; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, Mısır, ty., I, 415).

Kıraatin, dört rek’atli farz namazlarda ilk iki rek’atte ifası farz değil vâcip hükmündedir. Hz. Ali’nin (ö. 40/660); “ilk iki rek’atteki kıraat, son iki rek’atteki kıraat yerine geçer” dediği nakledilir. Abdullah b. Mes’ud (ö 32, 652) ve Hz. Aişe (ö. 57/676), farz namaz kılanın son iki rekatte dilerse Kur’ân-ı Kerim okuyacağını, dilerse tesbihle meşgul olabileceğini belirtmişlerdir. Fâtiha, başka bir sûre veya uç âyetin okunması da böyledir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985, I. 646).

Namazda Fâtiha Sûresi’ni okumak Haneli fakîhlere göre farz değil vaciptir. Gizli veya aşık okunan namazlarla, imam veya cemaatin okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını yanlış kılan (musî’) sahabeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken kiraatla ilgili olarak; “Sonra, Kur’ân’dan ezberinde olan, sana kolay geleni oku ” (Buhâri, Husûmât, 4, İsti’zan, 18, İstitâbe, 9, Eymân, 15; Müslim, Salât, 45; Ebû Dâvud, Salât, 144, Tatavvu’, 17, Vitr, 22; Tirmizî, Salat, 110, Kur’ân, 9; Nesaf, İftitâh, 7, 37, Tatbik, 77; İbn Mâce, İkâme, 72; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 40, 43, II, 437) buyurmuştur.

Çoğunluk İslâm hukukçuları namazda Fâtiha’nın okunmasını farz kabul ederler. Onlar “Kur’ân’dan kolayınıza gelen yeri okuyun” âyetini Fâtiha olarak tefsir ederler. Çünkü hadislerde şöyle buyurulmuştur; “Fâtiha okunmadıkça namaz olmaz” (Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167; Tirmizî, Salât, 116; Ahmed b. Hanbel, II, 307, 428, 443), “Ümmü’l-Kur’ân’ı (Fâtiha) okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz” (Tirmizî, Mevâkît, 29, 116), “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın” (Buhârî, Ezân, 18, Edeb, 27, Ahâd, 1)

Hanefiler bu konuda aşağıdaki delillere dayanırlar.

a. Kur’ân’dan kolayına gelen yeri okuma emri mutlaktır. Bu emir, Kur’ân adı verilen herhangi bir yerden en az kıraatla gerçekleşir. Diğer yandan, namaz dışında Kur’ân okumanın farz olmadığı icmâ ile sabittir. Durum böyle olunca namazda kıraatın farz olusu kesinleşmiş bulunur.

b. Namazda Fâtiha’nın okunmasını bildiren hadisler âhâd haber türündendir. Farz oluşu kesin Kur’ân delili ile sabit olan bir hükmün üzerine âhâd haberle ziyade yapmak caiz değildir. Bununla Fâtiha’nın okunması vacip olarak sâbit olur. O’nu terketmek tahrîmen mekruhtur. Yanılarak terkeden veya geciktiren sehiv secdesi yapar

c. Namazını yanlış kılan sahabeye Hz. Peygamber; “Namaza kalktığın zaman, tam olarak abdest al, sonra kıbleye yönelerek tekbir getir, sonra Kur’ân’dan bildiğinin kolay gelenini oku” (Buharî, Husûmât, 4, İsti’zân, 18, İstitâbe, 9, Eymân, 15; Müslim, Salât, 45; Ebu Davud, Salât, 144; Tirmizî, Salât, 110, Kur’ân, 9; Nesaî, iftitah, 7, 37) buyurmuştur. Eğer Fâtiha’nın okunması farz veya rükun olsaydı, bunun yanlış namaz kılan bu sahabeye Hz. Peygamber’in bildirmesi gerekirdi.

d. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)’ten (ö. 34/654) rivâyet edilen; “Fâtiha’yı okumayan kimsenin namazı yoktur.” (Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167; Tirmizî, Salât, 116) hadisi, faziletin yokluğu anlamına gelir Namazın sahih olmadığını ifade etmez. Nitekim; “Mescid’e komşu olanın namazı mescidde kılmadıkça geçerli değildir” hadisinde de; “fazileti eksik olur” anlamı vardır (ez-Zeylai, Nasbu’r-Râye, I, 365, 366; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 647). Ancak Dârekutni’nin naklettiği bu hadis fazileti eksik olur” zayıftır.

Hanefîlere göre, ne Fâtiha’nın ve ne de başka sûrelerin başındaki besmeleler âyet değildir. Sadece, en-Neml Sûresi’nin otuzuncu âyetindeki besmele bir âyettir. Enes (r.a)’ten (ö. 91/717) şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasûlüllâh (s.a.s), Hz. Ebû Bekir (ö.13/634), Ömer (23/643) ve Osman (ö. 35/655) ile birlikte namaz kıldım. Bunlardan hiçbirisini besmele çekerken, işitmedim” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 264, 273, 275, 278).

Tek başına namaz kılan kimse Sübhânekeden sonra gizli olarak eûzü besmele okur ve her rek’atte Fâtiha’dan önce besmeleyi tekrar eder. Fâtiha bitince “âmin” der. Anlamı: Ey Rabbimiz, duamızı kabul buyur demektir (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 646, 647).

İmama Uyan Cemaatin (Muktedî) Kıraatı:

Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat yoktur. Dayandıkları deliller şunlardır:

a. Kitap. Âyette şöyle buyurulur: “Kur’ân-ı Kerîm okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız” (el-A’râf, 7/204). Ahmed b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza ait olduğunda görüş birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet; “dinleme” ve “susma”yı emretmektedir. Birinci sabah, akşam ve yatsı namazları gibi sesli (cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık veya gizli okunsun. Bütün namazları kapsamına alır Buna göre namaz kılanların sesli namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur. Bu prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.

b. Sünnet hadiste şöyle buyurulur: “Kim imanın arkasında namaz kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir. (İbn Mâce, İkâme, 13). Bu hadis, gizli ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste söyle buyurulur: “İmam, kendisine uyulmak i, cin öne geçirilmiştir. Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise susunuz” (Buharî, Salât, 18, Ezân, 51, 74, 82, 128, Taksîru’s-Salât, 17; Müslim, Salât, 77 , 82).

Hz. Peygamber bir gün ikindi namazını kıldırırken, arkasında cemaatten bir adam “Sebbihi’sme Rabbike la’lâ” suresini okumaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s), namazın sonunda cemaate dönerek, okuyanın kim olduğunu sordu. Bir adam kendisinin okuduğunu söyleyince Hz. Peygamber: “Ben, sizden bazılarınızın benimle münâkasa ettiğinizi sandım” (Müslim, Salât, 48) buyurdu. Bu hadis, gizli okunan namazda cemaatın kıraatte bulunmaması gerektiğine delâlet eder. Sessiz kılman namazda böyle olunca, sesli okunan namazlarda öncelikle gerekli olur.

c. Kıyas. Cemaat üzerine kıraat gerekseydi, diğer rükünlerde olduğu gibi, namaza imam rukuda iken yetişen (mesbûk) kıraatten sorumlu tutulurdu. Ama rükû’da yetişen kimse o rek’ate yetişmiş sayılır. Böylece, cemaatin kıraati, cemaate sonradan yetişenin (mesbûk) kıraatine kıyas yapılmıştır (el-Kâsânî, a.g.e., l, 110 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., l, 648)

Hanefilerin dışında kalan çoğunluk İslâm hukukçularına göre, namazda kıraat olarak Fâtiha’nın okunması gerekir. “Fâtiha okumayanın namazı yoktur”, “Kendisinde Fâtiha okunmayan namaz yeterli olmaz”, “Namazı ben nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılınız” hadisleri bunun delilleridir (bk. İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, Mısır, ty., I, 119 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire, ty., I, 376-491, 562-568; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, Matbaatü’l-Bâbî el-Halebî, I, 72). Her namazın ilk iki rek’atında Fâtiha’dan sonra bir sûre okunması ise sünnettir. İmama uyan kimse, gizli okunan (sırrı) namazda Fâtiha ve bir sûre okur. Mâlikî ve Hanbelîlere göre sesli okunan (cehrî) namazda hiçbir şey okumaz. Şâfiîlere göre ise, cehrî’de yalnız Fâtiha’yı okur. Ahmed b. Hanbel’in, açıklık kazanan görüşüne göre, cemaat, imamın ilk ara verişinde, Fatihâ’nın yarısını, ikinci arada ise geri kalanını okur. Bu ikisi arasında, imamın okuyuşunu dinler (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 649).

İslâm bilginleri, namazda arapçanın dışında bir dille yapılacak kıraatin yeterli olmadığı konusunda görüş birliği içindedirler. Çünkü Kur’ân’ın dili arapçadır, Âyetlerde; “İşte böylece, Biz onu arapça bir Kur’ân olarak indirdik” (Tâhâ, 20/113). “Şüphesiz Biz, kâfirlerin: “Bu Kur’ân’ı, Muhammed’e bir adam öğretiyor” dediklerini çok iyi biliyoruz. Kendisine isnatta bulundukları bu adamın dili yabancıdır. Kur’ân ise açık, fasîh arapçadır” (en-Nahl, 16/103); Kur’ân-ı Kerîm lafız ve mânâsı ile mucizedir. Lafızlar terceme ile değiştirilirse Kur’ân, nazım özelliğini kaybeder. Bu sebeple terceme, ne Kur’ân ve ne de benzeri (misil) sayılmaz. Ancak, O’nun tefsîri sayılabilir. Tefsîr, tefsir edilenden başkadır. Bu arada, bazı Hanefîler’e göre Fâtiha’yı okumaktan âciz olan kimse, (Fâtiha’yı öğreninceye kadar arapçadan başka bir dille geçici olarak tercümesini okuyabilir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 112).

Hamdi DÖNDÜREN

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com