Tevhid Mucadelesinin Temeli: Adalet

10/05/2006

Hz. Adem (as)’den, Resûl-i Ekrem (sav)’e kadar devam eden dönem içerisinde bütün peygamberler; yeryüzü müstekbirlerine karşı cihad etmiş ve adâleti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de; “Andolsun ki biz peygamberlerimizi açık açık belgelerle gönderdik ve insanların adâleti ayakta tutmaları için beraberinde kitabı ve mizanı da indirdik”(1) hükmü beyan buyurulmuştur. Adâletin, “ayakta tutulabilmesinden” maksad; Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerle amel edilmesidir. Zirâ insanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlar; kuvvetli olanın gâlibiyetini beraberinde getirir. Sonuçta “Zulüm” ortaya çıkar. Mizan’dan murad; adâlet terazisidir ve kitaba bağlı olarak zikredilmiştir.(2) Allahû Teâla (cc)’nın emrini emrettiği şekilde yerine getirmeye “Adâlet” denilir.(3) Hanefi fûkahası; Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedilen, müslümanların “Bey’at”la, gayr-i müslimlerin “Zimmet” akdi ile güvenliğe kavuştukları beldelere “Darü’l-İslam” denildiği gibi “Darü’l-Adl” de demişlerdir.(4) İmam-ı Şafii (rha) “Adâlet’den murad; Allahû Teâla (cc)’nın emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır.”(5) hükmünü zikreder. Esasen Allahü Teala (cc)’nın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler; kâfirler, zâlimler fâsıklar olarak beyan edilmektedir.(6)
1788 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Hiçbir insana yakışmaz ki; Allah O’na kitabı, hükmü ve peygamberlik görevini versin de sonra o (kalksın) insanlara: “-Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kulluk edin” desin, (mümkün mü?) Fakat o “-Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Allah’a halis kullar (Rabbaniler) olun” der. Size melekleri veya peygamberleri ilâhlar edinmenizi de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size inkarı emreder mi hiç!.”(7) hükmü beyan buyurulmuştur. Yahudilerden Ebû Rafii El Kurazi’nin ve Necran Hristiyanlarından bir grubun liderinin Resûl-i Ekrem (sav)’e hitaben: “-Yâni sana ibâdet etmemiz, seni “Rab” tanımamızı mı emrediyorsun” demesi üzerine bu Âyet-i Kerîme’nin nâzil olduğu rivayet edilmiştir. Fakat hüküm noktasından; bütün insanları tefekküre dâvet etmektedir. Peygamberlerin; Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümleri bir kenara bırakıp, hevâ ve heveslerine uyamıyacakları hatırlatılmıştır. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Hiç biriniz (eliniz, emriniz altında bulunanlara) kulum demesin. Çünkü hepiniz Allahû Teâla (cc)’nın kullarısınız” hadisi meselenin mâhiyetini kavramamızı kolaylaştırmaktadır.
1789 Tevhid mücadelesinin mahiyeti; “Kıssa”lar yoluyla, bütün insanlara tebliğ edilmiştir. Esasen kıssaların nakledilmesinin sebeblerinden birisi de; “İbret” alınmasıdır.(8) Meydana gelen hadiselerin sebeblerini iyi tesbit etmek ve aynı hataları tekrarlamamak şarttır. Nitekim bir Âyet-i Kerîme’de: “Andolsun onların kıssalarını açıklamada selim akıl sahipleri için birer ibret vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden evvel indirilen kitapların tasdiki, (dine âid) her şeyin tafsilidir”(9) buyurulmuştur. Şimdi tevhid mücadelesinde “Adâlet’in” nasıl önemli bir yer tuttuğunu izaha gayret edelim.
1790 İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kânunlarla hükmetmek zulümdür. Nitekim “Kur’ân-ı Kerîm’de: “-Ey Davûd!.. Biz seni yeryüzüne halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve Adâletle hükmet!.. (Sakın) Hevâ ve heveslerine tabi olma ki; bu seni Allah yolundan saptırır. Hesab gününü unuttukları için, Allah yolundan sapanlara (Hevâ ve hevesine tâbi olanlara) çetin bir azab vardır”(10) hükmü beyan buyurulmuştur. Bilindiği gibi peygamberler; akıllı, zeki ve kuvvetli rey sahibi olan kimselerdir.(11) Buna fetânet denir. Allahû Teâla (cc) peygamberlere; tâğuti güçlerin her türlü iddialarını ortadan kaldırabilmeleri için, “Fetânet” vasfını ihsan etmiştir. Dikkat edilirse Âyet-i Kerîme’de; “Hak ve Adâlet’le” hükmetmesi emredilirken, hevâ ve hevesinden sakınması da hatırlatılmaktadır. Şimdi “Hak ve Hukuk” kelimeleri üzerinde duralım. İbn-i Abidin: “Hukuk kelimesi, “Hak” kelimesinin çoğuludur. Hak lugatta; bâtılın zıddıdır. Mevcut olan demektir”(12) hükmünü zikrediyor. Usûl-i Fıkıh’ta: “Şer’i şerifle her bakımdan ve şüphesiz bir mahiyette mevcut olana Hak denir”(13) tarifi esas alınmıştır. Maalesef günümüzde hukuk kavramı; bâtılın zıddı olma mâhiyetinde kullanılmamaktadır. Selim akıl sahibi her insan; hukukun (yani hakkın) üstünlüğünü kabul eder.
1791 İnsanlara; kuvvetle ve silahla gâlip gelen zorbalara boyun eğmek ne büyük bir zillettir!.. Hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlarla insanlara zulmeden Tâğuti güçler; fitne ve fesadın kaynağını teşkil eder. Kur’ân-ı Kerîm’de: “İşte Âd kavmi!.. Onlar Allahû Teâla’nın ayetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları (liderleri) olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da kıyamet gününde de lânet cezasına tâbi tutuldular”(14) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse burada; zorbaların ve halkına silâhla gâlip gelen güçlerin mâhiyeti izah edilmektedir. Âd kavmi onların peşinden gittiği için lânetlenmiştir. Bu bir anlamda; zorbalığa karşı direnmenin vâcip olduğunun açık delilidir. Şimdi Âd kavmininin akıbetini gündeme getirelim; Allahû Teâla (cc) şöyle buyurmuştur: “Âd kavmine gelince!.. Onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Kuvvetçe bizden daha güçlü kimmiş?” dediler. Onlar (Kendilerini) yaratıp durmakta olan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu anlamadılar mı? Onlar bizim mûcizelerimizi ve ayetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı. Bundan dolayı biz de; dünya hayatında zillet azabını kendilerine tatdırmak için, uğursuz günlerde üzerlerine çok gürültülü korkunç bir fırtına gönderdik. Elbette âhiret azâbı daha da zelil kılıcıdır. Onlara (Hiçbir sûretle) yardım da olunmaz”(15) Afif Abdülfettah Tabbara: “Âd kavmi o gün ne istemişse, büyük devletler (emperyalistler) de bugün aynı şeyi istiyorlar. İlim, medeniyet, servet ve kuvvet gururunun kölesi olmuş bu devletler hak’dan yüz çevirmiş, kendilerine mağlup olan küçük devletleri köleleştirmişler, servetlerini yağmalamışlar, fitneyi tutuşturmak, vicdanları parçalamak için her âdi yola başvurmuşlardır. Sanki lisân-ı hal ile “Bizden daha kuvvetli kim var?” demektedirler”(16) hükmünü zikrederek, meselenin can alıcı noktasına işaret etmektedir” Bugün Türkçe’de kullanılan “âdi” kelimesi; bu kavime mensubiyet belirten bir sıfattır. Tabii kötü bir sıfat!…
1792 Resûl-i Ekrem (sav)’in “Bir günlük Adâlet, altmış yıllık (nafile) ibâdetten hayırlıdır”(17) buyurduğu bilinmektedir. Allahû Teâla (cc)’nın emrini; emrettiği şekilde yerine getirmek ve hukuka riayet etmek tevhid mücadelesinin temelini teşkil eder. Şimdi “Adâlet Siyâseti” üzerinde duralım.

icra (Hukumleri Tatbik) Hakki’nin Mahiyeti

Resûlâllah (sav)’ın hicret’ten önce; her kabilenin işlerini yürütmek üzere bir “nâkib” tayin ettiği bilinmektedir. Bu nakib’le; işlerin yürütülmesi hususunda Resûlûlah (sav)’ın yardımcılarıdırlar. O dönemde daha ziyade; yeni gelen Âyet-i Kerîme’lerin talimi ön plândadır. Nâkib’lerin birbirleriyle ilişkilerini “Nakbü’n Nükebâ” adı verilen görevliler sağlamaktadırlar.(57) Medine’de İslâmi Devlet kurulduktan sonra; cihad farz kılınmıştır. Resûl-i Ekrem (sav)’in cihad sonucunda elde edilen her beldeye; idârî işleri yürütmek için birer Vâli tayin ettiği bilinmektedir. Hz. Attab b. Esed’i Mekke’ye(58) Hz. Osman b. Ebî’l As’ı “Taif’e” ve diğer bir kısım sahabeleri de başka şehirlere vâli olarak görevlendirmiştir. Kendisinden Valilik talebinde bulunan Hz. Ebû Zerri’l Gıfari (ra)’ye; “-Yâ Ebû Zer!.. Sen zayıfsın, o mevki bir emânettir. Sonu da kıyâmet günü perişanlık ve pişmanlıktır. Yalnız hak ederek alan ve üzerine düşeni hakkı ile edâ eden müstesnâdır”(59) buyurmuştur.
1810 İslâmi devletin; en güzel şekilde düzenlenmesi hususunda, “Ulû’lemr” her türlü tedbiri almak durumundadır. Çünkü o yetki mü’minlere ait bir emânettir. Nitekim Hz. Ömer (ra) bir hutbesinde: “Ben memurlarımı sizi dövmeleri, haksız yere mallarınızı almaları için göndermiyorum. Ben size onları ancak dininizi öğretmeleri, peygamberin sünnetlerini talim etmeleri için gönderiyorum”(60) buyurmuştur. Ayrıca halka kapılarını kapatan ve onların meseleleriyle meşgul olmayan vâlileri cezalandırdığı bilinmektedir. Hükümleri tatbik bahanesiyle insanlara işkence etmek kesinlikle haramdır.(61) Zirâ İslâm’ın temel hedefi; insanların emniyetlerini sağlamaktır.

Kaza’nin (Mahkemenin Yargi Faaliyetlrinin) Onemi

Bilindiği gibi İslâm dininin temel hedefi; insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, hürriyetlerini muhafaza etmek ve zulmü ortadan kaldırmaktır. Bunun gerçekleşebilmesi ve nizamın sağlanması için Kazâ’nın (Mahkeme, Yargı faaliyetlerinin) sıhhatli olması zarûridir. Hanefi Fûkahası: “Kazâ, muhkem bir farzdır”(75) hükmünde ittifak etmiştir. Hak ve hürriyetler ihtilaf konusu haline gelince; İslâm’ın o husustaki hükmünün açıklanması zarûri olur. Dürri’l Muhtar’da: “Kazâ lugatta hükmetmek, hüküm vermek manasınadır” denilmiştir. İbn-i Abidin bu metni şerhederken, kazâ kelimesinin bunun dışında: “Bir işi bitirmek, edâ etmek, ihtiyacı gidermek, yaratmak, hayatın sona ermesi ve takdir etmek” gibi manalara da geldiğine işâret etmektedir.(76) İslâmi Istılah’ta “Belli (Hususi) bir metodla; husûmetlerin (düşmanlıkların, ihtilafların) ortadan kaldırılması ve anlaşamayan kimselerin arasının bulunmasına kazâ denir”(77) tarifi esas alınmıştır. Bunun dışında: “Dünyevî mesâlihi temin bakımından kendisinde çoğu zaman ihtilaf vuku bulan birbirine yakın ictihadi meselelerde bağlayıcı bir hüküm tesisidir” şeklinde de tarif edilmiştir. Feteva-ı Hindiyye’de: “Ammenin (ümmetin) velâyetini üzerinde bulunduran şahıstan sudur eden ve uyulması lâzım gelen hükme kazâ denir. Hızânetü’l Müftin’de de böyledir”(78) denilmektedir.
1816 Resûl-i Ekrem (sav)’in ilk dönemlerde; adlî, idarî, icraî, askerî ve siyâsî işleri bizzat kendisinin yürüttüğü bilinmektedir. Bu arada Sahabe-i Kiram’ı bizzat yanında eğitmiş, cihad sonucu elde edilen beldelere “Kadı” tayini yapmıştır. Meselâ: Resûlullah (sav) bir davada hüküm verme hususunda Hz. Amr b. As (ra)’ı görevlendirmiştir. Hz. Amr b. As; ihtilâfın çözümüne memur edilince: “Ey Allah’ın Resûlü!.. Senin yanında ve huzurunda mı davacılar arasındaki ihtilâfa bakmam gerekiyor?” diyerek işin güçlüğünü ihsas ettirir. Resûl-i Ekrem (sav) “-Evet benim huzurumda davaya bakacaksın” buyurur. Hz. Amr b. As (ra): “-Yâ Resûlallah!.. Hangi esas üzerine hüküm vereceğim?” diyerek, dava usûlünün mahiyetini öğrenmeye çalışır.(79) Bunun gibi bir-çok misâl zikretmek mümkündür. Resûl-i Ekrem (sav)’in tâyin ettiği ilk kadı Hz. Ali (ra)’dir ve Yemen’e gönderilmiştir.(80) Hz. Ali (ra) kazâ mesûliyetinin ağırlığını düşünerek: “-Ey Allah’ın Resûlü!.. Beni Yemen Vilâyetine kadı olarak gönderiyorsun. Oysa ben bu vazife için çok genç ve tecrübesiz sayılırım” diyerek ma’zeret beyan etme ihtiyacını duyar. Resûl-i Ekrem (sav) bunun üzerine: “-Allah’ım!.. Sen Ali’yi sırat-ı müstakiym’de yürüt ve onun dilini hak üzere sâbit kıl” diyerek duâ buyurur. Hz. Ali (ra) bu duânın bereketiyle ilgili olarak “-Nefsim yed-i kudretinde bulunduran Allahû Teâla (cc)’ya andolsun ki; artık o günden sonra iki kişi arasında hükmettiğim zaman aslâ şüpheye düşmedim” demiştir.(81) Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Ali (ra)’den sonra Hz. Muaz b. Cebel’i Yemen’e kadı olarak göndermiştir.(82) Hz. Attab b. Esed’in, Hz. Ömer’in, İbn-i Mesû’d ve Zeyd b. Sabit’in (r.anhum) Resûl-i Ekrem (sav)’in tâyin ettiği kadılar arasında yer aldığı bilinmektedir. Necran Hristiyanlarının müracaatı üzerine; Ebû Ubeyde b. Cerrah’ı (ra) onlara kadı olarak göndermiştir. İmam-ı Serahsi (rha) ilk dönemlerde kadıların; (fetva verdikleri için) müfti olarak da isimlendirildiğini kaydetmektedir.(83)
1817 Ukûbat’lar bahsinde; Resûl-i Ekrem (sav)’in cezâları bizzat tatbik ettiğini ve bu hususta tâkip edilecek usûlü belirlediğini izah etmiştik.(84)
1818 Müslümanların azınlıkta olduğu veya gayr-i müslimlerin galip bulundukları ülke’de; müslümanlar nasıl hareket edeceklerdir? Zirâ küfre rızâ gösterme ve küfür ahkâmına tâbi olma hakları yoktur. Bu hususta farklı rivâyetler vardır. İbni Abidin: “Fetih’te bu konuda şöyle denilmektedir: Eğer görev verecek sultan (Ulû’lemr) yoksa veya kendisinden görev alınacak bir yetkili bulunmazsa -ki bazı müslümanların yaşadığı bölgelerde olduğu gibi- o bölgelerde gayr-i müslimler hâkim olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i müslimler hâkim durumdadırlar. Kurtuba’da bugün olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan, müslümanların kendi aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vaciptir. Onu kendilerine imam olarak seçerler, o da kadı tâyin eder. Böylece kendi aralarında vukû bulan hâdiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cum’a namazı kıldıracak bir imam nasbederler.”İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerek. Bu görüş istikâmetinde amel edilmelidir”(85) hükmünü zikretmektedir. İbni Abidin’in: “İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikâmetinde amel edilmelidir” demesinin sebebi; bazılarının gayr-i müslimlerin tayin ettiği kadı’lara müracaat edebileceği yolundaki görüşlerini reddetmek içindir. Hanefi fûkahası; istilâ anında mü’minlerin kendi içlerinden bir İmam seçmelerinin vâcip olduğunda müttefiktir. İstilâya uğrayan bir İslâm beldesi derhal “Darû’l Harb” durumuna geçmez. Ancak orada küfür ahkâmı İcrâ olunur ve orada İslâm ahkamı ile hükmedilmez, müslümanlar kendi içlerinden seçtikleri Kadı’ya müracat etmezlerse Darû’l Harbe dönüşür.(86) Dikkat edilirse burada “Müslümanların kendi içlerinden seçtikleri kadı’ya müracaat etmemeleri” hassaten zikredilmektedir. Sonuç olarak: İslâmi yönetimin; teşrii, tebliğ, icrâ ve kazâ hususunda şer’i hududlara riâyeti şarttır. Şimdi Kazâ (Mahkeme-yargı faaliyetleri) üzerinde duralım

Kadi Tayininin Hukmu

Hz. Ömer (ra)’in Ebû Musa El Eş’ari’ye yazdığı mektupta: “Kazâ şüphesiz ki muhkem bir farz ve takip edilen bir sünnettir”(105) hükmü yer almaktadır. Hanefi fûkahası kadı tâyin edilmesinin farz olduğunda ittifak etmiştir.(106) Muhakkak ki kadı tayin etmek; müslümanların en mühim işlerinden birisidir.
1830 Resûl-i Ekrem (sav)’in fethedilen beldelere Vâli ve Kadı tayin ettiğini daha önce zikretmiştik!..(107) Hanefi fûkahası; kazâ makamına (Kadılık görevine) herhangi bir kimseyi tayin etmek “Ulû’lemr’e” âit bir yetkidir” hükmünde müttefiktir.(108) Esasen insanların hallerine (yakından) vâkıf olan ve mes’ûliyeti yüklenen kendisinden kadı olmasını taleb eder. O (Abdullah b. Vehb) bu teklifi kabul etmez ve cinnet getirmiş gibi yaparak yanına gelen kimselerin yüzünü tırmalar ve elbiselerini yırtar. Dostlarından kûfe’li bir zat gelir ve kendisine: “Yâ Abdullah!.. Sen kazâ makamını kabul edip, Adâletle hükmetseydin daha hayırlı olurdun” deyince Abdullah b. Vehb (ra) ona: “-Senin aklın bu kadar mı? Sen Allah’ın Resûlü’nün “-Hâkimler hükümdarlarla, alimler ise peygamberlerle haşrolacaklardır” buyurduğunu duymadın mı?(109) cevabını verir. Dikkat edilirse; kazâ makamına (Kadılık görevine) getirilen kimsenin icraatinden Ulû’lemr’de (bir dereceye kadar) mesûldür. Hz. Ömer (ra) Şam vilâyetinde görev yapan Vâli Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah’a kadı tâyin etme yetkisi vermiştir. Ayrıca Muaz b. Cebel (ra)’e, kadı tâyin etme yetkisi verirken: “Takvâ sâhibi; sâlih kimseler arasından, âlim olanları kadı tayin et!..” diyerek tavsiyede bulunmuştur. Sonuç olarak; bir kimseyi, Kazâ makamına (kadılığa) ya “Ulû’lemr” bizzat tâyin eder veya yetki verdiği kimse tarafından tâyin olunur.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com