Muhakeme Usulu (Nelere Dikkat Edilmelidir?)

10/05/2006

Ulû’lemr’in vazifesi; Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerin hakkı ile tatbik edilmesini sağlamaktır. Konunun daha iyi kavranması için Hz. Ömer (ra)’in, Ebû’l Musa El Eş’ari (ra)’ye yazdığı mektubu gündeme getirelim. İmam-ı Serahsi bu mektubu “Kazâi Talimatnâme ve Hüküm Vermenin Esasları” olarak değerlendirmiştir.(136) İmam-ı Kasani aynı mektubu “Siyasi Talimatnâme”(137) olarak kabul eder. Mektub “Besmele, hamdele ve salvele’den sonra şu hükümleri içine alır: “Şüphesiz kazâ muhkem bir farz ve takip edilen bir sünnettir. Sana dava olarak getirilen hususları inceden inceye düşün!.. Senin nezdinde hak ortaya çıkınca derhal hükmünü ver ve icrâ et!.. Zirâ icra edilmeyen bir hakkın hiçbir kıymeti ve fâidesi yoktur. Davacı ve davalıya; duruşma yerlerinin seçiminde ve duruşma anında eşit muâmele et ki; zengin (şerefli, soylu) olanlar kendilerinden yana hüküm vereceğin hissine kapılmasınlar. Zayıf (kimsesiz, güçsüz) olanlar da; zulme uğrayacaklarını zannetmesinler, içlerinden böyle bir duygu geçmesin!.. Davasını beyyine ile ispat etmek dava açana; yemin ise iddiayı reddedene düşer. İnsanlar arasında helâlı haram, haramı helâl etmemek (Bu hududlara tecavüz etmemek) şartı ile sulh caizdir. Bir gün davayı hükme bağladıktan sonra; ertesi gün verdiğin hükmün doğru olmadığını anlar ve hakiki bir hal çaresi bulursan, hakka dönmekten seni hiçbir engel alıkoymasın!.. Zirâ hak olan birşeyi, hiçbir engel bâtıl kılamaz. Şu hususu da kat’i olarak bil ki; hakka dönmek, hatâlı yolda devam etmekten çok daha hayırlıdır. Sana dava olarak getirilen meselelerin hükmünü Kur’ân ve Sünnet’te bulamaz, kalbine şek ve şüphe taarruz ederse, çok dikkatli olarak uzun süre düşün. (Bütün gayretini sarfet)!.. O hadise ve davaların benzerini araştır, illetleri iyi kavra!.. Sonra bu hususta kıyas yoluyla ictihad et!.. Sana göre Allahû Teâla (cc)’ya karşı daha sevimli ve hakka daha yakın, daha uygun düşecek hükmü ver!.. Hakkını iddia eden bir kimseye; davasını isbat edebilecek münâsib bir zaman tanı. Eğer beyyine getirirse o şahıs hakkını alır. Ancak münâsib gördüğün zaman içerisinde beyyinesini (Delillerini) getirmeyen veya getiremeyenin aleyhine hüküm ver!.. Mü’minler âdildirler. Onlardan biri diğerinin lehinde ve aleyhinde şâhidlik edebilir. Ancak yalancı şâhidlikte meşhur olan veya hakkında “Hadd-i Kazf” (İftira cezası) tatbik edilmiş bulunan veya akrabalık bağı olan kimseler müstesnâdır. (Yani bunlar şâhidlik yapamaz). Gerçekten Allahû Teâla (cc) gizli olan şeyleri hakkı ile bilir ve sizden beyyineler vâsıtasıyla haddleri uzaklaştırır. Sizlerden (deliller ve yeminler vasıtasıyla) cezâları kaldırır. (Yani siz; “zâhiri hakkı” deliller ve yeminler vasıtasıyla ortaya çıkarırsınız, Allah ise hepsini bilir) Muhâkeme ve murâfaa esnasında; insanlara gazab etmekten, hiddet göstermekten, bağırıp-çağırmaktan, işlerin çokluğunu bahâne edip sıkıntı belirtmekten ve ekşi suratlı olmaktan kati olarak sakın!.. Çünkü Allahû Teâla (cc) kazâ işleri sebebiyle, bu işle hakkı ile meşgul olanlara mükafatlarını verir. Âhiret gününde onun ameli güzel olur. Allahû Teâla (cc) yaptığı işlerde kendi rızâsından ayrılmayan kadı’yı (Hâkimi); insanlar ile arasında meydana gelebilecek tehlikelerden muhafaza eder. Yaptığı işlere riyâ karıştıran ve hüsn-i niyyeti ihlâl eden Kadı’yı; Allahû Teâla (cc) insanlar içerisinde rezil ve rüsvay eder. Çünkü Allah; ancak samimi ve hâlis bir niyyet ile yapılan amelleri kabul eder. Allahû Teâla (cc)’nın sana bu dünyada rızık olarak verdiği ve rahmet hazinelerinden sana ihsan ettiği nimetlerde; Allah yanında sana mükâfat olarak ne gibi bir şey düşünürsün. Vesselâm!.” İmam-ı Yusuf (rha) “Kitabû’l Haraç” isimli eserinde; Hz. Ömer (ra)’in Vâli ve Kadı’larını sürekli ikâz ettiğini, zaman zaman mutemed kimseleri göndererek kontrol ettiğini zikreder. İmam-ı Serahsi; Hz. Ömer (ra)’in kazâ faaliyetleriyle ilgili olarak Şam Vâlisine yazdığı mektuba da yer vermiştir.(138) Şimdi “Dava açma” safhasından başlayarak; muhâkeme ve murâfaa usûlünü izah edelim.

Kadi’larin Gorevi

Resûl-i Ekrem (sav) ve Hülâfa-i Raşidiyn döneminde tayin edilen kadıların; kazâ görevleri dışında İslâmı tebliğ etmek, fetvâ vermek ve emniyeti sağlamak gibi vazifeleri de yerine getirdikleri, mûteber kaynaklarda zikredilmiştir. Meselâ: Ebû Hureyre (ra) Bahreyn’de kadılık vazifesiyle birlikte emniyet (Ehdas, şurta) görevini de yürütmüştür. İmam-ı Serahsi; fetvâ veren kimselerin büyük çoğunluğunu kadıların teşkil ettiğini, bu sebeble kadılara “Müfti” de denildiğini kaydeder.(111) Esasen (Emeviler devrinde) Ömer b. Abdülaziz’in (rha) hilâfeti döneminde “Müfti” tayinine başlanılmıştır. Daha önce ayrıca müftilik diye bir vazife sözkonusu değildir. Resûl-i Ekrem (sav) döneminden, o tarihlere kadar kadı’lar; aslî görevlerinin yanında müftilik ve vaizlik gibi vazifeleri de yerine getirmişlerdir. İslâm fıkhının tatbikatı esas alındığı zaman kazâ makamına (Kadılık görevine) tâyin edilen kimsenin aslî görevleri şu şekilde sıralanabilir.
Birincisi: Kur’ân, Sünnet ve İslâm fıkhının diğer kaynaklarını kânun olarak uygulamak zorundadır. Kat’iyyen hevâ ve hevesine tâbi olamaz.
İkincisi: Yetimlerin, mecnunların, küçüklerin, mahcur ve sefihlerin mallarını korumak (Kayyımlık).
Üçüncüsü: Velîleri bulunmayan yetim kızları ve erkekleri, kefâet hükümlerine riâyet ederek evlendirmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak.
Dördüncüsü: Vakıfların işlerini tâkip etmek.
Beşincisi: Vasiyetleri yerine getirmek.
Altıncısı: Sünnete uygun şekilde her türlü ihtilâfı çözmek, davalara bakmak ve hak sahiplerine haklarını vermek. Kısaca had cezalarının dışındaki İslâmi hükümleri de icrâ etmek.
Yedincisi: Nafaka işlerini, şer’i hududlara göre çözüme kavuşturmak!.. Boşanma sonucu meydana gelen boşlukta; çocukların telef olmaması için, “Hıdâne” vazifesini anne veya babadan birine vermek.
1832 Kaza makamına (Kadılık Görevine) getirilen kimse hüküm verirken; herhangi bir müdahale olsa bile, Kur’ân ve sünnet’in hükümlerine kat’i olarak uymak zorundadır.(112) Kadı’nın Kur’an, sünnet ve icmâ’ya aykırı olarak verdiği hüküm derhal bozulur.(113) Fetevâ-ı Hindiyye’de “Kadı için esas olan; Allahû Teâla (cc)’nın kitabında bulunanla hükmetmektir. Bu sebeble Kur’ân’da bulunan nâsih ve mensûh olan ayetleri iyi bilmesi gerekir. Nasih olan Âyet-i Kerîmelerin; muhkemini, müteşâbihini ve kıraat sebebiyle te’vilinde olan ihtilâfları kavraması şarttır. Eğer vereceği hükmü Allahû Teâla (cc)’nın kitabında bulamazsa; Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetiyle hükmetmesi gerekir. Bu sebeble; sünnet’in de nasih ve mensûhunu iyi bilmesi icabeder. Hadislerde ihtilâfa düşerse en sağlamını (Mütevâtir veya meşhuru) alır ve onunla ictihad eder. Kadı’nın hadis-i şeriflerin mütevâtir ve meşhur olanları bilmesi, haber-i vâhid’i tanıması gerekir. Bunun dışında râvilerin mertebelerini dikkate alması; adil ve âlim olanları, dört halife ve dört Abdullah’tan gelenleri ve diğerlerini bilmesi lâzımdır. Eğer bir hâdise zuhûr eder; onun hakkında Kur’ân ve Sünnette hiçbir şey bulamaz ise; kadı, Sahabe-i Kiram’ın üzerinde icma ettikleri görüşe göre hükmeder. Çünkü Sahabe-i Kiram’ın icmâ’ı ile amel etmek vâciptir. Şayet o meselede Sahabe-i Kiram ihtilâf etmişse durum şudur: Eğer kadı ictihad ehli ise; bu sahabelerden bazılarının kavlini tercih eder, Müctehid değilse onlara muhalif olarak hükmedemez. Çünkü her ne kadar sahabe İhtilâf etmişse de; hiç birisi bâtıl ile ictihad etmemiştir. Hassaf: “Gerçekten sahabilerin ihtilâfı, ictihad için birer delildir” buyurmuştur. Sahabelerin üzerinde icmâ eylediği bir hükme; tabiûndan birisi muhalefet ederse, onun muhâlefetine itibar olunmaz. Bu durumda kadı; sahabe’nin icmai’nın hilâfına hüküm verirse, o hüküm batıldır, geçersizdir. Sahabi devrine yetişmiş fetvâ hususunda onlarla karşılaşmış (Kadı Sureyh ve Şa’bi gibi) alimlerin muhâlefeti de, icmâyı bozmaz. Eğer hüküm Ebû Hanife (rha) gibi, tabiûndan bazısından gelir ve o hususta başka da nakil bulunmazsa, bunda iki rivâyet vardır. Bu birisinde İmam-ı Azam Ebû Hanife “-Ben onları (Tabiûnu) taklid etmem” buyurmuştur. Zahiru’l mezheb’de budur. Nevâdir’in rivâyetinde ise; “-O kimse, Sahabe-i Kiram zamanında fetva vermiş ve ictihad’da bulunmuşsa (Kadı Şureyh, Meşruk b. Ecdâ ve bunun gibi) o zaman ben onları taklid ederim” buyurmuştur. Eğer kadı ictihad ehli değilse; kendisinden istenilen hükmü bir müctehid’den alır, ilimsiz hüküm vermez, sormaktan da utanmaz”(114) hükmü kayıtlıdır.
1833 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “İctihadı ile hükmeden kadı isâbet ederse iki ecir vardır. İctihadı ile hükmedib hata ederse bir ecir (sevab) alır”(115) buyurduğu bilinmektedir. Diğer bir rivâyette; “İctihad eder ve isâbet edersen on sevab mükâfat alırsın. Bütün gayretine rağmen hata edersen bir sevap alırsın”(116) buyurduğu beyan edilmiştir. Şüphesiz ki bu; ictihad yapabilme kudretinde olan kadı (Hâkim) ile ilgili bir hadisedir. Bir kimsenin “müctehid” olabilmesi için; bir-çok vasfı elde etmesi gerekir. Bu konu üzerinde daha önce durmuştuk!..

Deliller ve isbat Mecburiyeti

Adâletin tam olarak tecelli edebilmesi için; dava edilen hakkın isbat edilebilmesi şarttır. Çünkü Kadı (hâkim); tarafların getireceği ve ortaya koyacağı delilileri esas alarak bir hüküm vermek mecburiyetindedir. Davacı haklı bile olsa; varlığını isbat edemediği müddetçe, hakkını elde edemez. İslâm fıkhında isbat mecburiyeti dava açan kimsenin üzerindedir. Davalı inkâr ederse, yemin teklif edilebilir. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: “Beyyine (Delil ile isbat) dava eden kimse üzerinedir. Yemin etmek ise; inkâr edene teklif edilir”(164) hükmü beyan buyurulmuştur. Hakkı kat’i olarak ortaya koyacak her delil (Beyyine) Hâkim’in (Kadının) hükmüne mesned teşkil edebilir. Bunlar şehâdet, yemin, ikrar, yeminden nükûl, yazılı vesikâlar, emâreler ve hâkimin şahsen durumu bilmesi şeklinde tasnif edilebilir. Önce “Şâhidlik” konusunu gündeme getirelim.

Hukmun icrasi ve Cezasinin infazi

Mü’minler arasındaki ihtilâf; afv, haklardan ferâgat veya sulh yolu ile giderilemezse, dava “Hüküm”le sonuçlanır!.. Hükümlerin icrâsı ve hadlerin ifâsını; hassasiyetle tâkip etmek görevi, kadı’ya (Hâkime) âittir. Had cezalarının nasıl infaz edildiğini “Ukûbatlar” bahsinde izah etmiştik!.. Burada hukuk davalarının hükümlerinin icrâsı üzerinde duralım.
1884 Kazâ işleriyle meşgul olan kimse (Kadı); tarafların getireceği delilleri, İslâm’ın kaynaklarını esas alarak değerlendirmek ve bir sonuca varmak zorundadır. Kur’ân, sünnet ve icmâ’ya aykırı olarak vermiş olduğu hüküm geçerli olmaz, o davaya yeniden bakılır.(257) Ayrıca kadı; müdâfaa ve murâfaa sırasında şer’i hududlara riâyet etmemiş ise ve bu husus kat’i olarak tesbit olunursa, şekil açısından karar bozulur. Bunun dışında kadı; hüküm verdikten sonra yanıldığını anlarsa, bizzat kendisi karara itiraz edebilir. Çünkü hakka dönmek, hatada ısrar etmekten çok daha hayırlıdır. Kadı’nın (Hâkim) şahsi kusurlarından dolayı ferd zarara uğramışsa; zararı gidermek Ulû’lemr’e düşen bir görevdir.(258) Zira insanlar; zarardan kurtulmak için kadı’ya mürâcaat etmektedirler. Burada şu inceliğe de, dikkat etmek gerekir. Kadı’nın (Hâkim’in) verdiği kararın bozulması ve muhâkemenin iadesi için; çok ciddi delillere ihtiyaç vardır. İctihad’a dayanan hususlarda; mahkemenin kararına itiraz edilemez.
1885 Günümüzde; suçun mâhiyeti ve işleniş şekli ne olursa olsun, lâik kanunlara dayanan mahkemeler, ferde “Hapis Cezası” vermektedirler. Her ne kadar; işlenen suçun durumuna göre hapis süresi farklılaşsa da, cezânın mahiyeti aynıdır. Farklı suçlara; aynı mâhiyette cezaların verilmesi ve bunların birarada tutulması; yeni yeni “Çete”leri ortaya çıkarmaktadır.(259) Ayrıca uzun yıllarını cezâevinde geçiren bir insanın; ruhi dengesinin darma-dağın olduğu da, bilinmektedir. İslâm fıkhında suçun farklılaşması, cezanın mâhiyetini değiştirir. Adam öldüren bir kimse ile hırsızlık yapan bir kimse, aynı cezaya çarptırılamaz!.. Şimdi İslâm fıkhında “Hapis Cezâsı” var mıdır? sualine cevap arayılım.
1886 Câhiliyye döneminde; Mekke’de hapis cezası yaygındı. İslâmi tebliğ başlayınca mürşiklerin, yeni müslüman olanların bazılarını, hapse attıkları bilinmektedir.(260) Resûl-i Ekrem (sav) Medine’ye hicret ettikten sonra, Mekke’li müşrikler tarafından hapse atılan bazı müslümanları kurtarması için Hz. Velid b. Mugire (ra)’yi câsus olarak göndermiştir. Hz. Velid b. Mugire (ra) Mekke’de elleri ve ayakları bağlı olarak hapsedilmiş iki müslümanı, bağlarını çözerek kurtarmıştır.(261)
1887 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Hz. Yusuf (as)’un” kıssası beyan edilirken, onun hapishânedeki ilişkilerinden bilgiler verilir.(262) Yine mûteber tefsirlerde Nemrud’un; Hz. İbrahim (as)’i ateşe atmadan önce hepsettiği kaydedilmiştir. Zinâ edenlerle ilgili olarak gelen ilk Âyet-i Kerîme’de de; hapis cezasından bahsedilmektedir. Şimdi bu hususu kısaca izah edelim; Allahû Teâla (cc) “Kadınlarınızdan fuhşu irtikâp edenlere karşı içinizden dört şâhid getirin. Eğer şehâdet ederlerse, onları (zinâ edenleri) ölüm alıp götürünceye kadar veya Allah onlara bir (ceza) gösterinceye kadar, kendilerini evlerde hapsedin. Sizlerden fûhşu irtikâp edenlerin her ikisini de eziyyete koşun. Eğer tevbe edip, (nefislerini) islâh ederlerse artık onlara eziyyetten vaz geçin”(263) buyurmuştur. Hz. Ubâde b. Sabit (ra)’den rivâyet edildiği göre Resûl-i Ekrem (sav): “-Benden alınız, benden alınız!.. Allahû Teâla (cc) şüphesiz zinâ edenler için bir yol göstermiştir. Bekârın bekârla zinası yüz değnek ve bir sene sürgündür. Evlinin evliyle zinâsı yüz değnek ve recm’dir”(264) buyurmak suretiyle, hapis cezasının ve eziyyet’in nesh edildiğini açıklamıştır. Zinâ edenlerle ilgili olarak Nûr Sûresinde beyan edilen cezalar; bu Âyet-i Kerîme’nin hüküm olarak değiştirildiğinin delilidir.(265) Dolayısıyla zinâ edenlerin; ömür boyu evlerinde hapsedilmesi hükmü kaldırılmıştır.
1888 Resûl-i Ekrem (sav) döneminde hapishâne mevcut değildir. Mescidler ve dehlizler; suç işlediği zan edilen kimselerin tutuklandığı yerlerdir!..(266) Nitekim Resûl-i Ekrem (sav); bir cinâayet suçundan sanık olan Sumame b. Usâle (ra)’yi mescidin duvarına bağlamıştır.(267) Beni Kurayza yahudilerinden esir alınan kimseleri, bir ev içerisinde hapsetmiştir. Hz. Ömer (ra)’in dört bin dinara bir ev satın alarak; orayı hapishâne olarak kullandığı kaynaklarda yer almaktadır. Resûl-i Ekrem (sav) döneminde; elinde imkânı olduğu halde borçlarını ödemeyenlerin tutuklandığı bilinmektedir.(268) İbn-i Abidin: “Özel olarak ilk hapishâne yapan Hz. Ali (ra)’dir. Bu fûkaha’nın: “Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir devrinde hapishâne yoktu” sözüne de münâfi değildir. Çünkü o zaman insanlar mescidde veya bir dehlizde hapsediliyorlardı. Hatta Hz. Ömer (ra) Mekke’de dört bin dirheme bir ev satın aldı ve bunu hapishane olarak kullandı”(269) diyerek, gelişmeleri izah eder. Hz. Ali (ra) önce “Nâfi” adını verdiği, kamıştan bir hapishâne yaptırmış; fakat suçlular kaçtığı için, daha muhkem olarak “Mehis” cezâevini inşâ ettirmiştir. İbn-i Münzir “Borçlarından (Ödemediği için) kişi hapsedilir. Hz. Ömer b. Abdülaziz (rha) bu görüşe katılmaz ve onun (borçlunun) malının taksim edileceğini ve kendisinin hapsedilmeyeceğini söyler”(270) hükmünü zikreder.
1889 Hanefi fûkahası: “Bir zengin; karısına mehrini veya nafakasını vermezse, bu sebeble (vermesi için) hapsedilir”(271) hükmünde ittifak etmiştir. İslâm fıkhında hapis; başlı-başına bir cezâ değil, hakların iâdesi için bir vâsıtadır. İmkânı olduğu halde; başkasına aid bir hakkı ödemeyen kimse, bu sebeble tutuklanır. İçerde kalma süresi; imkânının olup olmadığını tesbit etmekle sınırlıdır. Fûkaha; bu sürenin; bir aydan, altı aya kadar olabileceği hususunda farklı rivayetlerde bulunmuştur. Essah olan kavle göre; şahısların durumuna vâkıf olan kadı’nın (Hâkim’in) süreyi tâyin etmesidir.(272) Zira borcunu; ancak kazanç elde ederek ödeyebilir. Bunun hapishane’de gerçekleşmesi ise; mümkün değildir.(273) Şurası da unutulmamalıdır ki; bir kimsenin borcundan dolayı hapsedilmesi, alacaklı durumunda olan müslümanların talebine dayanan bir hâdisedir. Alacak ve borç hususunda mü’minlerin nasıl hareket etmeleri gerektiği hususunda daha önce kısaca durmuştuk!..(274) Bilindiği gibi zekât verilecek sınıflardan birisi de; borçlulardır!.. Hatta Fûkaha’dan bazıları; borçluya zekât verilmesinin; fakir ve miskine verilmesinden daha evlâ olduğuna hükmetmişlerdir. Resûl-i Ekrem (sav)’in döneminde, Hz. Ali (ra)’nin hilâfetine kadar; İslâm toplumunda hapishâne ihtiyacının olmaması da, önemli bir hadisedir.
1890 Feteva-ı Hindiyye’de Hapis Çeşitleri” şu şekilde izah edilmiştir.
Birincisi: Borç yüzünden; alacaklının mürâcaatı ve isbatı sonucu ortaya çıkan hapis!..Borçlunun; aile çevresi veya dostları borcunu ödeyebilecekleri gibi, alacaklı müddet vererek tutukluluğunu ortadan kaldırabilir. Kefil de; geçerlidir.
İkincisi: Allahû Teâla (cc)’nın hukukuna taallûk eden hudud cezaları için tutuklama!.. “Ukûbat’lar” bahsinde; bu cezaların mâhiyeti ve uygulanma şekli üzerinde durmuştuk!.. Bunun belli bir süresi yoktur; ancak kısa zamanda sonuçlandırılması şarttır. Zira şüphe sanığın lehinedir.
Üçüncüsü: Hem Allahû Teâla (cc)’nın hem kulun hukukuyla ilgili olarak tutuklama!.. Hadd-i Kazf, cinâyet vs..(275)
Dikkat edilirse bunların hiçbirisi; belli bir süre ile sınırlı değildir. Dolayısıyla İslâm fıkhında; insan için asıl olan hürriyettir. Zira ruhlar aleminde gerçekleşen Mîsak sonucu insanın elde ettiği nimetlerden birisi budur!.. İmam-ı Muhammed (rha) “Herhangi bir sebeble tutuklanmış müslümanın; karısının belirli süreler içerisinde yanına girmesine müsaade edilmesi gerektiğini” beyan eder!.. Suçlu kimse; tahkir edilmediği gibi, herhangi bir eziyyet (Dövme, dille tecavüz vs.) yapmak da câiz değildir. Zira İslâm dini; suçun cezâsını tayin etmiştir. Ek bir cezâ vermek zulümdür.
1891 Hz. Ömer (ra)’in “mü’minin sırtı yasak bölgedir. Yâni ona vurulmaz, kötülük edilmez” buyurduğu bilinmektedir. İmam-ı Yusuf (rha): “Hz. Ömer (ra) kendinden vaki olan bir zellesinden dolayı bir adamı dövdü. Adam Hz. Ömer’e: “-Şüphesiz ben şu iki adamdan birisi olmalı değil miydim? Bir adam bilmeyerek hata edince kendisine bilmediği husus öğretilir. Diğeri de hata etmiştir, afv edilir” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) adama: “-Doğru söyledin, benim de öyle yapmam gerekirdi. O halde kalk sen de benden hakkını al” diyerek özür diler.”(276) Te’dib ve ta’zir için; şer’i bir hükmü uygulayan kimse dahi; mü’minlerin hassas bölgelerine vuramaz. Zira Resûl-i Ekrem (sav): “Sizden biriniz dövdüğünde (Te’dib için) yüze vurmaktan sakınsın”(277) emrini vermiştir. Hadd cezâlarında dahi; göğüse, karına, başa, tenâsül uzuvlarına ve yüzüne kamçı vurulmaz.(278) Dolayısıyla gardiyanların; meşrû bir sebeb yokken, sırf suç işlediği gerekçesiyle tutukluları dövmeleri câiz değildir. İnsanların haksız yere dövülmeleri ve eziyete tâbi tutulmaları; büyük bir zulümdür. Kazâ işleriyle meşgul olan kimse (Kadı); cezâevlerinde meydana gelen her türlü zulmün, manevi mes’ûliyetine ortaktır. Çünkü haddlerin icrâ edilmesi ve hükümlerin uygulanmasından mes’ûl olan kendisidir. Gerektiği halde; icrâ kuvvetlerinden, yardım talebinde bulunur.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com