Devletin Tarifi ve Mahiyeti

10/05/2006

İnsanların ortak ihtiyaçlarının karşılanması ve insanlığa faydalı olan işlerin yapılması; devletin “varlık sebebi” olarak kabul edilmiştir. Mesele bu açıdan ele alındığı zaman “İnsana Hizmet” hadisesi gündeme girer. Dolayısıyla devleti şu şekilde tarif etmek mümkündür: “İnsanların ortak ihtiyaçlarından doğan, birbirleriyle olan ilişkilerini sosyal sözleşme esaslarına göre düzenleyen; bir ülke üzerindeki siyasi ve hukuki iktidarın, müessese mahiyetindeki görünümüne devlet denilir”(25) tariften de anlaşılacağı üzere; devlet, müşahhas ve mücerred bir-çok unsurun bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkar. Herşeyden önce; sınırları mâlum olan bir toprak parçası (ülke) ve o ülke üzerine yerleşmiş, insan cemaatine ihtiyaç vardır. Bir devletin; siyâsi, iktisâdi, ictimâi çerçevesine ve iskeletini teşkil eden yazılı-yazısız bütün hukuki ilkelerine anayasa adı verilir.(26) Genellikle insanların ortak ihtiyaç ve iradelerini (Sosyal sözleşme esaslarını) kabul ettikleri anayasalarında görmek mümkündür. Dolayısıyla Allahû Teâla (cc)’ya iman eden ve O’na ibadeti esas alan insanların; kendi aralarındaki sosyal sözleşmeleri, İslâm dinine dayanır. Nitekim İbn-i Hümam: “Mü’minlerin kendi içlerinden bir imam (devlet başkanı, Ulû’lemr) seçmelerinin sebebi; İslâm dininin emirlerini hakkı ile edâ etmektir”(27) diyerek, müslümanların sosyal sözleşmelerinin mahiyetini ortaya koymaktadır. Tağut’a kulluğu esas alan insanlar; sosyal sözleşmelerini, kuvvet dengelerine göre tesbite gayret ederler. Çünkü onlar; Allahû Teâla (cc) ve Resûlü (sav)’ne karşı isyan ederek, hevâ ve heveslerine kapılmışlardır.
1799 Filozoflar devletin fonksiyonları hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Hatta bir kısmı; devletin; egemen güçlerin, (diğer insanlara) hâkimiyetini sağlayan bir araç olduğu iddiasındadır. Genel olarak Aristo’dan bu yana devletin; teşri (kanun koyma), icra (kânunları tatbik etme) ve Yargı fonksiyonları üzerinde durulmuştur. Devlet teşri fonksiyonu ile; kanunlar koymak, hukuk kaidelerini göstermek sûretiyle ferdlerin hareket ve münasebetlerini belirler. Böylece cemiyet belirli bir nizama kavuşur. Kaza (yargı) fonksiyonu ile; bu kanunları münasebetlere ve hadiselere tatbik ederek, kaidelere uygun olmayan davranışları önler, hukuk nizamını korur. İcra fonksiyonu ise; gerektiğinde kuvvet kullanarak, hukuk nizamını korumak ve ortak ihtiyaçların teminini sağlamak, faydalı ve iyi neticeler elde etmek şeklinde ele alınmıştır.(28) Bugün Türkiye’de; teşri (kanun koyma) fonksiyonu Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), icra ve idare fonksiyonunu; Cumhurbaşkanı başta olmak üzere, Başbakan, Bakanlar Kurulu ve devlet memurları, Kaza (Yargı) fonksiyonunu ise mahkemeler yerine getirmektedirler. Ancak devletin temel nizamlarını tamamen veya kısmen İslâm dinine uydurmak suçtur.(29) Bu sebeble; TBMM üyeleri, insanlardan aldıkları yetkiye dayanarak, insanlar üzerine kanun koymak durumundadırlar. Bazı müellifler; bunu “Çağdaş Uygarlık” olarak nitelendirmektedirler. Halbuki hevâ ve heveslerini ilâh edinen insanların kurduğu bir sistemdir.
1800 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Şüphesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Hakikat Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!. (İyi düşünün) Şüphe yok ki Allah (hükümlerinizi) hakkı ile işitici, (bütün yaptıklarınızı) hakkı ile görücüdür”(30) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Âyet-i Kerîme’nin “Mekke’nin Fethi” sırasında indiği rivâyet edilmektedir. Resûl-i Ekrem (sav) fetihten hemen sonra Kabe’yi tavaf etmiş, sonra içeri girmek istemiştir. Kabe’nin anahtarı; atadan, dededen Hz. Osman b. Talha’ya intikâl eden bir emânet durumundadır. Anahtarı peygamber (sav)’e vereceği sırada Hz. Abbas (ra): “Bundan böyle anahtarın kendisine emânet edilmesini, sıkâyet (hacılara su verme) hakkından sonra, sidânet’in (Kabe’nin bekçiliğinin) de kendisinde olmasını” arzu ettiğini beyan eder. Hz. Osman b. Talha (ra) bu teklif karşısında anahtarı geri çeker, rahatsız olduğu her halinden bellidir. Daha sonra Resûl-i Ekrem (sav)’e hitaben: “-Anahtarı, Allah’ın emâneti olarak veriyorum” der. Resûlûllah (sav) Kabe’nin içine girerek putları temizler ve sonra Hz. Osman b. Talha (ra)’yı yanına çağırarak: “Osman, işte emânet olarak verdiğin anahtar. Bugün ahde vefa ve iyilik günüdür” buyurur. Kısa bir süre sonra: “Şüphesiz ki Allah, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder…” âyeti nâzil olur.(31) Bunun dışında başka rivayetler de vardır. İslâm ûleması; ayetin hükmünün umumi olduğu hususunda ittifak etmiştir. Esasen Resûl-i Ekrem (sav)’in Kabe’nin anahtarı amcası Hz. Abbas’a değil; o işe daha ehil olan Hz. Osman b. Talha’ya vermesi de, bu ittifakın bir delilidir. Ayrıca: “İş ehil olmayanların eline geçti mi, kıyâmeti gözetleyiniz”(32) Hadis-i Şerifi; her türlü emânetin mutlaka ehil olanlara teslimini tavsiye etmektedir. Bazı müfessirler, bu Âyet-i Kerîme’nin; emir sahipleri ve kadı’lar hakkında indiğini de rivayet etmişlerdir.(33)
1801 Müslümanlar; herhangi bir kavme kin duysalar dahi, hüküm verirken âdil olmak mecburiyetindedirler. Zirâ “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman, Adâletle hükmetmenizi emreder” hükmü; herhangi bir tahsise manidir. Ayrıca bir başka Âyet-i Kerîme’de: “Ey iman edenler!.. Allah için hakkı ayakta tutan (hakim insan)lar, adâletle şâhidlik eden (kimse)ler olun. Bir kavme olan kininiz, sizin Adâletten ayrılmanıza sebeb olmasın. Adil davranın. Zira (Adâletle muamele) takvaya en yakın olandır”(34) hükmü beyan buyurulmuştur. Farklı dinlerden olan insanlar; mü’minlerin imamına veya kadısına müracaat ettikleri zaman, onlar arasında da Adâletle hükmetmek farzdır. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Allahû Teâla (cc) zulmetmeyen (Adil olan) hakimle beraberdir. Eğer zulme saparsa, onu kendi nefsinin eline bırakır”(35) buyurduğu bilinmektedir. Bilindiği gibi zulüm; Adâletin zıddıdır. Allahû Teâla (cc)’nın; zalimleri sevmediği ve zulme razı olmadığı kat’i nasslarla sabittir. Şimdi zulmün çeşitlerini kısaca gündeme getirelim. Resûl-i Ekrem (sav): “Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm var ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm var ki, Allah onu affeder. bir zulüm de var ki, Allah onun mutlaka hesabını sorar. Allahû Teâla (cc)’nın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah “Şirk büyük bir zulümdür” (Lokman Sûresi: 31) buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm; kulların kendi nefislerine karşı işledikleri zulümdür. Rabbleri ile kendileri arasındaki işlerde yaptıkları hatadır. Allah’ın hiç bırakmayıp mutlaka hesap soracağı zulüm ise; kulların birbirlerine karşı haksızlıklarıdır. Allah bunların hesabını sorar ve zâlimleri cezalandırır”(36) buyurarak, zulmün çeşitlerini ve sonuçlarını izah etmiştir.
1802 Akaid kitaplarında müslümanların ortak ihtiyaçları beyan edilirken “Müslümanlar için bir imama mutlak sûrette ihtiyaç vardır. Dini hükümlerin uygulanması cezaların (Hadlerin) tatbiki, kafirlere karşı ülke sınırlarının korunması, cihad için ordu teşkil edilmesi, sadakaların toplanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyaların zabt-u rapt altına alınıp kahredilmesi, Cum’a ve Bayram Namazlarının edâ edilmesi, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilâfların ortadan kaldırılması hukukun üzerine kâim olduğu şâhidliklerin kabulü, velileri bulunmayan (kimsesiz) çocukların ihtiyaçlarının karşılanması, eğitilmesi, evlendirilmesi ve ganimet mallarının taksimi gibi önemli meseleler imam (Devlet başkanı, Ulû’lemr) sayesinde icra edilir”(37) hükmünde ittifak edilmiştir.Bütün bunları; teşrii, tebliğ, icra ve kaza fonksiyonları içerisinde mütalaâ etmek mümkündür. Şimdi bu konu üzerinde duralım.

Teblig (Hukumleri Ogretme) Gorevi

Daha önce “Cihad’ın Teşri Merhaleleri” başlığı altında; tebliğin mâhiyetini izah etmiştik!.. İbn-i İshak’a göre; Resûl-i Ekrem (sav) Mekke’de ilk üç yıl inancını gizlemiştir!.. Daha sonra Allahû Teâla (cc)’nın beyan buyurduğu şekilde tebliğe devam etmiştir.(62) Kur’ân-ı Kerîm’de: “Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (Onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridir”(63) hükmü beyan buyurulmuştur. İslâm ûleması: “İyiliği emretmek (Emr-i Bi’l Mâ’ruf) ve kötülükleri önlemeye çalışmak (Nehy-i An’il Münker) farz-ı kifâye olan bir ameldir. Çünkü bu işle meşgul olan bir cemaatin bulunması emredilmiştir. Hiç kimse bununla meşgul olmazsa; farz olan bir amel topluca terkedildiği için, bütün mü’minler mes’ûl olur”(64) hükmünde müttefiktir.
1812 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah’a andolsun ki; siz ya iyiliği emredip, kötülükten vaz geçirmeye çalışırsınız, ya Allah kendi katından sizin üzerinize bir azab gönderir. O zaman dua edersiniz; fakat duanız kabul edilmez”(65) buyurduğu bilinmektedir. Şurası muhakkaktır ki; insanları hayra çağırmak, iyiliği emretmek ve kötülükten vaz geçirmeye çalışmak; ilim ve ihlâs isteyen bir (sahih) ameldir. Fakat herkesin bu sahada muvaffak olabilmesi güçtür. Nitekim bir Âyet-i Kerîme’de: “Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle!.. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile yakın dostun olmuştur.”(66) hükmü zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem (sav)’in hisbe teşkilâtını bizzat kurarak; ehil olan kimseleri bu işle görevlendirdiği bilinmektedir. Muhtesiblerin; âdil, muttaki ve âlim olmaları şarttır. Nitekim bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmuştur: “İnsanlara ancak emir vaz-ü nasihat eder veya emir tarafından görevlendirilmiş bir kimse!.. Üçüncü ancak mürai kişi olur”(67) İmam-ı Şafii (rha): “Bir kimse din kardeşine gizlice tebliğ ederse, gerçekten nasihat etmiştir. Aşikare va’zeden ise; onu muhakkak sûrette rezil etmiş ve batırmıştır” hükmünü zikreder. Zirâ İslâm’da kusurları ortaya dökmek ve ifşa etmek câiz değildir. Cahil ve şerrinden korkulan kuvvet sahibi zâlime karşı; onun zaaflarını bilen bir âlim nasihat edebilir. Kaldı ki; kötülüklerin kuvvet zoruyla ortadan kaldırılabilmesi; emir sahibiyle yakından alakalıdır.
1813 Kur’ân-ı Kerîm’de: “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel yol hangisi ise onunla yap”(68) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu Âyet-i Kerîme’yi tefsir ederken: “İnsanları Allah’ın dinine davet ederken, onların liyâkat ve istidatlarını dikkate almak vâciptir. Zekâ yönünden üstün olan ve eşyanın hakikatini öğrenmek isteyenlere tebliğ; kat’i delillerle (hikmetle) yapılır. Temiz fıtrat sahibi olanlara güzel vaz-û nasihat yeterlidir. İnadçı, münazara ve münakaşadan hoşlananlara, bir takım ön bilgilerle ve âdab-ı münazara ile tebliğ yapılır”(69) hükmünde ittifak etmişlerdir. Allahû Teâla (cc)’ya iman eden, iyiliklerin yayılması ve kötülüklerin önlenmesi için her türlü çileye katlananlar müjdelenmişlerdir. Nitekim bir Âyet-i Kerîme’de “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız”(70) buyurulmuştur. Mü’minlerin; dünyaya gelmiş en hayırlı toplum oldukları sabittir. Hayırlı oluşlarının temel vasfı: Allahû Teâla (cc)’ya iman etmeleri, iyiliklerin yayılması için çalışmaları ve kötülüklerden menetmeleridir. Resûl-i Ekrem (sav): “Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin (Kötülüğünü söylesin). Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle ona (kötülüğe) buğz etsin. İmanın en zaifi de budur”(71) buyurmuştur. “Emr-i Bi’l Ma’ruf”, (İyilikleri emretmek) sadece devletin görevi değildir” diyen ûlema, bir Hadis-i Şerifi delil getirmiştir. Şayed yapılacak emir namaz, oruç, zekât ve cihad gibi herkesin bildiği vâciplerden, nehiy (yasaklama) zinâ, şarap, fâiz ve bunun gibi kat’i haramlardan ise; bütün müslümanlar bu görevi usûlüne uygun yerine getirebilirler. Dolayısıyla “Farz-ı Ayn” olan ilimlerden; bütün mü’minler sünnete uygun şekilde “Emr-i Bi’l Ma’ruf” yapabilirler. Fakat nâdir olan meselelerde; ûlema söz sahibidir.
1814 İslâm fıkhında; bazı hallerde (Darû’l Harb’te doğup, büyümek, aklî sıkıntı geçirmek vs..) hükmü bilmemek mâzeret olarak kabul edilmiştir. Yeni müslüman olmuş bir bedevi Resûl-i Ekrem (sav)’in hoşuna gider zannı ile bir kırba şarap getirir, hediye eder. Resûlullah (sav) adama: “-Sen Allahû Teâla’nın onu haram kıldığını bilmiyor musun?” diye sorar. Meseleyi öğrenen şarabı yanındakilere satmak ister, Resûl-i Ekrem (sav) bu defa: “-İçilmesini haram kılan Allahû Teâla (cc) satılmasını da haram kılmıştır”(72) ikazını yapar. Bunun üzerine bedevi şarabı yere döküverir. Dikkat edilirse Resûl-i Ekrem (sav) adamı herhangi bir şekilde ta’zir etmemiştir. Zirâ niyeti Resûl-i Ekrem (sav)’in hayır duasını almaktır. Nitekim Hanefi fûkahası: “Bir harbi, müslüman olup İslâm memleketine gelse, sonra haram olduğunu öğrenmeden şarab içse, hakkında içki haddi (hadd-i Şurb) icra edilmez”(73) hükmünde müttefiktir. Esasen herhangi bir suçu bilmeden işleyen ve öğrendikten sonra pişman olan bir kimseyi cezalandırmak bir-çok yönden sakıncalıdır. Hz. Ömer (ra)’in hilâfeti döneminde; yeni müslüman olmuş bir kimse (Yemen Vilâyetinde) zinâ eder. Fakat zinânın haram olduğunu bilmemektedir. Yemen Valisi; Hz. Said b. Müsayyeb (ra) ne yapılması gerektiği hususunda tereddüte düşer ve mektupla durumu Hz. Ömer (ra)’e bildirir. Hz. Ömer (ra) cevabında: “Zinânın haram olduğunu bilmiyorsa, öğretiniz. Eğer tekrar yaparsa haddi (cezasını) haketmiş olur”(74) buyurur. İslâm fıkhında teklif; mükellefin kudret ve kuvvetiyle yakından alakalıdır. Dolayısıyle İslâmi yönetimin en önemli meselesi; tebliğ ve eğitimdir. Bu konuda mü’minlerin: sünnete uygun bir şekilde, kendilerinden olan emir sahiplerine yardım etmeleri zarûridir.

Kaza (Kadi’lik) Karsisinda insanlarin Durumu

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “İdâresi altında bulunan müslümanlardan; daha ehliyetlisi bulunduğu halde, bir başkasına vazife veren hakikaten Allah’a, O’nun Resûlüne ve İslâm Milletine ihânet (hâinlik) etmiş olur”(88) buyurduğu bilinmektedir. İslâm uleması: “Müslümanların en kuvvetlisi, en bilgilisi, en sabırlısı ve en muttakisi kadılık görevine getirilmelidir” hükmünde ittifak etmiştir. Elbette bu göreve de insanlar tâlip olacaktır. Hanefi Fûkahası: “Kadılık görevi bakımından insanları beş kısımda mütâlâa etmek mümkündür.
Birincisi: Bir kimsenin; Kazâ’ya (Kadılığa) kendisinden daha ehil birisi bulunmadığı zaman, onun kazâ (Kadılık) vazifesini ifâ etmesi farzdır.
İkincisi: Kazâ’ya (Kadılığa) ehil bir-çok kimse bulunduğu halde, bunlardan birisinin bu göreve daha ehil olması halinde, kadılığı o şahsın ifâ etmesi müstehabtır.
Üçüncüsü: İslâm cemaatinde; liyâkat ve selâhiyet bakımından kendisine müsâvi kişilerin bulunması halinde kadılık görevini alıp-almamak hususunda muhayyerdir. Dilerse kabul eder, dilemezse kabul etmez.
Dördüncüsü: Bir kimsenin kadılığa ehil olduğu halde, cemaatte kendisinden daha ehil ve muttaki kimseler bulunursa, bu kimsenin kazâ makamını işgal etmesi mekruhtur.
Beşincisi: Kendi nefsinin âcizliğini, insafının azlığını ve hevâsına uyduğunu, (bu durumunu başkalarının bilmediğini) bilen bir kimsenin kazâ makamına gelmesi (Kadı’lık yapması) haramdır”(89) hükmünde ittifak etmiştir. Dikkat edilirse burada; kazâ görevini düşünen insanlara, bazı ölçüler hatırlatılmıştır.
1820 Kazâ (Kadılık) makamını talep eden kimsenin; nefsine fazla itimad ettiği gizlenemez. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Her kim kadılığı (Kendi isteğiyle) üzerine alırsa, sanki o bıçaksız boğazlanmış gibi olur”(90) Hadis-i Şerifi, meselenin hassâsiyetini kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla Kazâ makamını ihtirasla taleb etmek câiz değildir. Ancak mü’minlerin velâyetine hâiz Ulû’lemr; zorla bu makama getirse (yani ısrar ederse) kabul etmekte bir beis yoktur. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Her kim kazâ makamını (kadılığı) taleb ederse; onun ameli kendi nefsine ısmarlanır. (Nefsiyle baş-başa kalır) Kim kazâ makamına (Kadılığa) icbâr olunursa, ona doğruyu ilhâm eden (yardımcı olan) bir melek iner”(91) buyurduğu bilinmektedir. Feteva-ı Hindiyye’de: “Âlimlerin cumhuru, şunun üzerinde ittifak etmiştir. Kazâ (Kadılık) makamını kabul etmek ruhsat, ondan kaçınmak ise azimettir. Tatarhaniyye’de de böyledir. Kadılık; lisan ile taleb edilemediği gibi, kalben de taleb edilemez. Ancak o makama kendisinden daha liyâkatlı bir kimse yoksa, o zaman müslümanların hukukunu korumak için farz olur. Bir beldede kazâ makamını (Kadılık görevini) hakkı ile temsil edecek, selâhiyet sahibi bir-çok kimse bulunursa, bunlardan herhangi birisinin kadı olmaktan kaçınması günah olmaz. Muhıyt’te de böyledir. Şayed liyâkat sahibi olan müslümanların hepsi bu görevden kaçınır; bu sebeble cahil birisi kadı olursa, tamamı günaha ortak olur. İnaye’de de böyledir”(92) hükmü kayıtlıdır.
1821 Allahû Teâla (cc)’ya, O’nun Resûlûne (sav) ve İslâm Milletine ihânet etmemek için; emânetlerin, ehliyet ve liyâkat sahibi kimselere teslim edilmesi şarttır. Şimdi kazâ makamına (Kadılık görevine) getirilecek kimselerde bulunması gereken özellikler üzerinde duralım.

Davalara Nerede Bakilir?

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Mescidler ancak Allahû Teâla (cc)’nın zikredilmesi ve hüküm vermek için binâ edilmişlerdir” Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası: “Resûl-i Ekrem (sav) davalara; mescid’de, herkese açık olarak bakıyordu. Hülefâ-i Râşidiyn döneminde de; mescidler, bu gâye ile kullanılmıştır.”(147) hükmünde ittifak etmiştir. İmam-ı Şafi (rha) “Kazâ için mescidde oturum yapmak mekruh olur. Zira müşriklerin necis olduğu nassla sâbittir. Eğer muhakeme için mescidde oturum yapılırsa, girmelerine mâni olunamaz. Ayrıca hayız hâlindeki kadınların mescide girmeleri de nâssla yasaklanmıştır”(148) hükmünü beyan etmiştir. İmam-ı Şafi (rha)’nin bu kavline, Hanefi fûkahası şu şekilde cevap vermiştir: “Müşriklerin necis olması; kalbi ile alakalı bir hâdisedir. (İtikâden necistir). Zâhiren (vücût olarak) necis değildir. Dolayısıyla kazâ (mahkeme) için mescide girmekten menedilmez. Kaldı ki; kazâ, bir açıdan (Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek noktasından) ibadet hükmündedir. Mescidde ikâme olunması câizdir. Hayız halindeki kadının durumuna gelince; durumu haber verir, kazâ makamındaki kimse ve yardımcıları dışarı çıkarlar. Cum’a camisi; kazâ için daha elverişlidir. Çünkü kadı’nın (hâkim’in) fıkıh erbâbı âlimlerden faydalanması daha kolay olur.”(149)
1845 Feteva-ı Hindiyye’de: “Kadı’nın (Hâkimin) bulunduğu yerde veya sevdiği bir mahalde hüküm vermesinde bir sakınca yoktur. Zira hüküm vermek için bir yer (hassaten) tahsis edilmemiştir. Tatarhaniye’de de böyledir. Hâkimin evi şehrin ortasında ise evinde oturup hüküm vermesinde, bize göre (Hanefilere) bir sakınca yoktur. Bezzaziye’de de böyledir. Haniye’de şöyle beyan edilmiştir: “Hakim evinde veya mescidde oturduğunda, izdihamdan dolayı bir yardımcı (Odacı, mübâşir) alır. Bu kapıcı içeri girmeleri için hiç kimseden bir ücret alamaz. Tatarhaniye’de de böyledir. Hâkim (Kadı) mescidde hüküm verebilir. Fakat mescidde hadd ve ta’zir cezalarını tatbik edemez. Nehrû’l Faik’te de böyledir. Kadı (hâkim) yol dar olmadığı takdirde (gelip-geçene zarar vermezse) orada oturup hüküm vermesinde bir sakınca yoktur. Tebyin’de de böyledir”(150) hükmü kayıtlıdır. Dikkat edilirse Hanefi fûkahası: dava’ya nerede bakılacağına değil, mâhiyetine önem vermiştir. Eğer “Ulû’lemr”; bir adliye binâsı yaptırırsa, bütün kazâ işleri orada ifâ edilebilir.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com