Kefalet’in Tarifi ve Mahiyeti

10/05/2006

Önce kelime üzerinde duralım. Kefâlet lûgatta; bir şeyi diğer bir şeye mutlak surette eklemek manasınadır.(98) Resûl-i Ekrem (sav)’in parmaklarını göstererek: “Yetime kefil olan ve ona bakan kişi, cennette bu parmağın bu parmağa yakın olduğu gibi bana yakın olacaktır” demesi, yani yetimi kendi ailesine bir ferd olarak ekleyen kişi, onun sorumluluğunu üstlenen kişi demektir.(99) İslâmi ıstılâhta. “Bir şeyin (Mal, nefis veya borç) mutâlebesi (taleb edilmesi) hakkında bir zimmeti, diğer bir zimmete eklemeye kefâlet denilir”(100) tarifi esas alınmıştır. Bir kimsenin şahsına kefil olmaya (Kefâlet-i binnefs), bir malın edasına kefil olmaya (Kefâlet-i bi’lmal) ve bir malın teslimine kefil olmaya (Kefâlet-i bi’t-teslim) denilir. Alış-verişte tüccar genellikle müşteriden kefil ister. Burada da “Borca kefâlet” hadisesi gündeme girer. Bu bir anlamda kefil olan kimse açısından; başkasının mes’ûliyetini, gönül rızasıyla üzerine almaktır. Herhangi bir şeyi taleb eden kimse; taleb ettiği şeyin ortadan kalkmaması için, kefil isteyebilir. Bu bir anlamda; birbirini tanımayan kimselerin, kendilerini tanıyanlar vasıtasıyla alış-veriş etmelerini kolaylaştırır. Kefâlet’in rüknü: İcab ve kabûldür.(101) Yalnız kefilin icâbı (kabul ettiğini beyanı), kendisine kefil olunan kimse reddetmediği müddetçe, kefâlet için geçerlidir. Kefilin icâbı; örf ve adette teâhhüde delâlet eden sözlerle gerçekleşebilir.(102) Meselâ: “Ben kefilim”, “Tamam, kefil oldum” veya “Borcunu ödemezse, benden talep edebilirsin, tazmin ederim” gibi!.. Kefâletin meşruiyyeti; icmâ ile sâbittir. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Kefil, borcu yüklenen kimsedir”(103) Hadis-i Şerif; icmânın delilidir. İbn-i Münzir, “Bir kimse, bir şahsa, (onun emriyle birine karşı) herhangi bir mal için kefil olsa, kefil olan bu kimsenin o malı ödemesi gerekir ve kendisi de kefil olduğu şahsa rücû eder”(104) hükmünde, icmâ olduğunu kaydeder.
2016 Kefâlet’in sahih olabilmesi için; bazı şartların bulunması gerekir. Bu şartlar; “1) Kefil’de aranan şartlar, 2) Kendisine kefil olunan şahısta aranan şartlar, 3) Mekfûlün leh (Alacaklı olan) hususunda aranan şartlar, 4) Kefilin ödemeyi ve teslim etmeyi taahhüd ettiği şeyde bulunması gereken şartlar” şeklinde tasnif edilmiştir.(105) Şimdi bunları sırasıyla gündeme getirelim.
KEFİL’DE ARANAN ŞARTLAR: Kefil; başkasına ait bir mes’ûliyeti üzerine alan kimsedir. Dolayısıyla şu şartların bulunması zaruridir. Birincisi: Akıllı olmalıdır. Çünkü kefâlet bir akid’dir. Delinin yapacağı akid, hak meydana getirmez. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Üç kişi muâheze olunmaz!.. Uyanmadıkça uyuyan, bulûğa ermedikçe çocuk, akıllanmadığı süre içerisinde deli”(106) buyurduğu bilinmektedir. İkincisi: Bülûğa ermiş olmalıdır. Bir çocuk; bûlûğa ermeden önce kefil olsa, bu sahih değildir. Velev ki, bûluğa erdikten sonra “Ben ona kefil olmuştum” dese, hiçbirşey talep edilemez. Çünkü bu tavır; kefâletin geçersiz olduğuna da delâlet etmektedir. Üçüncüsü: Hürriyet’dir. Kefâlet akdinin sahih olabilmesi için; kefil olan kimsenin hür olması şarttır. Beden sıhhati hususunda ûlema; farklı görüşlere varmıştır. Hasta bir kimsenin kefâleti; malının ancak üçte birinden sahih olur.(107) Zira ölümü halinde; malının ancak üçte birini vasiyyet edebilir. Üçte ikisi vârislere ait bir haktır.
KENDİSİNE KEFİL OLUNANDA (ASİL’DE) ARANAN ŞARTLAR: Kefâletin sahih olabilmesi için; kendisine kefil olunanda bazı şartların bulunması gerekir.
Birincisi: Kendisine kefil olunan kimsenin; teslim almaya muktedir olması gerekir. İflâs etmiş kimsenin veya ölünün borcuna kefil olunamaz. İmameyn’e göre müflisin borcuna kefil olmak sahihtir.
İkincisi: Kendisine kefil olunan kimse; malûm olmalıdır. Meselâ: “Senin insanlara sattığın her mala ben kefilim. Çünkü insanlar borçlarını öderler. Ödemezlerse ben tazmin ederim” denilse, bununla kefâlet sahih olmaz. Zira meçhul olması halinde; icab ve kabûlün tamamlanması mümkün değildir.(108)
MEKFÛLÜ’N LEH’LE (ALACAKLI İLE) İLGİLİ ŞARTLAR: Kefâletin sahih olabilmesi için; alacaklı ile ilgili şartlar da vardır.
Birincisi: Alacaklının mâlûm olması şarttır. Meselâ: Bir topluluğa; “sizin sattığınız şeylere kefilim” denilse, alacaklı mâlûm olmadığı için kefâlet sahih olmaz.
İkincisi: Mekfûlün leh (Kefâlet taleb eden, alacaklı) akıllı olmalıdır.(109)
MEKFÛLÜ’N BİH’LE (KEFİLİN TAAHHÜD ETTİĞİ ŞEY’LE) İLGİLİ ŞARTLAR: Kefâletin sahih olması için; kefilin ödenmesini veya teslim edilmesini taahhüd ettiği (Mekfûlü’n bih’de) hususta, bazı şartların bulunması gerekir.
Birincisi: Kefilin ödenmesini veya teslim edilmesini taahhüd ettiği hususta; kendisine kefil olunan kimsenin (Asil’in) icbar edilebilmesi şartı aranır. Meselâ; emânet’e kefil olmak mümkün değildir. Rehineler, ödünçler ve icâreler de böyledir. Ancak Emânet bırakılan şeyin temkini, rehin bırakılan şeyin sahibine iadesi ve icârın müstecire tahrip edilmeden verilmesi gibi hususlarda kefil olmak câizdir. Çünkü bu hususlarda; Asil’i (Kendisine kefil olunan kimseyi) icbar etmek mümkündür. Ancak kocanın elinde bulunan mehre; kefil olunamaz. Çünkü kocayı (Mehri ödemesi hususunda) icbar edebilme gücünün bulunması gerekir. Yine “Şâhidi, hâkimin huzuruna getirmek için kefil olmak câiz değildir”. Çünkü icbar etme gücü yoktur.
İkincisi: Mekfûlü’n bih’i; kefilden almaya güç yetirmek de şarttır. Kısas’ta ve had’lerde kefil olmak bâtıldır. Yeri bilinmeyen bir şahsa; kefil olmak da, böyledir. Çünkü kefilden almaya güç yetirilemez.
Üçüncüsü: Borcun sahih olmasıdır. Kumar borcuna kefil olmak sahih değildir.(110)
2021 Şurası unutulmamalıdır ki kefil; kesinlikle (Kefil olduğu mal, borç, nefis vs..) mes’ûldür.(111) Dolayısıyla kefil olma hususunda ihtiyatlı davranmak ve mes’ûliyetini iyi bilmek gerekir. İbn-i Abidin “Dürri’l Muhtar’da” yer alan: “Ancak kefil olunmaması daha ihtiyatlı bir davranış olduğuna da yer verilir. Çünkü Tevrat’ta şöyle bir ifâdeye rastlandığı da ilâve edilir: “Kefil olmanın başlangıcı kınamayı, ortası pişmanlığı, sonu da borçlu olup sorumluluğu gerektirir” hükmünü izah ederken şunları zikreder: “Bu da; kefil olma ile karşı tarafa yapmış olduğu iyiliğe karşı nedâmet duyması söz konusu olduğu zaman böyledir. Ama nedâmet duymayacak olur, insanlara yardımın gerekli olduğuna inandığı takdirde kefil olma durumu iyi bir davranıştır. Veya ihtiyatlı bir davranıştır… Müslüman kardeşine; yardım elini uzatması sevâbı gerektiren bir husustur. Bunun için Fetih’te şu ibârelere yer verilir: Kefâletin ihtivâ ettiği çok güzel taraflar mevcuttur. Bunlardan birisi “malının zayi olacağı, alamayacağı korkusunda bulunan alacaklı kişinin bu düşüncesini ondan atma, ödeyemediği takdirde şahsına bir zarar geleceği korkusu taşıyan borçlunun bu korkusunu izâle etme gibi hususları ihtivâ etmesi bakımından” faydaları ihtivâ ettiği muhakkaktır. Bu da her ikisi için nimettir. Buna göre kefâlet; alicenaplığın gereği bir husus olarak karşımıza çıkmış bulunmaktadır. “Tevrat’ta şöyle yazılır ilh!.” Mültekatta gördüğüm bir ifâdeye göre, “Rumeli illerinde bir kapı üzerinde bu şekilde yazı olduğunu gördüm” diye bahsedilir. Buna göre; buradaki ifâde üzerine ikinci bir sûret eklenir ve “İnanmayan kişi denesin ve bu denemesiyle kefil olmanın felâket mi, selâmet mi olduğunu açıkça görsün” denmektedir.(112)
VA’DELİ BORÇ’A KEFÂLET: Günümüzde genellikle; va’deli satışlar revaçtadır. Malûm olduğu üzere; peşin satışı ile va’deli satış arasında, korkunç fiat farklılaşması ortaya çıkmıştır. İtimad senedi hükmünde olan paranın; enflasyon karşısında hızla değer kaybetmesi ve fâiz oranı; bu korkunç fiat farkını gündeme getirmiştir. İşin ilginç tarafı; helâl ve haram hususunda titizlik göstermesi gereken, hatta şüphelilere yaklaşmaması icâbeden kimseler dâhi; câhiliye devrine âit özellikler taşıyan (Tefecilik, fâizcilik vs.) ekonominin bu durumunu gizleme gayretindedirler. Va’de sebebiyle meydana gelen normal fiat farklılaşması hususunda; fûkaha ihtilâf ederken, bunlar faiz sonucu meydana gelen farklılaşmaya (müçtehid imamların içtihadlarını da, te’vil ederek) fetvâ vermeye cüret etmektedir. Bu konu üzerinde daha önce kısaca durmuştuk!…(113) Şimdi vâdeli borca kefâlet üzerinde duralım. Feteva-ı Hindiyye’de: “Bir kimse; kendisine va’deli borcu bulunan şahıstan, kefil taleb ettiği zaman, bu vâde, kefil için de geçerli olur.”(114) hükmü kayıtlıdır. İbn-i Münzir: “Ölen kimsenin insanlardaki va’deli alacakları, onun ölümüyle müecceliyet (Acele ödenme mecburiyeti) kazanmaz. Aksine va’desi gelinceye kadar beklenir”(115) hükmünde, icmâ olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla va’deli borca kefil olan kimse; vade sonunda (Ödenmediği takdirde) mes’ul olur. Ödendiği takdirde; kefâlet’ten (Kefil olma mes’uliyetinden) beraat eder.

Ariyet’in (Odunc Vermenin) Onemi

Arapça mütehassısları “Âriyet” kelimesinin lûgat manası hususunda ihtilâf etmişlerdir. Sıhâh’ta: “Âriyet; teşdid ile “Âriyyet” şeklindedir. Sanki o; âr’a (Utanmaya) mensûbtur. Çünkü Âriyet (Ödünç) istemek; utanma vesilesi ve ayıbtır” şeklinde izâh edilmiştir. Hidâye’de: “Âriyet; ariyye’dendir. Âriyye ise atıyye (ihsan, ikram)dır” denilmiştir. Kâfi’de ise: “Âriyet; teâvürden’dir. Teâvür ise; nöbetleşe manasınadır. Sanki Âriyet veren; mülkü ile faydalanma hususunda kendisine geri verilinceye kadar, başkasına nöbet vermiştir”(124) şeklinde izâh edilmiştir. İslâmi ıstılâhta: “İvazsız (Herhangi bir karşılığı olmadan, ücretsiz) menfaati temlik etmeye “Âriyet” denilir. O bir nevi ihsan ve atıyyedir.(125) Resûl-i Ekrem (sav)’in; Hz. Safvan (ra)’dan cihad için, zırhları ödünç (İâre) olarak aldığı bilinmektedir. Bir kimsenin; bütün ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılaması mümkün olmaz. Hatta öyle zaman olur ki; zengin bir kimse dâhi, ödünç (İâre) talebinde bulunabilir. Mü’minlerin birbirlerinin ihtiyaçlarını; (misli olan mallarda) iâre olarak karşılamaları “Kardeşlik Hukuku’nun” tâbi bir sonucudur. Âriyet’in (Ödünç’ün) rüknü; icab, kabûl ve taleb edilen malın teslimidir. Mûirin (Ödünç veren kimsenin) sükûtu kabûl sayılmaz. Sarih olarak beyan etmelidir.(126) Âriyet veren kimseye “Mûir”, âriyet (ödünç) alan şahsa “Müsteir” ve âriyet (Ödünç) almaya da “İstiâre” denilir.
2028 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Sütü için alınan koyun (Minhe) geriye verilmeye müstehâktır. Ariyye (Ödünç alınan) ise; tediye edilmek durumundadır”(127) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası: “Menfaati bir bedel (ivaz) karşılığı olmaksızın; rücûu kâbil olmak üzere, temlik edilen mala Âriyet (Ödünç) denilir. Ödünç veren kimse (Mûir) istediği vakit; iâre’den geri dönebilir. Bunun herhangi bir zamanla sınırlandırılması sözkonusu olamaz. Müsteir (Ödünç alan kimse) herhangi bir ücret ödemeden Âriyet’in (Ödünç verilen malın) menfaatine mâlik olur. Ayrıca Âriyet; (Ödünç alınan mal) ödünç alan kimsenin (Müsteir’in) elinde, emânet hükmündedir. Herhangi bir kasdı veya kusuru olmadığı halde; telef olur veya kıymetine zarar verecek bir hal zuhûr ederse, tazmin etmek (Ödemek) durumunda değildir. Ancak kasden veya kusur sonucu telef olursa; tazmin etmek durumundadır”(128) hükmünde ittifak etmiştir. İmam-ı Şafii (rha): “Ödünç alan kimse’nin (Müsteirin) kasdı veya kusuru olmasa da; Âriyet (Ödünç) olarak aldığı şeyin telef olması durumunda ödemek zorundadır. Çünkü o başkasının malının menfaatini taleb etmiştir. Mûir (Ödünç veren kimse) geriye almak istediği zaman; aynen teslim etmesi vâciptir. Eğer helâk olmuşsa, ödemek durumundadır”(129) hükmünü zikreder. Esasen ödünç alan kimsenin kusuru sözkonusu olursa; bütün müçtehidlere göre, ödenmesi şarttır. Nitekim İbn-i Münzir: “Bir malı Âriyet olarak alan kimse; onu telef ederse, ödemek zorunda kalır”(130) hükmünde icmâ olduğunu beyan etmektedir.
2029 Âriyet’in (Ödünç vermenin) sahih olması için; hem ödünç veren kimsenin (Mûir’in), hem ödünç alan şahsın (Müsteirin) akil ve mümeyyiz olması şarttır. Bulûğa ermiş olmaları şart değildir. Ancak delinin veya sabi’nin “İâre Akdi” yapmaları sahih olmaz. Zira her ikisi de şer’an mes’ûl değildir. İkincisi: Ödünç verilen şeyin (Müstearın) mâlum olması gerekir. Meselâ: Bir kimse; iki hayvanından birini iâre olarak verse, fakat hangisi olduğunu tayin etmese akid sahih olmaz. Üçüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müsteârın) kullanılmaya elverişli olması şarttır. Meselâ: Kaçak olan bir beygirin, iâre olarak verilmesi sahih değildir. Zira ödünç alan kimsenin; onun menfaatinden faydalanma imkânı yoktur. Dördüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müstear’ın); ödünç alan kimseye teslimi esastır. Nitekim Mecelle’de: “Âriyetde kabz şartı olup; kabl el-kabz hükmü yoktur” hükmü kayıtlıdır. Esâsen İmam-ı Yusuf (rha)’un, “Ödünç verilen mal teslim edilmediği müddetçe, iâre akdi mün’akid olmaz” buyurduğu bilinmektedir. Zirâ akdin konusu; ödünç olarak verilecek mala (Müsteara) dayanmaktadır.(131)
2030 Ödünç olarak verilen malın (Müstearın) herhangi bir masrafı sözkonusu ise; bu masraf müsteir’in (Ödünç alan kimsenin) üzerinedir. Meselâ: Bir çiftçi hayvanını âriyet olarak (Ödünç); diğer bir çiftçiye verse, onun beslenmesi müsteir’e (Ödünç alana) âittir. Mecelle’de: “Müsteârın (Ödünç alınanın) nafakası ödünç alanın (Müsteirin) üzerinedir” denilmiştir. Ödünç veren kimse; herhangi bir zaman ve mekân kaydı ortaya koymazsa “İâre-i Mutlaka”, aksi halde ise “İâre-i Mukayyede” gündeme girer. Mü’minler; ahidlerinden dolayı mes’ûldürler. Ödünç veren kimse; kardeşine belli bir süre tanımışsa, mutlaka o süreye riâyet etmelidir. Ödünç alan kimse için de; aynı husus geçerlidir.(132) Fukaha; “Tarafların herhangi bir şart koşmaması durumunda; o beldede ki, örf ve adetin geçerli olacağı” hususunda müttefiktir. Dikkat edilecek husus; ödünç veren kimse, “İâre akdi” sonucunda, herhangi bir fazlalık taleb etmemelidir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Menfaat sağlayan her ödünç; fâiz çeşitlerinden birisidir” buyurduğu bilinmektedir. Bu Hadis-i Şerif; Abdullah İbn-i Mes’ûd, İbn-i Abbas ve Abdullah b. Selâm’dan mevkûfen rivâyet edilmiştir. İmam-ı Kasani: “Menfaat sağlayan (Ödünç verene) her ödünç akdi, Resûl-i Ekrem (sav) tarafından nehyedilmiştir. Çünkü burada ödünç verenin lehine şart koşulan menfaat, karşılıksız bir fazlalıktır ve bu açıdan fâize benzemektedir” hükmünü zikreder. Esasen Âriyet (Ödünç verme) herhangi bir bedel karşılığı olursa; icâre’ye (Kira’ya) dönüşür. Zira belli bir süre ortaya konularak; ödünç verilen mal için, ücret tesbit edilmiş olur. Mü’minler; ister mutlak, ister mukayyed olsun, birbirlerine “iâre’de” (Ödünç vermede) cömert olmalıdırlar. Çünkü kardeşinin bir sıkıntısını gideren kimsenin; âhiret hayatı noktasından, kazancı büyüktür. Bilhassa ticaretle uğraşan mü’minler; birbirlerinden ödünç almak mecburiyetini hissederler. Burada dikkat edilecek husus; piyasada “Misli bulunan” malların, iâre akdine konu edilmesidir. Eğer misli olmayan mallar sözkonusu olursa “iâre” (Ödünç alma) hükmü, cereyan etmez. Misli olmadığı için aynen iâde edilmesi sözkonusu olmaz.(133) Dolayısıylâ taraflardan birisinin zararı gündeme girer. Şurası da unutulmamalıdır ki; Âriyet, hem borç, hem borç değildir. Şimdi “Karz-ı Hasen” (Güzel borç) üzerinde duralım. Maalesef günümüzde bu iki mâhiyet arasındaki incelik; Türkçe’de her ikisine de, “Borç” denilmesi yüzünden, kavranamamaktadır. En azından geniş bir kitle; “Ödünç” almak (İâre akdi) ile borcun (Karz’ın) aynı şey olduğu kanaatindedir. Ayrıca veresiye alış-verişten doğan borç ile; diğer (Elden verilen) borç arasında; farkı beyan edecek, herhangi bir kelime Türkçe’de yoktur. Ancak Arapça’da “Karz”; genellikle elden verilen borcun adıdır. Veresiye alış-verişten doğan borca “Deyn” denilmiştir. Daha önce de izâh ettiğimiz gibi; ödünç almada (İâre’de) “Mülkiyet” gündeme girmez. Bir anlamda; ödünç alınan (Müsteâr) emânet hükmündedir. Ödünç alanın kasdı veya kusuru olmadan telef olursa, tazmin etmesi gerekmez. Karz’da ise; durum farklıdır.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com