Kimlerin Kestigi Hayvan Eti Yenmez?

10/05/2006

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bugün size bütün iyi ve temiz (nimetler) helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helâl olduğu gibi sizin yiyeceğiniz de onlar için helâldir”(19) hükmü beyan buyurulmuştur. Tevrat ve İncil’e göre amel eden ehl-i kitab’ın; Allahû Teâla (cc)’nın ismini anarak (yani besmele çekerek) kestiği hayvanın eti helâldir.(20) Fakat Allahû Teâla (cc)’nın ismine; kendi inancından bir akideyi atıf yaparak keserse (Meselâ: Bismillahi ve ruhû’l kudüs, Bismillâhi ve isa vs.) o hayvanın etini yemek haram olur. Bunun dışında; bugünkü ehl-i kitab; Resûl-i Ekrem (sav) ve Sahabe dönemindeki ehl-i kitab’la aynı mıdır? suali çerçevesinde birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Şöyle ki; Resûlullah (sav) dönemindeki ehl-i kitab ihtilâf ettikleri konularda, Tevrat veya İncil’in hükümlerine tâbi oluyorlardı. Nitekim Abdullah b. Ömer (ra)’den şu şekilde rivayet edilmiştir: Resûlullah (sav)’a; zinâ etmiş bir yahudi erkekle, bir yahudi kadın getirmişler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): “- Zinâ eden bir kimseye siz Tevrât’ta ne (ceza) buluyorsunuz?” sualini tevcih etmiştir. Yahudilerden birisi: “- Yüzlerini siyaha boyar, kendilerini hayvan üzerine bindirir ve yüzlerini birbirine ters döndürürüz. Bu şekilde sokaklarda dolaştırırız” cevabını verir. Resûlullah (sav): “- Doğru söylüyorsanız, o halde Tevratı getirin” diye emreder. Yahudiler hemen Tevrat’ı getirip, okumaya başlarlar. Recm ayetine gelince, okuyan genç yahudi elini o ayetin üzerine koyar, evvelini ve sonunu okur. Recm ayetini gizlemiştir. Abdullah b. Selâm; Resûl-i Ekrem (sav) ile birliktedir ve Tevrat’ı çok iyi bilmektedir. Resûlullah’a: “- Buna emir buyur da, elini kaldırsın” diyerek istirhamda bulunur. Yahudi elini kaldırınca recm ayetini gizlediği ortaya çıkar. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav) her ikisinin de (Tevrat’ın hükmüne göre) recmedilmesini emretmiştir. Abdullah b. Ömer (ra): “- Ben de onları recmedenler arasındaydım. Yemin olsun Yahudinin kadını kendi vücûdu ile koruduğunu gördüm”(21) buyurmuştur. Rivayetten anlaşılacağı üzere o dönemde “Ehl-i kitap” aralarındaki ilişkilerini şeriatlarına göre düzenlemeyi kabul ediyorlardı.
1978 Resûl-i Ekrem (sav) döneminde; Yahudi ve Hristiyanların, hayvan kesimi hususundaki itikadları: “- Keserken mutlaka Allah’ın ismi anılmalıdır. Aksi halde helâl olmaz” noktasındadır. Müslüman olarak Abdülvahid Yahya ismini alan Rene Guenon: “Modern batının hristiyan olduğu söylenir. Ama bu yanlıştır. Modern tavır temelde din düşmanı olduğu için, Hristiyanlığa da düşmandır”(22) hükmünü zikrediyor. Bilindiği gibi; halkının büyük çoğunluğu Hristiyan olan ülkelerde; felsefi hareket büyük güç kazanmıştır. Esasen bugün; İncil’in hükümlerine göre yönetilen, herhangi bir devlet de mevcut değildir. Ancak ehl-i kitap olan (lâikliği reddeden) ferdlerin varlığı mâlumdur.
1979 “Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helâl olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlar için helâldir” Âyet-i Kerîme’sini; “Allah (cc)’tan başkasının adı anılmadıkça, kitap ehlinin yemeği size helâldir” şeklinde tefsir eden ûlema çoğunluktadır. Çünkü Bakara Sûresi’nde “Haram yiyecekler” zikredilirken: “Bir de Allah’dan başkası için kesileni kat’iyyen haram kıldı” hükmü yer almıştır. Bu iki Âyet-i Kerîme; birbirinin hükümlerini tahsis eder. Dolayısıyla ister müslüman, ister ehl-i kitab olsun; Allah’ın ismini anmak ve O’na kat’iyyen ortak koşmamak zorundadır. Eğer Allah’ın ismi ile beraber; herhangi bir tağut’un ismi anılırsa, yenmesi helâl olmaz. Nitekim Allahû Teâla (cc)’nın varlığını inkâr eden ve hiçbir dine mensup olmayan kimselerin; kestiklerinin, haram olduğu hususunda ittifak vardır.(23)
1980 Veseni (Heykellere ibâdet eden) Mecûsi ve mürted’in kestiği (hayvanın eti) yenilemez, haramdır.(24) Mecûsilerle ilgili olarak sorulan bir suale Resûl-i Ekrem (sav): “Onlarla, ehl-i kitap ile gittiğiniz yoldan gidiniz. (Muameleniz aynı olsun) Ancak bunu; onların kadınları ile evlenmeden ve kestikleri hayvanın etini yemeden yapınız”(25) şeklinde cevap vermiştir. Mâlum olduğu üzere; putlara ibâdet edenlerin kestiği (hayvanın eti) yenilemez.
1981 Bilindiği gibi İhrâmlı kimsenin avlanması haram kılınmıştır. Dolayısıyla ihrama giren kimsenin av hayvanlarından kestiği de yenilemez. Ayrıca Harem’de kesilen hayvanın etinin yenilmesi de câiz değildir.(26) Daha önce Hacc bahsinde “İhrama giren kimsenin cinâyetleri” başlığı altında, bu konuyu izâh etmiştik!..(27) Sonuç olarak; hayvan kesen kimsenin tevhide bağlı olması (müslüman) veya tevhid iddiasında bulunması (ehl-i kitap) şarttır. Bunun dışında; keserken Allahû Teâla (cc)’dan gayrının adını anmaması gerekir. Allahû Teâla (cc) ile birlikte herhangi birisinin (Atıf yapılarak) anılması da; kesilen hayvanın etini haram kılar.
1982 Hayvanı kesecek kimsenin; bülûğa ermiş olması şart değildir. Yaptığı işin mâhiyetini bilen ve usûle uygun hareket edebilen; bir çocuğun, kestiği hayvanın eti helâldir. Bu hususta; cinsiyetin de, herhangi bir önemi yoktur. Dolayısıyla hayvan kesimini kadın da yapabilir(28)
1983 Hayvanı kesecek kimsenin; bütün azalarının sâlim olması da gerekmez. Nitekim İbn-i Münzir: “Dilsiz (Ahras) kimsenin kestiği hayvanın eti yenilebilir”(29) hükmünde, icmânın varlığını kaydeder. Ehl-i Kitab olan kadın ve çocuk da; Allah (cc) adını anmak sûretiyle kesebilir.(30) Sonuç olarak; ihrama girmiş kimsenin dışında herkes (Erkek, kadın, çocuk vs.) Allahû Teâla (cc)’nın adını anmak ve usûle riâyet etmek sûretiyle hayvanı kesebilir. Bütün mesele Allahû Teâla (cc)’ya iman eden veya tevhide inandığını iddia eden (Kitap ehli) bir kimsenin; “Allah (cc) adını anarak ve hiçbirşeyi O’na ortak koşmayarak” kesim işini yapmasıdır. Mürted, veseni ve mecûsi kadın da; tıpkı erkek gibidir, kestikleri yenilemez. Çünkü bunların herhangi bir kitabı yoktur.

Deniz Hayvanlarinin Tasnifi

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Deniz avı yapmak ve onu yemek, kendinize de müsâfire de fâideli olmak üzere, sizin için helâl kılındı. İhramda bulunduğunuz müddetçe ise, kara avı haram edildi. Huzuruna varıp toplanacağınız Allah’dan korkunuz”(38) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Malik (rha) ve ilim ehlinden bir cemaat; denizde yaşayan hayvanların hepsinin mutlak olarak yenilmesinin helâl olduğu kanaatindedirler. Bazıları ise; su domuzu ve su köpeğini istisna ederek, diğerlerinin helâl olduğunu zikretmişlerdir. İmam-ı Şafii (rha): “Deniz avının tamamı mutlak olarak helâldir. Yeme ve satma hususunda tahsis sözkonusu değildir. Çünkü Allahû Teâla (cc): “Sizin için denizin avı helâl kılındı” buyurmuştur. Herhangi birisini ayırmamıştır. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sav)’in denizle ilgili olarak: “Onun suyu temizleyicidir ve ölü hayvanı da helâldir” buyurmuştur. Esasen deniz hayvanlarında kan mevcut değildir. Haram kılınmış olan ise ancak kandır. Dolayısıyla hepsi tıpkı balık gibidir”(39) hükmünü zikreder. Sonuç olarak Amelde Şafii mezhebini taklid eden mü’minler için; denizde yaşayan hayvanların tamamı helâldir.
1988 Hanefi fûkahası: Kur’ân-ı Kerîm’deki; “Allah kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten nehyediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar (pis) şeyleri de haram kılıyor”(40) Âyet-i Kerîme’sini esas alarak; balık dışındaki deniz hayvanlarının yenilemeyeceğini beyan etmiştir. Ayrıca Resûlullah (sav) kurbağadan yapılan bir ilâcın kullanılmasını yasaklamıştır. Yengeç’in satılmasına da müsaade etmediği bilinmektedir. Denizle ilgili olarak: “Onun suyu temizleyicidir ve ölü hayvanı da helâldir” hadisindeki ölü hayvandan kasıd, balıktır. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Size iki ölü ve iki kan helâl kılındı. İki ölü; balık ve çekirge ölüsüdür. İki kana gelince: Bunlar ciğer ve dalaktır”(41) buyurduğu bilinmektedir. Ölü hayvandan istisna edilen; sâdece bu ikisidir. O halde denizden çıkarılan diğer ölü hayvanların yenmesi câiz olmaz. Esasen balığın su üzerinde ölü olarak bulunanları da yenilemez. Çünkü Hz. Cabir (ra)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav): “Denizin dışarı attığı veya çekilip karada bıraktığı balığı yeyiniz. Ancak suyun içinde ölüp, üzerine çıkanı yemeyiniz”(42) buyurmuştur. “Denizin ölü hayvanının helâl olmasıyla” ilgili haber de; denizin dışarı attığı veya suyunu çekerek karada bıraktığı balıktır. Suyun içinde ölüp, su yüzüne çıkan balık; hastalık veya bir âfet sonucu ölmüştür. Bu sebeble Hz. Cabir (ra)’in rivayet ettiği haberle bu tahsis olunur.”(43) Sonuç olarak; balık dışındaki deniz hayvanlarının helâl olmadığını esas almıştır. Deniz avından maksad; sâdece balığın her çeşididir.

Yeminin Tarifi, Ruknu, Hukmu ve Mahiyeti

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder. Bunun da keffâreti ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece) sinden on yoksulu doyurmak, ya onları giydirmek, yahud bir köle azâd etmektir. Fakat kim (bunları) bulamaz, (bulmaya muktedir olamaz)sa üç gün oruç tutması lâzımdır. İşte bu and (yemin) ettiğiniz vakit, (Onları bozmanın) keffâretidir. Yeminlerinizi muhafaza ediniz. Allah ayetlerini size böyle açıklıyor. Ta ki şükredesiniz”(52) hükmü beyan buyurulmuştur.
1996 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Her kim yemin edecekse ancak Allahû Teâla (cc)’nın adı ile yemin etsin!.. Aksi takdirde bıraksın”(53) buyurduğu bilinmektedir. Kureyş halkı genellikle “Babamın hakkı için, annemin hakkı için” ve bunun gibi sözlerle yemin ediyordu. Nitekim Resûlullah (sav): “Babalarınıza yemin etmeyin”(54) emrini verdi. Dolayısıyla yemin; kitap, sünnet ve icmâ ile sâbit olan bir hâdisedir. İnsanlar genellikle; zor duruma düştükleri zaman, haklı olduklarını ispat için “Vallahi, Billahi” gibi yemin lafızlarını kullanırlar. Yemin’in lûgat manası; “Sağ el” demektir. Halk arasında hayır ve bereket sağ ele nisbet olunur. Yemin “Kuvvet” manasına da kullanılır. Nitekim Molla Hüsrev: “Yemin; lûgat yönünden kuvvet manasınadır”(55) hükmünü zikreder. Kur’ân-ı Kerîm’de; yemin kelimesi, kuvvet manasına da kullanılmıştır. İslâmi ıstılâhta: “Allahû Teâla (cc)’nın adını zikrederek, haberin takviyesidir.” Ayrıca yemin eden kimse; bir şeyi yapmaya veya yapmamaya, Allahû Teâla (cc)’yı şâhid tutarak karar verir. Meselâ: “Vallahi ben şu işi yapmam” gibi!.. Fûkaha; yapılış şeklini esas alarak yemini iki kısma ayırmıştır. Birincisi: Allahû Teâla (cc) veya O’nun sıfatı ile yapılan yemin. İkincisi: Allahû Teâla (cc)’dan başkasıyla yapılan yemin!.. Oruçla, namazla, meleklerle ve Kâbe gibi mekânlarla.(56) Allahû Teâla (cc)’dan gayrısıyla yapılan yemin câiz değildir. Ancak iyi bir şart ve (karşılığı) güzel bir cezâ tâyin edilirse yemin gerçekleşir. Bu tür yeminler; Allahû Teâla (cc)’ya yakınlık ifâde edebileceği gibi, aksi de mümkündür. Şöyle ki: “Eğer bugün gıybet edersem, bana on gün oruç tutmak vâcip olsun. Vallahi, billahi” diyen bir mükellef; iyi bir şart koşmuş, karşılığı (Uymazsa) güzel bir cezâya hükmetmiştir. Fakat: “Kayınpederimin evine bir daha gidersem, karım boş olsun, Vallahi, billâhi” diyen bir kimse ise; şart ve cezâ dengesini Allahû Teâla (cc)’dan uzaklaşma üzerine kurmuştur.
1997 Allahû Teâla (cc) veya O’nun sıfatlarıyla yapılan yeminin rüknü: Allah (cc)’ın ismini ve sıfatını söylemektir. “Vallahi şöyle, Billahi böyle gibi”. Allahû Teâla (cc)’dan gayrısıyla yapılan yeminin rüknü ise: İyi bir şart ve karşılığı iyi bir ceza söylemektir. Kafi’de de böyledir.(57)
1998 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Üç şey vardır ki; bunların ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir: Nikâh, talâk ve yemin”(58) buyurduğu bilinmektedir. Esasen yemin; oldukça önemli bir ameldir. Nitekim Kadı (Şeriatle hükmeden Hâkim) davalı durumda olan kimseye yemin teklifinde bulunur. Eğer yemin etmekten çekinirse; davacı’nın haklı olduğuna hükmeder!.. Dolayısıyla İslâmi toplumda; yemin edecek kimsede bir çok şart aranır. Şimdi bu konu üzerinde duralım.
ALLAHÛ TEÂLA (CC)’NIN İSMİ İLE YEMİN ETMENİN ŞARTLARI:
1) Yemin eden kimsenin akıllı ve bülûğa ermiş olması şarttır. Delinin ve çocuğun yemini sahih olmaz. Velev ki çocuk çok zekî olsun, farketmez.
2) Müslüman olmak!.. Kâfirin yemini sahih olmaz. Hatta bir kimse kâfir iken yemin etse, daha sonra müslüman olarak, yeminini bozsa keffâret gerekmez.
3) Yeminde hürriyet şart değildir. Kölenin yemini de sahihtir.
4) Yeminde, ihtiyar da şart değildir. Zoraki yaptırılan yemin de sahihtir. Latife olsun diye yemin eden kimsenin yemini de sahihtir.
5) Yemin; istisnâdan hâli olmalıdır. Bir kimse sözüne (Hiç ara vermeden) “İnşaallah” veya “İllâ en yeşâallah” veya benzeri bir lâfız ilâve ederse, yemin sahih olmaz. Çünkü bunlar; hükmü dilemeye bırakır, kat’iyyeti ortadan kaldırır.
6) Bir sözün; kendine yemin edilen şeye dönmesi için, yemin zamanında varlığı kat’i olmalıdır. Varlığı düşünülemeyen bir şeyin üzerine yemin etmek, mâhiyet ifâde etmez.(59)
ALLAHÛ TEÂLA (CC)’DAN GAYRİ İLE YAPILAN YEMİN’İN ŞARTLARI:
1) Yemin eden kimse; boşamayı veya köle azad etmeyi şart koşmuşsa, bu câizdir. Çünkü cezâ; yeminin bağlanmasının şartıdır.
2) Kendi üzerine yemin edilen şey; gelecekte yapılacak bir iş olmalıdır.
3) Allah’ın ismi; yeminin rüknünde söylenmelidir. İstisnâ belirten herhangi bir hüküm beyan edilmemelidir.
4) Yeminde; şart ile cezâ arasında bir engel bulunmamalıdır.

Vakif’in Tarifi Hukmu ve Tarifi

Önce kelime üzerinde duralım. Vakıf; “Habsetmek” manasına olup “Vakafe” fiilinin masdarıdır. Bundan dolayı mahşerde insanların hesap vermeleri için hapsedildikleri yere “Mevkıf” denilmiştir. Çoğulu “Evkâf”dır.(79) Istılâhta: “Bir mülkün menfaatini insanlara tahsis edip; aslını Allahû Teâla (cc)’nın mülkü hükmünde olmak üzere, mülk edinme veya edindirmeden alıkoymaktır”(80) şeklinde târif edilmiştir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) indinde vakıf; tıpkı âriyet gibi câizdir, lâzım değildir. İmameyn’e göre; “vakıf lâzım ve sabittir, vakfedenin onu iptal etmesi caiz değildir.”(81) Fûkaha; fetvanın İmameyn’in kavline göre olduğunu tasrih etmiştir.
2009 Feteva-ı Hindiyye’de: “Vakfın sebebi; Allahû Teâla (cc)’nın rızâsını taleb etmektir”(82) hükmü kayıtlıdır. Esasen vakıf hadisesi; Allahû Teâla (cc)’ya iman ve hesab gününe hazırlanma şuuru ile yakından alakalıdır. Nitekim ilk vakıf; Hz. İbrahim (as)’in gayretiyle vücûd bulmuştur.(83) “Halilü’r-rahman”vakfının özelliği budur. İmam-ı Şafii (rha): “Allahû Teâla (cc)’nın rızasını kazanmak maksadıyla yapılan vakıf; câhiliyet ehlinden sâdır olmamış, müslümanlar tarafından vâki olmuştur”(84) hükmünü zikreder.
2010 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Siz sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar aslâ iyiliğe ermiş (Birr-i taat etmiş) olamazsınız. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilicidir”(85) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayetin inzâlinden sonra; Sahabe-i Kiram sevdiği malları infâk etme hususunda birbirleriyle yarışa girmişlerdir. Hz. Cabir (ra): “- Ben hicret edenlerden veya ensardan; mal sâhibi, olup da, vakıf veya tasaddukta bulunmayan hiç kimseyi tanımıyorum” diyerek, sahabenin vakfa ne kadar önem verdiğini izah etmektedir.(86) Esasen Resûl-i Ekrem (sav)’in Medine’de bulunan ve kendi özel mülkü olan; “Fedek Arazisini”, fakir mü’minlerin ihtiyaçlarının karşılanması için vakfettiği bilinmektedir.(87) Hz. Ömer (ra)’in en kıymetli malı “Hayber”de bulunan hurmalığıdır. Resûl-i Ekrem (sav)’e gelerek: “- Ey Allah’ın Resûlü!.. Hayberde öyle bir hurmalık elde ettim ki, ondan daha güzeli şimdiye kadar elime geçmemişti. Bana bu hurmalığı ne yapmamı emredersiniz?” diye sordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): “Onu aslı ile birlikte tasadduk et!.. Eğer böyle yaparsan o (hurmalık) satılamaz, hibe edilemez ve hiç kimse ona (hurmalığa) vâris olamaz”(88) buyurdu. Hz. Ömer (ra) bunun üzerine “Satılmamak, hibe edilmemek ve mirâsa konu olmamak şartıyla hurmalığın gelirlerini; fakirlere, akrabaya, kölelikten kurtulmak isteyenlere, Allah yolunda savaşanlara, yolda kalmışlara ve müsâfirlere harcanmak üzere vakfetti. Ona bakan kimse (Mütevelli) iyilikle yiyebilir ve dostuna da yedirebilirdi”. Dikkat edilirse; vakfedecek kimsenin, nelere riâyet etmesi gerektiği bu hâdisede açıkça görülmektedir.
2011 Vakfedilen malın; alış-verişe, hibeye ve mirâsa konu olmayacağı hususunda ittifak vardır. Zira vakıfta asıl olan belli bir süre ile sınırlandırılmamasıdır.(89) Nitekim İbn-i Abidin: “Vakıf, muvakkat olarak yapılırsa câiz olmaz. Meselâ: Bir kimse “Şu hanemi bir gün veya bir ay müddetle vakfettim” dese, bu vakıf sahih olmaz. Çünkü vakfın, ebedi olması şarttır”(90) hükmünü zikreder. Esasen vakfın hükmü: Vakfedilen şeyin; vakfeden kimsenin mülkünden çıkması ve Allahû Teâla (cc)’nın mülkü hükmüne girmesidir.(91) Bu sebeble; alış-verişe, hibeye ve mirâsa konu olamaz.
2012 Mülkünden bir kısmını vakfetmek isteyen kimse; vakfedeceği şeyin mâhiyetini, ne için vakfettiğini (Fakir, miskin vs..) ve nasıl kullanılması gerektiğini kat’i olarak beyan etmelidir. Vakfın rüknü; mülkün vakfedildiğine delâlet eden hususi lâfızlardır. Bahru’r Raik’te de böyledir

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com