Havale’nin Tarifi ve Mahiyeti

10/05/2006

Önce kelime üzerinde duralım. Havale; lûgat yönünden ihâle manasına isimdir ve mutlak sûrette “nakletmek” manasına gelir.(116) İslâmi ıstılâhta: “Borcun, bir kimseden, diğer bir kimseye nakledilmesine havale denilir”(117) tarifi esas alınmıştır. Havale; sadece borçlarla ilgili bir anlaşmadır. Şöyle ki; borçlu olan kimse, alacaklıyı kendisinden uzaklaştırıyor ve kendisinin alacaklı olduğu başka bir borçluya onu havale ediyor. Istılâhta ise; mutlak manada bir nakil değil, borcun nakledilmesinden ibârettir. Çünkü havale eden demek; “Borcu nakleden” demektir. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Varlıklı (Zengin ve muktedir) olan kimse; kendisine havale olunan kimseye tâbi olsun”(118) buyurduğu bilinmektedir. Buradaki tâbi olsundan maksad; havaleyi kabul etsin demektir.
2024 Havale’nin rüknü: Tarafların rızasını beyan eden icâb ve kabûldür. İcab; havale edenin teklifidir. Yani borçlunun alacaklıya: “- Seni ben filânın üzerine, alacağım şeyle havale ettim” demesidir. Kabul ise; alacaklı üzerine havale yapılan kimselerin her birinin ayrı ayrı “Kabûl ettim”, veya “Râzı oldum” demesiyle gerçekleşir.(119) Havalenin hükmü şudur: Muhil (Havale eden kimse) borcundan kurtulmuş olur. Eğer o borçla ilgili kefili varsa, o da kefâlet’den beraat eder. Havaleyi kabul eden kimse; borçlu duruma geçer.(120)
2025 Havalenin sahih olması için; çeşitli şartlar aranır. Bu şartların bazısı borcu havale eden kimsede (Muhilde), bazısı havaleyi kabul eden kimsede (Muhtâlun leh’de), bazısı havale eden kimsenin borcunu ödemesi gerekende (Muhtâlûn Aleyh’de) ve bazısı da havale olunan borçta aranır.(121) Havalenin sahih olmasının ilk şartı; bunların tamamının rızasıdır. İbn-i Abidin bu hususta şunları zikretmektedir: “Havalenin sahih olmasının şartı ilh..” Nehir’de şöyle denmiştir. Havale edenle ilgili olarak havalenin sahih olmasının şartı akıldır. Dolayısıyla deli olanın havalesi, henüz meseleyi idrak edemeyen, mümeyyiz olmayan çocuğun havalesi de sahih olmaz. Onun için ikinci şart rızâdır. İkrah edilen (Zorlanan, tehdit edilen) kimsenin havalesi de sahih değildir. Baliğ olmaya gelince; bu sıhhatinin değil nefâzının şartıdır. Çünkü akil olup, baliğ olmayan mümeyyiz çocuğun havalesi, velisinin icâzetine mütevakkıf olarak sahihtir. Hürriyet şartlardan değildir. Çünkü mutlak olarak kölenin havalesi sahihtir. Ancak kendisine ticaretle izin verilen mezûn dediğimiz kölenin havalesinde borç hemen taleb edilir. Sıhhatli olma şartı da yoktur. Çünkü hasta olan kişiden havale sahihtir. Alacaklı olan ve lehinde havale yapılan kişi hakkında ise bu şartlar; akıl ve rızâ şartıdır. Hür ve baliğ olma şartı bunda da nefâzının şartıdır. Küçük ve mümeyyiz olan çocuğun alacağının başka birine havale edilmesi, onun da bu havaleyi kabul etmesi (velisinin icâzetine mütevakkıf olduğu gibi) havaleyi üstlenen ikinci borçlunun, birinciden daha zengin, borcu ödeyebilir durumunda olması şartına da bağlıdır. Yetimin malıyla ilgili olarak borçlusunun havale kabul etmesi de, aynen buna benzemektedir. Havalenin sahih olmasının şartlarından birisi de meclistir. Haniye’de bu konuda şöyle denmektedir: “Burada şart olan yalnız alacağı havale edilen kişinin mecliste bulunmasıdır. Bulunmadığı takdirde onun lehine yapılan o havale sahih olmaz. Ancak bu durumda onun yerine havaleyi kabul edecek başka bir kişi, yani vekili (nâibi) varsa o zaman sahih olur. Havaleyi kabul eden; yani borcu yeniden üstlenen kişinin mecliste olmaması, havalenin sahih olmasına mâni teşkil etmez. Buna göre kendisine havale yapıldığını duysa ve kabul etse sahihtir. Bezzaziye’de de bu açıkça ifâde edilmiştir. Tabii ki bu kabulde rızâ’nın olması muhakkaktır. Çünkü kabule zorlanan kişinin, kabulü sahih olmayacağından havale de sahih olmaz. Havalenin sahih olmasının şartlarından biri de; havale edilen nesnenin ödenmesi lâzım gelen bir borç olmasıdır. Kefâlette olduğu gibi burada da kitâbet bedeli olan borçta havale sahih olmaz. Hepsinin rızâsı şarttır. Havale edenin rızâsı şarttır. Çünkü kişiliği olan insanlar, borçlarının başkaları tarafından üstlenilmesine tahammül etmezler, rızâ göstermezler. Onun için açıktan râzı olması şart koşulmuştur. Alacağı olan kişinin de rızâsı şarttır. Çünkü bu havalede ona âid bir hakkın, bir zimmetten, diğer bir zimmete intikâli sözkonusudur. Zimmetler değişiktir. Onun için, onun rızâsı da şart koşulmuştur. Borcu üstlenen; havaleyi kabul eden, üçüncü kişinin de rızâsı şarttır. Zira havale borç ile bir kimseyi ilzâm etmektedir. Kendisi böyle bir borcu iltizâm etmediği takdirde, borçla ilzam etmek mümkün değildir. İltizâm etmesi de rızâsına bağlıdır”(122)
2026 Havale; mutlak ve mukayyed olmak üzere ikiye ayrılır.(123) Havale-i mutlak’da kendi arasında; “Mutlaka-i Hal” ve “Mutlaka-i Müeccel” olmak üzere tasnif olunur. Fûkaha; bu tasnifi, borcun mâhiyetini esas alarak yapmıştır. Günümüzde; “Müşteri Senetlerinin” birbirine verilmesi sûretiyle, havale yapılmaktadır. Ancak havalenin sıhhat şartlarına riayet edilmediği için; birçok mesele çıkmakta, ihtilâflar mü’minlerin kardeşliğine zarar vermektedir. Ticaretle meşgul olan mü’minler; gerek kefâlet, gerek havale hususunda titiz olmak zorundadırlar.

Karz-i Hasen’in Tarifi ve Mahiyeti

Önce kelime üzerinde duralım. Kârz: lûgatta, geri almak üzere verilen demektir.(134) “Kesmek” manasına da gelir. Borç veren kimse; kendi malından bir kısmını kesip ayırarak, başkasına verdiği için “Karz” denilmiştir. İslâmi ıstılâhta: “Misli olan maldan; benzerini geri almak üzere başkasına vermeye karz denilir”(135) tarifi esas alınmıştır. Hanefi fûkahası; çarşı ve pazarda benzeri sürekli olarak bulunan malları, “Misli” kabul etmiştir. Borç veren kimseye “Mukriz”, borç alana “Müstakriz” ve borç alma işine de “İstikrâz” denilir.(136) Sadece Allahû Teâla (cc)’nın rızâsını gözeterek; hiçbir karşılık beklemeden ve menfaat ummadan, verilen borca “Karz-ı Hasen” denilmiştir.
2032 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Hakikat sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar ve Allah’a “Karz-ı Hasen”le borç verenler (yok mu?) Onların mükâfatı kat kat artırılır. Onlar için çok şerefli (başka) bir mükâfat da vardır”(137) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler: Bu Âyet-i Kerîme’deki “Sadaka”dan kasdın; farz olan zekât olduğunu beyan etmişlerdir. “Karz-ı Hasen” hususunda ise; “Allahû Teâla (cc)’nın herşeyden müstağni olduğunu, dolayısıyla sırf kendi rızâsını gözeterek borç verenlerin; kendisine borç vermiş hükmünde olacağının müjdelendiğini” zikretmişlerdir. Ayrıca “Zekât’ın” dışında; sırf Allahû Teâla (cc)’nın rızâsı için, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını, herhangi bir süre beyan etmeden, borçla giderenlerin uhrevi mükâfatlarının fazla olacağı kaydedilmiştir.(138) Bir başka Âyet-i Kerîme’de: “Kimdir o adam ki; Allah’a güzel bir borç versin de, (Allah da) ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin!.. Allah (kimini) daraltır, (Kimini) genişletir. Siz (Hepiniz) ancak O’na döndürüleceksiniz”(139) hükmü beyan buyurulmuştur. Abdullah İbn-i Mesûd (ra)’un rivâyet ettiğine göre; bu âyeti duyan Ebû’d-Dahhân El Ensari (ra) Resûl-i Ekrem (sav)’e hitaben: “- Yâ Resûlallah!.. Allah bizden borç mu istiyor?” diye sorar. Allah (cc)’ın Resûlü “- Evet ey Ebû’d Dahhâh” deyince, o zaman Resûl-i Ekrem (sav)’e hitâben: “- Elini ver yâ Resûlallah!.. Hurmalığımı Rabbime (Yolunda harcanmak üzere) borç veriyorum” diyerek, hepsini infâk eder. Resûl-i Ekrem (sav) Cennet’te Ebû’d-Dahhâh (ra)’a, içinde altıyüz hurma bulunan bir bahçenin verileceğini, karısının ve çocuklarının da orada kendisiyle berâber bulunacağını müjdeler.(140)
2033 Karz’ın rüknü; tarafların rızâsını beyan eden icab, kabûl ve malın teslimidir. İmam-ı Muhammed (rha) mal teslim olunmasa dahi; icab ve kabul’le “Karz Akdi’nin” tamamlanacağını esas almıştır. Tarafların akıllı ve mümeyyiz olmaları, akdin sıhhati için şarttır. Bulûğ şartı aranmamıştır. Ancak çocuğun velisinin izni gerekir. Bu da sıhhatinin değil, nafiz olmasının gereğidir. İkinci şart: Çarşı ve pazarda misli olan malın bulunmasıdır. “Karz” genellikle; piyasada geçerli olan para vasıtasıyla gerçekleşen bir akiddir. Çünkü borç talebinde bulunan kimse; para ile ihtiyacını karşılayabilir. Üçüncüsü: Bir şahsın diğerine, herhangi bir menfaat şart koşmadan “Karz”da bulunmasıdır. Esasen borç verene; menfaat temin eden (Dünyevi açıdan) her türlü karz yasaklanmıştır.(141) Hatta borç veren kimse; borç talebinde bulunana: “- Borcunu öderken, bana bir de yemek yedirirsin” dese, bu şart sebebiyle “Karz” câiz olmaz. Çünkü yemek; herhangi bir karşılığı olmayan fazlalıktır. Hatta alacaklının (Mukriz’in); başka bir şehirde tahsil edilmesi şartıyla, borç vermesi dahi câiz değildir. Zira yoldaki emniyetini; borçluya yüklemiş olur. Bu da karşılıksız bir menfaat hükmündedir. Günümüzde; belirli bir mal özelliği taşımayan ve itimad senedi durumunda olan kağıt paraların (Nakid); sürekli değer kaybetmesi dikkate alınarak, “- Efendim!.. Borç veren kimse (Mukriz) sürekli zarardadır. İhtiyaç sahibi olduğu gerekçesiyle; borçluya belli bir süre de koymuyoruz. Bu defa iş; onun insafına kalıyor şeklinde sızlanmalar mevcuddur. Tabii bu; borç alıp-verme hâdisesini, asgariye düşürmektedir. Bilhassa hızla para basma olayının arttığı (Emisyon) ve enflasyonun yükseldiği dönemlerde; kağıt para karşılığı borç veren kimselerin (Mukriz’in) zarara uğradığı bir gerçektir. Ancak “Karz” tarifinden de anlaşılacağı üzere: “Misli olan maldan; benzerini geri almak üzere başkasına verilendir, “mutlaka kağıt para değildir!.. Dolayısıylae “Karz-ı Hasen”; bu bahanelerle, terkedilmemelidir. Kaldı ki müddet; ihtiyaç sahibi kimsenin (Borçlu’nun) zor duruma düşürülmemesi için, “İslâmi kardeşlik noktasından” zikredilmez. Fakat mukriz (Borç veren kimse) kendi ihtiyacını beyan ederek; her an geri isteyebilir. Bu onun şer’i hakkıdır.(142) Hatta belli bir müddet zikredilmiş olsa dâhi; o müddete, sırf “Ahde riâyet” noktasından uymak durumundadır. Diğer borçlardan; bazıları hakkında, te’cil caizdir. Ancak “Karz” hakkında tecil muteber değildir.(143) Borç veren kimse (Mûkriz); istediği zaman geri alabilir. Borç talebinde bulunan kimse (Müstakriz) bunu bilmelidir. Zira “Borç talebi” içinde bulunduğu bir haldir!.. Mükellefe; içinde bulunduğu hal ile ilgili ilimler ise “Farz-ı Ayn”dır.

Ferd, Hangi Hallerde Tasarruftan Men Edilir?

Hür, akıl-baliğ ve ehliyet arızası bulunmayan bir kimse; malını dilediği gibi sarfedebilir. Mülkiyeti kullanma hakkı; diğer insanlara (kat’i olarak) zarar verdiği sâbit olmadığı müddetçe, sınırlandırılamaz. Fakat ferd; bâzı hallerde tasarruftan menedilir. Şimdi “Hacr (veya hıcr)” nedir? sualine cevap arıyalım. Hacr; lûgat yönünden mutlak manada alıkoymak ve men etmek manasına gelir. İslâmi ıstılâhta: “Bir kimseyi, bazı sebeblerden dolayı sözlü (Şifâhi) tasarruftan men etmeye hacr denilir”(191) târifi esas alınmıştır. Genel olarak ferdi; tasarruftan alıkoyan sebebler, üç kısımda izâh edilmiştir. Bunlar: Küçüklük (Sabi’lik), Kölelik ve cinnet getirmektir.(192) Hacr altına alınmış kimseye “Mahcur” denilir. Sebebler ortadan kalktığı zaman Kadı (hâkim) haklarını iâde eder. Bu durumda kendisine me’zûn (İzin verilmiş) denilir.
2051 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Yetimleri nikâh (çağın)a erdikleri zamana kadar (gözetip) deneyin. O vakit kendilerinde bir akıl ve salah gördünüz mü mallarını onlara teslim edin. Büyüyecekler (de ellerine alacaklar) diye bunları tez elden yemeyin. (Velilerden) Kim zengin ise (yetimin malını yemeye tenezzül etmesin) kaçınsın. Kim de fakir ise; o halde örfe göre (bir şey) yesin. Artık onların malını teslim ettiğiniz vakit, karşılarında şâhid bulundurun. Tam bir hesab sorucu olmak bakımından ise Allah yeter”(193) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayette; nikâh çağına varıncaya kadar yetimlerin denenmesi emredilmektedir. Belli bir yaş beyan edilmemiş; rüşde ermek şart koşulmuştur. O döneme kadar; mallarının tasarrufunun; velilerine âit olacağı da hassaten zikredilmiştir. Bu bir anlamda; küçük çocuğun, malı hususunda tasarruf hakkının bulunmadığının delilidir. İbn-i Abbas (ra) ve Said İbn-i Cübeyr (ra)’e göre; “Dinini ve malını muhafaza edecek güce gelen kimse, rüşde ermiş sayılır”. Bazılarına göre ise; fuhşiyattan ve israftan kaçınan kimse, rüşde ermiştir. Esâsen “Akıl ve salah’ın” birarada zikredilmesi; hacr halinin kaldırılması hususunda Kadı’nın (Hâkim’in) içtihadına ihtiyaç belirtmektedir. Hz. Aişe (ranha) vâlidemizden rivâyet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav) “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyuyan kimse uyanıncaya kadar, küçük çocuk büyüyünceye (buluğa erinceye) kadar, deli akıllanıncaya yahud şifa buluncaya kadar”(194) buyurmuştur. Bunlardan kalemin kaldırılması; tasarruf haklarının bulunmamasıyla ilgilidir. Çünkü bu haller “Ehliyet noksanlığı ve arızasını” beraberinde getirir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Her talak (boşama) câizdir. Sadece küçük çocuğun (Sabi’nin) ve mecnunun (Cinnet getirmiş, bunamış kimsenin) talakı câiz değildir, vâki olmaz”(195) buyurduğu bilinmektedir. Zira bunların; şehvet duyguları ya yoktur veya mâhiyet değiştirmiştir. Nikâh nimetinin kadr-û kıymetini kavrayamazlar. Dolayısıyla sözlü tasarruftan men edilerek (Hacr konarak); ehliyetin yerine gelmesi beklenir. Bilindiği gibi “Kölelik Hâli”; mükteseb ehliyet arızalarından birisidir. İslâm’a karşı savaşma sonucu ortaya çıkmıştır. Bir insan; ruhlar aleminde gerçekleşen mîsakı reddederek müslümanlara karşı fiilen savaşırsa “Köle Hukuku” gündeme girer. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Köle ve mukâteb herhangi bir şeye mâlik olamaz, ancak talaka (Boşamaya) yetkilidirler”(196) buyurduğu bilinmektedir. Çünkü köle de olsa; nikâh nimetinin kadrini bildiği için, ehil sayılır. Diğer tasarrufları ise; efendisinin iznine tâbidir. Me’zun (İzinli) kölenin, tasarruf hakları, kendine iâde olunur. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha); bir kimse rüşde ersin-ermesin, yirmibeş yaşına kadar beklenir. Yirmibeş yaşından sonra malı kendisine teslim edilir. Çünkü: “Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değiştirmeyin, mallarınızı onların mallarına katarak (helâl, temiz malınızı kirletip) yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır”(197) Âyet-i Kerîme’si tahsis belirtmemiş, yetimin malının mutlaka kendisine teslimini şart koşmuştur. Diğer Âyet-i Kerîme ise; malın teslimini rüşde ermekle sınırlandırmıştır. Eğer yetim evlenecek yaşa geldiği halde; temyiz gücüne kavuşmazsa beklenebilir. Ancak bu bekleme süresi yirmi beş yaşını aşamaz. Nitekim Hz. Ömer (ra)’den de; yirmibeş yaşına geldiğinde kendisine teslim edileceğine dâir rivâyet vardır.(198)
2052 Çocukluk, kölelik ve cinnet getirmek (Delirmek) dışında; bazı hallerde, Kadı’nın (Hâkim’in) muayyen şahıslar hakkında “Mahcuriyet” kararı verme hakkı vardır. Bazı kimselerin; zararı bütün ümmete dokunan fiillerinden dolayı, hacr edilmeleri câizdir.(199) Meselâ: Yeterli bilgiye sahip olmadıkları halde; doktorluk yapan ve verdikleri ilâçlarla, insanların ölümüne sebeb olan kimseleri tasarruftan menetmek şarttır. Zira insanların “Can emniyetini” muhâfaza etmek esastır. Yine büyücülük, muskacılık, cinlerle temas ve sihir gibi işlerle meşgul olan kimseler tasarruftan menedilirler. Din âlimi geçinen ve insanlara hileli yollar öğreten “Mâcin Müfti’nin” tasarruftan men edilmesi; “Din Emniyeti’nin” sağlanması için zarûri olur. İflâs ettiği halde; insanlardan bunu gizleyip, sürekli borçlanmak sûretiyle hileli yollara sapan tüccarın men edilmesi; “Mal Emniyetini” korumak noktasından elzemdir. Ancak bu çeşit “Hacr”ın; mâhiyeti farklıdır. Nitekim İmam-ı Kasani; “Bununla murad, hacrin hakikati değildir. Tasarrufun geçerli olmasını meneden şer’i hükümdür. Görülmez mi ki; mâcin müfti, eğer fetvâdan menedildikten sonra, fetva verse ve isâbet etse caiz olur. Şâyet mahcuriyetinden önce fetva verip hata etse, câiz olmaz. Kezâ bilgisiz doktor; menedildikten sonra ilâç satsa, fakat isâbetli olsa, satışı geçerli olur” hükmünü zikreder. Esasen kat’i mahcuriyet sebeblerinin dışındaki haller; doğrudan doğruya, ümmetin uğrayabileceği zararlara karşı Kadı’nın (Hâkim’in) tedbir almasıdır. Nitekim bir kadı (Hâkim) muayyen bir şahıs hakkında mahcuriyet kararı verse; aynı şahıs bu kararı, diğer bir Kadı’ya müracaat ederek kaldırılmasını talep edebilir. Eğer müracaat edilen kadı (Hâkim); mahcuriyet kararını kaldırırsa, bu câizdir. Çünkü ictihadların farklılaşması mümkündür ve sahihtir.(200) Fakat muayyen bir şahıs hakkında “Mahcuriyet” kararı verildiği zaman; kendisine izin verilinceye kadar, aynı mesleği icrâ etmesi mümkün değildir. Mutlaka Kadı’nın (Hâkim’in) hükmü gerekir. Fûkaha; malını har vurup, harman savuran sefih kimseler başta olmak üzere; kimlerin hangi sebeblerle “Mahcuriyetine” karar verileceğinin üzerinde hassaten durmuştur. Mahcuriyet kararının verilmesinden önce ferdin uyarılmasının vâcip olduğunda ittifak vardır. Bunun sebebi şudur: tasarruftan men etmek, insanın bazı haklarına el koymak manasına gelir. Bu sebeble; ağır bir cezâ hükmündedir. Zarûri olmadığı müddetçe bu yola gidilmez. İkâz (Emr-i bi’l maruf) sonucu; hatalı yoldan dönme ve mahcuriyete muhatab olmama imkanı doğar. Sebeb yokken; insanın haklarına engel olmak, zûlümdür ve haramdır.

Musabakalar ve Gunluk Hayat

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Seni Allahû Teâla (cc)’yı anmaktan alıkoyan her şey kumardır”(209) buyurduğu bilinmektedir. Mü’minler; konuşmaya başlarken veya herhangi bir işi yaparken “Besmele-Hamdele ve Salvale” getirmeyi ihmal etmemelidir. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk nâzil olan Âyet-i Kerîme’si: “- Yaratan Rabbinin adıyla (Besmele Çekerek) oku”(210) mealindedir ve emir sıgasıyla inzâl buyurulmuştur. Bu emir sâdece Peygamberimiz Efendimize değil, bütün müminleredir. Çünkü Usûl-i Tefsir’de önemli kaidelerden birisi de: “Sebebin hususi olması, hükmün umûmi olmasına mâni değildir”(211) hükmü ile ifâde edilmiştir. Esâsen Allahû Teâla (cc)’nın adını zikretmeden yapılan her işte, bereketsizlik ortaya çıkar.(212) Mâlum olduğu üzere; haram olan herhangi bir işi yaparken besmele çekilemez. Fukaha; “Haram li aynihi” olan herhangi bir yiyeceği, kasden besmele çekerek yiyen kimsenin küfre gireceğinde ittifak etmiştir. Her işe; Allahû Teâla (cc)’nın adı ile başlama şuuru, “Helâl” ve “Haram” hududlarına riâyeti kolaylaştırır. Zira “besmele” ile başlayamayacağı hiçbir işi yapmama itiyadı zamanla gelişir.
2057 Her an; zikir ve ibâdet içerisinde olan varlıklar meleklerdir. Zira onların fıtratı, bu esasa dayanır. Neşe içerisinde yaşamak, dinlenmek, eğlenmek ve zevklerini tatmin etmek, insanın fıtratı içerisinde mevcut olan duygulardır. Sürekli keder ve üzüntü içerisinde olmak; insanın dünyaya bakışını değiştirir. Mü’min’in neşe ve kederde itidal üzere olması esastır. Resûlullah (sav)’ın: “Allah’ım!.. Kederden ve üzüntüden sana sığınırım”(213) şeklinde duâ buyurduğu bilinmektedir. İslâmi hududlara bağlı kalmak kaydıyla; latife, şaka, mizâh ve nükte yapmak mümkündür. İnsanları güldürmek ve eğlendirmek niyetiyle de olsa; yalan söylemek haramdır. Resûl-i Ekrem (sav): “Etrafındakiler gülsün diye konuşup da, yalan söyleyenlere yazık, çok yazık”(214) buyurmuş ve onların acınacak bir duruma düştüklerini beyan etmiştir. Bilindiği gibi insanların şeref ve haysiyetleri; şer’i hududlarla muhafaza edilmiştir. Latife, şaka ve mizâh niyetiyle de olsa; o hududlara, hiç kimse tecâvüz edemez. Ayrıca işi-gücü latife ve mizâh olan kimse; cemiyet içerisinde güvenini kaybeder. Resûl-i Ekrem (sav)’in zaman zaman lâtife yaptığı; fakat daima doğru söylediği bilinmektedir. Nitekim Tirmizi’nin “Şemâil” isimli eserinde şu hâdise buna misâl olarak verilmektedir. İhtiyar bir kadın Resûl-i Ekrem (sav)’e gelerek: “- Ya Resûlallah!.. Beni cennete koyması için Allahû Teâla (cc)’ya dua buyur” temennisinde bulunur. Bunun üzerine Resûlullah (sav): “- Ey fülân’ın annesi!.. İhtiyar kadın cennete giremez” buyurmuş, kadın da hiç cennete giremeyeceğini zannederek ağlamaya başlamıştır. Kadının bu durumuna şâhid olan Resûl-i Ekrem (sav) sözünün maksadını açıklayarak: “- İhtiyar kadın cennete yaşlı olarak giremeyecek!.. Allah (cc) onu yeniden yaratacak, genç bâkire olarak girecek” buyurdu ve ona şu ayeti okudu: “Hakikat biz onları; yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır; onları bâkire, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır”(215)
2058 Bilindiği gibi mü’minler’in; yeryüzü müstekbirlerine karşı cihad etmeleri farzdır. Kâfirlerin; islâm topraklarına tecâvüz etmeleri hâlinde bu “Farz-ı Ayn” olan bir ibâdet durumuna gelir. Muhakkak ki cihad; kuvvet ve kudrete dayanan bir hâdisedir. Bu sebeble; mü’minlerin güçlü-kuvvetli olmaları gerekir. Bu noktada karşımıza “Spor ve müsabaka” hâdisesi çıkar. Hz. Ali (ra)’nin çok hızlı koşan birisi olduğu muteber kaynaklarda zikredilmektedir. Resûl-i Ekrem (sav)’in; Hz. Aişe (ranha) vâlidemizle iki defa yarıştığı, ilk koşuda Hz. Aişe’nin, ikinci koşuda da Hz. Peygamberin yarışı önde bitirdiği bilinmektedir.(216) cihad noktasından o dönemde oldukça öneme hâiz bulunan “ok atmak” teşvik edilmiştir. Ok atma ve kılıç kullanma eğitimi yapanlara Resûl-i Ekrem (sav)’in “Haydi atın! Bende sizinle berâberim”(217) diyerek, onları teşvik ettiği sâbittir. Cihadın önemli unsurlarından birisi de; ata iyi binmektir. Peygamberimiz’in at yarışı yaptırdığı ve birinci gelene armağan verdiği rivâyet edilmiştir.(218) Ata iyi binmek, güzel kılıç kullanmak ve okları hedefine isâbet ettirmek; o dönemde, cihad için zarûridir. Bunun dışında Sahabe-i Kiram’a “Yüzme öğrenmelerini ve çocuklarına öğretmelerini” tavsiye buyurmuştur. Bütün bunlar dikkate alındığı zaman; şer’i hududlara (Tesettüre riâyet etmek ve kumara alet etmemek) riâyet etmek şartıyla spor yapmak müstehabtır. Hatta Resûl-i Ekrem (sav)’in; o dönemde hiç kimsenin yenemediği pehlivan Rûkane ile güreş tuttuğu ve onu yendiği bilinmektedir.(219) Câhiliye döneminde; araplar arasında horoz, manda ve tosun gibi hayvanları döğüştürmek yaygın bir adettir. Zevk ve eğlence için; hayvanlara eziyyet etmek Resûl-i Ekrem (sav) tarafından yasaklanmıştır. “Boks Müsabakalarında” da; insanların birbirlerine eziyet etmesi sözkonusudur. Hayvanlara eziyyet etmek yasaklanınca; insanların birbirine eziyyet etmesi, evleviyetle yasaktır. Nitekim Resûlullah (sav); av kasdı olmaksızın, canlı hedefler üzerinde ok tâlimi (Müsabaka) yapılmasını kabul etmemiştir. Zira bu fiilde de; canlılara eziyyet ve haksız tasarruf sözkonusudur. Günümüzde yaygın olan; Futbol, voleybol, tenis ve basketbol gibi müsabakalar Resûl-i Ekrem (sav) ve Sahabe-i Kiram döneminde mevcut değildir. Bunlar genellikle, belli kişiler tarafından oynanan, binlerce kişi tarafından da seyredilen müsabakalardır. Oynayanların spor yaptığı kabul edilebilir; fakat seyredenler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. (Maalesef başta Spor-toto olmak üzere; bir-çok organizasyonlar, bu spor dallarını kumara alet etmektedirler.)
2059 Satranç, tavla, dama ve ondört taş gibi oyunlar hususunda Fûkaha farklı görüşler ortaya koymuştur. Bunun sebebi; bu oyunların Sahabe zamanında yaygınlık kazanmasıdır. Önce satranç’ı ele alalım: Satranç; Brahman Sissa adında bir hintlinin, Hind Kralı “Balhait’i” eğlendirmek için, o zamanki Hind ordusunun yapısını esas alarak uydurduğu bir oyundur. Sanskrit dilinde dört demek olan “Çatur” sözcüğü ile; kısım anlamına gelen “Anga” sözcüğünü, birleştirerek “Çaturanga” olarak isimlendirmiştir. Bu oyun İran ve çevresinde oynanmaya başlanınca “Çatrang” adı ile anılır bir hale gelmiştir. İslâm orduları İran’ı fethedince “Çatrang” oyunu ilgilerini çekti ve bunu arapçada “Satranç” olarak nitelendirdiler. İran’ın Fethi Hz. Ömer (ra)’ın döneminde gerçekleşmişti. Dolayısıyla satranç oyunu Sahabe-i Kiram döneminde bilinmekteydi. Sahabe-i Kiram bu oyunun fıkhi hükmü hususunda ihtilâf etmiştir. İbn-i Abbas (ra) ve Ebû Hureyre (ra) mübahlığı üzerinde durmuş, Hz. Ali (ra) ve diğer bir kısım sahabe de kumar noktasından ele alarak “Haramlığı’na” hükmetmiştir. Hanefi fûkahası “Satranç” üzerinde hassasiyetle durmuştur.(220) Molla Hüsrev “Kimin şâhidliğinin kabul, kimin edilmeyeceğini” tasnif ederken şunları zikreder: “Satrançla kumar oynarsa yahud satrançla oyalanıp namazı terkederse, şâhidliği kabul edilmez. Çünkü bunlardan her biri (Kumar ve namazı terk) aşağılığa delâlet eden büyük günahlardandır. Fakat kumar oynamadan ve namazı terk etmeden; sadece satranç oynamak bize göre mekrûh ise de, İmam-ı Şafii (rha)’ye göre mübah olmakla onda ictihada mesağ vardır.”(221) Tavla, dama ve ondört taş için Fûkaha: “- Eğer bunlarla kumar oynanırsa; kumarın nass’la haram kılındığı bilinmektedir. Fakat kumar oynanmazsa; o zaman abesle iştigâldir. Bu noktada da “Mekrûh” olduğu sâbittir” hükmünde müttefiktir. Sonuç olarak; oyunun ismi ve mâhiyeti ne olursa olsun, kumara alet edildiği müddetçe “Haram”dır. Bunun bir “Çay içmek” olmasıyla; büyük meblağlarda olması, arasında fark yoktur. Çünkü kumar; kitap, sünnet ve Sahabe-i Kiram’ın icmaı ile haramdır. Bu hususta hiçbir ihtilâf yoktur. Herhangi bir oyun; namazın zamanında edâsına zarar veriyor veya terkine sebeb oluyorsa, oynanmaması vâcip olur. Çünkü namazın terkine sebeb olması; ma’siyete vesile sayılır. Kumar oynamadan ve namazı terketmeden; herhangi bir oyunun oynanması (Satranç, Tavla, vs..) mekruhtur. Zira (abesle iştigâl ve) zamanı boşa harcamaktır.
2060 Şimdi “Müzik” üzerinde duralım. Maalesef “Müzik ruhun gıdasıdır” sözü herkesin dilinde!.. Bilindiği gibi Müzik; insanların ses ve alet ile icrâ ettikleri mâlum sanatın adıdır. Hanefi fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Çalgı aletlerini, kendi arzusuyla dinlemesi insan için ma’siyettir. O çalgı meclisinde oturmak faasıklıktır ve çalgı sesiyle zevklenmek küfrân-ı nimettir” Hadis-i Şerif’ini zâhirini esas alarak, müziğin haram olduğunu beyan etmiştir. İmam-ı Merginani; bir deynek çubuğun, yere ahenkli şekilde vurulmasından çıkan sesin dâhi “Müzik” hükmüne dâhil olduğunu zikreder.(222) İmam-ı Serahsi; kendini dinlendirmek ve yalnızlığını defetmek için (Harama vesile olmamak kaydıyla) câiz olduğunu zikretmiştir. İmam-ı Merginani’ye göre bu da câiz değildir.(223) Sâdece savaşta vurulan kös ve düğünlerde çalınan def müstesnâdır. Resûl-i Ekrem (sav) düğün ve bayramlarda def çalmaya müsaade etmiştir.(224) İbn-i Nüceym: “Mücerred teganni (Mûsiki dinlemek ve söylemek) hususunda ûlema ihtilâf etmiştir. Bazılarına göre bu mutlak haramdır. Şeyhülislâm Hulvani bu görüştedir. Diğer bazılarına göre; usanç ve yalnızlık anlarında sırf bu halden kurtulmak için câizdir. Fakat harama vesile olmaması esastır. Bu da Serahsi’den nakledilmiştir”(225) hükmünü zikrediyor. İmam-ı Şafii (rha) ve İmam-ı Malik (rha)’in düğün merâsimlerinde çalınan mûsikinin hiçbir mahzuru olmadığına hükmettikleri bilinmektedir. İmam-ı Gazali “İhya” isimli meşhûr eserinde; müzik hakkında vârid olan bütün ihtilâfları zikrettikten sonra, müziğin tek bir hükme bağlanamayacağını, durumuna göre “haram, mekrûh, mübah ve müstehab” olabileceğini kaydetmektedir.(226) Bu konuya; ayrı bir bölüm tahsis etmiştir. Zâhiriye mezhebi (ve semâ’yı esas alan bâzı tarikâtlar) ise; müziğin her çeşidinin helâl olduğunu esas almış!.. Hem Hanefi, hem Şafii fûkahası, “Müzik icrâ eden kadın olur ve dinleyenler onun sesinden şehevi hislere kapılırlarsa, bu kat’i olarak haramdır” hükmünde müttefiktir. Sözleri ve müziği; İslâmi hükümlerin reddini esas alıyorsa, bunun (Müzikli veya müziksiz) icrâ edilmesinin câiz olmayacağı malûmdur.
2061 Bazı insanlar: “Köpek ulumasını, baykuş ötmesini, evden çıkınca kedi veya köpek görme hadisesini uğursuzluk sebebi” sayarlar. Ayrıca bazı harf ve rakamlar “uğursuz” ilân edilir. Maalesef içinde yaşadığımız cemiyette; hergün bu tip insanlara rastlamak mümkündür. Şimdi bu konu üzerinde duralım. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Gerek yeryüzünde, gerek nefislerinizde vukû bulan hiçbir musibet yoktur ki, onu bizim yaratmamızdan önce, bu kitapta (Levh-i Mahfuzda) yazılı olmasın. Şüphesiz bu Allahû Teâla (cc)’ya göre pek kolaydır”(227) hükmü beyan buyurulmuştur. Büyük veya küçük; meydana gelen veya gelecek olan her hâdise, levh-i mahfuz’da kayıtlıdır.(228) Meydana gelen hiçbir olay; şunun veya bunun uğursuzluğu sebebiyle ortaya çıkmaz. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “İslâm’da teşe’üm (uğursuzluk) yoktur. En hayırlısı tefe’üldür”(229) buyurduğu bilinmektedir. Câhiliye döneminde araplar; vehimlerine ve hayal güçlerine dayanarak, bir-çok olayı uğursuzlukla izâh ederlerdi. Meselâ: Şevval ayında evlenmenin uğursuzluk sebebi olduğuna inanmışlardı. Resûl-i Ekrem (sav), Hz. Aişe (ranha) vâlidemizi Şevval ayında nikâhlayarak bu hurâfeyi darma-dağın etmiştir. Fûkaha “Şirkû’l esbab” (Sebeblerle koşulan şirk) üzerinde hassasiyetle durmuştur. İbn-i Abidin “Haram” olan ilimleri tasnif ederken: “Bir takım çizgi ve noktalardan meydana gelen şekillerle, mâlum kâideler tahtında harfler çıkaran ve bunlardan ileride olacak şeylere delâlet eden cümleler kuran bir ilimdir. (İlm-i Remil) Bunun kat’i haram olduğu mâlumdur”(230) hükmünü zikreder. Hurûfilik ve bahâilik; harfleri ve rakamları (Uğurlu-uğursuz) ayırımına tâbi tutarak, putlaştırmıştır. “Noktavilik” için de aynı şeyler söylenebilir. Mü’minler; teşe’üme (Uğursuzluk saymaya) asla itibar etmezler.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com