Tabii Sonucu: Cihad

10/05/2006

Kur’an-ı Kerim’de: “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de; onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye tüştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o zülûmkâr, çok cahildir”(1) hükmü beyan buyrulmuştur. Müfessirler bu ayet-i kerime’de geçen “Emânet’in”; Allahû Teâla (cc)’nın tekliflerinin tamamına verilen bir isim olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.(2) Hz. Abbas (ra)’dan gelen rivayette de; “Emanet, Allahû Teâla (cc)’ya taattır, kulluktur. Hz. Adem (as) Allahû Teâla (cc)’ya emanet’in ne olduğunu sormuş, Allahû Teâla (cc) “İyilik edersen mükâfat, kötülük edersen ceza görürsün” buyurmuştur. Hz. Âdem (as) kendi rızası ile emâneti yüklenmiştir.(3) Usûl-i Fıkıh’ta “Emânet”; Allahû Teâla (cc)’nın gerek kendi hukuku, gerekse yarattıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isimdir.(4) Malûm olduğu üzere “Cihad”; Allahû Teâla (cc)’nın farz kılmış olduğu bir ibadettir.(5) Cihad; hem mal, hem nefis, hem de diğer vasıtalarla edâ edilebilen ve aynı zamanda hiçbir “Mekruh” vakti olmayan bir ibadettir. Hatta öyle ki; bir gayr-i müslim, namazını edâ etmekte olan bir mü’mine hitaben: “-Bana kelime-i şehadet’i öğretir misiniz?” teklifinde bulunsa, o mü’min’in, bu teklif sebebiyle namazını bozup, tebliği yapması caizdir.(6) Aynı namazı, tebliğden sonra edâ eder.
712 Cihad; arapça bir kelimedir. Lugatta “güç ve gayret sarfetmek, amelde mübalâğa etmek ve zahmet” gibi manalara gelen “Cehd” kökünden türemiştir. İslâmi Istılâhta: “Allahû Teâla (cc)’nın dini için; can, mal, dil ve diğer vasıtalarla eldengelen güç ve gayreti sarfetmeye cihad denir” tarifi esas alınmıştır.(7) Resûl-i Ekrem (sav)’in “Müşriklerle; malınızla, canınızla ve dilinizle cihad ediniz”(8) buyurduğu bilinmektedir. Cahiliye döneminde arap kabileleri arasında yıllarca süren kanlı harb’ler cereyan ediyordu. Dolayısıyla “Harb”mefhumuna yabancı değildiler. Bu noktada “Cihad” ile “Harb” mefhumu arasında fark var mıdır? sualine cevab arayalım. Hz. Cabir (ra)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte, bu iki mefhum arasında bazı farkların bulunduğu tasrih olunmuştur.(9) Cihad kavramı, “Harb” mefhumundan daha geniştir. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “- Hakiki mücahid, nefs-i emmaresine karşı savaş açan kimsedir.” (Sünen-i Tirmizi-K.Cihad: 2) buyurduğu malumdur. Dünyevi endişelerini, heva ve hevesini bir kenara bırakan mükellefin; Allahû Teâla (cc)’nın rızasını kazanmak niyetiyle küffarla savaşması bir ibadettir.
713 Mükellif’in; kendisini Allahû Teâla (cc)’ya kulluktan alıkoyan herşeyi terketmesine “Zühd” denilmiştir. Sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)’nın rızası için; heva ve heveslerini bir kenara bırakan mükellefe de “Zâhid” denir. Abdullah İbn-i Mes’ûd (ra)’den rivayet edilen şu hadis-i şerif; Resûl-i Ekrem (sav)’in “Dünya hayatını” nasıl değerlendirdiğini kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Abdullah İbn-i Mes’ûd (ra): “Resûl-i Ekrem (sav) bir hasır üzerinde uyumuşlardı. Uykudan kalktı, fakat hasır vücûdunda iz bırakmıştı. Bunun üzerine: “-Ya Resûlallah!.. Size bir yatak tedarik etsek olmaz mı?” dediler. Resûlullah (sav) “Benim dünya ile ne işim var. Ben dünyada bir ağaç altında gölgelenip de (sonra onu) bırakıp giden bir yolcu gibiyim” buyurdu.(10) Zühd ve takva sahibi her mü’minin; Resûl-i Ekrem (sav)’e uyması esastır. Şimdi “Cihad” gibi bir ibadeti terketmenin vehameti üzerinde duralım. Resûl-i Ekrem (sav): “Herhangi bir müslümün gaza yapmadan (Savaşmadan) ve onu gönlünden geçirmeden ölürse, nifak’ın bir şubesi üzerine (Yani münafık olarak) ölür”(11) hükmünü beyan etmektedir. Dolayısıyla mü’minlerin; ister farz-ı kifaye, ister farz-ı ayn olsun; cihad’a niyyet etmeleri vâcibtir. “Büyük Cihad” yaptığını iddia ederek; gaza etmeyi gönlünden geçirmeyen kimse; şeytanın vesvesesine kapılmış ve nefs-i emmare’sine tabi olmuştur. Hz. Adem (as)’le başlayan tevhid mücadelesinde, Tağuti güçlerle savaşmanın farz kılınmadığı hiçbir dönem yoktur. Muteber kaynaklarda zikredildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav); hicret’ten sonraki on yıllık dönem içerisinde (Yani Medine Döneminde) yirmi defa; zırhını giyip ve kılıcını eline alıp “Cihad’a” çıkmıştır!.. Sahabe-i Kiram’ın hayatı ise sürekli cihad’la geçmiştir. “Nefis terbiyesi” iddiasında bulunan her mü’min; bunun mahiyetini iyi tefekkür etmelidir.

Cihad ibadeti Nasil Eda Edilir

Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler!.. Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda topyekün cihad’a çıkın” denildiği zaman yere (mıhlanıp) ağırlaştınız. Ahiretten (vaz geçip yalnız) dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat bu dünya hayatının faidesi ahiretin yanında pek azdır. Eğer (emrolunduğunuz bu cihada ) topyekün çıkmazsanız, Allah sizi pek acıklı bir azaba uğratır. Siz ona hiçbir şeyle zarar veremezsiniz Allah her şeye hakkı ile kadirdir”(34) hükmü beyan buyurulmuştur.
722 Mü’minlerin; sâdece Allahû Teâla (cc)’nın rızasını esas alarak “Cihad’a” niyyet etmeleri vâciptir. Ebû Hureyre (ra)’den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te Resûl-i Ekrem (sav)’e bir kimse: “Ya Resûlullah!.. Bir şahıs Allah (cc) yolunda cihad’ı kasdedip, cihad’da dünya malını da murad etse sevabına nail olur mu?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav) efendimiz: “Onun için sevab yoktur” buyurdular.(35) Bu Hadis-i Şerif iki vecihle tevil edilir. Birincisi; cihad için çıkmış olduğunu gösterip hakikatte maksadı mal kazanmaktır. Bu münâfıkların halleridir, onlar için asla sevab yoktur. İkincisi; cihad kasdıyla çıkar fakat en büyük arzusu mal elde etmektir, yoksa ahirette sevaba nâil olmak değildir.
723 İslâm ordusu; kâfirlerle karşı-karşıya geldiği zaman önce “Tebliğ” görevini ifa eder. Zira İbn-i Abbas (ra)’dan rivâyet edilmiştir ki; “Resûl-i Ekrem (sav) bir kavim ile onları İslâm’a davet etmediği süre içerisinde savaşmadı.”(36) İmam-ı Ebû Yusuf (rh.a) “Resûl-i Ekrem (sav), Allah’a ve Resûlüne davet etmeden önce, hiçbir kavimle savaşmadı, Haccac bize, İbn-i Ebi Nüceyh, babası ve Abdullah b. Abbas yolundan rivayet etti ki, İbn-i Abbas şöyle dedi: “Resûlullah, İslâm’a dâvet etmeden hiçbir kavimle savaşmadı”. Ata b. Saib bize Ebû Buhteri’den şöyle nakletti: “Selman-ı Farisi, İran Putperestlerine karşı savaşa girildiğinde: “- Durunuz Resûlullah (sav)’den işittiğim gibi ilk önce onları Allah (cc)’a ve Resûlü (sav)’ne davet edeyim” dedi. Putperestlere gelerek şöyle dedi: “-Biz sizi İslâm’a davet ediyoruz. Eğer müslüman olursanız, bize tanınan haklar size de tanınacak, bize yüklenen vazifeler size de yüklenecektir. Eğer müslüman olmayı kabul etmezseniz, zelil ve hakir olarak cizye veriniz. Bunu da kabul etmezseniz, size karşı harbeder ve sizi öldürürüz.” Putperestler şöyle cevap verdiler: “-İslâm’a davet meselesine gelince, müslüman olmayız. Cizye’ye gelince: Onu da vermeyiz. Savaşa gelince; biz de size karşı savaşırız.” Selman-ı Farisi; onları üç defa tekraren davet etti. Kabul etmediklerini görünce ordusuna hücûm emrini verdi”(37) hükmünü zikretmektedir.
724 İslâm ordularının komutanı; kâfirlerin ordusuna tebliğ görevini yaptığında; eğer onlar bu tebliğe icabet ederek İsl‹m’ı kabul ederlerse, maksad hâsıl olmuştur. Onlarla kat’iyyen savaşılmaz. Zira Resûl-i Ekrem (sav): “İnsanlarla, onlar “Lâ ilâhe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu diyenler benden mallarını ve canlarını korumuşlardır. Ta ki şer’i bir vecibe olmadıkça!.. Ancak bundan sonra (Kalblerinde gizledikleri hususlarda) hesapları Allahû Teâla (cc)’ya kalmıştır” buyurmuştur.(38)
725 Kur’an-ı Kerim’de: “Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah’a, ne âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlünün haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini (İslâm’ı) din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakiyr olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar muharebe ediniz”(39) hükmü beyan buyurulmuştur. İslâm orduları’nın emiri; İslâm’ı tasdik etmeye yanaşmayan Hrıstiyan ve Yahudilere “Cizye “vermelerini teklif eder.(40) Cizye; kitap ehli şüphesi bulunan mecûsiler, samire tâifesi ve arap olmayan putperestlerden alınır. Frenk ve ermeniler de Hrıstiyanlar’a dahildir. İmam-ı Âzam (rha) Sabii’lerin cizyelerinin de kabul edileceğini beyan etmiştir. Dürri’l Muhtar’da “Cizye, bazı mülhidlerin dediği gibi müslümanların kâfirlerin küfürlerine razı olmaları değildir. Bilakis cizye kâfirlerin küfürleri üzerinde kalmalarının cezasıdır. İmana dâvet etmek için kâfirlere cizye’siz mühlet vermek caiz olduğu takdirde cizye ile mühlet vermek evleviyetle caizdir. Nitekim Allahû Teâla (cc)’nın “Zelil ve hakiyr olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar onlarla muharebe ediniz” Ayet-i Kerime’si ve Peygamber Efendimiz (sav)’in Hecer Mecûsilerinden, Necran Hristiyanlarından cizye alıp, kendilerini dinleri üzerine bırakmaları da cizyenin caiz olduğunun delilidir”(41) hükmü kayıtlıdır.
726 Arap ırkından olan putperestlerin (Müşriklerin) cizyeleri kabul edilmez. Zira Kur’an-ı Kerim onların lisânı üzere inzal buyurulduğu için; küfürleri, diğer ırklardan olan kimselerin küfürlerinden daha ağırdır. Ma’zeretleri yoktur. Bunlar ya İslâmiyeti kabul ederler veya öldürülürler. İmam-ı Merginani: “Kendilerinden cizye kabul edilmeyen kimseler arap ırkından olan putperestler ve İslâm’dan dönen mürtedlerdir. Bunlardan ancak “İslâm’ı tasdik etmeleri “kabul edilir. Zira Allahû Teâla (cc): “.. Onlar müslüman oluncaya kadar onlarla savaşınız” buyurmuştur.(42) hükmünü beyan etmektedir.
727 Resûl-i Ekrem (sav)’in ordu kumandanlarına hitaben: “Kâfirleri, Allahû Teâla (cc)’dan başka ibadet edilecek bir ma’budun bulunmadığına ve ibâdet’e (Kulluğa) lâyık olanın ancak Allahû Teâla (cc) olduğuna şehâdet etmeye davet ediniz” emrini esas alan Hanefi fûkuhası; “İslâm tebliğ olunmayan kâfirlerle savaşmak caiz olmaz. Zira onlar dâvet ile bilirler ki; biz kendilerinin mallarına sahip olmak, kadınlarını ve çocuklarını esir etmek için savaşmıyoruz. Cihad’ımızın tek hedefi, Allahû Teâla (cc)’ya kulluğa davet etmek ve küfürün fitnesini ortadan kaldırmaktır” hükmünde müttefiktirler.(43) Kendilerine İslâmî tebliğin ulaşmadığı kâfirlerle, (Tebliğ yapılmadan önce) savaşan kimse, bu hal nehyedildiği için günahkâr olur.(44)
728 Resûl-i Ekrem (sav) “Seriyye Kumandanlarına” karşılaştıkları kâfirler İslâm’ı kabule yanaşmazlarsa ne yapacaklarını izah ederken: “Eğer İslâm’ı kabulden uzak dururlarsa, kâfirleri “Cizye” vermeye davet ediniz!.. Buna da razı olmazlarsa, Allahû Teâla (cc)’dan yardım talebinde bulununuz ve onlarla sonuna kadar cihad ediniz”(45) emrini vermiştir. Kendilerine İslâmî tebliğ yapılmış olan kâfirlere, yeniden İslâmî tebliğ yapmak mendubtur. Bu Allahû Teâla (cc)’nın onlara hazırladığı akıbeti beyanla, inzar içindir. Ancak vâcib değildir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav) “Ben-i Mustalık” üzerine gece baskını düzenlemiş, onları gaafil oldukları bir sırada yakalamıştır. Ayrıca Hz. Usâme (ra)’ye “Sabah vakti Übna’ya saldırmasını ve orayı ateşe vermesini” emir buyurmuştur.(46) Zira burada mukim olan kâfirlere daha önce İslâmi tebliğ yapılmıştır.
729 İbn-i Abidin: “Çünkü hadd’ler dünyayı fısk-ü fücurdan temizler, cihad ise küfürden temizler. Cihad elden gelen kuvvet ve kudreti sarfetmek manasınadır. Buna göre; iyiliği emredip, kötülükten menetmek sûretiyle, halkla mücâhede eden herkese şamildir”(47) hükmünü zikretmektedir. Dolayısıyla cihad; yeryüzünde yalnızca Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerle hükmedilmesini, ihlâsla arzu eden her mü’minin, asla terkedemiyeceği bir ibadettir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Fitneden eser kalmayıncaya ve din de (şunun bunun değil) yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla (Tağuti güçlerle, kâfirlerle) savaşın. Vazgeçerlerse artık zaalimlerden başkasına hiçbir husûmet yoktur”(48) hükmü beyan buyurulmuştur.

Daru’l islam’in Daru’l Harbe Donusmesi

Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerle hükmedilen bir İslâm beldesi’ni bekleyen üç tehlike sözkonusudur: Birincisi: Kâfirler işgal veya istilâ edebilir. İkincisi: Bir şehir veya bölge halkı topluca irtidat ederek, işgal edebilirler. Üçüncüsü : Ulû’lemr’e zimmet akdi ile bağlı olan gayr-i müslimler, zimmet akdini bozarak bulundukları beldeleri istilâ edebilirler.(64) Bu üç halde de mü’minler üzerine cihad “Farz-ı Ayn” olur. Zira her üç halde de, İslâm beldesi kâfirlerin istilâsına uğramıştır.(65) Ancak istilâ ile birlikte, “Darû’l İslâm”, Darû’l Harb’e dönüşür mü? İbn-i Abidin: “Kâfirlerin elindeki beldeler İslâm beldeleridir, harb beldeleri değildir. Çünkü kâfirler orada küfrün hükmünü ortaya atamamışlardır. Belki oradaki kadı’lar, vâli’ler müslümandırlar; kâfirler onlara zarûret dolayısıyla yahud zarûretsiz itaat ederler. Müslümanlar tarafından (seçilmiş) valisi olan her şehirde Cum’a namazı ile bayramları kılmak ve kadı tayin etmek câizdir. Şayed vali’ler kâfir olursa, müslümanların (şartlara riayet ederek) vali tayin etmeleri ve cum’a namazı kılmaları câizdir. Kadı müslümanların seçimi ile kadı olur ve müslümanlara kendilerine müslüman olan bir vâli aramaları vacip olur”(66) hükmünü zikretmektedir. Dikkat edilirse; istilâ altına düşen mü’minler; kendi içlerinden bir “Vali” ve bir “Kadı” tayin eder, islâm ahkâmını kendi aralarında tatbik ederlerse “Darû’l İslâm” hükmü devam eder. Bunu yapmazlarsa ve küfür ahkâmının icrâsı başlarsa. Hâkimiyetlerini kaybederler. Nitekim birçok İslâm beldesinde; kâfirlerin ve mürted’lerin istilâsından sonra; mü’minler kendi içlerinden”Vali”, “Kadı”, “Cum’a İmamı” ve “Âmil” tayin etmedikleri için küfür ahkâmı güç kazanmıştır.
736 İstilâ’ya uğrayan bir İslâm beldesinde; “Küfür ahkâmının icrâsı ve orada İslâm ahkâmından (Hadd-i Zina, Hadd-i Şürb, Hadd-i Kazf, Hadd-i Sirkat, Recm vs..) hiçbiriyle hükmedilmemesi, müslümanların kendi içlerinden şeçtiği Kadı’ya müracaat etmemeleri ” sonucunda Darû’l Harbe dönüşme tahakkuk eder.(67) İmameyn’in kavline göre; küfür ahkâmının icrası ile birlikte Darû’l İslâm olan bir belde, “Darû’l Harb” hâline gelir. Müftabih olan kavil de budur.(68) İmam-ı Kasani; “Şer’i şerife göre hükme bağlanmayan hiçbir kazâ (Mahkeme), kazâ hükmünde değildir”(69) hükmünü zikreder. Dolayısıyle mü’minlerin; Allahû Teâla (cc)’nın ve Resûl-i Ekrem (sav)’in emirlerini bir kenara bırakıp, ihtilâf ettikleri hususlarda Tağuti güçlere müracaat etmeleri iki şekilde tevil edilebilir. Birincisi: Hevâ ve heveslerine kapılıp küfür ahkâmına, kendi nefislerinde razı olmalarıdır!.. İkincisi: Tağut’un hükümlerine razı olmamakla beraber, mecburiyet hissetmemeleridir. Her iki halde de; o belde’de müslümanlar hakimiyet ve emniyetlerini kaybetmişler ve esarete düşmüşlerdir.
737 İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha)’ye göre; istilâ ile birlikte üç şartın tahakkuku gerekir. Birincisi: İçerisinde şirk ahkâmı icrâ edilmelidir. İkincisi: Darû’l Harbe bitişik olmalıdır. Üçüncüsü: İçinde evvelki eman ile nefsi üzere (Yani mü’min’in “bey’at” ve zimmi’nin “zimmet akdi” sebebiyle) emin bir müslüman veya zimmi kalmış olmamalıdır.(70) İbn-i Abidin: “Kâfirler İslâm memleketlerinden bir memleketi mücerred ele geçirirseler yahut bir şehir ahâlisinin mürted olarak küfür ahkâmını icra etseler yahud zimmilerin ahidlerini bozarak memleketlerini ele geçirseler bu üç sûrette İslâm memleketi darû’l harb olmaz. Bir İslâm memleketinin -Allah korusun- bir dâr-ı harbe çevrilmesi şu bir şartın gerçekleşmesine bağlıdır. O da içerisinde küfür ahkâmının icra olunmasıdır. Bir İslâm memleketi (Darû’l İslâm) Darû’l Harb olunca orada Hadd’ler ve kısas icra edilemez. Müslüman bir esirin; kâfirlerin mallarına ve canlarına taarruz etmesi câizdir. Kadınların namusuna dokunulması caiz değildir. Bir dar-ı harb, Dar-ı İslâm olunca “İslâm ahkâmı” tatbik edilir”(71) hükmünü zikreder.
738 Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi “Kitabû’l İlm ve’l Akl ve’l Makûl” isimli eserinin mukaddimesinde: “Kanun bakımından dünya ikiye ayrılır: ÿDarû’l İslâm ve Darû’l Harb!.. Darû’l İslâm’da; İslâm fıkhı hayata hakimdir, bütün işler Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlere göre tanzim edilir. Orada mü’minler emniyet içerisindedirler ve hâkim durumdadırlar. Darû’l Harb’te ise; İslâm ahkâmı açıktan red olunur ve müslümanlar güvenliklerini yitirirler. Türkiye’de kurulan Demokratik-Laik Cumhuriyet; medeni kanunu kabul etmek sûretiyle, İslâm fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da Avrupa’dan getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamıştır. Bu sebeble ikinci kısma (Darû’l Harbe) dahil olmuştur” hükmünü zikreder. Yine “Mevkıfû’l Beşer” isimli eserinde: “Müslümanların inkirazını şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu, batıyı taklid hastalığı!.. Şiddet ve hasarda frengi hastalığı bile buna denk olamaz. İşin garip tarafı, bu hastalık tedavi etmek isteyenlere de farkına varmadan bulaştı. Mısır’daki ûlemâ bu hastalığı zararsız görüyorlar. Şurası muhakkak ki. Arap âleminde kavmiyetçilik şuuru hızla terakki eylemekte!.. Ve ben derim ki; bu kavmiyet şuuru, İslâmi şuura gâlib gelecektir. Mısırlı ûlemâ ve müelliflere; müslüman Türkiye’nin uğradığı felâketler, İslâm’dan silâhla uzaklaştırma operasyonları ve uğradıkları musibetler hiç tesir etmedi , halâ da tesir etmiyor”(72) diyerek İslâm topraklarındaki gelişmelere dikkati çekiyor. Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken: “İslâmcılar kanunların uygulanmasında sert kaideci görüşlerini şiddetle savunmaktaydılar. Bu hücûmun son temsilcilerinden Mustafa Sabri (Mütareke devrinin Şeyhülislâmı) Mısır’daki sürgün hayatında yazdığı Arapça bir eserin giriş kısmında şöyle diyordu…”(73) iddiasını zikretmektedir. Bahsettiği beyan; maddenin başında zikrettiğimiz husustur. Ancak eserde olmayan; “İslâm âlemi, Türklerle harp halindedir” cümlesi ilave olunmuş!.. Prof. Dr. Erol Güngör’de; Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularını beğenmediği için “Türkiye Darû’l Harb”tir, dediği kanaatinde!..(74) Halbuki Türkiye Cumhuriyeti “Darû’l İslâm” (Şer’i devlet) değil Demokratik-Laik Çağdaş bir devlettir. Ceza kanunun 163. maddesine göre; devlet’in temel nizamlarını dine uydurmak için tebliğ’de bulunmak (Propoganda yapmak) suçtur. Yani “İslâm Ahkâmı tatbik edilmelidir” diyen kimse, şuç işlemiş olur. (Bugün 163. madde kalkmıştır ama onun yerine yürürlüğe konulan Terörle Mücadele Kanunu’nda aynı durum sözkonusudur.) Nitekim 7 Kasım 1982′de halk oyuna sunulan ve %92 oranında “Evet” denilen Anayasa’da; hangi dinden olursa olsun (Müslüman, Yahudi, Hrıstiyan vs.) bütün vatandaşların eşit olduğu “Genel Esaslar” bölümünde yer almıştır. Ayrıca Teokrasi’ye (Teo: Latince’de “Allah” manasına kullanılır) dayanan siyasi bir hareket yasaklanmıştır.

Kazancin En Efdali ve En Temizi(Ganimet)

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Allahû Teâla (cc) kıyametin kopmasına yakın bir zamanda beni kılıçla gönderdi. Rızkımı da mızrağımın altında (Gölgesinde) kıldı. Bana muhalefet edenleri de zelil ve hakiyr eyledi. Her kim kendisini bir kavme benzetirse, o da onlardandır”(154) buyurduğu bilinmektedir. Şurası muhahkaktır ki; kazancın en efdali ve en temizi cihad yoluyla elde edilen ganimettir. Farz olan cihad ibadetinde; hem İslâmı aziz kılma, hem kazanç elde etme fiilleri birleşmiştir.(155) Ayrıca “İnsanlar üzerinden küfrün şerrini kaldırmak” gibi, mübarek bir amel sözkonusudur.
784 İmam-ı Merginani: “Zekât; Benî Haşim’e verilmez. Zira Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu: “Ey Beni Haşim!.. Şüphesiz Allahû Teâla (cc) sizin üzerinize insanların yıkantı sularını ve kirlerini haram kıldı. Onun yerine sizi humusun humusuna bedel kıldı.” Farz olmayan nafilede ise durum böyle değildir”(156) hükmünü zikreder. Bütün muteber hadis mecmualarında, “Beni Haşim’e” zekât verilmeyeceği kayıtlıdır. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Şüphesiz ki bu sadakalar ancak insanların (Kazançlarının) kirleridir. Bunlar ne Muhammed’e helâl olur, ne de Al-î Muhammed’e!..”(157) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası; “Beni Haşim” veya “Al-î Muhammed’den” kasdın; Hz. Ali (ra)’nin, Hz. Abbas (ra)’ın, Hz. Cafer (ra)’in, Hz. Akil (ra)’in ve Hz. Haris b. Abdülmuttalib (ra)’in aileleri ve azadlı köleleri olduğu hususunda ittifak etmiştir. Dolayısıyla “Beni Haşim’e” ve “Al-i Muhammed’e”; Kazancın en efdali olarak tarif olunan “Ganimet” malının, beşte birinden pay ayrılır. Bilindiği gibi zekât; malı temizlemek için emrolunmuş bir ibadettir. Halbuki ganimet malı; tertemizdir.
785 Kur’an-ı Kerim’de: “Artık elde ettiğiniz ganimet’den helâl ve hoş olarak yeyin”(158) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Muhammed (rh.a) “Ganimet’in sadece ümmet-i Muhammed için helâl kılındığını ve bu hususun Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetiyle sabit olduğunu” kaydediyor.(159) Bahsin devamında da; “Cihad’ı terkeden bir kavmin, zelil olacağı üzerinde hassasiyetle durmaktadır. Zira Cihad’ı terkeden bir kavim; Allahû Teâla (cc)’nın nusretinden mahrum olur. Nitekim İmam-ı Muhammed (rh.a) Hz. Ma’bed’den şu rivayeti kaydeder; “Bu ümmet ekin ekmeye yöneldiği zaman Allah’ın nusreti üzerinden kaldırılır ve kalblerine korku salınıverir”. Yani bu ümmet; ziraate yönelir ve onunla uğraşıp tamamen cihadı terkederse, Allah’ın nusreti ondan alınır. Ama bir kısmı ziraatle meşgul olur, bir kısmı da cihad görevini yerine getirirse, o zaman (Ziraatle uğraşmanın) sakıncası yoktur

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com