SİYONİZM NEYİ HEDEFLER?

01/23/2007

SİYONİZM NEYİ HEDEFLER?

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avusturyalı Yahudi gazeteci Theodor Herzl tarafından dünya gündemine getirilen Siyonizm, pek çok kaynakta Yahudiler için bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan meşru bir ulus-devlet ideolojisi olarak nitelendirilmektedir. Ancak gerek bugüne kadar yapılan uygulamalar, gerekse Siyonist liderlerin kendi açıklamaları Siyonizmin pek çok Yahudi için bunun ötesinde bir anlam ifade ettiğini göstermektedir.

Theodor Herzl ve beraberindekiler çoğunlukla Allah’a ve dine iman etmeyen kişilerdi. Onlar Yahudiliği bir inanç olarak değil, sadece bir ırk olarak görüyorlardı. Onlara göre Yahudiler, diğer Avrupa ırklarından farklı bir ırktılar, bu nedenle de onlardan ayrılmalı ve kendilerine ait topraklarda yaşamalıydılar. Yahudiler için aradıkları toprakların neresi olacağını düşünürken de, Yahudilerin kutsal değerlerini göz önünde bulundurmamışlardı. Hatta Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl’in “Uganda Planı” adıyla tanınan projesine göre, Herzl ilk önceleri Uganda’yı ideal vatan olarak düşünmüştü. Filistin’e ise daha sonra karar vermişti. Filistin’in seçilmesindeki temel neden ise kutsal değerler değil, bu toprakların Yahudilerin tarihi toprakları olduğu düşüncesiydi.

-Siyonistler diğer Yahudilerin de, kendilerinin din ahlakına uygun olmayan görüşlerini benimsemeleri için çalışmalar başlattı. Dünya Siyonist Örgütü, Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı pek çok ülkede “Yahudilerin diğer milletlerle birarada huzur içinde yaşamasının mümkün olmadığının”, “Yahudilerin ayrı bir ırk olduklarının”, “dolayısıyla kendilerine ait bir vatana göç etmeleri gerektiğinin” propagandasını yapıyordu. Pek çok Yahudi topluluğu bu çağrıları dinlemedi.

İsrailli devlet adamı Amnon Rubinstein’ın da ifade ettiği gibi; “Siyonizm, Yahudilerin kutsal topraklarına ve sinagoga karşı başlatılmış bir başkaldırı idi.” Siyonist ideolojiyi kınayan ve eleştiren pek çok Yahudi vardı. Dönemin önde gelen din adamlarından Haham Hirsch ise Siyonizmin gerçek planını şöyle ifade ediyordu:

“Siyonizm Yahudileri yalnızca bir millet olarak tanımlamak istiyor… bu bir sapkınlıktır.”

Ünlü Fransız düşünür Roger Garaudy ise konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:

Dindar Yahudilerin en önemli düşmanlarından biri, 19. yüzyılın ırkçı ve sömürgeci Avrupası’nda ortaya çıkan aşırı milliyetçi, ırkçı ve sömürgeci bir ideoloji olan Sİyonizmdi. Batı’daki sömürgeci hareketleri ve milletlerin bir diğeriyle savaşmasını teşvik eden bu mantık, bir intihar mantığıdır. İsrail her üç İlahi dinin temeli olan Hz. İbrahim’in inancına dönmediği müddetçe, gerçek bir Ortadoğu barışının gerçekleşmesi veya İsrail’in geleceğinin güvence altına alınması mümkün değildir. (Samizdat, June 1996)

Görüldüğü gibi Siyonizm dünya siyaset sahnesine ırkçı ve Yahudilerin diğer milletlerle birarada yaşayamayacağı yanılgısını savunan bir ideoloji olarak çıktı. Bu çarpık bakış açısı önce diasporada yaşayan Yahudiler için büyük sorunlara neden oldu. Daha sonra da Ortadoğu’da yaşayan Müslümanlara -İsrail’in işgalci ve baskıcı politikaları nedeniyle- kan, ölüm, terör ve yokluğu getirdi.

Kısaca, Siyonizm aslında dini değerlerden değil seküler felsefelerden kaynak bulan bir ideolojidir. Ne var ki diğer bazı aşırı milliyetçi hareketlerde görüldüğü gibi, Siyonizm de bazı dini değerleri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaya kalkışmıştır.

Tevrat’ın Siyonistler Tarafından Yanlış Yorumlanması

Gerçek şu ki, Biz Tevrat�ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik..” (Maide Suresi, 44) ayetiyle bildirildiği gibi. Tevrat, Allah’ın Hz. Musa’ya vahyetmiş olduğu kutsal kitaptır. Ancak Kuran’da Tevrat’ın sonradan tahrif edilmiş olduğu da bildirilmektedir. Dolayısıyla bugün mevcut olan Tevrat, “Muharref Tevrat”tır.

Ne var ki, Tevrat detaylı olarak incelendiğinde içerisinde hak dine ait bazı hükümlerin korunmuş olduğu da açıkça görülecektir. Allah’ın varlığına ve birliğine iman, tevekkül, şükür, Allah korkusu, Allah sevgisi, adalet, sabır, merhamet, zulme ve haksızlığa karşı olmak gibi gerçek din ahlakına dair inanç ve erdemler Tevrat’ta da korunmuştur. Bununla birlikte, tarih içinde yaşanan bazı savaşlar ve bu savaşlarla ilgili bilgiler de Tevrat’ta yer almaktadır. Eğer bir kimse -gerçekleri saptırarak- yaptığı zulüm, katliam ve işlediği cinayetler için kendince meşruiyet oluşturmak istiyorsa, kolaylıkla Tevrat’ta yer alan bu tarihi bilgileri kullanabilir. İşte Siyonizm de faşist terörünü sözde meşrulaştırmak için bu yönteme başvurmaktadır ve bunda da oldukça başarılı olmaktadır. Filistinli masum halka karşı yürütülen katliamları kendilerince açıklamak için Sİyonistler bugün de hala Tevrat’ta yer alan bu pasajları öne sürmektedirler. Şüphesiz bu son derece samimiyetsiz bir tavırdır.

Siyonizmin temel dayanak noktalarından birisi de Allah’ın Yahudilere bir dönem vermiş olduğu “seçilmiş”lik vasfıyla ilgili ayetleri art niyetli yorumlamalarıdır. Bu konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulur:

Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere üstün kıldığımı hatırlayın. (Bakara Suresi, 47)

Andolsun, Biz İsrailoğullarına Kitap, hüküm ve peygamberlik verdik, onları temiz ve güzel şeylerle rızıklandırdık ve onları alemlere üstün kıldık. (Casiye Suresi, 16)

Ayetlerde, Allah’ın bir dönem Yahudilere nimetler verdiği ve yine bir dönem onları diğer milletlere hakim kıldığı anlatılmaktadır. Ancak bu ayetlerde radikal Yahudilerin anladığı anlamda bir ’seçilmişlik’ ifade edilmemektedir. Birçok peygamberin bu soydan gelmiş olmasına ve Yahudilerin bir dönem geniş topraklarda hakimiyet kurmuş olmalarına işaret edilmektedir. Ayetlerde yönetimde olmaları nedeniyle ‘bir dönem alemlere üstün kılınmaları’ anlatılmaktadır. Daha sonra Yahudilerin bu özellikleri sona ermiştir.

Seçilmişlik, Kuran’da peygamberler ve kendilerine hidayet verilen kullar için kullanılmaktadır. Ayetlerde elçilerin seçildikleri, doğru yola iletildikleri ve Allah’ın onlara nimet verdiği ifade edilmektedir. Bu konuyla ilgili bazı ayetler şu şekildedir:

Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirirı Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. (Bakara Suresi, 130)

Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden, kimini (bunlara kattık); onları da seçtik ve dosdoğru yola yöneltip-ilettik. Bu, Allah’ın hidayetidir; kullarından dilediğini bununla hidayete erdirir. Onlar da şirk koşsalardı, elbette bütün yapıp-ettikleri ‘onlar adına’ boşa çıkmış olurdu. Bunlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer bunları tanımayıp-küfre sapıyorlarsa, andolsun, Biz buna (karşı) inkara sapmayan bir topluluğu vekil kılmışızdır. (En’am Suresi, 87-89)

İşte bunlar; kendilerine Allah’ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem’in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah’)ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar. (Meryem Suresi, 58)

Ancak radikal Yahudiler, Muharref Tevrat’ta bulunan bazı sapkın açıklamalar nedeniyle seçilmişliği bir ırk özelliği gibi görmüşlerdir. Bunun sonucunda da, her Yahudi’nin doğuştan bir üstünlük sahibi olduğuna ve İsrailoğullarının tüm diğer kavimlerden ebediyen üstün sayıldıklarına dair çarpık bir anlayış geliştirmişlerdir.

Bu bakış açısının ikinci büyük çarpıklığı ise, söz konusu üstünlük iddiasını ‘diğer milletlere vahşet uygulama emri’ gibi göstermesidir. Siyonistler bunun için Talmud’da (Yahudilerin Tevrat tefsiri olarak kabul ettikleri kutsal metinleri) yer alan bazı açıklamaları kaynak olarak kullanmaktadırlar. Buna göre Yahudilerin diğer milletlerden ve dinden insanları aldatmaları, mallarını ve mülklerini yağmalamaları ve hatta gerektiğinde kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere onları katletmeleri olağandır. Oysa tüm bunlar gerçek dine aykırı zulümlerdir. Allah insanlara adaleti, dürüstlüğü, mazlumun hakkını korumayı, barışı ve sevgiyi emretmiştir.

Üstelik Siyonistlerin kendilerine rehber edindikleri bu açıklamalar, yine Muharref Tevrat’ta yer alan diğer açıklamalarla da çelişmektedir. Muharref Tevrat’ta şiddetin ve zulmün kınandığına dair açıklamalar da vardır. Ancak ırkçı bir ideoloji olan Siyonizm bunların hepsini göz ardı ederek kin ve öfkeye dayalı bir inanış oluşturmuştur. Samimi olarak Allah’a iman eden Yahudilerin de Siyonist ideolojinin etkisi altında kalmak yerine, kitaplarında yer alan bu açıklamalara uymaları daha doğru olacaktır. Muharref Tevrat’da barışın, sevginin, merhametin ve güzel ahlakın övüldüğü açıklamalardan bazıları şu şekildedir:

Hükümde haksızlık etmeyeceksiniz; fakirin hatırını sayacaksın, ve kudretlinin hatırına itibar etmeyeceksin; ve komşuna adaletle hükmedeceksin. Kavminin arasında çekiştiricilik edip gezmeyeceksin; komşunun kanına karşı ayağa kalkmayacaksın; ben RAB’IM… Öç almayacaksın, ve kavminin oğullarına kin tutmayacaksın; ve komşunu kendin gibi seveceksin; Ben RAB’IM. (Levililer, Bab 19, 15-17)

Ey adam, iyi olanı sana bildirdi; ve hak olanı yapmak, ve merhameti sevmek, ve Allah’la alçak gönüllü olarak yürümekten başka Rab senden ne isterı (Mika, Bab 6, 8)

Katletmeyeceksin. Zina etmeyeceksin. Çalmayacaksın. Komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin. Komşunun evine tamah etmeyeceksin; (Çıkış, Bab 20, 13-17)

Kuran’a göre de savaş temelde savunma amacına yöneliktir. Bir topluma karşı savaş açılmış olsa da, bu savaş sırasında masumların hayatı ve hukuku mutlaka korunmalıdır. Kadınların, çocukların ve yaşlıların katledilmelerine yönelik bir emir dine ait olamaz, ancak din adına uydurulmuş hurafelere ait olabilir. Allah Kuran’da hem bu gibi bozgunculukları lanetlemiş hem de bütün insanların Allah Katında eşit olduklarını, üstünlüğün ırka, soya veya herhangi bir dünyevi değere göre değil, Allah’a yakınlık ve sevgiye yani takvaya göre olduğunu belirtmiştir:

Ey insanlar gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk, yada soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Siyonizmin barbar ve acımasız bir ideoloji olmasının ikinci bir nedeni ise, 19. yüzyıl Avrupası’na hakim ’sömürgecilik’ ideolojisine bağlı olmasıdır. Sömürgecilik, sadece siyasi ve ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda bir ideolojidir. Batı’nın sanayileşmiş milletlerinin, bu alanda geride kalmış olan milletleri sömürme, onların topraklarını işgal etme hakkını taşıdıklarına, bunun sözde ‘milletler arası yaşam mücadelesi‘nin doğal bir sonucu olduğuna inanan söz konusu ideoloji, Sosyal Darwinizm’in bir ürünüdür. Bu ideoloji çerçevesinde, İngiltere, Hindistan, Güney Afrika ve Mısır’ı sömürgeleştirmiş; Fransa, Hindiçini’ni, Kuzey Afrika’yı ve Guayana’yı kolonileştirmiştir. Siyonistler ise bu örneklerden esinlenerek Filistin’i Yahudiler adına sömürgeleştirmeye karar vermişlerdir.

Ancak Siyonist sömürgecilik, İngiliz veya Fransız sömürgeciliğinden daha kötüdür. Çünkü İngiliz ve Fransızlar, kolonileştirdikleri ülkelerin halklarına (kendilerine boyun eğmek şartıyla) yaşam hakkı tanımışlar, hatta bu ülkelere eğitim, adli yönetim, alt yapı alanlarında bazı katkılarda dahi bulunmuşlardır. Ama ileride de göreceğimiz gibi, Siyonizm Filistin halkına yaşam hakkı tanımamış, onlara karşı “etnik temizlik” uygulamış, kendi idaresi altında yaşattığı Filistinlilere en ufak bir katkı sağlamamış, uygun deyimle topraklarına “tek bir tuğla” dahi dikmemiştir.

Siyonist İddiayı Yalanlayan Yahudiler

Sömürgeci, Sosyal Darwinist ve ırkçı bir ideoloji olan Siyonizmin bir diğer özelliği, gerçek dışı propaganda temalarına dayanmasıdır. Bu temaların belki de en önemlisi, ‘topraksız bir halk için halksız bir toprak’ sloganıdır. Bunun anlamı, ‘topraksız bir halk’ olarak tanımlanan Yahudilere, ‘halksız bir toprak’ olarak tanımlanan Filistin’in verilmesi gerektiğidir. Bu slogan, Dünya Siyonist Örgütü tarafından 20. yüzyılın ilk yirmi yılında ısrarla kullanılmıştır. Amaç, başta İngiltere olmak üzere Batılı devletleri ve bu devletlerin kamuoyunu, Filistin’in Siyonizme sunulmasına ikna etmektir. Nitekim bu ikna kampanyası sonucunda İngiltere 1917 yılında ünlü Balfour Deklarasyonu’yla “Majestelerinin Hükümeti’nin Filistin’de bir Yahudi vatanı kurulması fikrinden yana olduğunu” ilan etmiştir.

Oysa ‘topraksız bir halk için halksız bir toprak’ sloganı gerçek dışıdır: Siyonizm doğduğu dönemde ne Yahudiler “topraksız”dır, ne de Filistin ‘halksız’…

Yahudiler topraksız değillerdi, çünkü büyük bölümü dünyanın farklı ülkelerinde güvenlikli ve huzurlu bir yaşam sürüyordu. Özellikle sanayileşmiş Batı ülkelerindeki Yahudi cemaatlerinin hayatlarından hiçbir şikayetleri yoktu. Çoğunun, yaşadıkları ülkeyi terk edip Filistin topraklarına göç etmek akıllarına bile gelmiyordu. Niketim bu gerçek Siyonistlerin “Filistin’e göç” çağrılarının büyük ölçüde cevapsız kalmasıyla ortaya çıkacaktı. İlerleyen yıllarda söz konusu anti-Siyonist Yahudiler, kurdukları çeşitli dernekler yoluyla Siyonizme karşı aktif bir direniş başlatacaklardı.

Çeşitli siyasi manevra ve girişimlerle Filistin topraklarının önce İngiltere’nin denetimine bırakılmasını ve bölgeye Yahudi göçünü serbestleştirmeyi sağlayan, daha sonra Balfour Deklarasyonu ile mücadelelerine resmi destek alan Siyonistler, Yahudilerin göçe isteksiz olmaları karşısında oldukça zor durumda kalmışlardır. Chaim Weizmann’ın şu sözleri Siyonistlerin içinde bulundukları durumu ifade etmesi açısından oldukça çarpıcıdır:

Balfour Deklarasyonu şimdi yürürlükte… Son on yıldır her gün her saat gazeteleri açtığımda hep aynı şeyi düşünüyorum; “Bir dahaki rüzgar nereden esecekı” Her an İngiliz Hükümeti’nin bana gelip, ‘Söyle bize Siyonist Organizasyon nedir Nerede sizin Siyonistleriniz?’ demelerinden endişe ediyorum. Yahudilerin bize karşı olduğunu biliyorlardı. Bizler küçük bir adanın üzerinde tek başına ayakta kalmaya çalışan bir avuç Yahudiyiz.


Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Arthur Balfour’un, Lord Rothscild’e hitaben gönderdiği mektup tarihe ‘Balfour Deklarasyonu’ olarak geçmiştir, Yanda mektubun orijinali, üstte de Sir Balfour görülmektedir.

Bu durum Siyonistlerin kendi ırkdaşlarını, gerektiğinde onlara karşı zor da kullanarak, Filistin’e getirebilmek için özel çalışmalar yapmalarına neden oldu. Yahudileri yaşadıkları ülkelerde rahatsız etmek, antisemitlerle işbirliği yaparak çeşitli hükümetlerin kendi ülkelerinde yaşayan Yahudileri göçe mecbur etmelerini sağlamak gibi taktiklere başvurdular. (Detaylı bilgi için Bkz, Harun Yahya, Soykırım Vahşeti, Vural Yayıncılık, 2002) Böylece Siyonizm, bizzat kendi halkını rahatsız eden, kendi halkına korku ve terör getiren bir hareket olarak gelişti.

Ancak kuşkusuz Siyonistler, asıl büyük zulmü, Filistin’e “topraksız halk” derken, yok saydıkları Filistinli Müslümanlara yaptılar. Siyonizm, Filistin’e girdiği günden itibaren Filistinli Müslümanları gerçekten ‘yok’ edebilmek için çalıştı. Ülkeye Siyonist idealler doğrultusunda veya antisemitizm korkusuyla göç eden Yahudilere ‘yer açmak’ için, Müslümanlar sürekli olarak sıkıştırıldı, sürüldü, topraklarına ve evlerine el kondu. İsrail’in kurulmasıyla birlikte hızlanan bu işgal ve sürgün hareketi, yüz binlerce Müslümanın hayatına mal oldu. Ve halen yaklaşık 3,5 milyon Filistinli Müslüman, mülteci olarak son derece zor koşullar altında, hayatta kalma mücadelesi vermektedir.

1920′li yıllardan itibaren, Siyonistlerin organize ettiği Yahudi göçü, Filistin’deki nüfus oranını aşama aşama değişikliğe uğratmış ve o dönemden beri dinmek bilmeyen çatışmaların da en önemli nedeni olmuştur. Yahudilerin nüfusundaki artışı gösteren istatistikler bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Bu rakamlar, söz konusu topraklar üzerinde yasal hiçbir hakkı bulunmayan, bölgeye dışarıdan giren sömürgeci bir gücün, asırlardır bu topraklarda yaşayanların haklarını nasıl gasp ettiğinin önemli bir göstergesidir.

1920-1929 tarihleri arasında Filistin’e göç eden Yahudi sayısı 100 bine ulaşmıştı.18 O dönem toplam Filistin nüfusunun 750 bin civarında olduğu göz önünde bulundurulursa, 100 bin pek de az bir rakam sayılmazdı. Göç tam anlamıyla Siyonist organizasyonların kontrolü altında gerçekleşiyordu. Filistin topraklarına adım atan Yahudiler, Siyonist gruplar tarafından karşılanıyor, nerede kalacakları ve nasıl bir işte çalışacakları da yine onlar tarafından belirleniyordu. Filistin’e göç Siyonist yöneticiler tarafından türlü yardımlarla teşvik ediliyordu. Hem Filistin toprakları dahilinde, hem de Avrupa ve Rusya’da yapılan yoğun çalışmalar neticesinde, Filistin’deki Yahudi nüfusu ve yerleşim alanları hızlı bir ilerleme kaydetti. Özellikle Nazilerin Almanya’da iktidara gelmesiyle birlikte bu ülkedeki Yahudiler giderek artan bir baskı altına alındılar ve bu da Filistin topraklarına olan Yahudi göçüne bir anda büyük bir ivme kazandırdı. Tarihin gizli kalan bir gerçeği, Nazilerin bu Yahudi aleyhtarı baskısının Siyonistler tarafından desteklenmiş olmasıydı. (bkz. Harun Yahya, Soykırım Vahşeti, Vural Yayıncılık)

Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir…
(Bakara Suresi, 148)

FİLİSTİN / FİLİSTİN ( KANAVİÇELİ KEFEN)

01/21/2007

FİLİSTİN ( KANAVİÇELİ KEFEN)


Ben Filistin’im
Bakmayın paletler altında can verdiğime
Emekleyen çocuğumla,
Badem gözlümle her sabah helalleştiğime
Ben Filistin’im, sizin gibi
Beklide daha insan
Habib-i Edibin kokusunu sinemde hissederim
Her kez sevsin isterim
Ben Filistin’im sevmeyi severim…Bir farkımız var aslında
Benim umutlarım yok
Düşlerim yok
Ceylan gözlümü bile sahiplenemem
Yarınım yok
Kaç anne gördüm feryat figan
Kaç baba gördüm gözyaşları yüreğine akan
Biliyor musunuz bende insanım sizin gibi
Belki çoğunuzdan daha adam…Bu toprakta güneş ölüme doğar
İnsan ölümüne yürür
Kızlar kanaviçeli kefen işler çeyizine
Yüreğimizi bir gülüş büyütür…
Ben Filistin’im
Güzeldir benim ölümüm…Kuşluk vaktini beklemez bomba
Alacaksa koynumdan evladımı
Seccademde saklarım gözyaşımı
Buralarda uyurken de ağlar insan…Ben Filistinim
Bebek şehidlerden mahya dizerim
Ne ömrüm var
Ne ölümümden bir haber
Kanaviçeli kefenim var
Benimde sevmelerim var
Dedim ya bende insanım
Beklide çoğunuzdan daha adamBen Filistinim
Size kompeti
Bana bombalar yağar…
Evladına sarılmış babalar
Resimler saçılır ,yürek kanar
Betonlar altında kaskatı
Bir ananın eli evladını arar
Aynalar sessiz aynalar ölüme ağlar
Çeyizlerine kanaviçeli kefen işler burada kızlar

Şiir : Bülent GÜNDOĞAN (güladam)

alıntı.

FİLİSTİN / Mazlum Filistinlilerden Dünya Müslümanlarına Çağrı

Mazlum Filistinlilerden Dünya Müslümanlarına Çağrı

Mazlum Filistinlilerden Dünya Müslümanlarına Çağrı
Filistin Cebalya Kampı’nda bulunan İslami Cemiye aracılığıyla Flistinli müslümanlardan dünya müslümanlarına çağrı: Her gün çocuklarının kanlarıyla toprağı sulanan yerden size sesleniyoruz…
Çağrının tam metni…

09/11/2006

Filistin Mazlumlarının Feryadı
— Dünyadaki tüm özgür halklara
— Tüm şerefli insanlara
— Vicdanları ölmemişlere
— Sesi kısılmamışlara

Buradan size sesleniyoruz
Filistin’de
Kudüs’ten
Barış ve sevgi şehrinden
Her gün çocuklarının kanlarıyla toprağı sulanan yerden size sesleniyoruz.
Hürriyetin manasını ömürlerinde hiç anlamamış, güzel yaşantıyı görmemiş ve işgali günü gününe yaşamış yaşlıların yalvaran haykırışlarıyla size sesleniyoruz.
Hayatlarının yarısını işgal güçlerinin zindanların da geçirmiş ve kalan yarısını da şimdi kabirde geçiren gençlerimizin yalvaran haykırışlarıyla size yalvarıyoruz.
Bomba ve top gürültüleri altında doğan mazlum Filistinli çocukların sesiyle size yalvarıyoruz.
Yavrularımız İsrail güçlerinin tahrip ettiği virane okullarda okuyor. Filistinli çocuklar kendi topraklarında oynayacak oyuncak bulamazken işgal edilmiş topraklarında İsrailli çocukların luna parklarındaki oyunlarını seyrediyorlar.

SİZE YALVARIYORUZ VE SiZDEN SADECE ADALET VE İNSAF İSTİYORUZ
Her gün İsrail güçlerinin saldırılarından ölen Filistin halkının yanında şerefli bir duruşla durmanızı istiyoruz.
Her gün İsrail uçaklarından atılan füzelerle tanklardan atılan bombalarla büyük küçük, hasta ayırt etmeden öldürülen Filistin halkının yanında şerefli bir duruşla durmanız için yalvarıyoruz.

YALVARIYORUZ!
Hükümetlerinize devlet başkanlarınıza sorun. Bu masun halktan yardımlarını niçin kestiler.
Niçin Filistin halkını yalnız ve zelil bıraktınız!
Yoksa bu halkın aç kalmasını mı istiyorsunuz?
Yoksa Filistin halkının İsrail’e boyun eğmesini mi istiyorsunuz?
Yoksa ne?
Filistin deki son durum çok tehlikeli ve patlamak üzere. Gerçekten yardımlar kesildikten sonra, ekonomik durum çok kötüleşti. Bu durum Filistin halkına ister istemez etki etti, ilaç azlığına ve fiyatlarının artmasına sebep oldu. Bundan dolayı halk hastanelere gidemiyor. Babalar okul ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için, çocuklarını okula gönderemiyorlar. Devlet memurları ve öğretmenler maaş alamıyorlar. Bu durum tüm ticari müesseseleri de etkiledi. Kısacası, Filistin’de hayat durmak üzere.
Bundan daha kötüsü, insanların umutları kayboldu, hırsızlık olayları çoğaldı. Arabalar, değerli eşyalar hatta insanların günlük ihtiyaçları olan ekmekler bile aç kalan insanlar tarafından çalınıyor. Bu durum tüm köylerde, kasabalarda ve şehirlerde baş göstermeye başladı.
Biz, mazlum ve öfkeli Filistin halkı olarak soruyoruz. Bunların hepsi niye?
Yoksa bunların sebebi Filistin halkının özgür ve demokratik seçimlerinin sonucu mu?
Yoksa bu zulüm haklarımıza sımsıkı sarılmamızdan dolayı mı bize reva görülüyor?
Yoksa bu zulmün sebebi dünyanın şımarık İsrail’le olan dostluklarından dolayı mı?
Yoksa Amerika korkusundan mı?
Dünyadaki bazı ülkeler tarafından, geçmişte olduğu gibi bugün de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde savaş suçlusu olduğundan dolayı hakkında davalar açılan Kasap Şaron’u İsrail halkı seçtiği zaman neden cezalandırılmadı. Bundan daha tehlikelisi bu günlerde dünya devletleri Şaron’u barış adamı diye vasıflandırıyor ve Filistin halkına terörist diyorlar. Yeni kurulan Filistin Hükümeti’nin İsrail’i tanımasını istiyorlar. Fakat soruyoruz dünya devletlerine: İsrail bizi tanıyor mu?

— Defalarca size yalvarıyoruz.
— YALNIZ KALDIK
— Özellikle şu günlerde yalnız kaldık.
— Bizleri yalnız bıraktınız.
Dünyayla ilişkimiz kesildi, kimse sesimizi duymuyor. Kimse İMDAT çağrımıza cevap vermiyor.
EY ŞEREFLİ İNSANLAR!
EY ÖZGÜR HALKLAR
ÖCÜMÜZÜ ALIN
DİRİLİŞ MUŞTUMUZA SİZ DE KATILIN
VE HAYKIRIN!
EN YÜKSEK SESİNİZLE BİZİMLE HAYKIRIN!
İNSANLIK ALEMİ’ NİN GÖRMEDİĞİ, DUYMADIĞI, BİZE REVA GÖRÜLEN BU ÇİRKİN SAVAŞIN, BU SOYKIRIMIN SONA ERDİRİLMESİ İÇİN VE AÇLIKTAN ÖLMEK ÜZERE OLAN MAZLUM FİLİSTİN HALKINI KURTARMAK İÇİN NE OLUR HAYKIRIN!
Bu halkın boyun eğmesini istiyorlar. Dünya coğrafyasından silmek istiyorlar.

NE OLUR!
Az da olsa Filistin halkına yardım edin
Hakka, Adalete ve özgürlüğe yardım edin.
Ümmetin çocukları acı çekiyor. Bizim acımız sizin acınızdır. Bizim özgür ve haklı mücadelemiz sizin mücadelenizdir. Bizim caddelerimiz, İsrail tufanında boğulursa, unutmayın ki sizin caddeleriniz de bu tufanda boğulacaktır.

EY MÜSLÜMAN EVLATLARI’ NERDESİNİZ…
KARDEŞİMİZ DEĞİL MİSİNİZ?
Bizi bir araya getiren tek şey Tevhit İnancı değil mi?
Yoksa bizim yok olmamız sizi sevindirecek mi?
Yoksa bizim aç kalmamız sizi mutlu mu edecek?

LÜTFEN!
Her gün tekrarladığınız: (Kalplerimiz sizinledir). Sözünün manası ne açıklar mısınız?
Filistin mazlumlarından bir kardeşiniz.


Milli Gazete: Tercüme: Şerafettin MOLLAOĞLU

a

umutfm.com dan  alıntı.

MESCİD-İ AKSA SALDIRISI VE SON KEHANET

MESCİD-İ AKSA SALDIRISI VE SON KEHANET

İsrail Askerlerinin Mescid-i Aksa Saldırısı Altında Yatan Gerçek:
SON KEHANET

İsrailli askerlerin 27 Şubat 2004 günü Cuma Namazı çıkışında Mescid-i Aksa’ya düzenledikleri silahlı saldırıda 24 Filistinli sivil yaralandı. Saldırıda yaşlı, kadın ve çocuk ayırt edilmedi, göz yaşartıcı bombaların yanı sıra plastik mermiler de kullanılarak kalabalığın üzerine rasgele ateş edildi.

Bu saldırı bir ilk değildir. Yahudi geleneği olan Kabalist felsefenin tarihi ve amacı incelendiğinde bu tür saldırıların devam edeceği de açıktır. Zira Kabalist inanca göre Mesih’in gelişi için gerekli olan tüm kehanetler birbiri ardına gerçekleştirilmiştir ve bugün yerine getirilmesi gereken son bir kehanet vardır; Hz. Süleyman Tapınağı’nın yeniden inşa edilmesi. Siyasi Siyonizmi formüle eden Kabalacı Hirsch Kalischer’e göre ve diğer Kabalacıların da kabul ettiği gibi Yahudilerin Kudüs’ü ele geçirdikten sonra yerine getirmeleri gereken son kehanet budur ve bunun da yapılmasının ardından Mesih’in gelişi an meselesi olacaktır. İşte Mesih Planı’nın Müslümanlar ile Yahudileri karşı karşıya getiren kehanetsel yönü buradadır, çünkü Tapınak’ın inşası için, onun eski yerinde bugün duran iki İslam mabedinin, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın yıkılması gerekmektedir. Bu ise dünya Müslümanlarının asla kabul etmeyeceği bir harekettir.

Peki İsrailliler bu son kehanet hakkında ne düşünmektedir? Yahudiler, Tapınak’ı yapmak için İslam’ın üçüncü kutsal mekanını yerle bir etmeyi hedeflemekte midir?

Tapınak’ın İnşasına Doğru?…

1984 yılının 27 Nisanında İsrail’de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria’daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji’ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuz üç tanesini de yaralamışlardı.

Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit’in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs’ün, Müslümanların Harem-i Şerif, Yahudi ve Hıristiyanların ise Tapınak Tepesi (Temple Mount) adını verdikleri mevkiinde yer alan iki İslam mabedini, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı havaya uçurmak için çok kapsamlı bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri’ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra’yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe’nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa’yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi’ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.

Machteret Yehudit’in iki önemli lideri vardı, Yeshua Ben-Shoshan ve Yehuda Etzion. İsrailli yazar Ehud Sprinzak, “The Ascendance of Israel’s Radical Right”(İsrail’de Radikal Sağın Yükselişi) adlı kitabında bu ikilinin kimliklerini incelerken, birer Kabalacı oluşlarına, özellikle de hareketin ruhani lideri sayılabilecek olan Yeshua Ben-Shoshan’ın Kabala üzerindeki derin çalışmalarına dikkat çekiyor. Bu iki Kabalacı’nın bir diğer ortak özellikleri ise İsrail radikal sağının en önemli politik organizasyonu ve “Kabalacıların partisi” olan Gush Emunim’e bağlı oluşlarıydı.

Ancak bu ikili, Ehud Sprinzak’ın yazdığına göre, Gush Emunim’in asıl çizgisinden sapmış olan genç Kabalacılardı. Gush Emunim’in büyükleri, dönemin en büyük Kabalacısı sayılabilecek olan Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook’un “itidal” çizgisine bağlı kalmışlar ve Mescid-i Aksa’yı imha girişimlerine karşı hep “daha zamanı değil” diyerek karşı çıkmışlardı. Bu iki genç Kabalacı ise Gush Emunim içindeki dini hiyerarşiyi bozarak, kendileri gibi düşünen radikallerle birlikte kendi başlarına Tapınak’ı yıkmaya karar vermişlerdi. Bu, tarihteki “sahte Mesih” hareketlerine benzeyen bir durumdu; Yahudi tarihinde sık sık boy gösteren “sahte Mesih”lerin çoğu, büyük Kabalacıların yürüttüğü uzun Mesih Planı’nı beklemekten sıkılmış ve kendi başlarına işe soyunmuşlardı. Nitekim Gush liderleri de Machteret Yehudit olayını böyle yorumladılar. Yeshua Ben-Shoshan’ın hocası olan Kabalacı hahambaşı Yoel Ben-Nun, öğrencisini tarihteki sahte Mesihlerin en ünlüsü olan Sabetay Sevi’ye benzetmişti.

Zaten Yeshua Ben-Shoshan’ın daha önce de Gush çizgisine göre sivri kaçan bazı açıklamaları olmuştu. Ehud Sprinzak, Yeshua Ben-Shoshan’ın Gush liderlerinin inandıkları ama açıkça söylemeyi sakıncalı buldukları bazı konuları fütursuzca gündeme getirdiğini söylüyor. Bunların başında yakın gelecekte kurulacak olan “İdeal İsrail Devleti” projesi vardı: Yeshua Ben-Shoshan, Tapınak’ın yeniden inşasının ardından, İsrail’in, 70 bilge Kabalacıdan oluşan Sanhedrin kurulu tarafından yönetilecek bir Yahudi teokrasisine dönüşeceğinden söz etmişti. Bu, Gush liderlerinin de hesapladıkları şeydi, ama bunu açıkça söylemeyi asla uygun bulmamışlardı.

Kısacası, Machteret Yehudit’in üyeleri, herkesin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, aslında, gerek Gush Emunim gerekse İsrail hükümeti, Machteret Yehudit’e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı. İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı, ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebiliyordu: “Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar.” Gush Emunim’in önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru, ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirdi.

İsrail Hükümetinden Yahudi Çete Üyelerine AF!

Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail’in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit’in daha önceki eylemlerini Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji’nin taranması gibi biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı. Friedman’ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa’yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını fark etmeleri üzerine Machteret Yehudit’i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir’in örgütün üyeleri için “harika insanlar” deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken “bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği” şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit’e uzun süre engel olmadığını, çünkü “üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini” söylemişti. Friedman, “Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı, ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek” diyordu.

1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Her partiden, hatta “solcu ve laik” ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi’nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu “harika insanları” hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.

Sonuç olarak, Harem-i Şerif’teki İslam mabetlerini yıkarak, yerine Mesih Planı’nın son kehaneti olan Tapınak’ı inşa etmeye çalışan Machteret Yehudit’in gerçekte Kabalacılar (Gush Emunim) ve İsrail hükümetinin izniyle oluşturulmuş bir örgüt olduğunu, ancak örgütün biraz aceleci davrandığı için durdurulduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, Machteret Yehudit’in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, İsrail yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bugün İsrail yönetimi, daha dolaylı bir yoldan Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı yıkma yolundadır. Bunun için, bu iki kutsal mabedin altının oyulması yoluna gidilmiştir; ufak bir sarsıntı sonucunda “kendiliğinden” yıkılmaları beklenmektedir. Haftalık Aksiyon dergisi, “İsrail Mescid-i Aksa’yı yıkıyor!” başlığıyla verdiği bir haberde bu konuya değinmişti. Aksiyon’un 13 Mayıs 1995 tarihli haberi şöyleydi:

“… Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya giremiyor olması, Mescid-i Aksa’nın güvenlikte olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar için mukaddes olan bu mekanın altını kazı çalışmaları adı altında oyarak, bir şekilde çökertmeye ve kendilerince eskiden orada mevcut olan Tapınaklarını yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Bunun için plan ve projeler bile hazırlamışlar.

Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa’nın mihrap yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz… Bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor… Bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i Aksa’ya doğru ilerlediklerini gördük… Bir kapıdan Mescid-i Aksa’nın altına giriverdiler. Aksa’nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere söyledikleri ‘bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler’ sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk… Kazı çalışmalarının yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı ve Mescid-i Aksa’nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar.

İsrail, Mescid-i Aksa’ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde… İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor… (Bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.”

Mescid-i Aksa’nın Yıkımı ve Tapınağın İnşası Yolunda Şer İttifakı

Tapınak’ın inşa edilmesi için İslam mabetlerinin yıkılması konusunda, Yahudiler yalnız değiller. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla aynı düşünceleri paylaşıyor. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak’ın inşası konusunda her zamanki gibi “kraldan çok kralcı” tavrını gösteriyor ve bunun için İsrail’e her türlü desteği veriyorlar.


İsrailliler, Süleyman Tapınağı’nı inşa etmek için Harem- i Şerif’teki İslam mabetlerini yıkmanın şart olduğunu biliyorlar. İslam mabetlerini yıktıklarında yerine inşa edecekleri Tapınağın planı bile hazırlanmış durumda. Yanda, Harem-i Şerif’in bugünkü durumu, altta ise Tapınağın rekonstrüksiyonu…

Amerikalı gazeteci Grace Halsell, “Prophecy and Politics”(Kehanet ve Politika) adlı kitabında Evanjeliklerin Tapınak’ın yeniden inşa konusunda İsrailliler’e verdikleri örgütlü destekten ayrıntılı olarak söz ediyor. Kitabın “Provoking a Holy War” (Kutsal Savaşı Kışkırtmak) başlıklı bölümünde, büyük olasılıkla Müslümanlar ve Yahudiler arasında büyük bir savaş başlatacak olan Mescid-i Aksa’yı yıkma ve yerine Tapınak’ı inşa etme çabalarından bahsediliyor. Halsell, Amerika’daki ilginç bir kurumdan bahsediyor: Kudüs Tapınağı Vakfı. Terry Reisenhoover adlı petrol zengini bir Evanjelik tarafından yönetilen vakfın diğer üyelerini de, az sayıda Yahudi dışında, Evanjelikler oluşturuyorlar. Vakfın amacı ise Müslüman mabetlerini yıkmaya çalışan radikal İsraillilere yardım etmek. Reisenhoover kendisini “yeni Nehemya” olarak tanımlıyor. Nehemya, ilk yıkılışının ardından Kudüs’ü inşa eden tarihsel Yahudi kahramanı…

Kudüs Tapınağı Vakfı’nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi. 1940′lı yıllarda Siyonist terör örgütü Stern’in saflarında King David Oteli’nin bombalanması gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak’ın inşası için büyük çaba harcayan Yahudilerden biri. Ancak ilginç bir durum var: Goldfoot bir ateist. Ancak buna rağmen Eski Ahit’ten pasajlar delil göstererek Kudüs’ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin bulunmasının kabul edilemez olduğunu söylüyor. Goldfoot’un yardımcısı Yisrael Meida, şöyle diyor:

“Bu bir egemenlik sorunu. Tapınak Tepesi’ni kontrol eden, Kudüs’ü de kontrol eder. Ve Kudüs’ü kontrol eden, tüm İsrail diyarını kontrol eder… Burası İsrail’in diyarı, İsmail’in değil. Yahudiler Müslümanları mutlaka Tapınak Tepesi’nden (Harem-i Şerif) süreceklerdir. Şimdiki nesil yapamazsa, bir sonraki nesil bunu yapar.”

Kudüs Tapınağı Vakfı, Tapınak’ı inşa için fiili olarak uğraşan İsraillilere büyük destek veriyor. Vergiden muaf olan vakıf, bu konu için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar bağış topluyor. Para, İsrail’e, Tapınak’ın yeniden inşası için yürütülen projelere aktarılıyor. Vakfın finansal yönden desteklediği grupların başında, İsrail’deki Ateret Cohanim adlı yeshiva (tekke) geliyor. Ateret Cohanim, 1970′lerin başında, Kabalacı ekolün en büyüğü sayılan Zvi Yehuda Hacohen Kook’un Merkaz Harav adlı yeshivasının bir uzantısı olarak Kudüs’te kuruldu. Gush Emunim’in önemli kalelerinden biri olan Ateret Cohanim’in en önemli özelliği ise Tapınak’ın yeniden inşasıyla birlikte yeniden başlatılacak olan eski Tapınak ritüelleri üzerine yoğunlaşmış olması. Merkaz Harav’daki Kabalacılar, Tapınak’ın inşasının çok yakın olduğunu düşünüyorlar ve bu nedenle de Hz. Süleyman döneminde Tapınak’ta yapıldığına inandıkları ayinleri hayvan kurban edilmesi, çeşitli tütsüler vs yeniden eksiksiz biçimde uygulamak için öğrencilerini Ateret Cohanim’de hazırlıyorlar. Ateret Cohanim’in yöneticilerinden Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Tapınak’ın önemini şöyle belirtiyor: “Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması (diaspora Yahudilerinin İsrail’e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak’ın yeniden inşası. Piramidin tepesinde, Tapınak bulunmaktadır.

Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları işte bu Kabala merkezine yolluyor. Vakıf, 1984 yılında Mescid-i Aksa’yı havaya uçurmak üzereyken tutuklanan Machteret Yehudit’le yakın ilişki içindeydi. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın fonundan ödenmişti.

Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa’yı yıkmaya yönelik herhangi bir girişiminin, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler tarafından güçlü bir biçimde destekleneceğine kuşku yok.

Yahudilerin öteki tarihsel müttefiği olan masonluğun bu konuda da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli boyutudur. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman Tapınağı’na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak’ın yeniden inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biridir. Bu konu üzerinde masonik kaynaklarda da zaman zaman durulur ve Tapınak’ın yeniden inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanır.

Gerçekte Tapınak Şövalyeleri’nin devamından başka bir şey olmayan masonluğun daha farklı bir yaklaşım içinde olması düşünülemez zaten. Bilindiği gibi Tapınakçılar bir dünya egemenliği hesabı yapmakta ve bunun için de 2000 yılını belirlemektedirler. Ünlü İtalyan yazar Umberto Eco şöyle diyordu: “Tapınakçılar, iki bin yılının, onların Kudüs’ünün başlangıcını belirleyeceğini düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs’ü.” Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından Gauthier Walther’in de, “La Chevalerie et les Aspects Secrets de I’Histoire” (Şövalyelik ve Tarihin Gizli Yönleri) adlı kitabında, “Tapınakçılar’ın erki ele geçirme planının 2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü” söylediğine dikkat çekiyordu.

Kuşkusuz Tapınakçılar’ın söz konusu “yeryüzü Kudüs’ü” planı, Kabalacılar’ın yürüttüğü Mesih Planı’ndan başka bir şey değildir. Ve eğer Tapınakçılar ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu “yeryüzü Kudüs’ü”nün 2000 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail’in Mescid-i Aksa’yı yıkmasına da canla-başla destek olacaklardır. Çünkü “yeryüzü Kudüs’ü”nün, yani Kudüs’ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı, Kudüs’teki Tapınağın yeniden inşasıdır.

Evanjeliklerin ve özellikle de masonluğun Tapınak’ın yeniden inşası için Yahudilere vereceği destek ise bu işi başarmak için teknik yönden oldukça yeterlidir. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında, İslam’la bir “medeniyetler çatışması” içine girecek olan Batı dünyası, genel olarak, bu olaya sıcak bakacaktır. Sonuçta, görünen odur ki, İsrailliler iyi bir zamanlama ve “biz istemeden oldu” gibi bir açıklama ile Mescid-i Aksa’yı ortadan kaldıracaklar ve yerine kısa sürede eski Tapınak’ın bir kopyasını inşa edeceklerdir. Kudüs’teki Kabala tekkesi Ateret Cohanim’de Hz. Süleyman zamanında Tapınak’ta yapıldığı öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu boşuna değildir.

İsrail’in gerek Ortadoğu’da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri zayıflatmak, mümkünse yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki mantıklardan birisi de Tapınak’ın yeniden inşası olabilir. Kuşkusuz Yahudi Devleti Mescid-i Aksa’yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya geleceğini bilmektedir ve şu an yürüttüğü anti-İslami programın bir amacı da, kaçınılmaz olarak savaşacağı bu gücü önceden mümkün olduğunca zayıflatmak olarak yorumlanabilir.

Uzun yıllar Kudüs’te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:

“Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak’ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum, ama yapılacak.”

Houston İkinci Baptist Kilisesi’nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak’ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon’un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor: “Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı’dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek.”

İsrail’in bir şekilde Harem-i Şerif’teki İslam mabetlerini yıktığını ve Tapınak’ı inşa ettiğini varsayalım. Bu durumda Mesih için gerekli tüm kehanetler yerine getirilmiş ve 500 yıllık Plan sona ermiş olacaktır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, bu son kehanet gerçekleşmediği sürece İsrailli radikallerin Harem-i Şerif’e karşı saldırıları bir son bulmayacaktır.

alıntı.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com