FİLİSTİN / ORTADOĞU’DA BARIŞ İÇİN TEK ÇÖZÜM: İSLAM

01/21/2007

ORTADOĞU’DA BARIŞ İÇİN TEK ÇÖZÜM: İSLAM

Kudüs’ü Müslümanlar için kutsal yapan iki temel sebep vardır: Müslümanların namaz kılmak için yöneldikleri ilk kıble, Kudüs’tür. Ve Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biri olan bir gecelik miraç yolculuğu, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, yani Mekke’den Kudüs’e olmuştur. Kuran’da bu gerçek şöyle haber verilir:

“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermemiz için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O işitendir, bilendir.” (İsra Suresi, 1)

Kuran’da anlatılan peygamber kıssalarında Filistin topraklarına işaret eden ayetlerin pek çoğunda bu topraklardan “bereketli kılınan, kutsal topraklar” olarak bahsedilmektedir. Miracın anlatıldığı üstteki ayette Mescid-i Aksa “çevresini bereketlendirdiğimiz” şeklinde nitelendirilmektedir. Hz. İbrahim’in ve Hz. Lut’un göçünün anlatıldığı Enbiya Suresi’nde ise yine aynı topraklar “bereketler verdiğimiz yer” olarak geçmektedir. Öte yandan, İsrail soyundan pek çok peygamberin yaşadığı, Allah yolunda mücadele ettiği, şehit düştüğü veya vefat edip defnedildiği Filistin toprakları, bir bütün olarak Müslümanlar için kutsaldır.

Nitekim son 1400 yıl içinde Müslümanlar Kudüs’e ve Filistin’e hep barış ve huzur getirmişlerdir.

Hz. Ömer’in Filistin’e Getirdiği Barış ve Adalet

MS. 71 yılına dek, Kudüs Yahudilerin başkentiydi. Ancak o yıl Roma Orduları Yahudilere karşı büyük bir saldırı düzenlediler ve büyük bir vahşetin ardından onları bölgeden sürdüler. Yahudiler için diaspora dönemi başlarken, Kudüs ve çevresi de terkedilmiş bir toprak haline gelmiş oluyordu.

Ancak Roma İmparatorluğu’nun İmparator Konstantin döneminde Hıristiyanlığı kabul etmesinin üzerine, Kudüs yeniden ilgi odağı oldu. Hıristiyan Romalılar Kudüs’te kiliseler inşa ettiler, Yahudilerin de bölgede yerleşmesine yönelik yasakları kaldırdılar. Filistin 7. yüzyıla dek Roma (Bizans) toprağı olarak kaldı. Kısa bir süre Persler bölgeyi ellerinde tuttular, ama sonra Bizans yeniden Filistin’in hakimi oldu.

Filistin tarihindeki en büyük dönüm noktası ise, 637 yılında bölgenin İslam orduları tarafından fethedilmesiydi. Bu fetih, asırlardır savaşlara, sürgünlere, yağma ve katliamlara sahne olan, farklı inançlar arasında sık sık el değiştiren ve değiştirdikçe de yeni vahşetler yaşayan Filistin’e, barış ve huzurun yerleşmesi anlamına geliyordu. İslam’ın hakimiyeti, Filistin’de farklı inançların bir arada yaşayabileceği bir çağın başlangıcı oldu.

Filistin, Peygamberimizden sonraki ikinci halife olan Hz. Ömer tarafından fethedildi. Hz. Ömer’in Kudüs’e girişi, ardından buradaki farklı inançlara karşı gösterdiği olağanüstü hoşgörü, olgunluk ve nezaket, başlayan güzel dönemin habercisiydi. İngiliz tarihçi ve Ortadoğu uzmanı Karen Armstrong, Holy War adlı kitabında, Hz. Ömer’in Kudüs fethini şöyle anlatır:

Halife Ömer Kudüs’e beyaz bir devenin üzerinde girdi, yanında ise kentin Yunan yöneticisi Başrahip Sophronius vardı. Halife kendisinin öncelikle Tapınak Tepesine (yıkık olan Hz. Süleyman mabedinin yerine) götürülmesini rica etti ve dostu Muhammed’in Gece Yolculuğu’nu (Mirac) yaptığı bu noktada eğildi ve dua etti. Başrahip bu sahneyi dehşet içinde izliyordu… “Son Günler”in artık yaklaştığını sanmıştı. Daha sonra Halife Ömer Hıristiyan tapınaklarını görmek istedi ve tam Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesi’ne gittiğinde, namaz vakti geldi. Başrahip kendisini kibarca namazını bu kilisede kılmaya davet etti, ama Halife Ömer bu teklifi kibarca reddetti. Eğer bu kilisede namaz kılarsa, sonra bazı müslümanların bu olayı anıtlaştırmak amacıyla buraya bir cami inşa etmek isteyebileceklerini, bunun ise Kutsal Mezar Kilisesi’nin yıkılması anlamına geleceğini izah etti. Bu nedenle Halife kiliseden çıkıp biraz daha ilerdeki bir noktada namazını kıldı; nitekim bugün tam bu noktada, Kutsal Mezar Kilisesi’nin tam karşısında Halife Ömer’in adına inşa edilmiş küçük bir cami bulunmaktadır.

Halife Ömer’in diğer büyük camii ise, tam Tapınak Tepesi’nde yapıldı. Yıllardır Hıristiyanlar, yıkık Yahudi Tapınağının yer aldığı bu alanı, şehrin çöp yığınağı olarak kullanıyorlardı. Halife, Müslümanların bu çöpleri temizlemelerine kendi elleriyle yardım etti ve burada Müslümanlar iki mabed inşa ederek İslam’ı, İslam’ın dünyadaki üçüncü kutsal şehrine yerleştirmiş oldular.

Kısacası Müslümanlarla birlikte Kudüs’e ve tüm Filistin’e “medeniyet” geldi. Birbirlerinin kutsal değerlerine saygı göstermeyen, birbirlerini sırf farklı inançlara sahip oldukları için katliamdan geçiren vahşi ve barbar inançların yerine, İslam’ın adil, hoşgörülü ve mutedil kültürü hakim oldu. Hz. Ömer’in fethinden sonra Filistin’de Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler asırlar boyu barış ve huzur içinde yaşadılar. Müslümanlar hiç kimseyi zorla İslamlaştırmaya çalışmadılar, ancak İslam’ın Hak Din olduğunu gören bazı gayrimüslimler kendi rızalarıyla İslam’ı seçtiler.

Filistin’deki bu barış ve huzur, bölge, Müslümanların hakimiyetinde olduğu sürece devam etti. Ancak 11. yüzyılın sonunda, bölgeye dışardan işgalci bir güç girdi ve Kudüs’ün medeni topraklarını, görülmemiş bir barbarlık ve vahşetle yağmaladı. Bu barbarlar, Haçlılardı


FİLİSTİN TOPRAKLARINDA HAÇLI VAHŞETİ

Sözde Hıristiyanlık Adına Uygulanan Terör

Filistin’de her üç dinin mensupları barış ve huzur içinde yaşarken, Avrupa’daki Hıristiyanlar bir “Haçlı” seferi organize etmeye karar verdiler. Papa II. Urban’ın 25 Kasım 1095 günü Clermont Konseyi’nde yaptığı çağrı ile, “Kutsal Toprakları Müslümanlardan kurtarmak” ve asıl olarak da Doğu’nun efsanevi zenginliğine ulaşmak üzere yüz binin üzerinde insan Avrupa’nın dört bir yanından Filistin’e doğru yola çıktı. Uzun ve yıpratıcı bir seferden ve Müslümanlara karşı gerçekleştirdikleri pek çok yağma ve katliamdan sonra 1099 yılında gerçekten de Kudüs’e vardılar. Yaklaşık 5 hafta süren uzun bir kuşatmanın ardından şehir düştü ve Haçlılar kente girdiler. Ve dünya tarihinde eşine az rastlanır bir vahşet gerçekleştirdiler. Şehirdeki tüm Müslümanları ve Yahudileri kılıçtan geçirdiler. Bir tarihçinin ifadesiyle “buldukları tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler… erkek veya kadın, hepsini katlettiler.” Haçlılardan biri, Raymund of Aguiles, bu vahşeti “övünerek” şöyle anlatıyordu:

Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları - ki bunlar en merhametlileriydi - düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı’nda yapılanların yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem, buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı’nda akan kanların yüksekliği, adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.

Haçlı ordusu Kudüs’te iki gün içinde yaklaşık 40 bin Müslüman’ı üstte anlatılan yöntemlerle vahşice öldürdü. Filistin’in, Hz. Ömer’den bu yana süren barış ve huzuru, korkunç bir katliamla sona ermiş oldu. Haçlılar, bir sevgi ve merhamet dini olan Hıristiyanlığın tüm ahlaki kıstaslarını çiğneyerek, sözde Hıristiyanlık adına terör uyguladılar.

Selahaddin Eyyubi’nin Adaleti

Barbar Haçlı ordusu, Kudüs’ü kendisine başkent yaptı ve sınırları Filistin’den Antakya’ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdu. Ancak Filistin’e vahşet getiren Haçlıların ömrü fazla uzun olmayacaktı. Ortadoğu’daki tüm Müslüman emirlikleri “cihad” bayrağı altında birleştiren Selahaddin Eyyubi, 1187′deki Hıttin Savaşı’nda tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğrattı. Savaşın ardından Haçlı ordusunun iki kumandanı, Reynauld of Chatillon ve Kral Guy, Selahaddin Eyyubi’nin huzuruna çıkarıldı. Selahaddin Eyyubi, daha önce Müslümanlara karşı uyguladığı korkunç vahşetlerle ünlenmiş olan Reynauld of Chatillon’u idam etti, ancak aynı suçları işlememiş olan Kral Guy’u serbest bıraktı. Filistin toprakları bir kez daha adaletin ne olduğu görüyordu.

Selahaddin Eyyubi Hıttin’ın hemen ardından-tam da Peygamberimizin bir gecede Mekke’den Kudüs’e götürüldüğü kutsal Mirac günü-Kudüs’e girerek 88 yıldır Haçlı işgali altında olan şehri kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs’ü aldıklarında içindeki tüm Müslümanları katletmişlerdi ve bu yüzden bu sefer de Selahhaddin Eyyubi’nin aynı vahşeti kendilerine yapacağını korkuyla bekliyorlardı. Oysa Selahhaddin Eyyubi kentteki Hıristiyanların hiç birine dokunmadı. Dahası, sadece Latin (Katolik) Hıristiyanların şehri terk etmelerini emretti-”Haçlı” kimliğine sahip olmayan Ortodokslar şehirde yaşamaya ve diledikleri gibi ibadet etmeye devam edebilirlerdi. İngiliz tarihçi Karen Armstrong, Müslümanların bu ikinci Kudüs fethini şöyle anlatır:

2 Ekim 1187′de Selahaddin ve ordusu Kudüs’e fatihler olarak girdiler; gelecekteki 800 yıl boyunca şehir bir Müslüman kenti olacaktı… Selahaddin (katliam yapmamak üzere) önceden Hıristiyanlara verdiği sözü tuttu ve şehri yüksek İslami prensiplere göre aldı. Kuran’da emredilmiş olduğu gibi şiddetten kaçındı, 1099 yılındaki katliamların öcünü almaya kalkmadı. Tek bir Hıristiyan öldürülmedi, hiç bir yağma yapılmadı. Esirleri serbest bırakmak için istenen fidyeler ise son derece düşük tutuldu… Kuran’da emredildiği gibi, esirlerin çoğunu da hiç bir fidye almadan serbest bıraktı… Selahaddin’in kardeşi El-Adil, bin kadar esirin kendi hizmetine verilmesini istedi ve sonra hepsini - acınacak durumda olduklarını gördüğü için - karşılıksız olarak serbest bıraktı… Şehirdeki zengin Hıristiyanlar, değerli eşyalarını yükleyip şehirden bir an önce gittiler, oysa ellerindeki para, şehirdeki tüm savaş esirlerinin fidyesini ödemeye fazlasıyla yetiyordu. Başrahip Heraclius, herkes gibi 10 dinarlık fidyesini ödedi, sonra da şehri hazinelerle dolu arabalarla terk etti.

Kısacası Selahaddin Eyyubi ve onun komutasındaki Müslümanlar, Hıristiyanlara karşı son derece adil ve merhametli davranmışlar, hatta onlara kendi liderlerinden çok daha fazla merhamet etmişlerdi.

Kudüs’ten sonra, Filistin’in diğer şehirlerinde de Haçlıların vahşeti ve Müslümanların adaleti sürdü. İngiliz tarihinde büyük bir kahraman gibi tanıtılan Richard the Lionheart (Aslanyürekli Richard), 1191 yılında, Akra kalesinde aralarında pek çok kadın ve çocuğun da yer aldığı tam 3000 Müslüman’ı boyunlarını vurdurarak alçakça katletmişti. Müslümanlar bu vahşetlere şahit olmalarına rağmen, hiç bir zaman aynı yöntemlere başvurmadılar, Allah’ın “Ey iman edenler, bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin” hükmü uyarınca (Maide Suresi, 2), hiç bir zaman masum sivillere karşı şiddet uygulamadılar. Mağlup ettikleri Haçlı ordularına karşı dahi, gereksiz şiddet kullanmadılar.

Haçlıların vahşeti ve ardından gelen Müslüman adaleti, tarihi bir gerçeği bir kez daha göstermiş oluyordu: Filistin’de farklı inançlara birarada yaşama şansı veren adil bir yönetim, ancak İslam’ın prensiplerine göre kurulan bir yönetim olabilirdi. Bu gerçek, Selahaddin Eyyubi’den sonraki 7 yüzyıl boyunca, özellikle de Osmanlı döneminde ispatlanmaya devam etti.

ORTADOĞU’DA HUZURA GİDEN YOL “OSMANLI MİLLET SİSTEMİ”

1514 yılında Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü ve civarını fethi ile birlikte, Filistin’de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı’nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi, Filistin’de de barışı, istikrarı ve “farklı inançların bir arada yaşamasını” sağlayacaktı.


İslam’ın hoşgörüsü Osmanlı’da da tecelli etti.

Kilise, sinagog ve cami uyum içinde bir arada var oldu.

Osmanlı İmparatorluğu, “millet sistemi” adı verilen bir düzenle yönetiliyordu ve bu sistemin en temel özelliği, farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı. Kuran’da “Kitab ehli” olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular.

Bunun en büyük nedeni, Osmanlı’nın Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam devleti olmasına karşın, tebaasını zorla İslamlaştırmak gibi bir amaca sahip olmamasıydı. Aksine, Osmanlı devleti, gayrimüslimlere de güvenlik ve huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam idaresinden razı olacakları şekilde yönetmeyi hedefliyordu.

Oysa aynı dönemlerde dünya üzerindeki diğer büyük devletler çok daha katı bir anlayışa, baskıcı ve müsamahasız bir yönetim anlayışına sahipti. İspanya Krallığı, İber Yarımadası’nda Müslümanların ve Yahudilerin varlığına tahammül edememiş ve her iki topluma karşı büyük bir vahşet uygulamıştı. Diğer pek çok Avrupa ülkesinde Yahudilere sadece Yahudi oldukları için baskılar uygulanıyor (örneğin gettolara hapsediliyorlar), hatta kimi zaman toplu katliamlara (”pogrom”lara) hedef oluyorlardı. Hıristiyanlar birbirlerine karşı bile tahammülsüzdüler; Katolik ve Protestanlar arasındaki çatışmalar, 16. ve 17. yüzyıl boyunca Avrupa’yı kan gölüne çevirdi. 1618-48 yılları arasında yaşanan “30 Yıl Savaşları”, temelde Katolik-Protestan çatışmasının bir sonucuydu. Bu savaş sonucunda Orta Avrupa adeta bir harabeye döndü, sadece Almanya’da 15 milyonluk nüfusun üçte biri yok oldu.

Bu ortamda Osmanlı’nın kurduğu idarenin son derece insancıl olması kuşkusuz önemli bir gerçektir.

Pek çok tarihçi ve siyaset bilimci de bu gerçeğe dikkat çekmektedir. Bunlardan biri, dünyaca ünlü Ortadoğu uzmanı Columbia Üniversitesi’nden Prof. Dr. Edward Said’dir. Kudüslü Hıristiyan bir aileden gelen ve Amerikan üniversitelerinde çalışmalarını sürdüren Edward Said, İsrail’de yayınlanan Ha’aretz gazetesinin kendisiyle yaptığı bir röportajında Ortadoğu’da kalıcı bir barışın inşa edilebilmesi için “Osmanlı Millet Sistemi“ni önermiştir. Said’in yorumu şöyledir:

Arap dünyasındaki diğer azınlıklar nasıl yaşayabiliyorsa, (Araplar arasındaki) bir Yahudi azınlığının yaşaması da mümkündür… Bu, Osmanlı İmparatorluğu altında gayet iyi işlemiştir. Onların sistemi, şu an sahip olduğumuzdan çok daha insancıl gözükmektedir.

İslam Hoşgörüsünün Kaynağı: Kuran Ahlakı

Osmanlı İmparatorluğu’nun ve diğer Müslüman devletlerin son derece hoşgörülü, adil ve insancıl yönetimler kurmasının temel nedeni, Kuran’da bu şekilde bir yönetimin emredilmiş olmasıydı. Hz. Ömer’in, Selahaddin Eyyubi’nin, Osmanlı padişahlarının ve daha nice Müslüman hükümdarın (bugün Batılılar tarafından da kabul ve takdir edilen) bir hoşgörü, merhamet, adalet ve medeniyet sergilemelerinin nedeni, Allah’ın Kuran’daki emirlerine olan sadakatleriydi. İslami yönetim anlayışının temelini oluşturan bu emirlerin bazıları şöyledir:

Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8)

Siyaset literatüründe “iktidar dejenere eder ve mutlak iktidar da mutlak olarak dejenere eder” şeklinde bir söz vardır. Bununla, siyasi iktidarı ele geçiren herkesin, bu iktidarın sağladığı imkanlar sonucunda ahlaki yönden dejenere olduğu ifade edilir. Bu kural gerçekten de insanların çoğu için geçerlidir. Çünkü bu çoğunluk, ahlakını kendi üzerindeki toplumsal yaptırımlara göre belirler. Bir başka deyişle, toplumun kınamasından veya cezalandırmasından korktuğu için ahlaksızlıklardan veya suçlardan geri durur. İktidar ise onlara güç sağlar ve toplumun yaptırımını azaltır. Bunun sonucunda da dejenere olur, yani ahlaktan kolayca taviz verir hale gelirler. Eğer ellerinde mutlak bir güç varsa, yani bir ülkenin mutlak hakimi olurlarsa, kibirlerini tatmin etmek için her yolu deneyebilirler.

Bu “dejenerasyon kuralının ” geçerli olmadığı tek insan modeli, Allah’a samimi olarak iman eden, O’ndan korkan O’nun rızası için dine sarılan, dine göre yaşayan insanlardır. Ahlakları topluma bağlı olmadığı için, en mutlak iktidar dahi onları etkilemez. Allah Kuran’da bu ideal hükümdar modeline örnek olarak Hz. Davud’u vermiş, onun, kendisinden hüküm sormaya gelen insanlara hükmederken dahi, bir yandan büyük bir teslimiyet ve boyun eğicilik içinde Allah’a dua edip yalvarmasını örnek göstermiştir. (Sad Suresi, 24)

İslam tarihinin adaletli, müşfik, mütevazı ve olgun hükümdarlarla dolu olması, Allah’ın Müslümanlara Kuran’da öğrettiği bu ahlaktan kaynaklanmaktadır. Müslüman bir yönetici Allah’tan korktuğu için, kendisine verilen hiç bir imkan ve iktidar onu dejenere etmez, şımartmaz, kibirlendirip zalimleştirmez. (Elbette İslam tarihinde de İslam ahlakından uzaklaşarak “dejenere olmuş” yöneticiler ortaya çıkmıştır, ama bunların hem sayısı hem de etkisi sınırlıdır.)

Sonuç

Tarih, İslam’ın, Ortadoğu’ya adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan “Pax Ottomana” (Osmanlı Barışı) bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Osmanlı’nın ardından Ortadoğu önce Avrupalı sömürgecilerin yönetime geçmiş, daha sonra da İsrail’in işgalci ve mütecaviz politikalarının hedefi olmuştur.

Ortadoğu’daki mevcut çatışmaların ise temel bir nedeni vardır: Tarafların barışa yanaşmaktaki isteksizlikleri. İsrail’in yapması gereken, Birleşmiş Milletlerin 242 sayılı kararına uyarak 1967 öncesi sınırlarına geri çekilmesi, Filistin halkının haklarını tanıması ve teslim etmesidir. Filistinlilerin (ve diğer Arapların) yapması gereken ise “İsrail’i denize dökmek, tüm Yahudileri sürgün etmek” gibi hedefleri terk edip, “Yahudilerle bir arada yaşamayı” kabul etmektir. Ve en önemlisi, haklı mücadelelerini, sivil insanlara karşı uygulanan barbarca terör eylemleriyle kirletmemektir.

Kısacası Ortadoğu’ya barışın gelmesi için, tarafların ılımlı ve hoşgörülü olmayı kabul etmeleri, Yahudi ırkçılığından veya Arap şovenizminden kurtularak barış için samimi bir çaba göstermeleri gerekmektedir. Bunun için gereken vizyon ise, İslam ahlakının tarihte Ortadoğu’ya öğrettiği meziyetlerde saklıdır.

umutfm.com dan alıntı.

FİLİSTİN / SAĞDUYULU YAHUDİLERİN İSRAİL’E TEPKİLERİ

SAĞDUYULU YAHUDİLERİN İSRAİL’E TEPKİLERİ

SAĞDUYULU YAHUDİLERİN
İSRAİL’İN ŞİDDET POLİTİKALARINA TEPKİLERİ

Bugün Filistin’de yaşananlar Siyonist ideolojiyi benimsemiş liderlerin, bu ideoloji doğrultusunda yaptıkları uygulamalardan başka bir şey değildir. Okul bahçesinde oynayan çocukların üzerine füze yağdıran, bahçelerinde ürün toplayan kadınları kurşun yağmuruna tutan, işkence, şiddet ve çatışmayı Filistin’de günlük hayatın bir parçası haline getiren güç, Siyonist ideolojidir…

Bununla birlikte günümüzde dünya genelinde pek çok düşünür, siyaset ve tarih bilimci de Siyonist ideolojinin karşısında yer almaktadır. Siyonizme ve İsrail Devleti’nin Siyonist uygulamalarına yönelik eleştirileri ile tanınan bu düşünürler ve yazarlar arasında pek çok Hıristiyan gibi, Yahudi dinine mensup ve İsrail üniversitelerinde görev yapan akademisyenler de bulunmaktadır. Kudüslü bir Hıristiyan aileye mensup olan Edward Said, İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı şiddeti eleştiren ve bölgeye barışın getirilmesinin ancak İsrail’in Siyonist ideolojiden vazgeçmesi ile mümkün olabileceğini savunan ünlü Ortadoğu uzmanlarındandı. Kendisi de bir Yahudi olan Noam Chomsky ise yazılarının ve kitaplarının büyük çoğunluğunda Siyonizmi ve Siyonizme destek veren ülkelerin politikalarını eleştirmektedir.

İsrail Terörüne Sağduyulu İsrailliler de Karşı

Kendilerine ‘yeni tarihçiler’ adını veren bir grup Yahudi akademisyen ise, 80′li yılların başından bu yana İsrail devlet politikasının üzerine kurulu olduğu sözde ‘kutsal yalanları’ dile getirmekte ve bu yalanlarla ilgili gerçekleri açıklamaktadır. Benny Morris, Ilan Pappe, Avi Shlaim, Tom Segev, Baruch Kimmerling, Simha Flappan ve Joel Miqdal gibi akademisyenlerin oluşturduğu bu grup, Siyonist düşünceye sahip Yahudilerden de tepki görmektedir. Arapların Yahudilerden aşağı bir ırk oldukları, İsrail’in düşmanlarla çevrili bir bölgede ayakta kalmaya çalışan küçük bir ülke olduğu, Filistinlilerin İsrail’i yok etmek isteyen teröristler olduğu ve bu gözü dönmüş teröristlerin her türlü müdaheleyi hak ettikleri gibi sözde ‘kutsal yalanlar’, bu kişilerin yıllardır eleştirdikleri konulardır. Örneğin yeni tarihçilerin en önemli isimlerinden Tom Segev “Bizim gerçek bir tarihimiz yok, sadece mitolojimiz var” şeklindeki sözleriyle İsrail Devleti tarafından oluşturulan tarihe bakış açısını ortaya koymaktadır.(1) Eskiden sadece İslam dünyası tarafından dile getirilen bu haklı eleştiriler, bugün tarihi tarafsız olarak değerlendiren pek çok Yahudi ve Hıristiyan akademisyen tarafından da yüksek sesle ifade edilmektedir.

Siyonizmi 19. yüzyılın ırkçılığa dayalı sömürgeci ideolojilerinden biri olarak gören ve Siyonist ideolojinin neden olduğu vahşetin izlerine şahit olan bu kişiler, ‘İsrail’in kendisini yok etmek isteyen düşmanlarla çevrili, küçük ve yalnız bir ülke’ olduğu efsanesinin hiçbir gerçeklik payı içermediğini dile getirmektedirler. Nitekim İsrail bugüne kadar uygulamaları ile pasif ve sadece kendisini savunmaya çalışan küçük bir ülke değil, son derece saldırgan ve baskıcı politikalar izleyen işgalci ve şiddet yanlısı bir devlet olduğunu ispatlamıştır.

İsrail Ha’aretz gazetesi yazarlarından olan Gideon Levy, Profesör Benny Morris’in Correcting A Mistake: Jews and Arabs in Palestine/Israel, 1936-1956, (Bir Hatayı Düzeltmek: Filistin/İsrail’de Araplar ve Yahudiler, 1936-1956) adlı kitabı üzerine yazdığı makalesinde, İsrail’in ‘kutsal yalanları’nın deşifre edilmesini savunmuştur. Morris’in kitabında dile getirilen ve şahitlerin ifadeleri ve gizli tutanak kayıtları ile ispat edilen Siyonist vahşetin detaylarını okuduktan sonra Levy duygularını şöyle dile getirmiştir:

Biz çok iyiyiz (ve çok kötü şeyler yaptık). Biz çok haklıyız (ama pek çok haksızlığa sebep olduk). Biz çok güzeliz (ama icraatlarımız pek çok çirkinliğe aracı oldu). Ve bizler çok masumuz, ama çok fazla yalan söyledik - kendimize ve dünyaya yalanlar ve sadece yarı doğru bilgiler aktardık. Bizlere gerçekler söylenmedi, bize sadece iyi olan yönlerimiz öğretildi. Ama herşeyin ötesinde bizim hiç haberimiz olmayan pek çok karanlık bölüm var. (2)

Polonya doğumlu bir Yahudi olan ve 40 yıldan uzun bir süre İsrail’de yaşamış ve 2001 yılında hayatını kaybetmiş olan kimya profesörü Israel Shahak da, İsrail’in insan haklarını ihlal eden Siyonist uygulamalarını eleştiren ünlü yazarlardan birisidir. Shahak, Jewish History, Jewish Religion and the Weight of Three Thousand Years (Yahudi Tarihi, Yahudi Dini ve 3 Bin Yılın Ağırlığı) adlı kitabında Siyonizmin tüm dünya halkları için nasıl büyük bir tehdit unsuru olduğunu şöyle dile getirmektedir:

“Bir Yahudi devleti olarak İsrail sadece kendisi ve komşuları için bir tehlike unsuru olarak kalmamakta, dünyadaki tüm Yahudiler, Ortadoğu’da veya diğer bölgelerdeki tüm dünya ülkeleri ve milletleri için büyük bir tehlike içermektedir.” (3)

İsrail’de en nefret edilen İsraillilerdenim” diyen Ilan Pappe de yeni tarihçilerin görüşünü paylaşan ünlü Yahudi akademisyenlerden birisidir. Kendisi ile yapılan bir röportajda, İsraillilerin neden Filistin halkına yapılan zulmü fark edemedikleri sorulduğunda verdiği cevap oldukça düşündürücüdür:

“Bu aslında daha çocuk yuvalarında başlayan, Yahudi kız ve erkeklerini bütün hayatları boyunca takip eden, çok uzun bir fikir aşılama sürecinin meyvesidir. Böylesine güçlü bir aşılama mekanizması ile inşa edilen bir fikri söküp atmanız çok zordur. İlkel, neredeyse henüz var olmamış ve düşman olan diğer insanlara karşı faşist bir bakış açısı kazandırır. O bir düşmandır ve ilkel olduğu, Müslüman ve antisemit olduğu için düşmandır, yoksa bizler onun topraklarını işgal ettiğimiz için değil.”(4)

Tüm bu düşünür, stratejist ve yazarların tek ortak yönleri Siyonist ideolojiye karşı olan düşünce ve çalışmaları değildir. Bu kişilerin en önemli ortak paydalarından birisi de hepsinin antisemit olmakla suçlanmalarıdır. Bugüne kadar Filistin’de yaşananları tarihi gerçekler ve belgelerle ele alan ve Siyonizmi eleştiren her türlü makale, kitap ve bu çalışmaları yapan kişiler antisemit olmakla itham edilmişlerdir. Bunun en son örneği de İngiliz BBC kanalı olmuştur. 1982 yılında Sabra ve Şatila kamplarında gerçekleştirilen katliamla ilgili bir belgesel yayınlayan kanal yöneticileri ve programı hazırlayan ekip, İsrail Devleti tarafından antisemitizmle suçlanmıştır.

Aslında bu, Siyonistler ve Siyonizme sempati duyanlar tarafından kullanılan bir etkisizleştirme ve karalama yöntemidir. Hatta Siyonistler, Siyonizmi eleştiren Yahudileri karalamak için de bir kavram üretmişlerdir: ‘Self-hating Jew’ (Kendi benliğinden nefret eden Yahudi). İsrail’i eleştiren Yahudileri bu kavramla ifade eder ve böylelikle onları psikolojik olarak sorunlu birer “vatan haini” gibi lanse ederler. Bu suçlamaları öne sürerken Siyonistlerin amacı, kuşkusuz Siyonizm karşıtı çalışmaları sindirmektir.

Oysa bu gibi ‘ırkçılık’ temelli suçlamalar, özellikle Müslümanlara karşı yöneltildiğinde son derece yersiz ve mantıksız bir suçlama halini almaktadır. Çünkü Müslümanların inançları gereği herhangi bir ırkçı görüşü ve düşünceyi savunmaları mümkün değildir. Nitekim tarih de bunun kanıtıdır. Avrupa tarihinde görülen ve dini taassuptan kaynaklanan engizisyon uygulamaları veya ırkçı fikirlerden doğan antisemitizm hiçbir zaman İslam dünyasında görülmemiştir. Yahudilerle Müslümanlar arasında 20. yüzyılda Ortadoğu’da doğan çatışma ve huzursuzluk ise, bazı Yahudilerin din dışı, ırkçı bir ideoloji olan Siyonizmi benimsemelerinden kaynaklanmıştır ki, bunun sorumlusu Müslümanlar değildir.

100 Bin Kişilik Barış Mitingi

Siyonizmin tezahürü olan şiddet politikalarına tepkiler sadece sağduyulu Yahudi akademisyenlerden gelmekle kalmamış, tepkinin boyutu meydanlara taşınmıştır.

İsrail vatandaşlarının kendi radikallerine gösterdiği tepkilerin ilk büyük ifadesi, Lübnan işgali sırasında hükümeti (özellikle Başbakan Begin ve Savunma Bakanı Ariel Şaron’u) protesto etmek için düzenlenen gösteriydi. Kendi ordularının uyguladığı haksız işgal ve şiddete karşı çıkan İsrailliler, “İsrail’in vicdanı”nı temsil ediyorlardı.

Eski Başbakan Yitzak Rabin’in Filistin’le anlaşma imzaladığı için öldürülmesinin ardından da, Rabin Meydanı’nda 100 bin kişinin katıldığı çok büyük bir barış mitingi yapıldı. Bu miting İsrail halkının şiddet politikalarına karşı olduğunun haykırıldığı bir miting oldu. Yapılan miting, 20 aylık İntifada’nın başlamasından bu yana barış yanlılarının en geniş katılımlı gövde gösterisi oldu. Mitinge katılan Meretz partisi lideri Yossi Sarid “Bu akşamdan itibaren Başbakan Şaron emin olmalı ki Gazze operasyonu için İsrail toplumunda görüş birliği yok. İsrail’de artık bir barış kampı var ve sesini yükseltiyor” dedi.

Tel Aviv’de yapılan mitingte İsrail’in askeri operasyonlarını ‘terör’ olarak niteleyen yaklaşık 100 bin barış yanlısının, ‘İsrail’in iyiliği için Filistin topraklarını işgale son’ çağrısı orduda bile yankı buldu.

İsrail Askerleri İşgal Altındaki Topraklarda Görev Yapmayı Reddediyor

İsrail askerlerinin kendilerine verilen görevi reddetmeleri Siyonist şiddete başkaldırı anlamına geliyor ve bu, ordudaki sessiz kalmış barış yanlısı hareketin uyanmasına vesile oluyor. Aynı zamanda da haksız bir mücadelede yer almanın, İsrail askerlerini ne derece derinden etkilediğini, onların vicdanlarına yaptığı baskının büyüklüğünü gösteriyor.

1967 Savaşı’ndan sonra İsrail’in önde gelen aydınlarından Yeshayahu Leibowitz, İsrail’in işgal ettiği topraklardan mutlaka çekilmesi gerektiğini, eğer bu gerçekleşmezse akan kanın hiçbir zaman durmayacağını belirtmişti. Leibowitz’e göre, işgal altındaki topraklarda görev yapan İsrail askerleri arasından 500 kişinin “biz burada görev yapmak istemiyoruz” diyerek geri çekilmeye cesaret edebilmesi, İsrail toplumuna yıkımdan başka bir şey getirmeyecek olan bu işgali sona erdirmenin belki de tek yolu idi.(5)

Aksa İntifadası’nın şiddetlendiği günlerde bir grup İsrail askeri, Leibowitz’in ortaya attığı bu fikri hayata geçirdi. Ocak ayının ortalarında, yaklaşık 25 askerin ortak imzası ile İsrail basınında yer alan bir açık mektup, bu askerlerin işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddettiklerini bildiriyordu. Aslında askerlerin bu çıkışı, İsrail ordusunda ilk defa rastlanılan bir durum değildi. 1982 yılında Lübnan’ın işgali sırasında yine bir grup -ancak sayıca bugünkünden daha az- asker Lübnan’da sivil halka karşı girişilen soykırımın bir parçası olmak istemediklerini söyleyerek İsrail ordusunda görev yapmayı red etmişlerdi. Hareketlerini Yesh Gvul (Herşeyin Limiti Var) olarak adlandıran bu askerlerin girişimleri askeri cezaevine gönderilmeleri ile neticelenmişti. 2002 yılı Ocak ayında açıklamalarını yapan askerler ise henüz bir cezai müeyyide ile karşılaşmadılar ve Şubat ayı itibarı ile sayıları 250′yi buldu. Üstelik bu defa barış hareketlerinden, sivil toplum örgütlerinden, din adamlarından, İsrail ve Filistin halkından da büyük destek gördüler.

Askerler yaptıkları açıklamada İsrail ordusunun işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilere acımasızca ve insafsızca davrandığını, yaşananların insanlık onuruna aykırı olduğunu ve üstelik bunun İsrail’i savunmakla hiçbir ilgisinin olmadığını söylüyor ve şöyle devam ediyorlardı: “1967′den sonra belirlenen sınırların ötesinde, işgal etmek, insanları yurdundan sürmek, onları açlığa mahkum etmek ve bir toplumun tümünü aşağılamak için görev yapmayacağız.”

Açıklamaya imza atan askerlerden Shuki Sadeh, bir İsrail gazetesine yaptığı açıklamada İsrail askerlerinin Filistinli çocuklara öldürmek için ateş ettiklerine şahit olduğunu anlatıyor ve bu olayı yaşarken hissettiklerini şu şekilde dile getiriyordu: “Beni asıl kızdıran şey, askerlerin ‘İşte bir Arap daha temizlendi’ demeleri oldu.”

Teğmen Ariel Shatil de, “önce Filistinliler ateş ediyor, İsrail askerleri ise kendilerini korumak için ateş ediyorlar” iddiasına, yaşadığı olayları anlatarak şöyle cevap vermekteydi: “Ateşi biz başlatıyorduk, onlar da cevap vermek zorunda kalıyorlardı.” Askerler bölgede görev yapmaya devam eden arkadaşlarını uyarmak için hazırladıkları broşürde ise onlara şöyle sesleniyorlardı:

“Yargısız infazlara (ordudaki deyimi ile buharlaştırmaya) dahil olduğunuz zaman, halkın evlerini yıktığınız zaman, sivil ve silahsız kişilere ateş açtığınız zaman, zeytin ağaçlarını söktüğünüz zaman, yiyecek ve ilaç teminine engel olduğunuz zaman, uluslararası kanunlarca suç olarak belirlenmiş eylemleri yapmış oluyorsunuz.” (6)

Görev yapmayı reddetme kararını vermesi oldukça uzun bir süre alan Assaf Oron adlı asker ise, bu topraklarda görev yaptığı müddetçe çok vahşi uygulamalara tanıklık ettiğini belirtmekteydi. Oron yaşadıklarını ve çözümün ne olduğunu şöyle anlatmaktaydı:

“Gazze’ye giderken askerler otobüste, birbirlerine ‘kahramanlık’ hikayeleri anlatıp İntifada’da hangisinin en iyi dayağı attığı konusunda (unutanlar için hatırlatmakta fayda var, dayak öldürüne kadar dövmek anlamına gelmektedir) birbileri ile yarışıyorlardı. Zaman geçtikçe mantıksızlıklar, nefret ve kışkırtma daha tırmanıyor, bunlar tırmandıkça İsrail ordusunun generalleri orduyu tam bir terör organizasyonuna çeviriyorlardı… Bir müddet sonra yalnız olmadığımı fark ettim… Bizler Allah’a inanıyoruz. Irk ayrımının dinde yeri olmadığını düşünüyoruz, ırk üstünlüğüne inanmak puta inanmak gibidir ve puta tapmak din dışıdır. Böyle bir puta tapanların saptıkları yol en sonunda kendilerini ateşe götürecektir.” (7)

Kara kuvvetlerine bağlı İsrail askerlerinin söz konusu tepkilerinden yıllar sonra askeri kanattan yine İsrail terörünü eleştiren benzer hareketlenmeler başlamıştır. Özellikle son dönemdeki bu kıpırdanmalar içinde en ciddi olanı ve kamuoyuna yansıyanı İsrail Genel Kurmay Başkanı’nın açıklamaları olmuştur.

İsrail Genelkurmay Başkanı’ndan Önemli Açıklamalar

Son dönemdeki şiddet politikalarına en büyük tepki, İsrail Genelkurmay Başkanı’ndan geldi. Genelkurmay Başkanı Korgeneral Moşe Yalon, Ariel Şaron hükümetinin Filistinlilere yönelik sert politikasını ciddi bir şekilde eleştirdi.

Moşe Yalon, Filistin halkını çevreleyen güvenlik duvarına da muhalefet etti ve Filistinlilerin yaşamını “katlanılmaz” hale getireceğini kaydetti. İsrail Genelkurmay Başkanı’nın Şaron hükümetini eleştirmesi ülkede geniş yankı buldu. Korgeneral Yalon, Filistin topraklarında uygulanan sokağa çıkma yasağının ve seyahat özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların, İsrail’in güvenliğini de tehdit ettiğini söyledi. Yalon, bu uygulamalar nedeniyle Filistinliler arasında İsrail’e yönelik nefretin arttığına ve radikal örgütlerin daha fazla güçlendiğine dikkat çekti.

İsrail Genelkurmay Başkanı’nın bu çıkışı, İsrail ordusu içindeki bastırılmış vicdanı harekete geçirdi ve yeni tepkileri ateşledi.

İsrail Askeri 27 Pilotun Sağduyulu Çıkışı

İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Moşe Yalon’un, İsrail’in şiddet yanlısı politikalarına yönelik eleştirel açıklamaları üzerine harekete geçen 27 İsrailli pilot, Hava Kuvvetleri Komutanı General Dan Halutz’a bir dilekçe ile başvurarak “Filistin topraklarına hava saldırısı yapmayı reddettiklerini” bildirdiler. Pilotlar kendilerine verilen görevi reddettiklerini belirten dilekçelerinde şöyle diyorlardı: “Bizler, emekli ve aktif pilotlar. İsrail’in, yabancı topraklarda sürdürmek için verdiği ahlak ve yasadışı saldırı emrine karşıyız. Ayrıca sivillere saldırılara devam etmeyi reddediyoruz.

Bu açıklamalarından sonra işlerinden olan pilotlardan Yüzbaşı Alon R., İngiliz The Guardian Gazetesi’ne verdiği demeçte, “Düşman tanklarını yok etmek için tasarlanmış F-15 ve helikopterlerle dünyanın en yoğun yerleşim alanlarından birinde araçlara ve evlere saldırmak yasal mıdır? Terörizm yüzünden, yüzümüzdeki kendi kanımızdan gözlerimiz körleşti’’ diyordu.

Bu gelişmeler, barış hareketinin ordu içinde de güçlendiğini göstermektedir. Askeri hizmeti reddetmenin vatan hainliğiyle bir tutulduğu İsrail’de yaşanan bu gelişme, İsrail’in barışa doğru yürüyebileceğini gösteren güzel bir işaret.

Askerlerin Açıklamasından Bir Bölüm

İşgal topraklarında görev yapan biz komandolar ve erlere verilen emirler ve direktiflerin ülkemizi korumakla veya ülkemizin güvenliği ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bunlar tamamen Filistin halkı üzerindeki kontrolümüzü ölümsüz kılmak için verilen emirlerdir. Bizler bu işgalin her iki taraf için de kanlı neticelere sebep olduğunu gördük,

Bizler, bu ülkede büyürken öğrendiğimiz tüm değerlerin işgal altındaki topraklarda görev yaparken verilen emirler ile çeliştiğini fark ettik,

Bizler, işgali devam ettirmenin bedelinin İsrail ordusunun insani değerlerini kaybetmesi ve İsrail toplumunun çöküntüye uğraması olduğunu anladık,

Bizler, bu toprakların İsrail’e ait olmadığını ve yasa dışı yerleşim yerlerinin en sonunda mutlaka boşaltılacağını biliyoruz,

Bizler, bu açıklama ile, yerleşimi sürdürme savaşına katılmayacağımızı deklare ediyoruz,

Bizler, 1967′de belirlenen sınırların ötesinde savaşmayı, işgali, insanları yurtlarından sürmeyi, onları açlığa mahkum edip aşağılamayı reddediyoruz,

Bizler, bu görev dışında İsrail ordusunun vatanımızı savunmak için bize vereceği herhangi bir görevi yerine getireceğimizi bildiriyoruz, ancak işgali ve baskıyı devam ettirmenin bu misyonla hiçbir bir alakası olmadığını biliyoruz ve bunun bir parçası olmayacağız.

İshak Alaton’un İsrail Politikalarına Tepkisi

Alarko Holding ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton, ülkemizdeki Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden bir isim. Alaton, Zaman Gazetesi yazarlarından Nuriye Akman’la yaptığı söyleşide, İsrail’in şiddet politikalarını en çarpıcı bir şekilde eleştiren biri olarak dikkatleri çekti.

Alaton, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un sertlik yanlısı politikasını ağır bir şekilde eleştirerek, İsrail’in baskıcı politikasının terörizmin gelişmesinde önemli bir faktör olduğunun altını çizdi ve Şaron’un politikalarını ‘çıkmaz sokak’ olarak nitelendirdi.

Dahası İshak Alaton, dünyada giderek artan Yahudi düşmanlığında ise İsrail’in ve Başbakan Ariel Şaron’un ayrımcı politikasının rolü olduğunu belirtti. ‘İsrail’in izlediği politika fevkalade yanlış‘ diyen Alaton, şöyle devam etti: “Bir defa Filistinliler’i iş yapmaktan alıkoyuyor. Eskiden Filistinliler tarımda, endüstride, turizmde çalışan insanlardı. Ne zaman ki Filistinliler’e İsrail’e girme yasağı konuldu, iki toplum birbirinden ayrıldı, terör olayları arttı. Çünkü adamlar aç. Umudunu kaybeden insan terörizme gider, kaybedecek başka şeyi yoktur çünkü. ‘Ölürken düşmanlarımdan elli-yüzünü de götüreyim’ der. İsrail’in ayrımcı politikasının terörizmin gelişmesinde önemli bir faktör olduğunu bütün dünya idrak ediyor. Ben de bu idrak içindeyim. İsrail’in politikası çıkmaz sokak politikasıdır.”

İshak Alaton’un, İsrail’in şiddet politikalarını eleştirdiği, gazeteci Nuriye Akman’la yaptığı röportajdan bazı dikkat çekici noktalar da şöyle:

İshak Alaton: 30’lu, 40’lı yıllarda zulüm görmüş Yahudilere duyulan sevgi, rikkat, sarkacı bir uca götürdü ve bunun neticesinde İsrail devleti doğdu. Sonra orada bir çekişme başladı Filistinlilerle. O zaman bir uçta bulunan o sevgi sarkacı yavaş yavaş ortayı buldu ve bugün sarkaç ortayı geçti, o eski kalıntı Yahudi düşmanlığına doğru tekrar yükselmeye başladı.

Nuriye Akman: Çünkü herkes gördü ki İsrail’in kendisi zulüm yapıyor.

İshak Alaton: Tamam. Bravo. Çok doğru. Haklılık unsurları zayıfladı. Sarkacı diğer uca giderken durdurmamız ve tekrar ortaya getirmemiz lazım. Sarkacın daha ileri gitmesini önleme ve mantıkla, sevgiyle ortada durması yolunda Türkiye’nin büyük bir rolü var. …Amerika’daki Yahudi lobisinin en az yarısından fazlası, bugün İsrail’in politikasının değişmesi gerektiğini düşünüyor. Herşeye rağmen ABD’deki Yahudi lobisinin dikkatli bir politika güderek İsrail’in barışçı bir mesafe alması yolunda efektif olacağını ümit ediyorum. Özellikle İzak Rabin’in fanatik bir Yahudi tarafından öldürülmesinden sonra fanatizm İsrail’in yönetiminde hızla yükseldi. (Zaman Gazetesi, 23/11/2003)

Sonuç:

Siyonizmin sebep olduğu insanlık suçlarına karşı çıkan, bunları kıyasıya eleştiren, İsrail’in tüm işgal ettiği topraklardan derhal çekilmesini savunan, İsrail’in ırkçı bir “Yahudi devleti” değil, her türlü milletin ve kimliğin birarada ve eşit olarak yaşayabileceği özgür bir devlet olmasını savunan pek çok Yahudi vardır.

Bugün pek çok Yahudi, bu Siyonist ideolojiyi eleştirmektedir. Dindar Yahudilerin önde gelen isimlerinden biri olan Haham Hirsch, Siyonizmi tanımlarken “Siyonizm, Yahudi halkını milli bir antite (varlık) olarak tanımlamak ister… Bu, dinen bir sapmadır”8 ifadesini kullanmıştır.

Yine, Amerika’da yayınlanan Tikkun dergisinin editörlüğünü yapan Haham Micheal Learner, ılımlı görüşleri ile tanınan ünlü din adamlarından birisidir. İsrail işgalinin ahlak dışı olduğunu ve yalnızca Filistinlileri baskı altına almakla kalmayan aynı zamanda Yahudi inancına da zarar veren bir eylem olduğunu söyleyen Haham Learner, Ortadoğu’ya barışın gelmesinin hiç de zor olmadığı görüşündedir.

Gerçekten de Ortadoğu’da akan kanların sorumlusu, çatışmayı ve kan dökmeyi meşru sayan radikal ideolojilerdir ki bunlar Haham Hirsch’in belirttiği gibi dini sapmalardır.

Çözüm ise söz konusu dini sapmalardan arınmak ve dinin emri olan güzel ahlakı yerleştirmekle mümkün olacaktır. Ortadoğu’ya barış getirecek insanların, farklı insanları ve kavimleri Allah’ın yarattığı eşit kullar olarak gören, insanlar arasında adaleti gözeten kararlılıkta ve ahlakta insanlar olması şarttır. Bu anlayış her üç İlahi dinin özünde vardır. Allah’a iman eden ve Allah’ın kendileri için koyduğu sınırları koruyan insanların ittifakı yalnız Filistin’e değil, dünyanın sorun olan tüm bölgelerine huzur ve istikrar getirecektir.

Bunun için yapılması gereken, olayların kontrolünü radikal gruplara bırakmak yerine ılımlıların işbirliği yapmasıdır. Söz konusu ılımlılık İslam’ın da bir gereğidir. İslam’a göre yeryüzünde farklı hakların, kültürlerin ve soyların var olması; bir çatışma, savaşma sebebi değil, Rabbimiz’in Kuran’da hikmetle belirttiği gibi “tanışma”, ilişkileri geliştirme sebebidir. Rabbimiz bir ayetinde şöyle bildirir:

“Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Ankebut Suresi, 13)

Bu İlahi sır Müslümanlar tarafından tam olarak anlaşıldığında ve Yahudiler de kendi dinlerinin özü tevhid olan gerçek Musevi ahlaki meziyetlerini tam olarak izlediklerinde, Ortadoğu barışının da yolu açılmış olacaktır.
Kaynaklar:
1- http://www.linguafranca.com/9708/mahler.9708.html
2- Gideon Levy, Ha’aretz Book Review, 3 Kasım 2000
3- Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion and the Weight of Three Thousand Years, AMEU, 1994, s. 5
4- Badouin Loos, An Interview With Ilan Pappe, 29 Kasım 1999, www.msanews.mynet.net
5- The Nation, An Antiwar Movement Grows in Israel,25 Şubat 2002
6- The Nation, An Antiwar Movement Grows in Israel,25 Şubat 2002
7- http://lists.econ.utah.edu/pipermail/rad-green/2002-February/ 003007.html
8- Washington Post, October 3, 1978

umutfm.com dan alıntı.

FİLİSTİN / İslam Dünyası İçin İttifakın Önemi

İslam Dünyası İçin İttifakın Önemi

Bugün İslam dünyasına baktığımızda, Müslümanların en önemli problemlerinden birinin parçalanmışlık olduğunu görürüz. Avrupa’nın neredeyse tüm devletleri, siyasi, ekonomik ve kültürel bir birlik olan “Avrupa Birliği” çatısı altında toplanmış iken; Müslümanlar yeteri derecede iş birliği kuramamış durumdadırlar. Müslüman ülkeler arasında tam bir dayanışma olmadığı gibi, farklı Müslüman mezhepler, cemaatler, tarikatlar, fikri hareketler ve kuruluşlar arasında da gereken kaynaşma ve yardımlaşma yoktur.

Oysaki Allah, tüm Müslümanların tam bir birlik ruhu içinde yaşamalarını ve hareket etmelerini emretmiştir. Rabbimiz Müslümanların, “sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi” olmalarını gerektiğini bildirmiş (Saff Suresi, 4) ve şöyle buyurmuştur:

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…(Ali İmran Suresi, 103)

Allah, Müslümanlar birlik olmadıkları takdirde, güçlerinin azalacağını ise şöyle haber vermiştir:

Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

Bu ayette, günümüz dünyasında Müslümanların neden gerektiği kadar güçlü olmadıklarının da asıl sebeplerinden biri haber verilmektedir: birlik ruhu içerisinde olmamak. Eğer tüm Müslümanlar birlik olsalar; İslam ülkelerini kalkındırmak, imar ve inşa etmek; zulüm gören Müslümanlara yardım eli uzatmak ve onları korumak için gerekli fikri mücadeleyi yürütmek; İslam ahlakını tüm dünyaya en güzel biçimde tebliğ ve temsil etmek; sözde İslam adına ortaya çıkan terörizm gibi sapkın akımları dizginlemek; tüm insanlığın hayrına olacak bilimsel, sanatsal, kültürel gelişmeler kaydetmek gibi pek çok başarıyı Allah Müslümanlara nasip edebilir.

Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle İslam dünyası için önemli tehlike, “cehalet, zaruret (fakirlik) ve ihtilaftır“. Bunları “sanat, marifet, ittifak” yoluyla yenmek gerekmektedir. (Divan-ı Harbi Örfi sf. 15) İttifak belki bunların içinde en önemlisidir, çünkü ittifak sayesinde tüm Müslümanlar “sanat ve marifetlerini”, yani tüm yetenek ve bilgilerini birleştirip, İslam’a büyük hizmetlerde bulunabilirler.

İttifakın Mantığı: İman Esaslarında Birleşmek

Müslümanlar arasında birlik sağlanması için yapılması gereken en önemli işlerden biri, bu birliğe engel olabilecek yanlış zihniyetleri ortadan kaldırmaktır.

Bu yanlış zihniyetlerin başında ise, bir Müslümanın bir diğer Müslümana bakarken, ortak noktaları değil farklılıkları görmesi gelir. Oysa, İslam ahlakının gereği tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler.

Dünyadaki tüm Müslümanlar; Allah’a iman etmekte, Kuran’a tabi olmakta; Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in yolundan gitmekte; namaz kılarken aynı kıbleye dönüp, ahirette aynı güzel karşılığı ummaktadırlar. Tüm Müslümanların; Rabbi, Kitabı, peygamberi, kıblesi aynıdır.

Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle, tüm Müslümanların “Hâlıki bir, Râzıki bir, peygamberi bir, dînî bir, kıblesi bir, kitabı bir”dir. (Mektûbat, s. 243)

Dahası her Müslüman; cinayet, zulüm, hırsızlık, sahtekarlık, cinsel sapkınlık gibi günahlara karşıdır ve aynı ahlaki değerleri savunur.
Tüm bu ortak noktaların, diğer bazı noktalardaki fark ve ihtilafları tamamen önemsizleştirmesi gerekir. Müslümanların; farklı mezheplerin takipçileri olmaları, farklı milletlerden ve etnik kökenlerden gelmeleri, siyasi veya sosyal konularda bazı farklı görüşler taşımaları, farklı sosyal grup veya cemaatler içinde bulunmaları ve İslam’a hizmet için farklı yollar benimsemeleri birlik ruhu içinde olmalarına hiçbir şekilde engel değildir.

Dolayısıyla, Müslümanlar arasındaki farklılıkları vurgulayan hususlar yerine, onlar arasındaki birliği vurgulayan temel iman esasları üzerinde durmak gerekir. Müslümanlar, yazılarında, konuşmalarında, sohbetlerinde ve dahası düşüncelerinde; diğer Müslümanlarla olan anlaşmazlıklarını ön plana çıkarmak yerine; ortak iman esaslarına önem vermelidirler. Bir diğer Müslüman kardeşine bakarken, öncelikle karşısındaki kişinin Müslüman olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalıdırlar.

Süleyman Hilmi Tunahan’ın bu konudaki öğüdü, hepimiz için yol göstericidir: “Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i Sünnet’in gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

Diğer Müslümanların Hizmetlerini Takdir Etmek

Bugün insanlık içine düştüğü durumdan kurtulabilecek bir çıkış yolu aramakta, dünyaya barış, huzur, adalet getirecek bir yol gösterici beklemektedir. Bu yol göstericilik, İslam toplumunun sorumluluğudur ve tüm Müslümanların bu bilinçle hareket etmeleri gerekmektedir. Nitekim farklı dillerden, ırklardan ve cemaatlerden Müslümanların dünyanın dört bir yanında İslam ahlakını tebliğ etmek için gösterdikleri çaba neticesinde, yeryüzünde Müslümanların sayısı gün geçtikçe daha da artmaktadır. İnsanlık doğruya yönelmeye başlamıştır. Bu ortam içerisinde İslam’a hizmet çabası içinde olan her mümin, son derece kıymetlidir. Hataları, eksiklikleri, bazı yanlışları olabilir; bunlar zamanla giderilebilir. Kuran ahlakının ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetinin gereği, her Müslümanın hizmetini takdir etmek ve onu hizmetini daha da büyütmesi için teşvik etmektir.

Bu noktada, Müslümanların İslam’a hizmet etmek, İslam ahlakını yaymak, din ahlakına uygun olmayan felsefelere karşı gerekli fikri mücadeleyi yürütmek için yaptıkları hizmetlerin farklı şekillerde, farklı zeminlerde olabileceğine dikkkat etmek gerekir. Her Müslüman, kendi imkanları, kendi birikimi, kendi şartları neticesinde farklı bir yol tutturmuş, farklı bir yöntem kabul etmiş olabilir. Müslümanlar ilim, ekonomi, sanat, eğitim gibi farklı alanlarda çalışmalar yürütebilirler. Kimileri bu alanların bazılarında uzmanlaşmış olabilir. Farklı yöntem, usul ve üsluplar kullanabilirler. Bunlar nedeniyle diğer bir Müslüman kardeşini eleştirmek, onun yaptıkları beğenmeyip yalnızca kendini övmek, vicdana uygun bir tavır olmaz. Büyük alim Bediüzzaman Said Nursi bu gerçeği son derece veciz bir biçimde şöyle ifade etmiştir:

“(Müslüman) ‘Mesleğim haktır, yahud daha güzeldir’ diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden, ‘Hak yalnız benim mesleğimdir’ veyahut ‘güzel benim meşrebimdir’ diyemez.” (Lemalar sf. 140)

Allah’ın rızasına uygun olan ise, Müslümanların, diğer Müslümanların da hizmetlerini övmeleridir. Bu yapıldığında, farklı Müslüman çevreler arasında sevgi ve kardeşlik güçlenecek ve böylece birlik içinde hareket etmeleri için gerekli zemin oluşacaktır.

Eleştirileri Olgunlukla Kabul Etmek

Allah, Kuran’da Müslümanların hatalarında bile bile ısrar etmediklerini bildirmiştir:

… Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135)

Bir Müslüman hayatı boyunca çeşitli hatalar yapabilir, yanlışa düştüğü anlar olabilir. Yaptığı hata, içinde bulunduğu yanlış tavır Müslüman bir kardeşi tarafından kendisine hatırlatıldığında, hemen doğruyu görüp ona yönelebilir. Hatasından dolayı Allah’tan bağışlanma diler ve Rabbimiz’in kendisini affetmesini umar. Bu nedenle, Müslümanların birbirlerine öğüt verip hatırlatmada bulunmaları, yanlış birşey gördüklerinde birbirlerini uyarmaları son derece önemli ve değerli bir özelliktir. Allah’ın izniyle, Müslümanların daha iyiye, doğruya ve güzele yönelmesine vesile olur.
Kendisine yanlışı gösterildiğinde dinlememek, öğüt verildiğinde öğüt almamak ise Müslümanların şiddetle sakınmaları gereken kötü bir ahlak özelliğidir. Bir Kuran ayetinde öğüt almaktan kaçınan insanların durumu şöyle haber verilmiştir:

Şu halde, eğer ‘öğüt ve hatırlatma’ bir yarar sağlayacaksa, ‘öğüt verip hatırlat.’ Allah’tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür. ‘Mutsuz-bedbaht’ olan ondan kaçınır. (Ala Suresi, 9-11)

Dolayısıyla Müslümanlar, birbirlerine her konuda rahatlıkla öğüt verebilmeli, yaptıkları hizmette bazı kusur veya hatalar oluyorsa bunu da birbirlerine rahatlıkla söyleyebilmelidirler. Öğüt alan Müslümanın yapması gereken ise, gelen eleştiriyi hemen kabul etmek, üzerinde samimi bir biçimde düşünmek ve bunu daha doğruya ilerlemek için bir vesile saymaktır. Kuran ahlakını yaşayan ve sünnete uyan bir Müslümanın yapması gereken budur.

Bediüzzaman Hazretleri bu konuya da dikkat çekmiş ve talebelerine şöyle öğüt vermiştir:

“Risale-i Nur aleyhinde bir itiraz kutb-u azamdan dahi gelse, Risale-i Nur Şâkirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.” (Büyük Tarihçe-i Hayat sf. 287)

Elbette bir diğer kardeşine eleştiri yapan Müslümanın da, ılımlı ve yapıcı bir üslupta hareket etmesi gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki, asıl amaç, Allah’ın izniyle, İslam’a daha güzel hizmet edebilmek, İslam ahlakını olabilecek en iyi şekilde temsil edebilmektir.

Sohbet ve İstişarenin Adabı

Müslümanların birbirleri ile diyaloglarındaki üslupları, güzel ahlaklarını gösterebilecekleri önemli fırsatlardan biridir.

Müslümanlar biraraya gelip bir konuda sohbet ve istişare ettiklerinde, ihtilaflı konulardaki tartışmalardan kaçınmalı, bunları hoşgörerek İslam’ın esası olan imani meselelerdeki birlik üzerinde durmalıdırlar. Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz (sav)’in hadis-i şerifleri temel alınmalı, mütevazi, saygılı ve nazik olunmalıdır. Sürekli olarak karşı tarafa fikrini anlatmak yerine, onun fikrini öğrenmek ve ondan istifade etmek temelinde bir üslup kulllanılmalıdır. Yalnızca kendini övmek, Müslümanlar arasındaki tesanüde zarar verebilir. Bunun yerine, asıl olarak Allah’ı ve Peygamber Efendimiz (sav)’i öven, sonra da diğer Müslümanların güzel vasıflarını takdir eden bir üslup kullanmak gereklidir. Unutmamak gerekir ki, İslam’ın en önemli özelliklerinden biri güzel ahlaktır ve güzel ahlak en iyi insan davranış ve sözleriyle ortaya konur. Akıl vermek yerine akıl almak; hep eleştiri yapmak yerine eleştiri kabul etmek; yermek yerine övmek; kusurları görmek yerine güzellikleri görmek esas kabul edilmelidir.

Özellikle de Müslümanların bir diğerinin hizmetini takdir etmesi ve manen desteklemesi çok önemlidir.

Bu şuurla, örneğin denebilir ki;

Bediüzzaman Said Nursi, İslam’a ne büyük hizmetler vermiştir. Yazdığı Nur Risaleleri, milyonlarca insanın hidayetine vesile olmuştur ve halen de dünyanın dört bir yanında olmaya devam etmektedir. İnkarcı felsefelerin çürüklüğünü müthiş bir akıl ve basiretle ortaya koymuş, bu yolda kendisine isabet eden zulüm ve iftiralara da büyük sabır göstermiştir.

Abdülhakim Arvasi, kurduğu ilim merkezi ile Müslümanlara büyük hizmet vermiş, pek çok insanın hidayete ve doğru yola ulaşmasına vesile olmuştur.

Süleyman Hilmi Tunahan, İslam’a hizmet etmek ve Kuran’ı gönüllere yerleştirmek için büyük gayret sarfetmiştir. Onun açtığı yolda ilerleyen Müslümanlar, aynı şevk ve heyecanla hizmete devam etmektedir.

Mehmet Zaid Kotku, İslam’a büyük hizmetler vermiştir. Pek çok kişi onun manevi eğitiminden istifade ederek imani ve ahlaki yönden yükselmiştir.

Burada ismini sayamadığımız daha pek çok İslam alim ve önderi, İslam’a çok değerli hizmetler vermişlerdir. Onların izinden giden pek çok Müslüman da bu hizmete büyük bir şevk ve aşkla devam etmekte, Kuran ahlakının dünyaya hakim olması için tüm imkanlarıyla çaba göstermektedirler.

Allah’ın izniyle İslam dünyasını çok güzel ve aydınlık bir gelecek beklemektedir. Bu aydınlık geleceğin bir an önce tesis edilmesi için, İslam ahlakının özünde olan ittifakın, birlik ve kardeşlik ruhunun pekiştirilmesi son derece önemlidir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), “Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim” sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir. Bizlere düşen bu yola uymak ve Allah’ın bizlere verdiği şu emri hiçbir zaman unutmamaktır:

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

FİLİSTİN / Şehadet Elbisesi Giymiş Bir Gelin: Âyat el AHRAS

01/20/2007

Şehadet Elbisesi Giymiş Bir Gelin: Âyat el AHRAS

Tarih: 09.05.06

Tekbirler göz yaşları ile karışmıştı, çünkü bugün onun evleneceği gündü, fakat o, bu gün bir buçuk seneden fazladır bekleyen müstakbel kocası ile evlenmek için beyaz gelinliğini giymemişti! Bunun yerine bir asker üniforması ve Filistin başörtüsü giymişti ve kendisini asil kırmızı kanı ile güzelleştirip düğününü bir Filistin düğününe çevirmişti. Bu şehid ve gazilerin analarının kalplerine mutluluk taşıyordu….

Temmuz ayında, Aayat düğününü dünyadaki herhangi başka bir kız gibi gerçekleştirecekti, fakat o, sadece kendisi gibi olanların evlendiği şekilde; giysisi kanlar içinde bir gelin olmakta ısrar etti. Kudüs davasını onurlandırmak için, Siyonist varlığın tam kalbinde bir kız tarafından üstlenilen başarılı ve kahramanca bir operasyonla onlarca Siyonist işgalciyi öldürmeyi ve yaralamayı başardı.

Bir düğün, bir cenaze değil

Şehide Âyat el-Ahras için olan matem bir filistin mülteci kampında mütevazi bir evde gerçekleştirildi. Bir gelinin evliliğini gerçekleştirmekten alı konulduğu zamanlarda feryatlar ve ağlama sesleri duymaya alışmıştım, fakat evin yakınlarında memnun tekbirler ve şarkılar duyduğumda ve şehidenin sabırlı annesinin, kendisini tebrik etmeye gelen kadınları karşıladığını gördüğümde şaşırdım. Büyük bir zorlukla onunla konuşabilmeyi başardım ve o bana Âyat’ın evden ayrıldığı son sabahı anlattı. Dedi ki:

“Âyat, normalde olduğundan çok daha erken kalktı, daha doğrusu o gece hiç uyumamıştı. Sabah namazını kıldı, daha sonra Kur’an okumak için oturdu. Okul üniformasını giydi ve bana kaçırmış olduğu dersleri gözden geçirmek için okula gideceğini söyledi. Cuma günü olduğu için şaşırmıştım, bugün bütün ülkenin okulları için genel tatildir! Fakat bana bunun hayatının en önemli günü olduğunu söyledi, bu nedenle Allah’a, ona yardım etmesi ve isteğini yerine getirmesi konusunda dua ettim.’’

Annesi anlatmaya devam etti:

‘’Bu cümleyi bitirir bitirmez gözlerinde, sanki onun dileğini yerine getirmişim gibi bir kıvılcım fark ettim ve sanki bu sözlerle ona başarısının yolunu açmıştım. Parlak gülümsemesi ile bana baktı ve dedi ki: Bu senden istediğim tek şey, Anne. Ve kız kardeşi Samâh ile birlikte çabucak dışarı çıkıp okula gitti.’’

Son nefese kadar bilgi..

Şehide Âyat el-Ahras 20 Şubat 1985’te doğmuştu, orta okulda 3. sınıf öğrencisi idi, 7 kız ve 3 erkek kardeşi arasında dördüncü çocuktu. Çalışmalarındaki mükemmel başarıları ile bilinirdi, bu senenin ilk döneminde mükemmel sonuçlar elde etmişti. Operasyonunun zamanını bilmesine rağmen, derslerini gözden geçirmeye devam etti ve son gecesinde saatlerce çalıştı ve bilginin önemini sınıf arkadaşlarına vurgulamak için okula gidip son dersine katıldı. Bilgiye her zaman için çok önem verirdi.

Bu konuda, arkadaşı Hayfâ; Âyat’ın kendisine ve arkadaşlarına çalışmalarının önemini hiç unutmamalarını ve durum ve tehlikeler ne olursa olsun çalışmalarını devam ettirmek konusunda kararlı olmalarını tavsiye ettiğini söyledi.

Âyat’ın şehadeti konusundaki haberlere inanmayı hâlâ reddeden Hayfâ, sözlerine şunları da ekledi:

‘’Bir haftadan beri Âyat, bütün şehidlerin resimlerini okul sırasının içinde saklıyordu, bu sıra üzerine şehadetin ve şehidlerin mükemmellikleri konusunda bir sürü slogan yazmıştı. Fakat onun bunlara katılma niyetinde olduğunu hiçbir zaman düşünemezdim. İntifadanın başlangıcından beri şehidlerin fotoğraflarını topluyordu ve bunlar onun okuldaki derslerinde en yüksek notları alması için onu daha da azimlendiriyordu.’’

Elveda Samâh..

Şehidenin annesi anlatmaya devam etti, bir gözyaşı yanağından aşağı süzüldü: ‘’Daha sonra onun kardeşi Samaah saat 10’da yanında ablası olmadan geri döndü ve endişelendim ve kalp atışlarım hızlandı çünkü güvenlik önlemleri çok yüksek seviyedeydi ve kampa her an bir saldırı düzenlenebilirdi. Ve endişelerin acılı kabuslarını hissettim ve sorular önlenemez bir sel gibi aktı: nereye gitmişti? Şehadet düşünü gerçekleştirmiş olabilir miydi? Faka nasıl? Ve nişanlısı ne olacaktı? Ve hazırlamış olduğu düğün elbiseleri?’’

Peki ya düşleri?

Annesi kabullenememe hisleri ve kızının bir şehadet operasyonu gerçekleştirmiş olduğu yönünde kalbinden geçirdiği düşünceler arasında bocalarken, Nataynya’da bir şehadet operasyonu gerçekleştirildiği ve bombacının bir kız olduğu konusunda haberler geldi. Gözyaşları sesini bastırdığı bir şekilde anne anlatmaya devam etti,

“Bundan sonra Âyat’ın artık geri dönmeyeceğinden emin oldum ve onun Kudüs’ün gelini olduğunu anladım. Bizim evin yan tarafındaki evleri helikopterler tarafından füzelerle havaya uçurulup kendileri de şehid olduklarında Issa Farah ve Saa’d’Id’in intikamını almak için karar vermişti.”

Ölüme doğru..

Şehide el-Ahras, şehidlerin bütün isimlerini ve fotoğraflarını toplamayı severdi, özellikle de şehadet operasyonu yapanların. Ahras onlar gibi olmayı düşlerdi. Fakat cinsiyeti en büyük engeldi ve günlerini, şehadet düşünceleri ile geçirirdi ta ki, şehide Wefâ Idris bir Filistinli kız olarak ilk defa bir şehadet operasyonunu başarı ile tamamlayana kadar.. Bu şehadet operasyonundan sonra Âyat’ın onun izinden gitme isteği güçlendi. Bütün güvenlik önlemlerini aştı ve ordu kuvvetlerinin liderlerinin yanına kadar girebilmeyi başardı, böylece, önceden hiçbir politik grubu veya öğrenci hareketlerini takip etmeyi reddetmiş olmasına rağmen, el-Aksa Şehitleri Tugayının bir üyesi oldu.

Âyat’ın annesi, Âyat’ın şehadet için olan gerçek dileğini gizlemek için çok çaba sarf ettiğini doğruladı, onu hiçbir zaman bu konuda konuşurken görmemişti. Şöyle derdi:

“Ölüm bizi kuşatmışken yaşamanın anlamı nedir? Biz ona, o bize gelmeden önce gideceğiz ve intikamımızı ölmeden önce alacağız.”

Çikolatalar..

Onun yakın arkadaşı ve sırdaşı, 10. sınıf öğrencisi olan Samâh, ablasının şehadet haberlerini duyduğunda, onun bu şekilde kahramanca bir operasyon gerçekleştirme niyetini bilmesine rağmen kendini kaybederek bayıldı. Bize aralarında gerçekleşen son vedalaşmayı anlattı;

‘’Gözyaşları sesini bastırıyordu. Yüzünde bir ışık ve önceden hiç görmediğim bir mutluluk gördüm, bana biraz çikolata verdi ve sevgi dolu bir sesle bana şöyle dedi: “Allah’a dua et ve beni başarılı kılmasını iste.”

Ve ona “Ne için?” diye sormadan önce şöyle dedi:

“Bugün en güzel haberleri duyacaksın, bugün hayatımın en güzel günü, uzun zamandır beklediğim gün. Selamını herhangi bir kimseye iletmemi ister misin?

Alaycı bir şekilde cevap verdim:

“Selamımı şehid Mahmud’a ve şehid “Saa’id’e ilet” çünkü bir operasyona katılmaya cesaret edemeyeceğinden emindim ve kimsenin ona yardım etmeyeceğini düşünüyordum ve öğrenci örgütüne üye olmayı reddediyordu…

Sözlerine şöyle devam etti:

“Şehadeti mübarek olsun, cesareti nedeniyle bunu hak ediyor ve ona söz veriyorum ki ben de şehadet yolunda yürüyeceğim, sonuçta hepimiz şehid doğduk.”

Gelinimin Düğünü

Âyat’ın müstakbel kocası Şâdi Ebu Laan, onun şehadetinden sadece birkaç saat önce, evlilikleri hakkında hayal kuruyordu, henüz dekorasyonunu tamamlamamış oldukları ve Temmuz ayında Âyat’ın Bakalorya sınavlarından sonra taşınacakları evlerini düşünüyordu. Bir buçuk senedir nişanlıydılar ve evlenmeyi bekliyorlardı ve uzun tartışmalardan sonra adını Adiyy koymaya karar verdikleri ilk bebekleri ve onu nasıl bir kahraman olarak yetiştirip El-Aksa’yı işgalden kurtaracağı hakkında hayal kuruyorlardı. Fakat birden bire ve beklenmedik bir şekilde, Şâdi, düşlerinden sıyrılıp işgal gerçeğini düşünmeye başladı, kendisini Siyonist varlığın kalbinin ortasında havaya uçuran eşinin Filistin’in gelini olduğunu anladı.

Şâdi’ye nişanlısı, ve erkek kardeşleri ile olan yakın dostluğu sonucu aşık olduğu ve 2000 senesi Eylül aynın başlarında evlenme teklif ettiği Âyat hakkında soru sorar sormaz yanağından aşağı bir gözyaşı süzüldü ve gözyaşlarının bastırdığı sesi ile şunları söyledi:

“Bu sene sınavlarını bitirdikten sonra evlenmeyi planlıyorduk, fakat Allah teala başka bir şey planlamış. Belki de Cennet’te buluşuruz, bana yazdığı son mektubunda böyle diyordu.”

Şâdi bir an için sustu, Âyat’ın görüntüsünü aklında tekrar canlandırdı, sonra devam etti:

“O, benim için kendi ruhumdan daha önemliydi. Onu, güçlü bir karakteri olan bir kız olarak tanırdım, kararlıydı, akıllıydı, ülkesini severdi, yaşamayı severdi ve çocukları için güvenli bir ortam düşlerdi, bu nedenle Siyonist işgal devamlı bir rahatsızlıktı.”

Ve sözlerine şunları ekledi:

“Ne zaman geleceği düşünse, şehadet hayallerini bölerdi, beni, bizim evlilik hayallerimizden şehadet operasyonu hayallerine sevk ederdi ve düşmanın vereceği kayıpların görüntülerini düşlerdi ve birlikte cennete alınacağımız kanlarımızı ve birlikte şehid olmaya söz verirdik.”

Şâdi sözlerine şunları ekledi – o an acı dolu bir gülümseme yüzünü aydınlatmıştı:

“Son ziyaretim sırasında, daha uzun kalmam konusunda ısrar etti. Ne zaman gidecek olsam, kalmamı istedi, sanki güle güle der gibi, veya daha çok, son görüşmemizin ve sevgi dolu gözlerinin hatırasını saklamamı ister gibi, böylelikle onun hakkında hatırladığım son şey bu olacaktı.”

Şâdi’nin sabırlı ve güçlü olduğunu göstermek için yaptığı girişimlere rağmen, özlemini duyduğu dileğini itiraf etti:

‘Ona, bu kahramanca operasyonunda eşlik etmek isterdim ve onunla birlikte şehid olmak isterdim. Allah ruhunu şad etsin ve Allah’a, beni ona en yakın zamanda kavuşturması için dua ediyorum!”

Filistin’in gelini Âyat el-Ahras, katil Şaron’un katliamlarının külleri arasında güvenlik isteyen ve kanını ve geleceğini bu güvenliğe bir bedel olarak vermek isteyen her Filistinli kadın ve erkek için bir örnek olarak kalacaktır…

alıntı.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com