Hudud Kavraminin Mahiyeti

10/05/2006

HUDUD; Had kelimesinin çoğuludur ve men-etmek manasına gelir.(1) Kapıcı, ve gardiyana “Haddad” denilir. Kapıcı başkasının içeri girmesini; gardiyan ise içerden dışarı çıkılmasını men eder. Bir şeyin mahiyetini tarif ve tayin eden şeye de “Had” denilir. Çünkü tarif, girmeyi ve çıkmayı meneder. Hane gibi, gayri menkullerin nihayetlerine, yani sınırlarına da “Hudud” denilir.(2) Nitekim devletlerin de birer “Hudud”ları vardır. İslâmi ıstılahta: “Allahû Teâla (cc)’nın hakkı olmak üzere yerine getirilmesi farz olan ve kat’i nasslarla takdir edilmiş bir ukûbat (cezâ)’dır”(3) Had kelimesi aynı zamanda “esirgemek” manasına da gelir.(4) Çünkü Allahû Teâla (cc) kullarını zarara uğradıkları şeylerden, bunlarla korumuş, esirgemiştir. İbn-i Abidin: “Çünkü hadler; nesebi, malları, akılları, haysiyet ve namusu koruma gibi maslahat ve menfaati beşeriyete ait olduğu için meşru kılınmıştır. Bu kelime (yani Allahû Teâla (cc)’nın hakkı olması) hadlerini asıl hükümlerini beyandır ki, insanların zarar görecekleri şeylerden men olunup, İslâm beldelerinin fesat ve fitneden korunmasıdır. “Fethû’l Kadir’de zikredilmiştir ki; gerçek olan bazı meşayıhın dedikleridir. Şöyle ki: Hadler, zararları bütün beşeriyete dokunan birtakım fena hareketlerden insanları alıkoyar. Bunlar suçlular hakkında birer ceza olduğu gibi, bunları görenler hakkında da birer ibret ve uyanma vesilesi teşkil eder ve ammenin menfaatlarını tazammun bulunur”(5) hükmünü beyan etmektedir.
1246 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahû Teâla (cc)’ya yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz”(6) buyurduğu bilinmektedir. Esasen bir beldede “Had” cezalarının tatbiki; o beldedeki insanların Allahû Teâla (cc)’nın hukukuna riayet ettiklerinin en büyük isbatıdır. İslâmi hududlar ikame edilmiyor ve hükümler infaz edilmiyorsa; o beldede yaşıyan insanların; can, mal, nesil akıl ve din emniyetlerinin varlığından söz edilemez. Günümüzde Allahû Teâla (cc)’nın koyduğu hududları çirkin görüp, kendi heva ve heveslerine göre hududlar çizmeye çalışan siyasi güçler mevcuttur. Bunlar tıpkı “Firavn” gibi, ilahlığa özenmişlerdir. Kim bunların çizdiği hududları meşru sayarsa; Kelime-i Tevhid’in mahiyetini inkâr etmiş olur. Hanefi fûkahası: “Had’lerden maksat, alemi fitne ve fesaddan kurtarmaktır”(7) hükmünde ittifak etmiştir. Dolayısıyla, Haddlerin tatbik edilmediği beldelerde; “Fitne ve ve Fesad” siyasi güç haline gelmiş demektir.
1247 Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerle hükmetmek farzdır. İbn-i Abbas (ra): “Her kim Kur’an-ı Kerim’i red ve Resûl-i Ekrem (sav)’in sözünü inkâr ederek, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse kâfir olur”(8) hükmünü beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Resûl-i Ekrem (sav)’e hitaben: “İnsanlar arasında, Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm ver, sakın onların (insanların) heva ve heveslerine uyma”(9) emri verilmiştir. Bu emir, bütün insanlara şamildir. Esasen şer’i şerife göre hükme bağlanmayan hiçbir kaza (mahkeme), kaza hükmünde değildir.(10) İslâmi ıstılahta kaza: “Mü’minlerin velayetine haiz olan Kadı’nın; mü’minler arasında husumeti ve ihtilafı ortadan kaldırmak için, şer’i şerife göre verdiği hükümdür”(11) Dolayısıyla mü’minler arasındaki husumet ve ihtilafların ortadan kaldırılabilmesi için Kadı’nın (Şer’i şerifle hükmeden hakimin) bulunması şarttır. Kâfirlerin istilası altında iken dahi; mü’minlerin, kendi içlerinden bir kadı seçmeleri vaciptir.(12) Zira yeryüzünde küfür ahkâmıyla hükmetme hakkı hiç kimseye tanınmadığı gibi; küfür ahkâmına razı olmak da tanınmamıştır.
1248 Hadler doğrudan doğruya Allahû Teâla (cc)’nın hakkıdır. Haddi gerektiren bir suç işleyen kimse; makamı ve mevkii ne olursa olsun mutlaka cezalandırılır. Ulû’lemr olan kimse de dahil; hiç kimsenin hadleri affetme yetkisi yoktur. Nitekim Mekke’nin fethi sırasında Ben-i Mahzum kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştır. Sahabe-i Kiram’dan Hz. Usame b. Zeyd (ra) Resûl-i Ekrem (sav)’e gelerek, “Hadd-i Sirkat’in” uygulanmaması için istirhamda bulunur. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): “Muhakkak ki, İsrailoğulları arasında şerefli (soylu) birisi hırsızlık ettiği zaman, onu cezasız bırakırlar, zayıf birisi yaptığı zaman ise, elini keserlerdi. Şimdi sen, Allahû Teâla (cc)’nın hadlerinden bir had için şefaat mi diliyorsun? Ben hırsızlık eden kadın kızım Fatma olsaydı, muhakkak onun da elini keserdim”(13) buyurmuştur. Esasen şefaat; Allahû Teâla (cc)’nın hakkı olarak farz kılınan haddin ikame edilmemesini talep etmektir ki, bunun caiz olamıyacağı açıktır. Fûkaha; tövbe etmenin dahi dünyada haddi düşürmeyeceği hususunda icma etmiştir.

Hudud Cezalarinin Tasnifi

Hudud suçları; zina, (Hadd-i Zina), hırsızlık (Hadd-i Sirkat), zina iftirası (Hadd-i Kazf), şarap içme ve sarhoşluk (Hadd-i Şürb) ve yol kesme, eşkiyalık (Kutta-i Tarik veya Hırabe) olmak üzere beş çeşittir.(29) İmam-ı Kasani, şarap içme ve sarhoşluğu ayrı ayrı mütalaa etmiştir.(30) İbn-i Abidin: “Had’ler altı nevidir: 1. Zina haddi, 2. Şaraba mahsus had, 3. Diğer sarhoş edici maddelerden sarhoşluk haddi, 4. Kazf (iftira) haddi, 5. Hırsızlık haddi, 6.Yol kesme haddi”(31) hükmünü beyan etmiştir. Hadd-i Zina; “Nesil emniyetini”, Hadd-i Kazf; “Şeref ve haysiyetlerin korunmasını”, Hadd-i Şürb; “Akıl emniyetini”, Hadd-ı Sirkat ve Hırabe ise; “Mal emniyetini” sağlamak içindir. Dolayısıyla bütün bu cezalar; Allahû Teâla (cc)’nın hakkı için farz kılınmıştır. Tatbik edilmediği takdirde; Allahû Teâla (cc)’nın hukukuna tecavüz ortaya çıkar.

Hadd-i Surb (Akil Emniyeti)

Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler!.. İçki (hamr), kumar, (ibadet etmeye mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki, muradınıza eresiniz”(83) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Gazali: “Hadd-i Şürb” (içki cezası) insanların akli melekelerini muhafaza içindir. İlahi teklife muhatab olan akıl, ancak bununla muhafaza edilebilir”(84) hükmünü beyan eder. İnsanı, zararlı (şer’i şerifin haram kıldığı) fiillerden alıkoymak, akla ait bir görevdir. Nitekim insan; akıl sebebiyle, diğer canlılardan daha üstündür. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Bizatihi şarap haram kılınmıştır”(85) buyurduğu bilinmektedir.
1278 İbn-i Abidin: “Şarap, müslümanlığın ilk devresinde haram kılınmamıştı. Ashab-ı Kiram şarabı içip sarhoş oluyorlardı. Tirmizi’den naklen Fetihte zikredilmiştir ki; Hz. Ali (ra)’den: “Bir gün Abdurrahman b. Avf (ra) ziyafet verip, bize yedirdi ve şarap içirdi. Sarhoş olduk. Namaz vakti gelince ben imam oldum ve Kafirûn Suresi’ni yanlış okudum. Bunun üzerine şu mealdeki ayet nazil oldu: (r)Ğ Ey Mü’minler; siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın¯”(En Nisâ Sûresi: 43) diye rivayet edilmiştir. Eğer içki müslümanlığın ilk devresinde haram olsaydı. Ashab-ı Kiram’ı fıska nisbet etmek lazım gelirdi. Sonra ben Tuhfe-i İbn-i Hacer’de: “Müslümanlar İslâmiyetin ilk devresinde içerlerdi” diye zikretmiş olduğunu gördüm.(86) hükmünü zikretmektedir. Birçok muteber kaynakta; Hz. Saad b. Vakkas ile Sahabe-i Kiram’dan bir zatın, sarhoşken kavga ettikleri, Hz. Ömer (ra)’in ise; içkinin haram kılınması için dua ettiği zikredilmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Şeytan; şarap ve kumar ile ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz (hepiniz) vazgeçtiniz değil mi?”(87) hükmü beyan edilmektedir. İçki haram kılındıktan sonra Resûl-i Ekrem (sav): “Gerçekten Allahû Teâla (cc) şarabı haram kılmıştır. Şimdi kimin elinde ondan birşey bulunduğu halde bu hüküm kendisine ulaşırsa, artık onu ne içsin, ne de satsın”(88) emrini vermiştir. Bunun üzerine Sahabe-i Kiram ellerinde ve hanelerinde bulunan şarap küplerini kırmış ve tamamını dökmüşlerdir. Yani Resûl-i Ekrem (sav) şarapla ilgili olarak: “İçilmesini haram kılan Allahû Teâla (cc), satılmasını (alışverişini) de haram kılmıştır.(89) buyurmuştur. Sonuç olarak şarabın haram oluşu; kitap, sünnet ve Sahabe-i Kiram’ın icmaı ile sabit olmuştur.
1279 Hanefi fûkahası: “Büluğa ermiş akıllı (deli olmayan) bir müslüman; kendi rızasıyla şarap içip, kokusu ağzında hissedildiği halde yakalanırsa veya iki adil şahit, şarap içtiği hususunda şahidlikte bulunurlarsa veya şarap içtiğini kendisi itiraf ederse; had cezası tatbik edilir”(90) hükmünde ittifak etmiştir. Zira Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Kim şarap içerse ona had tatbik ediniz (celde vurunuz), yine içerse, tekrar had tatbik ediniz”(91) buyurduğu bilinmektedir. Şarap içmenin ve sarhoşluğun haddi; hür için seksen, köle için kırk değnektir. “Hadd-i Zina” bahsinde izah ettiğimiz üzere, vücudunun çeşitli yerlerine, orta halli bir vuruşla tatbik edilir. Başına, yüzüne ve tenasül uzvuna vurulmaz.(92)
1280 Susuzluktan ölüm tehlikesi noktasına gelen (ızdırar haline düşen) bir müslüman; bu hali defetmek niyetiyle şarap içerse kendisine had tatbik edilmez.(93) Ayrıca “dilsiz” olan (yani konuşamayan) kimse için de şüphe sözkonusudur. Dolayısıyla “Hadd-i Şürb” tatbik edilmez.
1281 Şarap içen mükellef; velev ki bir yudum dahi içse ve sarhoş olmasa, yine “Hadd-i Şürb” tatbik edilir. Ancak diğer sarhoşluk veren içkilerde “Hadd-i Şürb’ûn” tatbik edilmesi için, mükellefin sarhoşluğunun sabit olması şarttır.(94) Zira şarabın haramlığı kat’i nass’larla sabittir. Sarhoşluk veren diğer içkilere gelince; Hz. Cabir (ra)’den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te, çoğu sarhoşluk veren içkilerin, azının da haram olduğu açıkça beyan buyurulmuştur. Hadis-i Şerif şudur: “Yemen’den gelen bir mü’min, Resûl-i Ekrem (sav)’e kendi beldelerinde arpa ve darıdan imal ettikleri “Bira” isimli içkinin, hükmünü sorar. Resûl-i Ekrem (sav): “O içki, sarhoşluk verir mi?” diyerek, içkinin mahiyetini öğrenmek arzusunu izhar buyurur. Suali soran kimse: “Evet, sarhoşluk verir” deyince, Resûl-i Ekrem (sav): “Her sarhoşluk veren şey hamr (şarab) hükmündedir”(95) buyurur. Hz. Ömer (ra)’in: “Hamr (şarap) aklı örten ve gideren şeydir” tarifini yaptığı da bilinmektedir.(96) Sonuç olarak; sarhoşluk veren her türlü içkinin, azı da, çoğu da haramdır.
1282 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Ûmmetimden bir gurup, başka bir isim koyarak, şarabı helal sayacaktır”(97) buyurduğu bilinmektedir. Günümüzde, başka başka isimlerle, her türlü müskirat; gerek siyasi iktidarlar, gerek diğer çevreler tarafından piyasaya sürülmektedir. Sarhoşluk veren her türlü içki haramdır. Bu noktada “Sarhoşluk Nedir?” sualine cevap arayalım. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) göre sarhoş; erkek ile kadını, yer ile göğü ayırt edemeyen ve ne söylediğini bilmeyen (Hezeyan eden) kimsedir.(98) Sarhoş olan kimse; iki adil şahit veya kendi ikrarıyla; Kadı (Şer’i şerifle hükmeden hakim) tarafından “Had” cezasına çarptırıldığı zaman ayrılıncaya kadar beklenir. Had cezası, ayıldıktan sonra tatbik edilir.(99)
1283 İçki içen on kimseye had vurulmaz. Bunlar:
1. Mezhebin muhtar kavline göre zimmiye (Gayr-i Müslime),
2. Mürted olmadan önce içip, tekrar müslüman olana,
3. Çocuğa,
5. Deliye,
6. Zorla kendisine içki içirilene,
7. Susuzluktan ölmek üzere olup, ölmeyecek kadar su yerine içen kimseye,
8. Hıll dahilinde içip, harem-i şerife sığınana,
9. Hakikaten ve hükmen içkinin haram olduğunu bilmeyerek içen kimseye,
10. Darû’l Harp’te içen kimseye.(100)
Darû’l Harp’te müslüman olan kimse; mü’minlerin imanının (Ulû’lemr’in) sultası altında olan ve Şer’i ahkâmın tatbik edildiği Darû’l İslâm’a hicret etse, bu arada içki içip sarhoş olsa: “Şarabın haram olduğunu bilmiyordum, bu sebeble içtim” ikrarında bulunduğu an, hadd cezası uygulanmaz. Zira İslâm’ın hükümleri kendisine ulaşmamıştır.(101) Fakat Darû’l islâm’da doğup-büyüyen kimsenin “Ben şarabın haram olduğunu bilmiyordum” şeklindeki ikrarı kabul edilmez. Had tatbik edilir.
1284 İslâm ûleması “Şarabın”; alışverişe konu edilemeyeceğini, yani “Mal-ı mütekavvim” sayılmayacağı hususunda ittifak etmiştir. Şarap ticaretiyle zengin olan kimseye; hacc ibadeti farz olmayacağı gibi, zekâtda farz olmaz. Çünkü “haram”dan kurtulmak için, bütün kazancını fakir-fukaraya dağıtmak zorundadır. Şarabı döken veya şarab mahzenini soyan kimseye; herhangi bir ceza uygulanmaz. Çünkü şarap; “Mal-ı Mütekavvim” olmadığı için, suç işlenmemiştir. Tabii bu “Darû’l İslâm’da” söz konusudur. Şarabın devlet eliyle üretildiği ve tekel vasıtasıyla satıldığı toplumlarda “kanunen” ceza görürler. Ancak şer’an suç işlememişlerdir. Şarabın alışverişi haram olduğu gibi, üretilmesi de haramdır. Hanefi fûkahası; “İslâm’ın haram kıldığı ameller ve menfaatler üzerine yapılacak her türlü icare sahih değildir” hükmünde müttefiktir.(102) Dolayısıyla şarap ürettiği için, hiç kimse ücrete hak kazanamaz. Şarab ve diğer müskiratları (Bira, Rakı vs.) üreten fabrikalarda çalışan işçilerin aldıkları ücretler de helâl değildir.

Hirsizligin Tasnifi

Şer’i hükümler itibariyle “hırsızlık” ikiye ayrılır. Bunlar: 1.Küçük hırsızlık (Serikat-ı Suğra) 2. Büyük hırsızlık (Serikat-ı Kübra), Hanefi fûkahası: “Hırsızlığın zararı ya yalnız mal sahibine olur veya hem mal sahibine, hem de bütün müslümanlara olur. Birincisine Serikat-ı Suğra (Küçük hırsızlık), ikincisine Serikat-ı Kübra (büyük hırsızlık) denir. Bunlar tarifte ve şartların çoğunda müşterektirler. Zira bunların her birinde muteber olan, malı gizlice almaktır. Fakat Serikat-ı Suğra’daki gizlilik; mal sahibinin veya onun muhafızının gözünden gizlice almaktır. Şerikat-ı Kübra’daki gizlilik ise; mü’minlerin yollarını ve beldelerini muhafaza etmeyi taahhüd eden “Ulû’lemr’den” almaktır”(136) hükmünde müttefiktir. Fûkaha büyük hırsızlığı (Serikat-ı Kübra’yı) Kat’ı tarik (yol kesme) ve “Hıraba” başlığı altında, ayrıca ele almıştır.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com