islam Fikhi’nin Kaynaklari

10/03/2006

Önce fıkıh kelimesi ve terimi üzerinde duralım. Kur’an-ı Kerim’de “Fıkıh” kelimesi ince ve derin anlayış, kalbte bulunan bir nurun meselelerin mahiyetini kavrayışı olarak yer almıştır. Meselâ: “Andolsun ki biz insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak edemezler; gözleri vardır, bunlarla göremezler; kulakları vardır, bunlarla işitemezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.”(21) ayetinde bu mana ön plândadır..Fahrüddin-i Razi bu ayet-i kerime’de geçen “Yefkahûne biha” ibaresini tefsir ederken: “Allahû Teâla (cc) ilim, fehim ve idrak manasına gelen fıkhı; kâfirlerin kalplerinden çıkarmıştır” diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir.
20 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Allahû Teâla (cc) kime hayır murad ederse, o kimseyi dinde fakih kılar”(22) müjdesi sarihtir. Dolayısıyla fıkıh; kalpte mevcud olan iman nuru ile yakından alâkalıdır. Hiçbir zaman “Hukuk” manasına değildir. Maalesef son yıllarda “İslâm fıkhı” tabiri yerine “İslâm Hukuku” kullanılmaktadır. Halbuki “hukuk” kelimesi hiçbir zaman “Fıkıh” manasına gelmez. “Hukuk”, İslâm fıkhının muamelât ile ilgili bir bölümüdür.
21 Kur’an-ı Kerim’de: “Nerede olursanız olun, velev ki tahkim edilmiş yüksek kalelerde bulunun, ölüm size gelip yetişir. Eğer onlara bir iyilik dokunursa “Bu Allah katındandır” derler. Şayed onlara bir fenalık dokunursa “Bu senin katındandır (senin yüzündendir)” derler. De ki: Hepsi Allah katındandır. Böyle iken onlara, o kavme ne oluyor ki (kendilerine söylenen) hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar”(23) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Ayet-i Kerime’de geçen “La yefkahûne” hükmünün muhatapları münafıklardır. Hepsi de “Arapça” konuşmaktadırlar. Bu durumda Kur’an-ı Kerim’in zahiri manalarını anlamaları ve Resûl-i Ekrem (sav)’i dinlemeleri kaçınılmazdır.(24) Peki anlamadıkları nedir? İşte bu noktada “Yefkahûne” ibaresi karşımıza “İnce anlayış ve keskin idrak” olarak çıkmaktadır.
22 Fıkh-ı Batını esas alan (tasavvuf ehli) alimler, bu ayet-i kerime’yi delil getirerek: “Allahû Teâla (cc) bir kavimden “Fıkhı” kaldırırsa, onlar zahiri anlamakla beraber, gerçek mahiyeti kavrayamazlar”(25) hükmünü zikretmektedirler.. “Fıkıh” kelimesi, ıstılâhta “Şer’i hükümleri, delilleriyle birlikte tafsili olarak bilmek” şeklinde tarif olunmuştur. .(26)
23 İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) “Fıkhı” şu şekilde tarif ediyor: “Fıkıh ilmi, kişinin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesidir. İlim ancak amel etmek içindir. İlim ile amel etmek, ahiret saadeti için dünya meşguliyetlerini terkedip, gönülden çıkarmaktır.”(27)
24 Şurası muhakkaktır ki; bir mükellefin, lehindeki ve aleyhindeki haklarını tesbit kat’i delillerle mümkündür. İmam-ı Şafii (rha): “Kat’i bir habere dayanmadan veya ictihad yapmadan bir söz söylemek günaha çok yakındır. Allahû Teâla (cc) Resûl-i Ekrem (sav)’den başka hiç kimseye ilmi bir delile dayanmadan “Din” hususunda herhangi bir söz söyleme hakkı tanımamıştır. İlmi delil ise: Kitab, sünnet, icma-i ümmet, asar ve mahiyetini beyana gayret ettiğim kıyas-ı fukaha’dır”(28) buyuruyor. Dolayısıyla; şer’i herhangi bir delile dayanmadan din hususunda “Şahsi kanaat belirtmek” büyük bir vebaldir.

ilimlerin Siniflandirilmasi

Resûl-i Ekrem (sav): “İlim, taleb edilip öğrenilmesi, her mü’min erkek ve kadın üzerine farzdır”(15) buyurmuştur. İslâm ulemâsı; şer’i delilleri esas alarak ilmi, “Farz-ı Ayn” ve “Farz-ı Kifaye” olmak üzere, iki sınıfta mütalaa etmiştir.(16)
14 İbn-i Abidin: “Farz-ı Ayn” ilimler ile “Farz-ı Kifaye” ilimleri tasnif ettikten sonra şu tesbitte bulunmuştur: “Farz-ı ayn, farzı kifaye’den efdaldir. Çünkü farz-ı ayn nefsin hakkı için farz kılınmıştır. Nefis için o daha mühim ve daha meşakkatlidir. Farz-ı kifaye öyle değildir. O umumun hakkı için farz kılınmıştır. Bu umuma kafir bile dahildir. Bir iş umumi olursa hafifler, hususi olursa ağırlaşır. Bazıları farz-ı kifayenin efdal olduğunu söylemişlerdir. Zira bu farzın edası bütün ümmet’ten borcu iskat eder. Terk edilirse edaya imkânı olan herkes günahkâr olur. Bu sıfatta olan farzın te’sir cihetinden daha büyük olacağında şüphe yoktur. Mamafih Tahtavi’nin nakline göre birinci kavil (Farz-ı Ayn’ın daha efdal olduğu) mutemed sayılmıştır.”(17)
15 İmam Burhanüddin Ez Zernuci: “Hangi durumda olursa olsun, bulunduğu halde meydana gelen işlerle, ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır. Çünkü müslüman için namaz kılmak zaruridir. Bu sebeble namazın farzlarını, eda edecek kadar şart ve erkânına ait bilgileri edinmek onun için farz olur. Yine vacibi edâ etmek için gerekli bilgileri edinmek vacib olur. Zira farzı yerine getirmeye vesile olan şey farz, vacibi yerine getirmeye sebeb olan bilgi de vacib olur”(18) diyerek, önemli bir inceliği ifade etmiştir. Her mükellefin, içinde bulunduğu hal ile ilgili ilimleri öğrenmesi üzerine farzdır. Meselâ: Fakir durumda olan bir mü’mine zekât veya hacc ibadeti ile ilgili ilimler farz değildir. Ancak aynı mü’min; nisab miktarından fazla mala sahip olursa, zekât ile ilgili ilimler “Farz-ı Ayn” hale gelir. İstilâya uğrayan veya azınlık durumunda olan müslümanların, cemaat ve cihad hukukunu öğrenmeleri farzdır.
16 Sihir, büyü, kehanet, falcılık ve felsefe gibi, Şer’i şerifin haram kıldığı ilimleri elde etmek ve bunlarla insanları “Tevhid” çizgisinden uzaklaştırmak da haramdır. Ancak bunların fesadına engel olmak için öğrenmekte beis yoktur.
17 Farz-ı Ayn olan ilimleri tahsil etmek farz olduğu gibi, mükellefin öğrendikleri ile amel etmesi de farzdır. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Bir kimse bildikleriyle amel ederse, Allahû Teâla (cc) o kimseye bilmediklerini öğretir”(19) müjdesi sarihtir. Münazara ve münakaşa’da; muhaliflerini yenmek veya nefs-i emmaresini tatmin etmek için ilim tahsil etmek mekruhtur. Dünyevi hırs ve tamah saikiyle ilim elde etmek caiz değildir.
18 İlim ehli olan bir kimse; herhangi bir mükellef kendisine müracaat ettiği ve sual sorduğu zaman, ilmi gizleyemez. Resûl-i Ekrem (sav)’in “Bildiği şeyden sorulup da gizleyen kimseyi Allahû Teâla (cc) kıyamet gününde ateşten bir gemle gemleyecektir”(20) buyurduğu sabittir.

Hakki Tesbit Batili iptal Mucadelesi

İmam-ı Şafii (rha) “İhtilâf” konusunda kendisine: “- Gerek eskiden, gerek şimdi olsun, ilim ehlini daima ihtilâf halinde buluyorum. Bu ihtilâf onlara caiz midir?” şeklinde tevcih edilen bir suale şu cevabı veriyor: “İhtilâf iki çeşittir. Birincisi haram olan ihtilâftır. Bu mahiyette bir ihtilâfa düşmek caiz değildir. Allahû Teâla (cc)’nın kitabında veya Resûl-i Ekrem (sav)’in lisanı üzerinde apaçık ortaya koyduğu nass’lardaki ihtilaf bu mahiyettedir. İlim ehlinin,hakkında nass bulunan konularda ihtilâf etmeleri helâl değildir.”(106) Bahsin devamında, Kur’an-ı Kerim’de kendisine açık beyyineler geldikten sonra ihtilâfa düşenlerin zemmedildiği ayet-i kerimeleri zikrederek, bunun “Haram” olduğunu belirtmiştir. Fer’i konularda; fakih sahabelerin ve müctehid imamların, sadece hakkı tesbit için gayret sarfettikleri sabittir. Dolayısıyla fer’i konulardaki ihtilâf rahmettir ve “Hakkı tesbit, batılı iptal” niyetiyle yapılan ilmi gayretlerin bir sonucudur.
81 İslâm ulemâsından bazıları ihtilâfı; “Hakkı tesbit ve batılı iptal niyyet ve gayretiyle iki muarızın şer’i delil getirmesi” olarak tarif etmişlerdir. Ehl-i Sünnet’in müctehid imamları, delâlet-i ve Subuti kat’i olan nasslarda ihtilâfa düşmemişlerdir. Ancak zanni olan konularda; (Yani İctihad’ yapılması zaruri olan meselelerde), sadece Allahû Teâla (cc)’nın rızası için, ictihad etmiş ve dayandıkları delilleri açıklamışlardır.
82 İctihad’a konu olan fer’i meselelerde ihtilâfın caiz olduğu “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir”(107) Hadis-i Şerifi ile sabittir.
83 Hanefi fûkahâsından Alaûddin El Haskafi: “Bir de ulemânın ihtilâfının rahmet eserlerinden olduğunu bilmesidir. İhtilâf ne kadar çok olursa, rahmet o kadar bol olur” hükmünü zikrediyor. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları kaydediyor: “İhtilâftan murad; müctehid imamlar arasında fer’i meselelerde cereyan eden ihtilâftır. Yoksa mutlak ihtilâf değildir. Evet mezhep imamlarının ihtilâfı ümmet için bir genişlik ve kolaylıktır.”(108)
84 Şer’i şerifin mübah kıldığı bir ihtilâftan söz edebilmek için; her iki muhalifin de müctehid olması ve ihtilâfa konu olan meselenin kat’i nass’la sabit olmaması lazımdır. Ayrıca “Hakkı tesbit ve batılı iptal” niyet ve gayreti esas olmalıdır. Şer’i deliller hususunda kat’i bir ilme sahip olmayan iki müslümanın, mücerred akla dayanarak yaptıkları ihtilâf rahmet eseri değildir. Aksine “Din” hususunda kat’i bir ilme sahip olmadan “Mücerred Akılla” hüküm verdikleri için “Bid’at’e” düşmüş olurlar.(109)

itikadi Mezheplerin Tesekkulu ve Tasnifi

Resûl-i Ekrem (sav)’in kendisinden sonra “Fitne”lerin zuhûr edeceğine dair Sahabe-i Kiram’a bilgi verdiği muteber hadis mecmualarında zikredilmiştir. Kat’i nass’ların heva ve heveslere göre tevili, “Siyasi ihtiraslarla” yakından alakalıdır ve Resûl-i Ekrem (sav)’in vefatından sonra ortaya çıkmıştır. Hz. Ebu Bekir (ra)’in hilafeti döneminde ortaya çıkan “yalancı peygamberler”; bu fitnelerin ilkidir. Daha sonra siyasi konularda tartışmalar başlamıştır.
86 Allahû Teâla (cc)’nın kitabında yer alan “Müteşabih” ve “Mücmel” ayeti kerimeleri; herhangi bir ilme sahip olmadan, mücerred akılla tevil eden siyasi fırkalar; değişik itikadi görüşler ortaya atmışlardır. Bilhassa Hz. Osman (ra)’ın feci şekilde şehid edilmesi; bu fırkaların istismarını hızlandırmıştır. Hz. Hüseyin (ra)’in “Kerbelâ”da şehid edilmesinden sonra, itikadi mezheplerin hızla çoğaldığı bir gerçektir. İmam-ı Eş’ari “Makalat” isimli eserinde; ümmet içerisinde görülen ilk ihtilâfın, “İmamet” meselesinden kaynaklandığını beyan etmektedir.
87 Muteber birçok kaynakta yer alan “Ümmetin yetmiş üç fırkaya” bölüneceğine dair Hadis-i Şerif, itikadi mezheplerin teşekkülü ile yakından alakalıdır. Resûl-i Ekrem (sav): “İsrail oğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri müstesna, hepsi de cehenneme girecektir” buyuruyor. Sahabe-i Kiram: “- O müstesma olan fırka hangisidir ya Resûlûllah?” diye sorunca, Peygamberimiz Efendimiz (sav): “Benim ve ashabımın yolunda olan cemaattir”(110) müjdesini veriyor. Yine bir başka Hadis-i Şerif’te Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Benim ve Raşid halifelerimin sünnetine sarılınız”(111) emrini verdiği bilinmektedir.
88 Abdülkadir el Bağdadi “Ümmet’in fırkalara ayrılacağını haber veren” Hadis-i Şerif’le ilgili olarak şunları zikrediyor: “Ümmetin fırkalara ayrılması ile ilgili hadisin birçok isnadı vardır. Bu Hadisi, (Allah’ın selât ve selâmı ona olsun) Nebi’den; Enes b. Malik, Ebû Hureyre, Ebu’d Derda, Cabir, Ebû Said El Hudri, Übeyy b. Kaab, Abdulah b. Amr El As, Ebû Ümame, Vasile b. El Eska ve diğerleri gibi sahabeden birçoğu rivayet etmiştir. İlk dört halifenin (Hülâfa-i Raşidin); kendilerinden sonra ümmetin fırkalara bölüneceğini, bunlardan yalnız bir fırkanın kurtuluşa ereceğini ve diğerlerinin ise dünyada sapıklığa düşüp, ahiret’te perişan olacağını söyledikleri rivayet edilmiştir.”(112)
89 Resûl-i Ekrem (sav)’in ve Hülâfa-i Raşidiyn’in yolunu dosdoğru takip edenlere “Ehlû’s Sünne ve’l Cemâa” ismi verilmiştir. Türkiye’deki yaygın kullanılışı “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat” veya “Ehl-i Sünnet’tir” Tarih boyunca müslümanların kahir ekseriyetini “Ehl-i Sünnet” teşkil etmiştir.
90 İslâm ulemâsı, itikadi mezhepleri “Ehl-i Sünnet” ve “Ehl-i Bid’at” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bid’at; Resûl-i Ekrem (sav)’den alınan ilim, amel veya halden ibaret olan “Hakk’ın” hilafına olarak sonradan çıkarılan, bir tevil ve şüphe neticesinde itikad haline getirilen şeydir. Hanefi fûkahasından Alaûddin El Haskafi Bid’atı: “Peygamber (sav)’den malûm ve meşhur olan şeyin aksine itikad etmektir”(113) şeklinde tarif ediyor. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur. Her bid’at delâlettir”(114) buyurduğu bilinmektedir. Bu Hadis-i Şerif’teki “Küllü Bid’atü’n Delâletün” hükmü, amm (Umumi) bir beyandır. İmam-ı Gazali “Bid’atı red ve ondan el çekmek beğenilmiş bir sünnettir. Her bid’at mezmun (zem edilmiş) ve delâlettir”(115) hükmünü zikreder. İmam-ı Rabbani “Mektubat” isimli eserinde: “Bid’atın hasenesi olmaz. Hepsi mezmundur”(116) diyerek, konunun ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Sonradan ortaya çıkan sahih örfü veya güzel adetleri “Bid’at-ı Hasene” olarak isimlendiren alimler, terkipteki bid’at kelimesini lûgat manasında kullanmışlardır. Mu’tezile mezhebi ise bid’at-ı hasane’yi, insan aklının güzel gördüğü fiiller olarak değerlendirmiş ve savunmuştur.
91 Resûl-i Ekrem (sav)’in yolundan; makûl bir te’vil ve şüphe ile ayrılan fırkalar, Zaruriyyat-ı Diniyye’den olan hususları inkâr etmedikleri müddetçe “Ehl-i Kıble” olma özelliklerini korurlar. “Ehl-i Kıble tekfir edilmez” hükmü, Ehl-i Sünnet ulemâsı tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelirse, kestiğimizi yerse, işte Allah ve Resûlü’nün zimmetinde bulunan müslüman budur. Allah’ın zimmetini bozmayın”(117) hadisi şerifi esas alınmıştır. İnanılması zaruri olan hususları inkar ederse “Ehl-i Kıble” olma özelliğini yitirir.
92 Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümleri çirkin görüp; o hükümlerin yerine geçmek üzere, kendi heva ve heveslerinden hükümler icad eden filozof’lar genellikle “Ehl-i Bid’at” arasından çıkmıştır.
93 Günümüzde; itikad’da “Ehl-i Sünne ve’l Cemâa’dan” ayrı olan ve dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan itikadi mezhepler şunlardır:
1. İbâdiyye, 2. Vehhabilik, 3. Zeydiyye, 4. İsmailiyye, 5. İmamiyye, 6. Nusayrilik, 7. Dürziyye, 8. Kadıyanilik, 9. Babilik, 10. Bahaiyye, 11. Alevilik.
94 İtikad’da “Ehl-i Sünne ve’l Cemaa’dan” olduğunu ikrar etmekle birlikte; müstekbirlerin istilâları sonucunda, küfrün ideolojilerini benimseyen ve “Din ile dünya işlerinin” birbirlerinden ayrılmasını savunan kimselere de raslamak mümkündür. Bunlar; Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümleri reddeden siyasi güçlere destek olmak sûretiyle “Küfrün” güçlenmesini sağlar. Ayrıca Küfür ahkamı ile hükmedilen beldelere “Darû’l İslâm” demekten bile haya etmezler. Bunların bir kısmı gafil, bir kısmı cahil, bir kısmı da haindir!.. Allahû Teâla (cc)’nın mülkünde, O’nun verdiği rızıklarla hayatlarını devam ettirdikleri halde; tağuti güçlere destek olmaktan zevk alırlar. Resûl-i Ekrem (sav)’in ve Sahabe-i Kiram’ın hayatının sürekli cihad’la geçtiğini bildikleri halde; bu gerçeği gizleyebilmek için “Hurafe’leri” yaymakla meşgul olurlar. Elbette bunların da; “Ehlû’s Sünne ve’l Cemaa” ile yakından uzaktan alâkaları yoktur.
95 Allahû Teâla (cc) ve Resûlüne (sav) kayıtsız ve şartsız olarak teslim olan mü’minler; imtihan alanını ve zamanını kendilerinin tayin etmediklerinin şuurundadırlar. Hangi halde bulunurlarsa bulunsunlar; şer’i hududları muhafaza hususunda titizlik gösterirler. Allahû Teâla (cc) ve Resûlü (sav)’ne itaat etmenin “Farz” olduğunu bildikleri için, kat’iyyen pazarlık etmezler. İşte “Ehlû’s Sünne ve’l Cemaa’nın” ortak özelliği budur.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com