İCTİHAD’A MUKTEDİR OLAMAYAN FUKAHA’NIN TABAKALARI

10/03/2006

ASHAB-I TAHRİÇ: Bunlar asla ictihad yapmaya muktedir değildirler. Ancak mutlak müctehid’in, şer’i konularda takip ettiği usûlü gayet iyi bildikleri ve kaynaklara vakıf oldukları için; “Mücmel” olan bir ictihadı veya iki manaya ihtimalli mübhem bir hükmü, mukayese etmek sûretiyle kendi reylerine göre izah edebilirler. Fahrüddin-i Razi ve emsali bu tabakadandır. Mukallid’lerin en üst sınıfı budur.
76 ASHAB-I TERCİH: Bazı rivayetlerin, diğerlerinden daha üstün olduğunu tesbit edebilen fukaha’ya “Tercih Erbabı” denir. Ebû’l Hasen Kuduri ve İmam-ı Merginani bu sınıftandır. Meselâ: “Bu evlâdır, bu daha sahihtir, insanlar için bu daha münasibtir” gibi hükümler serdederler.
77
ASHAB-I TEMYİZ: Mukallidlerin üçüncü sınıfı temyiz erbabıdır. Bunlar Zahir mezhebi, nadir rivayetleri, kuvvetli ve zayıf kavilleri birbirlerinden ayırabilirler. Bunların görevi; reddedilmiş olan kavilleri ve zayıf rivayetleri kat’iyyen nakletmemektir. Müteehhirin ulemâdan Kenz, muhtar ve vikaye sahipleri, bu sınıfa dahildir.
78
MUKALLİD-İ MAHZ: Muteber fıkıh kitaplarını tetkik edebilen, ancak kuvvetli ve zayıf rivayetleri birbirinden ayırt edemeyen alimler bu sınıfa dahildirler. Hanefi fûkahasından Alauddin El Haskafi “Fukaha’nın tabakalarını” izah ettikten sonra: “Bize gelince… Vazifemiz onların tercih ettiklerine, sahih gördüklerine tabi olmaktır. Nitekim hayatlarında fetva vermiş olsalar, yapacağımız bu idi” hükmünü zikrediyor. İbn-i Abidin bu metni şerhederken: “Şu evrakı toplayan günahkâr kul dahi musannıfın dediğini der” diyerek, “Mukallid’ler” sınıfına dahil olduğunu itiraf eder.(104) Dolayısıyle; şer’i delillere hakkı ile vakıf olamayan bir mü’minin, bir müctehid’e tabi olması vaciptir. İbn-i Abidin gibi fıkıh sahasındaki otoritesi herkes tarafından kabul edilen bir ulemâ’nın “İctihad’a muktedir olamadığını ve bir müctehid’e tabi olduğunu” ikrar ettiği bir durumda; bize düşen “Edeb” hududlarını muhafaza etmektir.
79 İslâm ulemâsı: “Adil olan bir müctehid vefat ettikten sonra da taklid olunur, onun kavliyle fetva verilebilir. Bu hususta icma vardır” hükmünde müttefiktir.(105) Dolayısıyla şer’i delillerden hüküm çıkarabilecek derecede ilme sahip olmayan her mükellef; gerek ûsül, gerek füru’da günümüze kadar gelmiş olan bir mezhebe bağlı olmak zorundadır. Sahabe-i Kiram ve Tabiûn’dan olan mutlak müctehid’lerin mezhepleri günümüze kadar gelmediği için, onları taklid etmek mümkün değildir. Zira onların gerek ûsul, gerek fürû’a ait kaideleri zabt edilmemiş, kendileri de bizzat ilimlerini tedvin etmekle meşgul olmamışlardır.

ictihadin Mahiyeti

Önce kelime üzerinde duralım. “İctihad” kelimesi; gayret, takat, çaba manalarına gelen “Ce-He-De” kökünden ve iftial babındandır.(86) İslâmi ıstılâhta; kitap, sünnet ve icma’da kat’i olarak bulunmayan bir mesele hakkında (Yani fer’i bir konuda) müctehid olan bir fakihin bütün gücünü harcıyarak bir sonuca varmasıdır.”(87)
61 Müctehid olmayan bir kimsenin, bütün gücünü sarfederek, yeni bir sonuca varması ictihad olmayacağı gibi; müctehid’in de fıkhın dışında herhangi bir konuda bütün gücünü sarfetmesi ictihad sayılmaz.”(88)
62 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “İctihadı ile hükmeden kadı isabet ederse iki ecir vardır. İctihadı ile hükmedip hata ederse bir ecir alır”(89) buyurduğu bilinmektedir. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sav)’in sahabe-i kiram’ı ictihad’a teşvik ettiği de mutaber kaynaklarda zikredilmiştir.(90)
63 İctihad’ın makbul olabilmesi için, müctehid’de aranan bütün vasıfların tek bir kişide bulunması zaruridir.(91) Zira herhangi bir ictihad’ın amele konu olması; müctehid’in adil, sadık ve muttaki olmasıyla yakından alakaladır.(92) Çünkü din hususunda faasıkın sözü muteber olmaz. Son yıllarda; her ilim dalından bir kimseyi alıp, genel “İctihad şurası’nın” kurulması teklif edilmekteir. Bu teklif, “İlim ehlinin istişaresi” açısından güzeldir. Ancak müslümanların; “ya islâm fıkhını uygulayan bir devlet, ya islâmi cemaat” şeklinde teşkilâtlanmış olmaları gerekir. Aksi takdirde “içtihad şurasının” vereceği kararın ferdleri bağlayıcı olması düşünülemez. Ayrıca “ictihad yapılmalıdır” tezini savunan kimselerin, hangi konularda ictihada ihtiyaç bulunduğunu sarahaten ortaya koymalarında da zarûret vardır.
65 İmam-ı Şafii (rha) müctehidde bulunması gereken vasıfları şu şekilde ortaya koymuştur: “İctihad için gerekli vasıtaların tamamına sahip olmayan bir kimse kıyasla ictihad yapamaz. Allahû Teâla (cc)’nın kitabının hükümlerini, farzını, edebini, nasıh ve mensûhunu, amm ve hassını, irşadını bilmeyen kimse kat’iyyen bu işe ehil değildir. Tevile müsait olan Ayet-i Kerime’leri, Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetini delil getirerek açıklamak, eğer sünnette bu husus mevcud değilse mü’minlerin icmasını ve onda da yoksa kıyası delil getirmek gerekir. Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetini bilmeden, selef-i salihinin sözlerini, müslümanların icma’larını ve ihtilaflarını ve Arapça lisanının inceliklerini kavramadan kıyasla ictihad yapılamaz. Selim akıl sahibi olmayan ve benzerlikleri ayırma ve seçme kabiliyeti kuvvetli bulunmayan kimsenin; sözü, kıyasla ictihada getirmesi doğru değildir. Bir meselede muhalif olan kimse de dinlenir. Çünkü bu fiilde gafletin ortadan kaldırılması ve doğrunun ortaya çıkması için yerinde tesbit sözkonusudur. Bütün bunların yanında son derece güç ve takat sarfedilecek ve insaf gösterilecektir ki; neye dayanılarak bir şeyin alındığı veya terkedildiği bilinebilsin. Meseleye hakiki bir mahiyette nüfûz etmeksizin, yukarıdaki şartları taşıyan kimse de ictihad yapamaz. Zira mahiyetleri kavrama kabiliyetine de sahip olmak gerekir. Selim akıl sahibi olmayan veya Arapça lisanının inceliklerinde taksiratı bulunan kimse (Nass’larda hafız dahi olsa) kıyasla ictihad yapamaz. Zira ictihad vasıtalarında aklı ve ilmi noksandır.”(93)
65 İmam-ı Gazali; “müctehidin sadık, adil ve muttaki vasıflarına haiz olmasının zaruri olduğunu” belirtmiştir..(94) Siyasi iktidarlardan müstağni olmayan kimselerin yaptıkları ictihad, daima tartışma konusu olmuştur. Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümleri hafife alan ve kendi hevâlarından hüküm icad eden tağuti güçler ile cihad etmek farzdır. Kafirlerin velâyetini (iktidarını) kabul eden ve onlardan görev alan bir kimse, “sadık ve adil olma” vasıflarını kaybeder.İcare hukukuna göre görev alması da tahrimen mekruhtur.. Dolayısıyle; velev ki müctehid derecesinde ilme sahip olsa bile, o kimsenin ictihadı ile amel edilemez.
66 İbn-i Abidin; “Hiçbir ilim yoktur ki sahibi ona müctehid’den daha fazla muhtaç olsun. Çünkü müctehid; dünya ve ahiretin her işiyle bir tarafından alakalıdır. Fakih; insanların ciddi ve gayr-i ciddi tutumlarını, hilelerini bilmek mecburiyetindedir. Ayrıca insanlar arasındaki muhalefetleri, (Yani ihtilâf konularını) maslahat ve mefsedetleri, mahiyetleri ile birlikte kavramalıdır. İnsanlar arasında cari olan işleri, örf ve adetleri bilmek zorundadır. Bu ise insanlar arasında mülâkat, çeşitli mezheplere salik kişilerle görüşmek, onlarla müzakere ve sohbetlerde bulunmak, onlara ait risaleleri toplayıp mütalaa etmek suretiyle elde edilebilir”(95) hükmünü zikrediyor.
67 Hz. Sa’id b. Müseyyeb (ra)’den rivayet edildiğine göre; Hz. Ali (ra)’nin, kat’i nass bulunmayan konularda nasıl hükmedeceklerine dair suali üzerine Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Mü’minlerden ilim ve takva sahibi olanları toplayıp istişare edin. Bir kişinin reyine göre hükmetmeyin”(96) buyurduğu kaydedilmektedir. Gerek Sahabe-i Kiram, gerek müctehid imamlar bu konuda oldukça titiz davranmışlardır. Bugün de; ictihad için her ilim dalından bazı kimseleri bir araya getirip, “İctihad Şurası” teşekkül ettirmeyi teklif edenler, nazari plânda haklıdırlar. Ancak İctihad’a konu olacak fer’i meseleler; İslâmi bir devlette veya cemaatte kat’i çözüme kavuşabilir. Kaldı ki “İctihad Şûrası’nın” teşekkülü için birçok sayıda müctehide ihtiyaç vardır. Ortada müctehid seviyesinde ulemâ mevcut değilken; “İctihad Şurası” teklifi temenni olmaktan öteye geçmez.
68 Şurası muhakkaktır ki; ictihad’la hüküm verme noktasında “Kadı” önde gelir. Hadd’lerin ikame ve hükümlerin infaz edilmediği toplumlarda, “ictihad”la hükmetmeye kalkmak; gösteriş yapmaktan öteye bir mana ifade etmez. “Kaza sistemini” kuramayan müslümanların, ictihad konusunda söyledikleri sözler, münakaşadan başka bir şeye yaramaz. Son yıllardaki manzara da budur.
69 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Allahû Teâla (cc) size ilmi verdikten sonra zorla geri almaz. Ancak sizden ilmi; alimlerin ölümüyle söküp alır ve geriye kara cahiller kalır ki, onlardan fetva sorulur, onlar da şahsi görüşleriyle fetva verirler ve böylece hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar”(97) buyurduğu bilinmektedir. Bu Hadis-i Şerif de “Müctehid seviyesinde ulemâ’nın kalmayacağı bir dönemin bulunabileceğinin” delili olarak değerlendirilmiştir. İslâm ulemâsı; bunun kıyamet alametleriyle, ilgili olduğu hususunda müttefiktir.(98) Günüzümde bu hal, bütün dehşetiyle yaşanmaktadır. İlmin ihya edilmesi ve yayılması farzdır.
70 İmam-ı Şafii (rha): “Her mükellef; ya kıyasla ictihad etmek veya bir müctehid’e ittiba etmekle yükümlüdür. Bu iki halin dışında birşey söylenemez”(99) buyurmaktadır. Bazı çevreler; bir müctehid’e ittiba ile taklid’in farklı şeyler olduğu iddiasındadırlar. Ancak bu iddia’yı destekleyebilecek herhangi bir delil bulmak mümkün değildir. Zira bir müctehid’i taklid; o müctehid’in şer’i delillerden çıkardığı hükümlerle amel etmekten ibarettir. Yoksa müctehid’i “Hüküm Koyucu” noktasında görmek değildir. Esasen her mü’min; Allahû Teâla (cc) ve Resûlü (sav)’den başka hiç bir gücün, kat’i bir delile dayanmadan “Din” hususunda “Hüküm va’zetme” yetkisinin bulunmadığını bilir.

istislah

 Lugat manası maslahat bulunan yönü almak, bir şeyin islâhını, düzeltilip iyi bir hale getirilmesini istemek manalarına gelir. “Salaha” kökünden gelen maslahat; iyi olma, düzelme, elverişli bulunma manasınadır. Zıddı ise “Fesede” kökünden gelen mefsedettir.(78) Kur’an-ı Kerim’de: “…O kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten nehyediyor. Onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor…”(79) buyurulmaktadır. Müctehid imamlardan bir bölümü “Istislâh’ı”; kıyas içerisinde zikrederek, ayrı bir delil olarak ele almamışlardır.

2.Sunnet

 Önce sünnet kelimesi üzerinde duralım. Lugat manası; “adet, makbul olsun veya olmasın takip edilen yol, yüz, yahut yüzün görünen kısmı, siret, tabiat” manalarına gelir. Cahiliyye döneminde Araplar “Sünnet” kelimesini takip edilen (çiğnenmiş) yol manasına kullanıyor ve biliyorlardı. Sahabe-i Kiram, Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Size benim sünnetime sarılmanızı tavsiye ederim”(44) emrini işitince, buradaki sünnet lafzından “O’nun umumi ve hususi hayatındaki davranışlarını ifade ettiğini” bildikleri için hiçbir şey sormamışlardır. Çünkü bu kelimeye yabancı değillerdi.
33 Kur’an-ı Kerim’de: “Daha evvel geçenler hakkında Allah bu sünneti koymuştur. Allah’ın sünnetini (adetini) değiştirmeye ise asla imkân bulamazsın”.(El Ahzab Sûresi: 62) hükmü beyan buyurulmuştur Bu ayet-i kerime’de geçen sünnet kelimesi “Adetûllah’ın” (veya sünnetûllah) mahiyetini ifade etmektedir..(45)
34 İslâmi ıstılâh’ta Sünnet; “Resûl-i Ekrem (sav)’den sadır olan söz, fiil ve takrirdir” şeklinde tarif olunmuştur.(46) Hanefi fûkahası amel açısından sünneti ikiye ayırmıştır. Birincisi: Uyulması hidayet, terki kerâhet ve isâet olan sünnettir. Buna “Sünnet-i Hüda” denilir. Meselâ: Ezân, kamet, cemaat gibi, mütevatir haberlerle gelen sünnetler bu sınıfa dahildir. İkincisi: Uyulması güzel, terki mübah olan sünnetlerdir. Buna “Sünnet-i Zevaid” denilir.(47)
35 Allahû Teâla’nın (cc) en güzel misal (usvetûn hasenetûn) olarak vasıflanırdığı Resûl-i Ekrem’e (sav) itaat etmek farz, muhalefet ise haramdır.. İmam-ı Gazali “Küfrü” şöyle tarif etmiştir: “Resûl-i Ekrem (sav)’in getirdiği haberlere inanmamak, onları yalanlamak küfürdür”(48). Bu tarifte hem Kur’an-ı Kerim, hem de sünnet birlikte zikredilmiştir. Mütevatir sünnet’in inkârının “Küfür” olduğu hususunda; ehl-i sünnet ulemâsının ittifak ettiği malûmdur.(49)
36 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Şüphesiz ki bana bir kitap ve onunla birlikte bir benzeri verildi”(50) Hadis-i Şerifini esas alan İslâm ulemâsı; “Cebrail Kur’an-ı Kerim’i getirdiği gibi, sünneti de Resûl-i Ekrem (sav)’e ta’lim ettirmiştir”(51) hükmünü beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “Kitap ve hikmet” bir arada zikredildiği sabittir.(52)
37 İmam-ı Şafii (rha) kitap ve hikmet’in bir arada beyan edildiği ayet-i kerimeleri zikrettikten sonra şunları kaydediyor: “Bu ayet-i kerime’lerde Allahû Teâla (cc) “Kitap ve Hikmet’i” zikretmektedir. Kitap’tan maksad Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an ilmine vakıf, itimad ettiğim alimlere göre hikmet ise Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetidir. Zira Kur’an-ı Kerim bir zikirdir. Hikmet ise ona tabi kılınmıştır. Allahû Teâla (cc) kitabı ve hikmeti öğretmekle kullarına verdiği nimeti hatırlatmaktadır. Bu husus dikkate alınırsa hikmetin Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetinden başka birşey olduğunu söylemek doğru değildir.”(53)
38 Hanefi fûkahası; adil, sikâ ve hadis rivayeti ile meşhur olan fakih bir ravi’nin, haber-i vahid durumunda olan (Yani sadece bir kimse tarafından rivayet edilen) hadisin de, kat’i bir hüccet olduğu hususunda ittifak etmiştir.(54) Fakih olan ashabın,tabiûnunu ve etba-ı tabiûnun; kimden aldığını belirtmeden yaptığı rivayetlerle (Mürsel hadislerle) amel edilir.
39 Kur’an-ı Kerim’de: “Ve O (Resûl-i Ekrem) kendi heva ve hevesinden söz söylemez. O (Kur’an ve O’nun din hususundaki emri) ilka edilegelen vahiyden başka birşey değildir”(55) hükmü beyan buyurulmuştur.. Resûl-i Ekrem (sav)’in Kur’an-ı Kerim’de mücmel olarak farz kılınan bütün emirleri ve nehiyleri, sahabe-i Kiram’a mahiyetini açıkladığı bilinmektedir. Meselâ: Kur’an-ı Kerim’de “Zekât” farz kılınmıştır. Ancak hangi mal’dan, hangi süre içerisinde ve ne miktarda verileceği zikredilmemiştir. Resûl-i Ekrem (sav) Zekâtla ilgili bütün hükümleri izah etmiştir. Yine “Hacc” ibadeti; Kur’an-ı Kerim’de mücmel bir ayet-i kerime ile farz kılınmıştır. Bu ibadetin bütün farzları, vacipleri ve nasıl edâ edileceği Resûl-i Ekrem (sav) tarafından izah edilmiştir. Yine “Cum’a Namazı” Kur’an-ı Kerim’de mücmel bir ayet-i kerime ile farz kılınmış; hangi şartlarda ve ne şekilde edâ edileceğini Resûl-i Ekrem (sav) öğretmiştir. Misalleri daha da çoğaltmak mümkündür.
40 Resûl-i Ekrem (sav) döneminde bir gurup kimse; “Biz Allahû Teâla (cc)’nın kitabından başka delil tanımayız” iddiasını ortaya atmışlardır. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav): “İçinizden hiç birinin koltuğuna (Sedirine, kanepesine) yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine benim emir ve nehiylerimden biri ulaştırıldığında: “- Başkasını bilmem, ben Allahû Teâla (cc)’nın kitabında gördüğümüze uyarım” dediğini sakın görmeyeyim”(56) emrini vermiştir. Bu emir, Allahû Teâla (cc)’nın kitabını kabul etmekle beraber, Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetini reddedenleri ilzam etmektedir. Esasen Allahû Teâla (cc)’nın: “Bir de peygamber size ne verdiyse (her ne emir verirse) onu tutun, nehyettiğinden de sakının”(57) emrini verdiği malûmdur. İbn-i Huzeyme (rha) “Din hususunda Resûl-i Ekrem (sav)’e itaat etmenin farz , şahsi reyle karşı çıkmanın haram olduğunu” El Ahzab Sûresi’nin 36.ncı ayet-i kerimesini zikrederek beyan etmekteir..(58)
41 Meselenin özü şudur: Resûl-i Ekrem (sav)’in din hususundaki her emrine itaat etmek farzdır. Hiç kimsenin, şahsi kanaatini ve aklını esas alarak muhalefet etmesi caiz değildir. Sünnet zanni değil, kat’i bir delildir. Hesap gününü düşünen bir mükellef, Resûl-i Ekrem (sav)’e muhalefet edemez.

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com