Yunus Emre

10/09/2006

Yunus Emre (1238 -1320) yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe şiirin öncüsü olan bir şair ve mutasavvıftır, yaşamına ilişkin belgeler sınırlıdır. Medrese eğitimi gördüğü, Arapça ve Farsça bildiği, İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi incelediği sanılıyor. Vahdet-i vücut (varlık birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimsemiştir.

Gerçeğe, Tanrı’ya, evrensele, her şeyin özüne varmak için ”Şeriat-tarikat-marifet-hakikat” olmak üzere dört bilgi düzeyi yöntem ayırt eder. Tasavvuf felsefesi ve görüşleri daha çok Bektaşilere yakındır. Şeyhi Taptuk Emre Sinan Ata’nın ardılıdır, Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdır. Bir divanı vardır Risaletü’n Nushiye adlı 573 beyitlik şiiri ile şeriat kurallarının üstüne çıkar. Başlangıçtaki düz yazı metinde aklın ve insanın çeşitlerini anlatır. Şiirlerini Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmıştır. Yaşamı, şiirleri, felsefesi üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Yunus Ernre üzerine Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabahattin Eyüboğlu, Asım Bezirci, F. Kadri Timurtaş, Ahmet Kabaklı, Müjgan Cumbur, Abdurrahman Güzel, Mehmet Bayraktar ve Nezihe Araz gibi çeşitli araştırmacı yazarlar inceleme yapmışlardır. Yunus Emre? Nereli? Nerede doğmuş, nerde ölmüş, nasıl yaşamış? Kime bağlı, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlıkta. Yunus’un deyişiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok. Ama o halkın, insanların gözdesi, soluğu, sesi, Anadoluyu insanlığı sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara birlikte katılmış; O güzel insan kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiiriyle birlikte ölmüş, toprağa katılmış belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Belki tersi olmuş. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacağı yere ulaşmış.

Ama halkımız bu insanları kendi çocukları olarak benimsemiş, kişiliklerini, özünü, sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. O ve halkın nerede söylediğini bilmek imkansız belki de gereksiz artık. “Anadolu da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var” ”En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, dil değiştiren şiirleri Yunus’un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir” En eski yazmalar Yunus’un ölümünden çok sonra derlenmiş, bu yazmalara Yunus’un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus’u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz. (S. Eyüboğlu, Yunus Emre sh: 20)
 

Söylencelerdeki Yunus Emre

Yunus üstüne bütün bildiklerimiz halkın masallaştırdığı gerçeklere dayanıyor. Ancak masallar gerçeği değiştiriyor da tarih kitapları değiştirmiyor mu? Yeni tarihçiler eski zaman gerçeklerini ararken söylenceleri, mitleri hiç de yabana atmıyor, tersine asıl gerçeğin çok kez onlarda gizli olduğunu ileri sürüyor. Söylencelere, Hacı Bektaş Veli Velayetnamesine göre Yunus Emre bir orta Anadolu köylüsü, Sakarya kıyılarında, Sivrihisar’ın Sarı köy’ünde oturur. ”Taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir Anadolu köylüsü, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir Anadolu köylüsü. Yağmur yağmaz, ekin olmaz. Yunus günün birinde tohumsuz kalır. Tohumsuz kalan Yunus Emre eşeğine dağdan alıç, ahlat, meyve yükler, buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. Duyduğunun izini sürer işte ilk durduğu yerlerden biri de Hacı Bektaş Tekkesidir. Anadolu’nun gerçek fatihleri Anadolu köylüsünün yanı başında, yakınında oturmayı kabul etmiş olanlardır. Bu söylence bize on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda Bektaşiliğin yaygın olduğunu gösterir. Yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday ister. Hacı Bektaş Veli kendisine: Buğday yerine nefes versek olmaz mı diye sorar. Yunus illede buğday der. Hacı Bektaş Veli her alıça karşılık bir nefes verelim der. Yunus olmaz der. Her çekirdek başına on nefese kadar çıkar, Hacı Bektaş. Yunus ille buğday diye dayatır. Bunun üzerine Hacı Bektaş fakir Yunus’a götürebileceği kadar buğday verdirir. Sevine sevine yola çıkan Yunus’u yolda bir düşüncedir alır ”Bu insan büyük insan olmasa bana buğday vermezdi. Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli diye düşünür, çiylik ettiğini anlar döner geriye. Alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum der. Ama Hacı Bektaş ona nasibin Taptuk Emrece verileceğini, onun tek kesine gitmesini söyler, ”senin “kilidini ona verdik” der.

Taptuk Emre mi? Onu da söylencelerde arayalım. Hacı Bektaş’ın Anadoluya gelmesi bir güvercin kılığındadır. Bunu haber alan ve gelmesini istemeyen Abdalan-ı Rum birer kartal olup onun yolunu keserler. Kutsal güvercin Anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. “Yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. Kan revan içinde yedi evli bir çepni köyüne, bugünkü Hacı Bektaş İlçesine iner, bir duvarın üstüne konar. Fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne. Bu masal Bektaşiliğin köylerde yayıldığını ve kadınların bu tarikatte rolü ve önemi olduğunu anlatıp ip uçları veriyor. Anadolunun en eski ve en büyük tanrılarının kadın olduğu unutulmamalı.
Hacı Bektaş zamanla bütün Rum erenlerinden saygı ve sevgi görür, ama Emre adında bir ermiş Hacı Bektaş’ın semtine bile uğramaz. Hacı Bektaş ona Saru İsmail’i dervişini yollar, tekkesine gelmesini sağlar. Gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına aldı ama ben orada Hacı Bektaş adında birini görmedim. Bunun üzerine Hacı Bektaş perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın? Tanırım der Emre: Ayasında bir yeşil ben vardı. O zaman Hacı Bektaş sağ elini açar, uzatır. Avucunun içindeki yeşil beni gören Emre yeşil beni görür görmez: Taptuk! Taptuk! diye bağırır, adı o günden sonra Taptuk, kendiside Hacı Bektaş’ın yandaşı ve sözcülerinden biri olur. Bu söylence bize Yunus’u kendine bağlayan Taptuk Emre’nin HacıBektaş’ın yolundan, çevresinden ayrı, belki de yeni müslüman olmuş biri olduğunu, ona bağlandığını gösterir. Saru Saltuk, Taptuk, Barak Baba… silsilesini izler.Taptuk Baba Yunus’un şiirlerinde inançla sevilen, yoluna baş konulan bir mürşit olarak karşımıza çıkar:
Taptuğun tapusuna
Kul olduk kapısına
Yunus miskin çiğ idik
Piştik elhamdülillah

Vardığımız illere
Şol safa gönüllere
Baba Taptuk manisin
Saçtuk elhamdülillah

Yunus bir doğan idi kondu Taptuk koluna
Avın şikira geldi bu yuva kuşu değil.

Yine esridi Yunus Taptuk yüzün görende
Baktığım yüzde gördüm Taptuğumun nurunu.

Bize kadir gecesidir bu gice
Ko erte olmasın seher gerekmez

 Yunus esrüyüben düştü sokakta  Çağınr Taptuğunu ar gerekmez

Söylencemizde Hacı Bektaş Yunus’u Taptuk’un tekkesine göndermiş. Yunus gidip Taptuk’a baş vurur. İlk Bektaşi tekkeleri bir çeşit uygulamalı okul idi. Her derviş bir iş görür. Kimi toprakta, kimi işlikte çalışır, kimi duvar örer, kimi aş pişirir: Yunus’a da odun taşıma işi verirler. Kırk yıl sırtında odun taşır, tekkesinin ocağına, özene bezene. Her getirdiği odun dop-doğru dümdüzdür. Soranlara: Tekkeye odunun bile eğrisi giremez der.

Bir başka söylenceye göre Taptuk güzel saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Yunus uzun süre tekkeye hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuşlar. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir ermiş adına Tanrıya dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus’a geldiği akşam o da: Yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yal varıyorum sana, utandırma beni demiş. O akşam iki sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini sormuşlar. Yunus önce siz söyleyin demiş. Erenlerde Taptuk’un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına demişler. Yunus bunu duyar duymaz hiç bir şey söylemeden tekkeye geri döner ve anabacıya şeyhin karısına sığınır. Söylence bize burada tekkede kadının rolünü yerini ve önemini anlatır. Anabacı der ki: Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır .Gözleri iyi görmediği için bana: Kim bu eşikte yatan? diye sorar ben de Yunus, derim. Hangi Yunus derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama bizim Yunus mu? derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. O zaman kapan ayaklarına, bağışla suçumu de. Yunus Anabacının dediğini yapar, kapının eşiğine yatar, ertesi sabah olan olur Taptuk: Kim bu adam? diye sorunca Yunus, der anabacı, Taptuk “bizim Yunus mu? diye sorunca Yunus ayağına kapanır sevincinden ağlar.
İki insan arasındaki bağlılığı, ayrılıp kavuşmanın tadını, güveni bu kadar güzel anlatabilen söylence azdır dünyada. İnsanlık bu “bizim” sözünün içindedir. Bir ülkü uğruna canlarını koyanların hepsinin yaşadıkları bir insanlık dramıdır bu. Anlamayan beri gelsün. İşte dup duru bir su gibi Yunus’un sevgisidir bu. ( S. Eyüboğlu ).Yunus yeniden tekkeye girer. Bir başka söylentiye göre Yunus Taptuk’un kızını sevdiği için döner tekkeye. Taptuk bilir Yunus’un bunun için dönmediğini. Ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? Kızını versin mi, vermesin mi Yunus’a? Taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını Yunus’a verir. Ama yine söylenceye göre Yunus ömrünün sonuna dek bu güzel kıza dokunmuyor. Gerçek böyle değil ama halk böyle olmasını istiyor. Halk Yunus’a şehvet duygusunu konduramıyor. Şehvetin onu lekelemesini özüne sindiremiyor.Yunus’un ozanlığa başlamasının öyküsü de şöyle: Yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet eder. Günlerden bir gün Taptuk’un sofrasında bir güzel muhabbet olur. Taptuk sevinçli coşkuludur. O gün Yunus-ı Guyende adında bir ozana: Bize bir şeyler söyle der. O ozanın dili tutulur o gün, hiç bir şey bulup söyleyemez. Bunun üzerine Taptuk oduncu Yunus’a dönüp: Haydi sen söyle der. Ve Yunus birden başlar içinde birikenleri söylemeye, esip savurmaya. İncileri dökmeye başlar.

Burhan Toprak’ın deyimiyle ”Yunus Emre’nin bu altın destanı bize kendisi kadar, Anadolu halkınında yüreğini ve özlemini anlatır. Halk Yunus için Mevlana’ya << Manevi konakların hangisinin önüne vardıysam bir Türkmen kocasının izini buldum, onu geçemedim. >> dedirtmiştir.

Bir buluşmalarında Yunus, Mevlana’ya: Mesnevi’yi çok uzun yazmışsın, ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini:

”Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” der.
Yunus şiirinde Mevlana’yı sevgi ve saygıyla anar: 

Mevlana meclisinde saz ile işaret oldu

ve:

Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı
Onun görklü nazan gönlümüz aynasıdır.

der. Mevlana şiir ve yapıtlarının hepsini Farsça yazmıştı. yine halktan yana düşünüyor, halka sesleniyordu. Bunu çok iyi bilen oğlu Sultan Veled babasının düşüncelerini Türkçeye aktarır. Hacı Bektaş ocağı ve Yunus, tasavvufu, o çağın en yüksek kültürünü Anadolu halkının Türkçesiyle söylemiştir. Onlar çağdaş dilimizin, kültürümüzün gerçek öncüleridir. Kimliğimizi yaratanlardır. Onlar özümüzü hamurumuzu yoğuranlardır. Bizi biz edenlerdir .

S. Eyüboğlunun deyişiyle ”Ama Yunus’un ve halkın soluğu Kaygusuz’lar, Pir Sultanlar, Karacaoğlan’lar, Aşık Veysel’lerle için için bu güne dek gelmiş ve ancak bu günün halkçı Türk devletinde Anadolu Türkçesini en aydın şairlerimize devretmişlerdir.” 

Elif okuduk ötürü Pazar eyledik götürü yaratılanı hoş gör Yaradandan ötürü

deyip okulu bırakmış. Halk, halktan uzaklaşan kültüre karşı her zaman direnmiştir. Konumuz Yunus Emre’nin okur yazar olup olmadığı değil ”Bilginlerimiz, başta Gölpınarlı olmak üzere Yunus’un ümmiliği, yani okur yazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. Ancak Yunus’tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, Anadolu’da sözlü kültür bu gün bile bir Aşık Veysel’i yetiştirecek güçtedir;” Bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını bile sözle geceli gündüzlü aylarca, yüzyıllarca İnsanların beyinlerine, yüreklerine hep aktarmış, ekmiş oya gibi işlemiştir.

Okur yazar olsun olmasm, Yunus Emre halkm sözlü kültürünün adamıdır, kendi çağının en ileri düşünüşünü halkına kendi öz diliyle ulaştırmıştır. Yunus aynca çağm okur yazarlanna, molJalanna karşı savaş açmış gerçek bir kültür taşıyıcısıdır. Şiir ustasıdır, gönül adamıdır, sevgi denizidir.

İşte söylencesi:

Yunus’un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri varmış. Bu Molla Kasım’a Yunus’un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Başlamış okumaya. Her okuduğu şiiri dine, şeriata aykırı bularak yakıyormuş. Binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. Şiirleri yakmış suya atmış, atmış, atmış derken bir şiirde, Yunus:

Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.

demiş, demiş ya Molla Kasım bunu görür görmez Yunus’a boyun eğmiş ve yakmadığı suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. Söylenceye göre bunun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de.insanlar söylermiş. Yunus’un hak ve halk şairi olduğunu anlatmak bakımından tarihçilerden daha bilimsel, daha ileri bir düşünüşle yüklüdür bu. Rahmetli Sabahattin Eyüboğlu bu davranışlarla söylencenin: Birisi Yunus Emre’yi halkın Molla Kasım’la karşı karşıya getirdiğini, ikincisi de bu beyite şair adının ancak birinci dizede olması gereği, tabiiliğini vurguladığını belirtmektedir. Aslında bu şiiri Yunus değil, halk söylemiştir. gelin bu şiiri birlikte okuyalım:

Ben dervişim diyene bir ün edesim gelir

Seğir düben sesine vurup yetesim gelir.

Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir

 Varup onun üstünde evler kurasım gelir

Altında gayya vardır içi nar ile pürdür

Varuban ol gölgede biraz yatasım gelir

Bediüzzaman Said Nursi

10/08/2006

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs       Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden “Molla Said”e, “zamanın emsalsizi, benzersizi” anlamında “Bediüzzaman” lâkabı verildi.

Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.

İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu.

 

Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: “Tahkiki iman” geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.

Sıra “tahkiki iman” ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.

Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı “Medresetüzzehra” adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. “Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder… İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)” diyordu.

 

Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul’a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. “Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?” diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü.

Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, “Sen gerçekten de Bediüzzamansın” demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve “meşrutiyet-i meşrua”yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman’a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ “üç büyük düşman” saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu.

“31 Mart Olayı” ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman’dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van’a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü. Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi “Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye”ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını “isyan” sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi.

Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis’te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında “kıble farkı” oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van’a döndü.

Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta “Dahile kılıç çekilmez” dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur’a, ardından Barla’ya sürüldü. Barla’da Risale-i Nur Külliyatı’nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve “cevher insan” yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.

1925′li yıllarda Türkiye’de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi. ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.

Bediüzzaman’a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.

Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.

1960 yılının 23 Mart’ında Urfa’da Hakk’ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca “Kur’an talebesi” bırakmıştır.

Allah ondan razı olsun.

Şehid Hasan.El.Benna

“İslam kültürel olarak Osmanlı Devletiyle zirveye çıkmıştır. Bu zirvede kalış İslamın kültürel olarak gelişmesini de sağlamıştır. Ancak İslami ruh kaybedilmiştir çünkü kendilerinin dini yaşamasına engel olabilecek hiçbir güç odağı yoktur. Bu rakipsizlik İslami ruhun körelmesine neden olmuştur. İslam teoride kalıp pratiğe dökülememiştir.

 

       Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından sonra İslami Kültür zirveden inmiş zaten ruhsuz olan Müslüman kültürsüzde kalınca Müslüman dolayısıyla İslam tarihin sayfalarına gömülmüştür.

      İşte bu siliniş İslam ümmetini yeni bir dirilişe gebe bırakmıştır. Hem öyle bir diriliş ki İslami ruhun zirveye ulaştığı bir çağ başlamıştır.”

 

      Hasan el-Benna 1906 yılında dünyaya gelir. Babası dindar bir müslümandır. Hasan el-Benna ilk eğitimini babasından alır. Özellikle ülkesi olan Mısırın İngiliz hegomanyası altında oluşu Hasan el-Benna’yı derinden etkiler. Yetiştiği mahallenin İslami bir yer olması Onun  yetişmesindeki önemli etkilerden biridir.

 

      Küçük yaşlarda düşünce dünyasını etkileyen iki önemli eser İmam Malikin Muvattas’ı , İmam Şafiin ve Ahmet bin Hanbelin Müsned’leridir.

 

      Daha küçük yaşlarda arkadaşlarıyla tebliğ çalışmalarına başlar. Erkeklerin altın takmaması ve ipek giyinmemesi için bir bildiri yayınlarlar.

 

      On altı yaşına gelince babası Onu öğretmen yetiştiren Darul-Ulum’a verir. Okumak için Kahire’ye gittiği tarih İslamın çöküş yıllarıdır (1923-1927).

 

      Hasan el-Benna bu çöküş yıllarında yazdığı iki esriyle düşünce dünyasını açığa vurmuştur. Artık O bazı yanlışları görmekle kalmamış Muhammedi (SAV) çağrıya uyarak yanlışların düzeltilmesi için sesini de yükseltmiştir.

 

      İlki Taha Hüseyin’in hadise ve vahiye saldırdığı “İslam Öncesi Şiir” kitabına yazdığı reddiyedir. Diğeri ise laikliğin ve bununla birlikte İslamın hayat dışında kalmasının savunulduğu “İslam ve Hükümet İlkeleri” adlı Ali Abdurrazık ’ın kitabı için yazdığı reddiyedir.

 

      Hasan el-Benna 1927 yılında Darul-Ulum’dan birincilikle mezun olur. İslaniye şehrine öğretmen olarak tayini çıkar. Bundan bir yıl sonra aralarında işçi esnaf ve öğrencilerin bulunduğu altı arkadaşıyla “İhvan-i Müslimin Teşkilatını” kurar. Gece kondu mahallesinde kurulan bu teşkilat İslam’ın o zirve döneminden sonra Müslümanların yüreklerini incitir.

 

     Teşkilatın genel amacı yeniden dine dönmedir.Allah’a iman,sünneti öğrenme,namaz kılma,oruç tutma,zekat verme…gibi konular teşkilatın işlediği başlıca konulardır.Buda gösteriyor ki halk bütün İslami birikimini yitirmiştir.

 

      Bildiriler yayınlayıp şehirlere,mahallelere yollamışlardır. Kahvelere gidip dini anlatmışlardır. İslam kişilerde evlerde mahallelerde şehirlerde yayılmaya başlamıştır. Teşkilatı şubeleri giderek artmıştır. Merkezini Kahire’ye taşıyan İhvan artık büyük bir güç olmuştur.

 

     Hasan el-Benna bir ıslahat programı hazırlar ve bunu krala yollar. Kraldan istedikleri şeyleri şöyle sıralayabiliriz:Kadın erkek karışıklığına hem sosyal hem de eğitim alanında son verilmeli. İçki, kumar şans oyunları yasaklanmalı. Gece kulüpleri ve sinemalar kapatılmalı. Gazeteler kadın resimleri basmaya son vermeli, eğitim Marksist düşüncelerden bir  an önce arındırılmalı ve Avrupa taklitçiliğinden vazgeçilmelidir…

İkinci dünya savaşı sırsında  İhvan adeta devlet içinde devlet olmuştur. Mısırın her yanında okullar,camiler, ticaret merkezleri yapmışlardır. Çıkardıkları gazete ve dergi gibi yayınlar tiraj üstüne tiraj kırmıştır.

 

      Bu yakarış ve kıyam yalnız Mısır ile sınırlı kalmamış, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Tunus ve Fas’ta da yankı bulmuş ve İhvan buralarda da şubeler açmıştır.

 

      Hasan el-Benna İngilizlere karşı cihad ilan eder. İngilizlerin Süveyş Kanalından çekilmesini ister. 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasından sonra Filistin’e gönüllü İhvan birlikleri gider. Ancak bu birlikler Mısır Devleti ile işbirliği ile gönderilmesi ve devlettin eski silahları dağıtması nedeniyle birlikler yenilir.

 

      İhvan  artık Mısır için  büyük bir tehdittir. Ve Mısır İhvana savaş açar. Binlerce İhvan üyesi Müslüman tutuklanır ve 12 Şubat 1949 yılında Hasan el–Benna uğradığı suikast sonucu şehit edilir Ama bu kıyımla akan kanlardan daha da güçlü bir birlik çıkar adeta Hasan el-Benna ‘nın kanıyla yerden bilinçli ve devrimci gençler filizlenir.Nitekim bunlardan biride Şehit Seyyit Kutub ’tur.

 

      İhvan ruhu Hasan el-Benna ile yoğrulmuştur. Ve bu ruh haklıyı ve Hakkı savunmuştur. Ve bu ruhla tarihe itilen İslam YÜCELEN İSLAM olmuştur.

 

     Şehit Hasan el-Benna’ yı Rahmet ve gıpta ile anıyoruz.

 

“GAYEMİZ ALLAH,

ÖNDERİMİZ PEYGAMBER,

YOLUMUZ CİHAD,

EN BÜYÜK ARZUMUZ ALLAH YOLUNDA ŞEHADETTİR.”

Şehit Hasan el-Benna

Muhammed.ikbal

 “Sevda ve aşk adamı, geleneklerine bağlı ve yenilikçi, düşünce ve duygu insanı, kısaca çağdaş bir Mevlana.”

      Muhammet İkbal 1873’de  Hindistan’ın Lahor kentinde dünyaya gelmiştir. Babası Nur Muhammet Müslüman şahsiyetli, muttaki bir insandır.

 

      Babasının tasavvufa olan ilgisi Muhammet İkbali çocukluk yıllarından itibaren etkilemiştir. Belki bu yüzden beklide bu konuda büyük bir yeteneğe sahip olduğu inancı Onun felsefeyi kendine branş olarak seçmesinde etkili olmuştur.

      İlk önce Lahorda üniversiteye  giden İkbal daha sonra batı düşüncesini ve batı felsefesini daha iyi öğrenmek için Cambridge Üniversitesine (İngiltere) gider. Burada felsefe ve iktisat tahsil eder. İngiltere üniversitelerinde mastır imkanı olmadığı için Almanya’ya gider. Almanya’da Münih Üniversitesinde ilk önce mastır daha sonra doktora yapar. Doktora tezi İslam öncesi ve sonrası İran’da felsefi düşünce(The Devalopment of Metaphysic in Persia)dır.Hindistan’a 1908 yılında döner. Tabiki bu dönüş öyle basit bir dönüş değildir buna daha ilerde değineceğim. Hindistan’a döndükten sonra yaklaşık yirmi altı yıl avukatlık yapar. Konferansları ve yayımlanan eserleriyle bir düşünce çığırı açan İkbal sentezci bir duruş sergileyip en doğruyu aramak adına tüm doğru ve yanlışları eleştirir.

 

      En önemli eserleri “İslam da Dini düşüncenin Yeniden İhyası” ve şiirlerinin bulunduğu “Cavidname” dir.

 

      Muhammet İkbalin asıl düşüncesi kendi değimiyle “hodi” beni,eneyi anlamaktı. Buradaki hodi bencillik duygusu değil, kendini anlama ve kendini bulmadır. İkbal yeni bir hayat için varlığı, varlığı anlamak için ene yi anlamayı kendine düstur edinmiştir. Bu anlayışın sonunda İkbalin inşa etmeye çalıştığı hatta inşa ettiği bir “Hayat Felsefesi” dir. O felsefeyi dine ters bulmamış aksine felsefeyle Hayata Yeniden Geri Dönüşün mümkün olacağına inanmıştır. İkbal “Hayata Dönüş” felsefesini “Yeniden Doğuş” diye nitelendirmiştir. Nitekim bir milletin kaderini değiştiren eserinde de bu Yeniden Doğuşu işlemiştir.”The Reconstruction of Relipious Thought in İslam”(İslam da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu).

 

      İkbal düşünce şeklini belirlerken daha öncede dediğim gibi Avrupa dan faydalanmıştır.(Avrupa da Ömer Mevlütle birlikte adı gecen nadir Müslüman felsefecilerdendir.) Özellikle Avrupa’dayken Nietzsche, Goethe, Dante, Schopenhour, Einstain, Newton, Whitead, Aristo, Bergson… gibi batı filozoflarını tanımıştır. Özellikle Hegel Onun için bir üstattır taki Mevlana’yı tanıyana kadar. Kendi deyimiyle o hayatı bir rüyadan başka bir şey değildir. Sonra rüyadan uyanır ve karşısında tüm ihtişamı ve tevazusuyla Mevlana vardır. Bu tanıyış beklide keşfediş İkbalin hayatını tamamiyle değiştirir ve kendi medeniyetine geri döner. Ve anlar ki yeniden dirilişin tek çaresi yeniden özüne dönüştür. Bundan sonra en doğru için herkesi yargılar ne Gazalinin yaptığı gibi aklı arkaya itip sezgiyi ön plana alır nede Kantın yaptığı gibi  sezgiyi bir köşeye atıp aklı ön plana çıkarır. Muhammet İkbal hem aklı hem de sezgiyi dünyayı ve gaybı anlamak için kullanmıştır.

İşte bu anlamayla ortaya çıkan yeniden doğuş fikriyle Allah’ı hayattan uzak yöneten vasfından kurtarıp Allah’ı hayatın merkezine koymuştur. Hayatı Allah(cc) ile yaşamayı öğretir. İkbal’in geçirdiği fikri bunalımlardan sonra kendi özüne dönüş devrimini geçirmesi yalnız kendini etkilememiştir. Onun ortaya attığı İslam ile yücelme ve İslami modernizim uyuyan bir milleti de bilinçlendirmiştir. İngiliz sömürüsü altındaki Hindistanlı Müslüman halk İkbalin düşünceleriyle bilinçlenmiştir ve bir milletin özgürlüğünü kazanmasında İkbalin düşünceleri  büyük katkı sağlamıştır. Yalnız Hindistan’la kalmayan bu Yeniden Doğuş Pakistan’ın özgürlüğünde de büyük misyon yüklenmiştir…

             İkbalin kendi Yürek Devrimi iki milleti uyandırdı ve şimdide biz dahil bir çok milletin uyanması için çalışıyor. Muhammet İkbali rahmetle anıyoruz. Allah Ondan ve Onun gibilerden selamını eksik etmesin…

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com