ÖNSÖZ

09/27/2006

Esasında bu önsözde söylenebilecek pek bir şey yoktur. Bir mü’min için, Allah’ın:

“Allah ve Resulü herhangi bir hususta hüküm verdiği zaman mü’min bir erkeğin ve mü’min bir kadının işlerinde başka bir yol seçmeye haklan yoktur.” buyruğunu duymasıdan sonra başka hiç bir araştırmaya girmesi gerekmez.

Bundan sonra onun işi dinlemek ve itaat etmektir. Allah’ın emirlerini öğrenmek ve gereğince amel etmektir.

Fakat ne yazık ki, çağımızda müslüman, iman noktasından yara almış, inancında zaafa düşmüştür.

Kelime-i şahadet dillerde dolaşan klasik bir kelime olmuş, o sözü dillerinden düşürmeyenler, bu sözü söylemelerinin neyi gerektirdiğini bilemez olmuşlardır.

Öte yandan dinin gayeleri, avam ve havas nezdinde saptırılmış, onların nazarında Hz. Allah, haşa hiç bir işe karışmayan bir zahid gibi dünya işlerinden uzaklaştırılmış, siyasi ve maddi kudret sahipleri fravunlar ve karunlar gibi ululanmağa, onlara dokunulmazlıklar verilmeğe başlanmıştır.

Halbuki İslâm katiyetle böyle değildir.

İşte bu kitap, cehaletleri ve imandaki zaafları sebebiyle İslâm’ın adı altında yeniden icad edilen çağdaş tağuti dine inanan zavallı insanımızı uyarmak, İslâm’ı gülünç ve saçma bir saplantı olarak göstermek isteyenlerin gülünçlük ve saçmalıklarını ortaya sermek için kaleme alınmıştır.

Saçmanın saçmalığını isbatlamak için, illa da kati delillere dayanmaya gerek yoktur, ister imanlı olsun, ister imansız olsun her insan küçük bir muhakemeyle onun saçmalığını anlayabilir.

Hedefimiz, kadın mevzuunda da böylesine kolay bir muhakemeyle anlaşılacak basit gerçeklere işaret etmektir.

Yer yer bazı ayet ve hadisleri delil olarak kullanmamız ise sadece, iman etmiş kişilerin; bilgisiz cahillerin, islâm hakkındaki mesnetsiz iftiralarına ve bu dine yanlış hükümler izafe etmelerine aldanmamaları içindir.

Bu dinin kanun koyucusu Hz. Allah’dır.

Bu dinin hükümlerinden bir hükmü değiştirmek isteyen, onu laf kalabalığına getirerek çarptırmaya çalışan veya kudretine güvenerek insanları kendi dilediği şekilde inanmaya zorlayan bir kişi kendi ilahlığını ilan ediyor ve Allah’a savaş açıyor demektir.

Müslümaların böyle bir kişiden alacakları hiç bir şey yoktur.

Müslüman-erkekler ve müslüman kadınlar ancak Rableri ve onun temiz elçisini tanırlar. Sadece onun emirlerine ve hükümlerine tabi olurlar.

Onlar birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdırlar.

Aklına birçok vesveseler ve şüpheler sokmak suretiyle, benim bacımın İslâmî şahsiyetini soyup almak, onun islâm’ın yücelttiği üstün makamdan alaşağı etmek isteyen kafirler bacımın tavizsiz tavrını ve mümin erkeklerin göğüslerini karşılarında bularak pek kısa zamanda hüsrana uğrayacaklardır.

Islamiyet.gen.tr siteden alıntı.

TESETTÜR (Örtünme)

 Tesettür, İslâm’a inanışın ve müslümanca düşünüşün simgesidir. Müslüman kadının ilk başlıkta anlaşılabilen tek ayırıcı vasfıdır. Ehemmiyetine binaen bu konuda müslümanların hassasiyeti, kafirlerime telaşesi oldukça büyüktür.

Onlar, vargüçleriyle örtüyü ve hicabı müslüman kadının elinden çekip almanın yollarım araştırırlar. Çünkü, müslüman kadınını örtüsünden uzaklaştırmak, Onu dininden uzaklaştırmanın ilk ve en mühim adımıdır. Bu noktada başarılı olunduğunda, yani her ne sebeple olursa olsun bir kadın tesettürü ihmal edecek kadar bilinçsizleştirildiğinde artık onun islimi bir kişiliğinden söz etmek mümkün değildir. Artık onun iplerini ellerine geçirmiş sayılabilirler. Hürriyet, ilericilik, moda ve benzeri isimler altında dilenilen yöne sürülebilir, dilenilen şekilde sömürülebilir.

19. yüzyıldan itibaren yeryüzündeki maddi hakimiyet, mekanik buluşları ve ortaçağ saplantılarından sıyrılıp kısmi de olsa uyanışa geçmeleri sebebiyle Avrupalıların eline geçmişti. 20. asra girerken Avrupalılar, müslümanları değerlerinden uzaklaştırırken bu avantajlarından bol bol yararlandılar. Kendi teknolojik üstünlükleri karşısında müslümanların geri kalmışlığını fikri tahakkümleri esnasında bol bol sömürdüler. Bir müslüman kalkıp da kalbindeki imanla ve kafasındaki mantığıyla İslâmi esastan müdâfaaya kalkıştığında hemen onu gericilik ve yobazlıkla itham ettiler, islâm’ı İslâm toplumunun şu anki geri kalmışlığının tek sebebi olarak gösterdiler. Gerilemenin asıl sebebinin islâm’ın icraat sahasından uzaklaştırılması ve müslümanların İslâmi esasları yaşamaması olduğunu tüm güçleriyle gözlerden uzak tuttular.

Tabi bu taarruzdan tesettür de nasibini aldı. Batılıların telkinleriyle, başörtüsü gericiliğin alameti olarak görülmeye daha doğrusu itham edilmeye başlandı. Başörtülü bacılarımız, zekaları, çalışma kapasiteleri ve ahlâkları ne olursa olsun eğitim müesseselerinden uzaklaştırıldılar. Onları, çağdışılıkla ve çöl kanunlarına uymakla itham etti’er. Bu yol anlaşıldığı üzere, örtünü kötülenmesi için hiç de mantıkla bir yol degildi. Fakat, Avrupa’nın teknolojisi önünde aklını uçurarak sosyal olaylara bakış açısı daralan insan, ideal olarak yaşanmış da olsa mazideki bir vakıaya bakmaktansa hazır önündeki göz kamaştıncı kâğıt kalelere bakmayı daha gerçekçi buluyordu. Avrupalıları doğrulamanın hakikate daha yakın olduğunu zannediyordu.20. yüzyıla geçerken göz kamaştırıcı medeniyetleri saysinde Avrupalıların İslâm alemi üzerindeki fikri, siyasi ve ekonomik hakimiyetleri tamamlanmış oldu. Batılılar islâm topraklan üzerinde bu derece söz sahibi olunca artık maskelerini gizlemeye gerek kalmadığını gördüler. Çünkü bu topraklarda idareyi ele alan kuklaları aldıkları emirlerin toplum yapısıyla uyuşup uyuşmadığını kontrole hiç gerek duymadan tam bir teslimiyetle tatbik ediyorlardı. Böylece halkının büyük çoğunluğunun müslüman olmasına rağmen bu topraklarda İslâm’ın yaşanması resmen yasaklanmış oluyordu.

Batılılar islâm topraklarına girerlerken hürriyet, eşitlik, cumhuriyet ve laiklik gibi parlak sloganlarla gelmişlerdi. Fakat son polisiye tedbirleri bu sloganların ruhuna kökten tezat teşkil ediyordu. Hakkı alınan hak sahibleri bu sefer müslümanlar olduğu için bu sloganlar kolaylıkla saptırıldı. Adalet tereddütsüz hasır altı edildi. Laikliğin var olduğu bir devlette dini inanç ve yaşayışların anayasa garantisinde olması gerekirken dini inanışlarını devam ettirmek isteyen müslümanlar doğrudan kanunların takibatına maruz kaldılar.

Fakat bu oyun da hayatiyetini fazla devam ettirmedi. İslâmi uyanış kâfirlerin tahmin edemiyeceğinden çok daha büyük adımlarla yol alıyordu.

Bu sefer İslâmı yorumlamak suretiyle onun hükümlerini zevale uğratmak, müslümanların onun sınırlarına olan hürmetlerini ortadan kaldırmak istediler, önce sahte din adamlarını sonra da devlet mekanizmasında yetki ve otorite sahibi olanları konuşturarak islâm’ın yasakladığı şeyleri serbest ilan etmeye, teşvik ettiği şeyleri ise horlamaya başladılar. Bu serbest bırakma ve horlama olayını da hiç bir kural gözetmeksizin arzularına göre tevil ettikleri İslâmi naslara dayandırmayı ihmal etmediler.

Fakat unuttukları mühim bir şey vardı, islâm, esasları kutsal konsüllerde kararlaştırılan, beşeri karaktere göre şekillenen bir din değildi. Onun hükümlerini koyma yetkisi yalnızca Allah’a aitti. Allah ise hiç bir zaman zail olmayan beşer üstü bir kuvvetti. Müslümanlar O’nun emirlerini her an hevalarına uymaları mümkün olan insanlardan değil, tebliğ edildiği günden beri tek kelimesi değiştirilemeyen ve Allah kelamı oluşunda katiyyetle şüphe bulunmayan Kur’ân’dan alıyorlardı.

Şimdi meseleyi konumuz sınırlarına indirgeyerek soralım;

— Acaba teknolojik geriliğimizin suçlusu kadınımızın İlahi emir gereğince tesettüre uyması, vücudunu örtmesi midir?

— Mevcut devlet sisteminde kanunlara göre tesettürün yasaklanması mümkün müdür? Tesettürü kendilerine hedef alan bu fertlerin laiklik, cumhuriyet, fikir hürriyeti ve adalet temelleri üzerine kurulan kanun nazarında durumları nedir?

— İslâm kaynaklarında tesettür, örtünme ne şekilde zikredilmiştir? Kati bir emir olarak mı, yoksa uygulanıp uygulanmaması gönüllere bırakılmış basit bir tavsiye olarak mı?

— islâm’ın ruhuna aykırı oldğu halde onun kanunlarını düzenlemeye yeltenen Tağutların hükmü nedir?

— İşte bu ve benzeri sorular ve mantıklı düşünüşün verdiği cevaplar, kitabımızın birinci bölümünü teşkil edecektir.

Kanunlar ve örtünme:

 Ülkemiz lâik bir devlettir. Lâiklik, dinle devletin birbirine karışmaması, kişilerin inançlarında hür olmaları, diledikleri gibi yaşamalarının, anayasa tarafından garantiye alınmasıdır.

Bu tip bir laikliğin hüküm sürdüğü bir devlette, esasen hiç bir yetkilinin müslüman kadının örtüsüne uzanmaya hak ve selahiyeti yoktur.

Laiklik gereği, devlet görevlilerinin dinsel kurallarla uğraşmaları, hele hele kendilerini o dinin ilahı mesabesine getirerek, helalleri haram, haramları helal kılmaları, dinin’in gereği ile amel eden bir kişiye müdahale etmeleri kesinlikle yasaktır.

Fakat ne yazık ki laiklik tarifindeki bu fonksiyonu sadece idareciler arzuladıklarında üstlenmekte, sıra müslüman fertlerin haklarını korumaya geldiğinde her türlü zulüm ve haraketlere alet edilmektedir.

Mesela bir devlet müessesesinde veya okulda örtülü bir kadına müdahale eden kişi, makamı ne olusa olsun salt kanunlar nazarında suçludur. Normal şartlar altında takibata uğraması ve cezalandırılması gerekir. Fakat icraat bunun tam aksine cereyan eder. Laiklik basit bir çarptırmayla bir anda himaye etmesi gereken değerlerin katili durumuna geçer.

Bu durum beşeri kanunların devasız illetidir, ilahi kannunlarda hakların korunması esası sabitken, beşeri kanunlarda tüm parlaklık ve çekiciliklerine rağmen yalnızca idarecilerin menfaatlarının korunması sözkonusudur.

Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi, aslında başörtüsünü açtırmaya zorlayan kişinin, karşısındakinin inancına müdahale ettiği için cezalandırılması gerekirken hakim zihniyetin yorumu devreye girmekte, hiçbir savunma hakkı verilmeyen müslüman suçlu duruma düşürülmekte, devlet kapısından kovulmaktadır.

Eşarp esasında başta duran basit bir örtüdür.

insan, örtünün bu sade görünümüne baktığında bu kişilerin onun varlığından dolayı neden bu kadar telaşeye düştüklerine şaşıyor. Sanki bu bir başörtüsü değil nükleer başlıkmışcasına!…

Eşarp toplumsal fonksiyonunun yanında simgesel bir değere sahiptir.

O, kendisini başında taşıyan kişinin müslümanlığına şahadet etmektedir.

Müslüman, Allah’a teslim olan, O’ndan başkasına kulluğu katiyetle reddeden kişidir.

İslâm kendisini din olarak kabullenen kişiye, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyen bir irade, hakimiyetten başka bir şık kabul etmeyen kesin bir şeriat, şahadetten üstün bir mükafat tanımayan imanlı bir ruh bahşeder.

Esasında bunların başörtüsünden telâşa kapılmalarının yegane sebebi onun simgesi olduğu bu tavizsiz imandır.

Yoksa tarihin hiç bir çağında kitlelerin basit bir bez parçası yüzünden kıyasıya mücadeleye giriştikleri görümemiştir.

Başörtüsünün ardındaki güçlü iman potansiyelinden haberdar olan beşeri sistemler, muhataplarını, kendi temel ilkelerinden olan laikliğin bağışladığı haklardan mahrum ederek kendi içlerinde tutarsızlığa düşme pahasına bile olsa örtüden uzaklaştırmaya çalışmışlardır.

Görüldüğü gibi mesele, kanun adamlarının kanundan taviz vermemesi, bir azınlığın kaçamak araması şeklinde olmayıp, çoğunluğun, kanunların verdiği sıradan haklara razı olmalarına rağmen hakim azınlık kitlenin çeşitli dolaplar döndürerek, yazılı kanunların verdiği bu hakları almaya çalışmalarından ibarettir.

Örtüsünü açmaya zorlanan bir kadın aslında büyük bir imtihanla karşı karşıyadır. Ona teklif edilen şey örtüsünü çıkarması değil, Allah’ın kanunları ile beşeri kanunlar arasında bir seçim yapmasıdır. O, fiiliyle ya şahadetini tekrarlayacak ya da çağdaş fravunlardan birisini ilah tanıyacaktır, örtü onun Allah’a olan imanının ifadesidir. Soyunukluk ise beşer kanunlarına ittibasının.

Meselenin bu olduğu anlaşıldığında, hiçbir müslüman kadın tereddüde düşmeden kararım verir. Burada ne işten atılmanın ne okuldan uzaklaştırılmanın bir tesiri ne de bizim ısrarlarımızın herhangi bir fonksiyonu vardır.

Müslüman kadını, müslüman kadınıdır. Hiç şüphesiz, imanı ona ne yapacağını fısıldayacaktır.

İş, kanunlar nazarında başörtüsünün statüsünü tayin etmekse bu apaçıktır. Kanunlar açısından başörtüsü suç olmayıp bizzat anayasanın himayesindeki bir haktır.

Yok muhatabımız, maskesini çıkarmış ve kanun benim -iki dudağım arasından çıkandır diyorsa -ki vakıa odur- karşılıklı olarak oynadığımız saklambaç sona ermiş demektir.

İş, yol ayırımı noktasına gelmiştir. Herkes, yolunu çizecek, inancının gereğini yapmak için her türlü mücadeleyi göz önüne alacaktır. Tarih işte bu mücadelenin hikayeleriyle doludur.

Bundan kısa bir süre önce evimizle, okulumuz arasında bir kız meslek lisesi vardı. Okulun kapısına geçen vakıalar pek gözümden kaçmazdı.

Devlet adamlarının, devlet adamlığından çıkıp din ıslahatçısı olmaya zorlandıkları son zamanlardaydı.

Bir gün yine oradan geçerken gözüme, okulun kapısına doğru yaklaşan örtülü kızlar takıldı. Örtüleriyle şirin, imanlarıyla asil kızlar. Benim bacılarım!…

Neden sonra kapıya vardılar.

Eller yavaş yavaş başlara uzandı. O işlemeli güzelim eşarplar sıyrılıp alındı.

Kalbimde derin bir sızı hissettim. Beynim ani bir darbeyle vurulmuşcasına sarsıldı.

Eşarplarıyla derin bir asaletin timsali olan bu hanım kızlar, benim bacılarım, bir anda bambaşka birileri olmuşlardı.

Onlar çantalarına hapsettikleri eşarplarıyla, izbandut bekçinin önünden geçerek kaybolup gittiler.

Geriye benim kalbimdeki sızı kaldı.

Bu korkunç vakıa her iki açıdan da müthiş bir faciaydı.

Daha önce açık veya kapalı bir çok kadınlar görmüştüm. Her birinin gözümde ayrı bir değeri vardı.

Vakıa eşarbın belli bir iman olgunluğuna delalet etmesiydi. İmansa ruhta yer edinirdi. Onun belli bir an için o ruhtan çıkarılması asla mümkün değildi.

Oradaki kızlar başlarını açmakla Allah’ın ahkamını reddediyor, çağdaş ilahlara boyun eğmeyi kabulleniyorlardı. Ardından çıkarken eşarplarını örtüyor ve geriye imanlarını kazandıklarını zannediyorlardı.

Aman Allah’ım, iman bu kadar basit bir şey miydi?

Öte yandan bu kızların devlet kapısına girerken eşarplarını çıkartıp, onun kontrolünden kurtuldukları anda ona dönmeleri değişik bir olguyu gündeme getiriyordu.

İradelere ikna yoluyla kabul ettirilemeyen aciz fikirlerin zorba güçlerle kabul ettirilmeye çalışılmasını…

Şu bir evrensel gerçektir ki; hangi idare iradeleri zor kullanarak polisiye kuvvetleriyle fikirlerini kabul etmeye zorluyorsa bu, onun acizliğinin, yıkılışının yakınlığının işaretidir.

Sonra, onun gözetimi altndayken kendine yapılan itaati görerek sevinmesi de oldukça gülünçtür. Bu sınırlı itaat sonraki açık protestoyla beraber düşünüldüğünde, lehde zannedilen ortamın aleyhte olduğunu açıkça ortaya kor.

Bacımın eşarbını kendisine hedef olarak görenlere son olarak şunu demek isterim. Şayet siz devletin kanunlarına ve insan haklarına samimiyetle inanıyorsanız bacımın örtüsüne saygılı olun. Yok inanmıyor da bu devletin kanunlarını kendinize alet, geçmiş kurucularını menfaatlarınıza maske yapmak istiyorsanız şunu iyice bilin ki:

Cüz’i menfaatlarınızı idame için fıtratıyla tezata düşürdüğünüz insanlığın uyanışı yakındır.

Dönün, fıtratınıza uyun ve günahlarınızdan tövbe edin!…

Örtünmeden Maksat

 Örtüden kaselimiz, başın üstüne konulan bir eşarp veya üstten aşağı inen bir entari değildir.

İslâm’ın farziyetinde ısrar ettiği örtü, mefhum olarak, kadının vücud hatlarını belirsizleştiren çekiciliğini gizleyen şeydir.

Kadın, ruhen ve bedenen erkeğin ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Aynı şekilde kadın da erkeğe ihtiyaç duyar. Kadının fiziki yapısı erkeğin bu arzularım kışkırtacak bir özelliğe sahiptir. Erkeğin bu ihtiyacı tatmin edilmelidir. Fakat bu tatmine sınır konulmaması, erkek ve kadının hatta toplumun ruhi dengesini bozar.

Meselenin derinliğine dalmadan diyoruz ki örtünmeden maksad kadının bu fiziki çekiciliğini gizlemektir.

Bu çekiciliği gizlenmeyen ve hatta erkekleri tahrik eden bir kadın asla örtünmüş sayılmaz.

Örtülmesi gereken yerler ve esas gaye nazarı itibara alınarak da belirlenebilir. Sünnetteki uygulamalar da bu konuda bize esaslı derecede yardımcı olurlar.

En müsamahakar tavra göre örtünmenin sınırları kirpiklerden alt dudak altına kadar yüz ve bileklerden aşağı el hariç bütün bedendir.

Bazı haberler ve zorunlu sebepler nazarı dikkate alınarak yabancı erkekler karşısında kadının yüzünü ve elini de örtmesi gerektiğine dair müctehid imamlar nazarında genel bir kanaat uyanmıştır.

Tüm bu uzuvları maksada en uygun bir şekilde örtebilecek giysinin ne olacağı hakkında da bir takım şüpheler vardır. Acaba, eşarp, hırka etek ve çorap mı yoksa eşarp, pardösü ve çorap mı yoksa tek renk bir çarşaf mı?

Evvela, eşarp, hırka, etek ve çorap dötlemesine bakarsak bunların herbirinin kadının dört mühim azasından birisine şekil verdiği hatta yeni bir çekicilik kazandırarak dikkatleri üzerleride topladığı inkâr edilmez bir gerçektir.

Esasında eşarbın içindeki bir çehre, hırkanın, eteğin ve çorabın içindeki vücut, gözlerini kadın üstüne tecessüsle çeviren bir erkek için açık kadından pek fazla renksiz ve kuru değildir.

Arzulu bakışlar bu birkaç tane parça bezin altına sığmayan, eşarptan, hırkanın önünden ve çorapların altından taşan vücuttan kolaylıkla yararlanabilirler.

Mantoda da durum aynıdır. Kollar, bacaklar ve baş müstakil bir manzara arzeder. Sonuç olarak her iki giyim tarzı da ana gayeye hizmet etmekten aciz kalırlar.

Bu konuların üzerinde fıkhi açıdan tartışılabilir. Fakat konumuz olmadığı için başka bir bahse erteliyor ve devam ediyoruz.

Yaptığımız araştırmalar, soruşturmalar ve tarih boyunca ümmetin icmasından çıkarttığımız sonuca göre müslüman kadının en ideal örtüsü çarşaftır. Yukarıdan beri saydığımız diğer elbiseleri ise esasen ev içinde kullanılabilen elbiseler olup, zamanla örtüye olan ihtimamın kaybolması üzerine, sokak elbisesi olarak da kullanılmaya başlanmıştır.

Kur’ân’daki cilbab kelimesinin karşılığı da yalnızca çarşaftır.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com