Adab-i Muaseret’in Mahiyeti (Beseri Munasebetler)

10/05/2006

Hanefi fükahasından İbn-i Abidin; “Farz-ı Ayn” olan ilimleri tasnif ederken: “Kulun dinini icrası, Allah için amelinin ihlâsı ve kulları ile muâşereti hususunda muhtaç olduğu ilmi öğrenmesi İslâm’ın farzlarındandır”(1) hükmünü beyan etmektedir. Dikkat edilirse; insanların birbirleriyle olan münasebetleri (muaşeret kaideleri) hususunda bilgi sahibi olmaları farz-ı ayn’dır.
1612 Önce “Muâşeret” kelimesi üzerinde duralım. Arapça olan bu kelime; mufâale vezninde olup “iç-içe girmek, karışmak, münasebet halinde olmak” gibi manalara gelir.(2) Istılah’ta genellikle “Âdab-ı Muâşeret” şeklinde, terkip olarak kullanılır. Malum olduğu üzere “Âdab” kelimesi, edebin çoğuludur. Edeb; “Edûbe” fiilinden türetilmiş bir kelime olup, “Zerâfet” ziyafete davet, insanlarla güzel münasebetlerde bulunmak manasınadır. İmam-ı Kurtubi: “Kur’ân-ı Kerîm’in icazlarından birisi de ilimdir. Helal, haram ve sair hükümlerle insanlığı ayakta tutan, ailevî ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve saadeti hazırlayan bir ilim”(3) hükmünü zikretmektedir. Sonuç olarak “Âdab-ı Muâşereti”; insanların birbirleriyle münasebetlerinde, helâl ve haram hududlarına riâyeti esas alan bir ilimdir” şeklinde tarif edebiliriz.
1613 Yaratılış itibariyle (fizikî ve ruhî açıdan) birbirine bağımlı olan insanlar, cemiyet halinde yaşamak durumundadırlar. Tek başına yaşamak isteyen insana “vahşi”; onun içinde bulunduğu duruma da “vahşet” adı verilir. İnsanları vahşete (yalnızlığa) sürüklemeye çalışan kimseler ta’zir cezasına çarptırılır.(4) Bu genellikle onlara hakâret etmek ve cemiyet dışına itmeye çalışmakla gerçekleşir.
1614 Resûl-i Ekrem (sav) insanların verdiği sıkıntıya sabretmenin, onlardan uzaklaşmaktan daha hayırlı olduğunu beyan ederek: “Nefsi ve malıyla mücâhede eden bir kimse; insanların şerlerinden emin olmak için vâdilerden bir vâdiye sığınıp, Allahû Teâla (cc)’ya ibâdet etmekle meşgul olandan daha hayırlıdır”(5) buyurmuştur. Esasen başta “zekât” olmak üzere, Cum’a Namazı, Sadaka-i Fıtır ve bunun gibi birçok ibâdet ancak cemaat halinde edâ edilebilir. Münzevi bir hayat yaşamak; farz ve vâcip birçok ibadeti terketmeyi beraberinde getirebilir.
1615 İnsanların birbirleriyle münasebetlerini izah edebilmek için, İslâm’ın insanları ne şekilde değerlendirdiğini dikkate almak zorundayız. Zirâ “Beşerî Münasebet” tabiri; dini ve rengi ne olursa olsun, bütün insanları kapsamına almaktadır.

Yaratilmislarin En Sereflisi İnsan

Yeryüzünde ve gökyüzünde bulunan bütün nimetler insana verilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Andolsun ki biz Adem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. Onlara karada ve denizde taşıyacak vasıtalar verdik, onlara güzel rızıklar verdik, onları yarattığımızın bir çoğundan (madden ve manen) cidden üstün kıldık”(6) hükmü beyan buyurulmuştur. Allahû Teâla (cc) yerde ve gökte bulunan herşeyi insana tabi kılmıştır. Daha açık bir ifade ile insan yeryüzünde Allahû Teâla (cc)’nın halifesidir.(7)
1617 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Muhakkak ki biz insanı güzel bir sûrette yarattık”(8) buyurulmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzere; zâhiren ve batınen yaratıkların en güzelidir.(9)
1618 İslâm dininde her insan; ırk, renk, cins ve sınıf ayırımı olmaksızın eşit haklara sahiptir. Çünkü insanların hepsi aynı anne ve babadan gelirler. Hanefi fûkahası: “Ademoğulları için asıl olan hürriyettir. Zirâ insanlar; müslümanların en hayırlıları olan Hz. Adem (as) ile Hz. Havva’nın çocuklarıdır”(10) hükmünde ittifak etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey insanlar!.. Hakikat biz sizi bir erkekle, bir dişiden yarattık. Sizi (sırf) birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır”(11) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Âyet-i Kerîme’de zikredilen erkek, Hz. Adem (as), kadın Hz. Havva’dır.(12) Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem (as) ise topraktan yaratılmıştır”(13) Hadis-i Şerifi, yaratılış noktasından bütün insanların eşit olduğunu ortaya koymaktadır.
1619 Maalesef günümüzde insanlardan bir kısmı, renklerinden veya kavimlerinden dolayı en tabii haklarını kullanamaz durumdadırlar. Şimdi bu hususta Resûlullah (sav)’in tebliğine dikkat edelim: “Ey insanlar!.. Haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Biliniz ki; arabın arab olmayan üzerinde, arab olmayanın da arab üzerinde; kızıl derilinin, siyah derili üzerinde, siyah derilinin de, kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur. (Hepiniz eşitsiniz) Ancak üstünlük takva iledir. Tebliğ ettim mi?”(14)
1620 Takva’nın lugat manası; gayet iyi korunup ve sipere girip nefsi kötülüklerden kurtarmaktır.(15) Hz. Muaz b. Cebel (ra) takvayı şu şekilde tarif ediyor: “Muttakiler (Takva ehli olanlar) şirkten ve putlara tapmaktan korunan, ibâdeti sırf Allahû Teâla (cc) rızası için yapan ve cennete layık olan kimselerdir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Takva kalbtedir” buyurmasındaki hikmet budur.(16)
1621 Kur’ân-ı Kerîm’de: “İnsanlardan (kibirlenip) yüz çevirme. Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah her kibir taslayanı, kendini beğenip öğüneni sevmez”(17) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu nasihat; Hz. Lokman’ın dilinden bütün insanlara ulaştırılmıştır. İnsanlarla konuşurken, onları hakir görerek, başını başka yöne çeviren ve kibirlenenlere açık bir ihtar vardır.(18) Aynı zamanda bir “Âdab-ı Muâşeret” kaidesi va’z edilmiştir. Dolayısıyla “Âdab-ı Muâşeret’te”; Allahû Teâla (cc)’nın kitabı, kat’i bir hüccettir. Resûl-i Ekrem (sav): “Muhakkak ki ben bir muallim olarak gönderildim”(19) buyurmuştur. Mü’minlerin; gerek ailevî hayatlarında, gerek diğer kardeşleriyle olan münasebetlerinde, nasıl davranmaları gerektiğini Resûlullah (sav) en ince ayrıntılarına kadar izah etmiştir. Müctehid imamlar; şer’î delilleri esas alarak belli bir usûl dairesinde, mü’minlerin birbirleriyle münasebetlerinde dikkat edecekleri hususları açıklamışlardır. Şimdi bunları gündeme getirelim.

Yetimlerin ve Kimsesizlerin Korunmasi Vaciptir

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: “Onları faydalı ve iyi hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız, (unutmayınız ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah (yetimlerin) salahına çalışanları da (onların mallarında ve hallerinde) fesadlık yapanları da bilir. Eğer Allah dileseydi sizleri zahmete sokardı. Şüphesiz Allah mutlak galiptir. Tam hüküm ve hikmet sahibidir”(183) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayet-i Kerim’de geçen “Yetâmâ”; yetimin çoğuludur. Yetim; tek kalma anlamına gelen “yetem”den alınmıştır. Babası ölmüş kimseye; babasından ayrı ve tek kaldığı için yetim denilmiştir.(184) Hz. Ali (ra)’nin “Büluğa erdikten sonra yetimlik kalkar” buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla yetimlik; büluğa erme noktasında sona erer. Cahiliye döneminde; yetimlerin mallarına el koymak ve onları ezmek suç sayılmıyordu. Esasen hak için sadece kuvvetli olmayı ölçü alan ve “kuvvetli olan haklıdır” sloganının arkasına sığınan her ideolojide durum aynıdır.
1719 İbn-i Abbas (ra)’dan gelen bir rivayete göre; cahiliye devrinde kız çocuklarına, kadınlara ve küçük yaştaki erkek çocuklara mirastan pay verilmezdi. Birgün ensardan Hz. Ass bin Sabit (ra) öldü ve geride iki kız ile bir küçük oğlan çocuğu bıraktı. Hz. Ass (ra)’ın iki amca oğlu gelerek mirasının tamamını aldılar. Karısı: “hiç değilse kızlarıyla evlenmelerini teklif etti, ancak bu teklifini kabul etmediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav)’e müracaat ederek, durumu beyan etti.(185) Kısa bir süre sonra şu Âyet-i Kerîmeler inzal buyuruldu: “Anne ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından, erkeklere, anne ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından kadınlara (azından da, çoğundan da) farz kılınmış birer nasib olarak hisseler vardır. Miras taksim olunurken (mirascı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunurlarsa, kendilerine ondan (bir şey vererek) rızıklandırın. (Gönüllerini alacak) güzel sözler de söyleyin. Arkalarında âciz bir küçük çocuklar bıraktıkları takdirde onlara (halleri ne olacak diye düşünüp) endişe edenler (himayeleri altındaki yetimler ve diğer mirascılar hakkında da aynı hissi taşımaktan) saygı ile korksunlar. Allah’tan sakınsınlar. Sözü dosdoğru söylesinler. Hakikat; yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir”(186) Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Ass (ra)’in amca oğullarını çağırtarak: “Mirasa dokunmayacaksınız!.. Zira Allahû Teâla (cc) şu anda bana erkeğin de kadının da mirasta payları olduğunu vahyetti” buyurdu.”(187)
1720 İmam Fahrüddin-i Razi şunları zikrediyor: “Hakikat, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir” âyetinde, Allah (cc) yetim mallarını yiyenler hakkında cezanın şiddetini ortaya koyarak, yetimler üzerindeki rahmetinin büyüklüğünü beyan etmektedir.(188) Esasen zayıfı himaye etmek; mü’minlerin önemli özelliklerindendir. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Mü’minlerin evlerinin en hayırlısı, içinde yetime iyilik edilen evdir. Evlerin en şerlisi de içinde yetime kötülük edilen evdir”(189) buyurduğu bilinmektedir. Diğer bir Hadis-i Şerif’te: “Kim bir yetimin başını Allah rızası için okşarsa, elinin değdiği her kıl için kendisine sevap verilir. Ve kim yanında bulunacak kız veya erkek bir yetime iyilik ederse ben onunla cennette şu iki parmak gibi (yan-yana) olurum”(190) buyurmuştur.
1721 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Yetimin malına yaklaşmayınız!.. Ancak büluğa erinceye kadar (onun malına) en güzel biçimde (yaklaşabilirsiniz)”(191) hükmü beyan buyurulmuştur. Sahabe-i Kiram; bu nasslar karşısında, yetimlerin mallarından ellerini tamamen çekti!.. Hatta öyle ki; yetimin tabağından artan yemeği dahi yemekten korktular. Evlerinde yetim bulunanlar, onun yiyecek ve içeceğini ayırdılar, ona ayrı bir ev tahsis ettiler. Bu durum; mallarını çalıştırmaktan aciz olan yetimlerin aleyhinde olduğu gibi, yetim sahiplerine de güç gelen bir işti. Hatta Abdullah b. Revâha (ra) Hz. Peygamber (sav)’e: “Yâ Resûlullah!.. Hepimiz yetimleri oturtacak ayrı bir eve, sahip olmadığımız gibi, onlara ayrı yiyecek ve içecek verecek kudrete de sahip değiliz” diyerek mazeret beyanında bulundu. Bunun üzerine; yetimlerin mallarını faydalı ve iyi bir hale getirmenin daha hayırlı olduğunu ve güzel bir biçimde kullanmanın vebal olmayacağı bildirildi.(192) Dolayısıyla yetimin velisi; şer’i hududlara riayet ederek onun malını çalıştırabilir veya kendi malına katarak şirket kurabilir. Yetimin faydası neyi gerektiriyorsa, onu yapmak müstehabtır.(193) Nitekim Resûl-i Ekrem (sav) bir hutbesinde: “Dikkat ediniz!.. Yetim malını kim idaresinde bulundurursa, o malla yetim için mudaraba yapsın. Malı kendi haline bırakmasın, yoksa zekât onu bitirir”(194) buyurmuştur.
1722 Yetimin malını muhafaza etmek vâciptir. Eğer yetimin velisi zengin ise; o maldan, kat’iyyen ihtiyacı için harcamada bulunamaz. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Yetimleri nikâh (zamanın)a kadar (gözetip) deneyin. O vakit; kendilerinde bir akıl ve salah gördünüz mü, mallarını onlara teslim edin. Büyüyecekler (de ellerine alacaklar) diye, bunları israf ile tez elden yemeyin. Kim zengin ise (yetimin malını yemeye tenezzül etmesin) kaçınsın. Kim de fakir ise, o halde örfe göre (birşey) yesin. Artık onlara mallarını teslim ettiğiniz vakit, karşılarında şahid bulundurun. Tam bir hesap sorucu olmak bakımından ise Allah yeter”(195) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Şabi: “Bir kimse, zaruret halinde nasıl ölü etini yiyebiliyorsa, yetim malını da ancak öyle bir ihtiyaç anında yiyebilir. İmkan olunca, tekrar o malı yerine koymalıdır” buyurmuştur. Âyet-i Kerîme’de geçen “Rüşd” kelimesi; belirsiz isim olarak kullanılmıştır. Hanefi fûkahası; “çocuğun rüşde ermesi malı tasarruf edebilme, koruyabilme ve ticaret yapabilme kabiliyetinin teşekkül etmesidir” hükmünde müttefiktir.
1723 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Yetimlere (rüşde erince) mallarını verin. Temizi, murdara değişmeyin. Onların mallarını, kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu muhakkak ki büyük bir günahtır”(196) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayetteki “Habis” ve “Tayyib”den maksad; helâl ve haram olandır. Yani helâl malınızı bırakıp onların size haram olan mallarından yemeyiniz manasına gelir.(197) Bazı müfessirlere göre; “Habis” ve “Tayyib” den maksad, iyi ve kötü olandır. Bazı insanlar, yetimin şişman olan koyununu alır, yerine zayıf koyun verirler. “İşte koyununun yerine koyun” derlerdi. Yahut yetimin değerli olan parasını alır, yerine değersiz paralar verirlerdi. Ayrıca “işte o da dirhem, bu da dirhem” derlerdi.(198) Bütün bunlar yasaklanmıştır.
1724 Yetimlerini korumayan toplumlar; her türlü musibete hazır olmalıdırlar. Zira Allahû Teâla (cc) Fecr Sûresi’nde insanların başına gelen musibetlerin sebeblerini beyan ederken: “Hayır!.. Siz bilakis yetime ikramda bulunmazsınız”(199) buyurmuştur. Bu bir anlamda; Allahû Teâla (cc)’nın kendisine zenginlik ihsan ettiği kimseden beklediği bir vecibedir. Yetime ikramda bulunmak esastır.(200) Bunun için mutlaka o yetimin velisi olmak gerekmez. Yetimlerin yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılamak, güzel sözlerle onların gönüllerini almak, memnun etmek bir muaşeret kaidesidir.(201) Bütün bu hususlarda; sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)’nın rızasını gözetmek, mü’mine has bir edebtir.
1725 Allahû Teâla (cc)’ya ve ahiret gününe inanan müslümanlar; miskinlere, yetimlere, esirlere, borçlulara ve hapsedilmiş kimselere yardım ederler. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Yemeğe olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi, esiri doyururlardı. “Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemeyiz!.. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden korkarız” derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş, (yüzlerine) bir güzellik, (yüreklerine) sevinç vermiştir”(202) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse mü’minin; yetime, yoksula ve esire, niçin yardım elini uzatması gerektiği gayet açık bir şekilde beyan buyurulmuştur. Müfessirler; boçluların ve hapse düşmüş kimselerin de, bu ayetin hükmüne dahil olduğu kanaatindedirler.(203) Esasen zulmen hapsedilmiş her müslüman “esir” hükmündedir. Günümüzde esir düşen binlerce müslüman vardır.
1726 Şurasını unutmamak zorundayız ki; alemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Ekrem (sav) bir yetimdi. Kim yetimi korursa; cennette ona komşu olur!..(204) Yetimlerin mallarını gasbeden ve onlara haksızlık edenlere gelince: Hz. Ebû Said El Hudri (ra)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Resûl-i Ekrem (sav) bana Mirac’a götürüldüğü geceyi anlattı. Buyurdu ki: “Baktım, dudakları deve dudaklarına benzeyen bir topluluğun yanındayım. Başlarında bulunan biri, bunların dudaklarını tutuyor, ağızlarına ateşten bir taş parçası koyuyor. Ağızlarından atılan bu taş, aşağılarından çıkıyor. Bunların bir bağırışı bir inleyişi var ki (çok acı), Cebrâile bunların kim olduğunu sordum: “Bunlar yetimlerin mallarını zulüm ile yiyenlerdir” dedi

infak ve ihsanda Dikkat Edilecek Esaslar

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onların mallarında sâilin ve (iffetinden dolayı dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır”(206) hükmü beyan buyurulmuştur. Bilindiği gibi mal imtihan için verilmiştir. Mü’minlere; malları ve canlarıyla cihad etmeleri; ebedî olan ahiret hayatına hazırlanmaları emredilmiştir. İnfak ve ihsan için aranan ilk şart imandır. Nitekim Hz. Aişe (R.anha)’den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te, bu mahiyet açıkça beyan edilmiştir: Bir gün Hz. Peygamber (sav)’e: “Yâ Resûlullah!.. Cahiliyye devrinde Abdullah İbn Ced’an, misafiri ağırlar, akrabayı ziyaret eder, köleleri kölelikten kurtarır, komşuya iyilik ederdi. Bunların kendisine bir faidesi olur mu?” diye sordum. Resûl-i Ekrem (sav): “Hayır!..” dedi. “O hiçbir zaman “Allahım, ceza gününde beni bağışla” demedi.” Yine Hz. Enes b. Malik (ra)’den şöyle rivayet edilmiştir: Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: “Baksana!.. Dünya dolusu malın olsaydı (şu azabtan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?” O kimse azabın şiddetini gördüğü için: “Evet verirdim” der. Allahû Teâla (cc) şöyle buyurur: “Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay birşey istemiştim. Henüz ruhlar aleminde iken, bana hiçbir şeyi ortak koşmaman hakkında senden mîsak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan (şirkten) başka birşey kabul etmedin.”(207)
1728 Mü’minler; infak ve ihsanı, sevdiği şeylerin en güzelinden yapmak durumundadırlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de: “Siz sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş (Birr-i taat etmiş) olamazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilicidir”(208) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Âyet-i Kerîme inzal buyurulunca, Sahabe-i Kiram çok etkilendi. Ensarın en zenginlerinden Hz. Talha (ra), mescidin karşısında bulunan”Beyraha” denen bahçesini(209), Hz. Ömer (ra) malının en iyisi olan “Hayber”deki hurmalığını infak etmiştir. Abdullah İbn-i Ömer (ra) bu ayet inince, çok sevdiği rum cariyesini azad etmiş ve: “Eğer bundan daha çok sevdiğim birşey olsaydı, onu tasadduk eder, bununla evlenirdim” demiştir.(210) Halife Ömer b. Abdülaziz (ra) çuvallarla şeker aldırıp, halka dağıtmasıyla tanınır. Kendisine: “Bu şekere verdiğin parayı infak etsen” teklifinde bulunanlara: “Hayır ben şekeri çok seviyorum. Çok sevdiğimi infak etmem tavsiye olundu” cevabını vermiştir.
1729 İnfakta nelere dikkat edilmelidir?: Sahabe-i Kiram’dan Hz. Amr b. Camûh (ra) Resûl-i Ekrem (sav)’e mallarını ne şekilde infak etmesi ve öncelikle kime vermesi gerektiğini sorar!.. Bunun üzerine: “Onlar, hangi şeyi (ve kimlere) infak edeceklerini sana sorarlar. De ki: “Maldan vereceğiniz nafaka öncelikle annenin, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, İbn-i Sebil’in (yolcunun misafirin) hakkıdır. Her ne hayır işlerseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilen (mükafatını veren) dir.”(211) Âyet-i Kerîmesi nazil olmuştur. Hz. Cabir (ra)’den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te Resûl-i Ekrem (sav) “infak” hususunda: “Evvela kendinden başla (ihtiyacını karşıla). Şayed birşey artarsa ailene, ailenden de birşey artarsa akrabana ver!.. Akrabana verdikten sonra da birşey artarsa şöyle ve şöyle yap” buyurdu. Ve “Önünde, sağında, solundaki muhtaçlara ver” diye işaret etti…”(212) haberi önemlidir. İnfak ederken; bu sıraya riayet etmek edebe ve sünnete uymak açısından önemlidir.
1730 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey iman edenler!.. (Allah yolunda) infakı kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan verin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek âdî, bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin. Şüphesiz Allah her şeyden müstağnidir, asıl hamde layık olan O’dur”(213) hükmü beyan buyurulmuştur. Haram yolla elde edilen ve güzel olmayan şeylerin infak edilmemesi emredilmiştir.(214) Mü’minler; kazandıklarının en güzellerini infak etme durumundadırlar.
1731 İnsanın fıtrî hallerinden birisi de; iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük gördüğünden de uzaklaşmaktır. Bu esasen her canlıda bulunan bir meziyettir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki; yaptığı iyiliği başa kakarak insanı: “Keşke iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?) Onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değildir onlar”(215) buyurulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği her fırsatta gündeme getiren ve karşısındakinin hislerini rencide eden kimse, “infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zirâ iyiliği başa kakmayan ve diliyle ezâ vermeyenler için korku kaldırılmıştır.(216) Diğerlerinin durumuna gelince!.. Allahû Teâla (cc): “İyi (güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyyet gelen (başa kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının sadakalarından) müstağnidir. Halimdir”(217) hükmünü beyan buyurmuştur. Esasen; güzel bir söz veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min (zengin veya fakir) bu salih ameli eda edebilir.
1732 Sahabe-i Kiram’ın zenginleri; infak edecekleri vakit, genellikle gece karanlığından faydalanmışlardır. Buna imkan bulamazlarsa; fakir kimse uyurken, infak edeceklerini yanında bırakıp, oradan hızla uzaklaştıkları da olmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmasın”(218) tavsiyesi, nafile olan sadakaların tamamı için geçerlidir. Ancak zekâtın açıktan verilmesinde bir mahzur yoktur. Hatta açıktan vermek daha efdaldir. Çünkü zekât; kulun kendi iradesine bırakılmamış, ibadet olarak emredilmiştir. Bu konuyu zekât bahsinde izah etmiştik.(219)
1733 Kur’ân-ı Kerîm’de: “(Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar. (Hallerini) Bilmeyen; iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden) dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (habibim) o gibileri simalarından tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de, bir şey istemezler. Siz (hak yolunda) ne mal harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkı ile bilendir”(220) hükmü beyan buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)’in gerçek fakiri tarifi şu şekildedir: “Asıl fakir; ortalıkta dolaşıp dilenen, kendisine bir-iki hurma veya lokma veya bir ekmek parçası verilen kimse değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.”(221)
1734 Hz. Ebû Hureyre (ra) infakın gizli yapılmasıyla ilgili olarak Resûl-i Ekrem (sav)’den şunu rivayet etmiştir: “Bir adam: “Ben bu gece sadaka vereceğim” dedi. Sadakasını geceleyin götürdü, bir fahişenin avucuna koydu. Sabahleyin bu durumu görenler: “Sen farkına varmadan fahişeye sadaka verdin” dediler. Adam: “Yâ Rabbi; fahişeye (sadaka) verdiğim için sana hamdolsun. Bu gece de sadaka vereceğim” dedi. Götürüp, farkına varmadan bir zenginin avucuna koydu. Sabahleyin insanlar: “Sen yine farkına varamadın, zengine sadaka verdin” dediler. Adam: “Yâ Rabbi!.. Zengine (sadaka) verdiğim için sana hamdolsun, bu gece yine sadaka vereceğim” dedi. Bu sefer de; gece karanlığında sadakasını bir hırsızın avucuna koydu. Bu sefer insanlar: “Sen geceleyin farkına varmadan hırsıza sadaka verdin” demeye başladılar. Adam: “Allahım!.. Fahişeye de, zengine de, hırsıza da verdiğim sadakadan sana hamdolsun” dedi. Ona gizliden şöyle denildi: “Senin sadakan kabul edildi. Sadaka verdiğin kimselere gelince; belki fahişe uslanır, fuhuştan vazgeçer. Zengin ibret alır da, o da Allah’ın kendisine verdiğinden verir ve belki hırsız da, bu işten vazgeçip tevbe eder”(222) Dikkat edilirse buradaki incelik; ihlasla yapılan infak hadisesidir. Velev ki; sadaka ehil olmayan kimselere verilse dahi, gizlilik ve ihlas korunduğu müddetçe netice alınabilir. Fakat asıl olan; Allahû Teâla (cc) yoluna kendini vakfeden ve hiç kimseden birşey talep etmeyen fakirlere “infak etmek”tir.
1735 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Veren el alan elden daha hayırlıdır”(223) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler infak etmeye gayret etmelidirler. “Alan el” durumuna düşmemek için; gece-gündüz çalışmak icab eder.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com