Mevlana celalettin -i rumi

06/13/2007

img380/5465/mevbandl0.gif

 img511/8889/rumiportvz1.jpg

(Bu Yazı 15-16 Aralık 1999 tarihli Akşam Gazetesinde yayınlanmıştır.)

 

Hayatı

 

 

 

  “Bugün Ahmed benim;Ama dünkü Ahmed değil…

Bugün Anka benim ;

Ama yemle beslenen kuşcağız degil! “

Bu dizeler, nasıl bir yankı yapıyor gönüllerde bilemem; ama mekânın ve zamanın kaybolduğu bir boyuttan sesleniyor gibi… Aklın pek erişemediği bir yerlerden.. Mevlâna adıyla sesleniyor şuurlara, sonsuzluktan bir nefes taşıyor sanki…

Biz, zamanla sınırlandığımız penceremizden, beş duyu ile bakıp Mevlâna Celâleddin-i Rumî adını veriyoruz Ona… Bir de şu hayat hikâyesini ögreniyoruz kayıtlardan :

30 Eylül 1207 (bazı kaynaklarda 1182) ‘de Belh’te (bugünkü Afganistan’ın sınırlarında bir şehir) dünyaya gelir Muhammed Celâleddin…

Adına kendisini sevenlerce eklenen Mevlâna sıfatı, aslında “Efendimiz” anlamındadır. Rumî ise, (Eskiden Anadolu yerine kullanılan) Rum illerinden Konya ‘da uzun süre kaldığı için aldığı bir lakap…

Soylu ve kültürlü bir aileye mensuptur. Annesi Belh Emiri Rükneddin ‘in kızı Mümine Hatun, Babası, Sultan-ül Ulema Muhammed Bahâeddin Veled’dir. Bahâeddin Veled ‘in nesebi, Hz. Hüseyin ve Hz. Ebu Bekir ‘e uzanmaktadır.

Çocuk denecek yaştayken, devrin büyük alim ve sûfîsi olan babasının medrese derslerine devam eder. İlk mânevi terbiyesini ondan alır.

Moğol istilâsı nedeniyle, Sultan -ül Ulemâ, ailesi ve dostlarıyla birlikte uzun bir yolculuğa çıkar. Belh’ten ayrılıp Kâbe’ye, oradan da Konya ‘ya gelene kadar birçok yere uğranır, konaklanır. Buralarda, dönemin ünlü mutasavvıflarıyla tanışılıp sohbetler edilir. Mevlâna için muazzam bir yetişme vesilesidir bu ziyâretler…

Nişabur ‘da Şeyh Feridüddin-i Attar, sohbet sırasında, Mevlâna ‘nin alnındaki kemâli görüp ona Esrarnâme adli eserini hediye eder, babasına da “çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreğine ateşler salacaktır” der.

Hac dönüşü ugranan Şam ‘da da Muhyiddin -i Arâbi, Bahâeddin Veled ‘in arkasında yürüyen Celâleddin ‘e bakarak; “Subhanallah! Bir okyanus, bir denizin arkasında yürüyor…”demiştir.

Göç kervanıyla Şam ‘dan Malatya ‘ya, oradan Erzincan ‘a ve Karaman ‘a uğranır. Karaman’da kalındığı süre içinde Mevlâna, babasının isteği ile Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Banu ile evlenir.

Aile, 1228 ‘de Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat’ın daveti üzerine, ilim ve kültür merkezi olan Konya ‘ya gelip kendileri için yaptırılan medreseye yerleşir.

Mevlâna1231 yılında Bahâeddin Veled’in vefâtıyla ilk mürşidini kaybeder. Babasının vasiyeti, dostların ve halkın isteği ile Sultan-ül Ulemâ ‘nın makâmına geçer. Bir yıl süren yalnızlıktan sonra, Bahâeddin Veled ‘in değerli halifesi Seyyid Burhâneddin’in terbiyesi altına girer. Seyyid Burhâneddin, onun babası gibi hâl ehli olmasını ister. Mevlâna, bu Kâmil mürşide tam bir teslimiyet ve samimiyetle bağlanıp dokuz yıl hizmet eder. Ağır mücâhede ve riyâzatlara girer, sohbetlere devâm ederek olgunlaşır.

Yüksek ilimlerde daha da derinleşmek için Halep ‘e oradan da Şam ‘a geçer. Burada dört yıl kalır, Şam’daki âlim ve sûfîlerle tanışıp sohbet eder.

Rivâyetlere göre, Şems ile ilk karşılaşması burada olur. Şems-i Tebrizi halkın içinde, elini yakalayıp öper ve ona : “Dünyanın sarrafı, Beni anla!” diye hitâp ederek kaybolur. İşte bu karşılaşmadan yaklaşık sekiz sene sonra Şems, Konya’ya gelecek, içli dışlı sohbetleri başlayacaktır.

Bir gün Seyyid Burhâneddin Mevlâna ‘ya “akli, nakli ve keşfi ilimlerde Nebi ve Velilerin parmakla gösterdigi eşi bulunmaz bir aslan olduğunu” söyleyerek “onu artık insanların ruhunu, taze bir hayat ve ölçülmez bir rahmete boğması, alemin ölülerini kendi mânâ aşkıyla diriltmesi” için gönderir, kendisi de Konya’yı terk edip Kayseri ‘ye gider. Birkaç yıl sonra da vefât eder.

Mevlâna, yine yalnız kalmıştır… Fakat, şeyhinin dediği gibi, devrinde geçerli olan her türlü ilmi hazmetmiş, bunların dışında İran, Hind, Arap edebiyat türlerini incelemiş, Rumcayı öğrenerek klasik Yunan filozoflarının eserlerini okumuştur. Artık verdiği dersler, vaazlar ve fetvâlarla insanları aydınlatma işini üstlenmiştir. Dört yüz talebesi ve on binden fazla müridi vardır. Vaazlarını toplayan Mecalis-i Seba ( Yedi Meclis ) adlı eseri bu sırada meydana gelir.

1244 yılının 25 ( ya da 29 ) Kasım günü hayatının dönüm noktasıdır.

Atına binmiş evine dönerken, fakir kılıklı bir derviş dizginlere yapışır. Derin, esrarlı bir hâli vardır. Keskin bakışlarını Celâleddin ‘e diker ve şöyle haykırır: “Ey, Belhli Bahâeddin oğlu, söyle! Hz. Muhammed mi büyük, Bayezıd mı?”

“ Nasıl söz bu ?!.Tabii ki, Hz.Muhammed büyük! “

“ Ama, Hz. Muhammed Allah‘a ‘Ya Rabbi ! Seni tesbih ederim, biz seni lâyık olduğun vech ile bilemedik. ‘ derken, Bayezıd ‘Ben Kendimi tesbih ederim , benim şânım ne büyük!’ diyor?”

“Hz. Muhammed, günde yetmiş makâm aşıyordu, her makâmda da bir önceki makâmdan istiğfar ediyordu. Bayezid ise, tek makâmin yüceliğinden kendinden geçti ve öyle söyledi.”

Derviş, aradığı cevabı bulmuştur. Mevlâna da bu çetin soruyu soran dervişten hayli etkilenir, atından atlar. Böylece iki deniz, yüzyılların hasretiyle kucaklaşır. Coşup dalgalanır.

Bu olayın geçtiği yere, ‘Maracel bahreyn’ yani denizlerin buluştuğu yer adı verilir.

Anlaşıldığı gibi, derviş kılığındaki bu zât Şems-i Tebrizî‘dir. Yıllarca diyar diyar kendi sohbetine, suallerine dayanabilecek bir Hak dostu arayan, kendinden geçercesine ilâhî aşka dalmış, fikren ve ruhen hür bir şahsiyettir. Aldığı ilhamlar sonucunda, Konya ‘ya gelmiş, aradığı aşkını bulmuştur. Zira, Mevlâna’nın diliyle ifâde edersek;

“Dilberler ( gönül çalan mânevi güzeller) âşıkları canla başla ararlar… Bütün mâşuklar âşıklara avlanmıştır…. Susuzlar, âlemde su arar; ama su da cihânda susuzları arar.”

Mevlâna, Babası ve Seyyid Burhâneddin’in elinde “Pişmiş”, Şems’in aynasında gördüğü Kendi güzelliğinin ateşiyle de “Yanmıştır”.

Sultan Veled ‘e göre; “Şems ansızın gelip ona ulaşmış, mâşukluk (sevilen ) olmanın hâllerini açıklamışıir. Böylece sırrı yücelerden yüceye varmıştır.”

Şems- i Tebrizî ile buluştuktan sonra, artık bütün vaktini ona adar ve bambaşka bir âleme girer. Şems ‘in çekimiyle yanıp ilâhî aşkla kendinden geçerek semâ etmektedir. 

Ama, Mevlâna’nın bütün zamanını  mâşukuna ayırması, o hâle ve sırra yabancı olanların tepkisini çeker, haset yüzünden dedikodular yayılmaya başlar. Şems, bunu sebep göstererek bütün yalvarmalara rağmen, Konya’yı terk eder.Tekrar hasret başlamıştır denizin bu yakasında… “Yana yana aşkın ta kendisi olur” coşar taşar… Onun Şam‘da olduğu haberi gelince özlem dolu mektuplar yazar ard arda… Nihâyet, beklenen cevap gelir, Şems dönmeyi kabul etmiştir. Mevlâna, hemen oğlu Sultan Veled’i Şems‘ini karşılayıp getirmesi için Şam’a  gönderir.Bekleyiş sırasında 

“…..O geliyor, O.Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor !” nakaratlı coşkun gazelini ve nicesini dillendirir. Şems, kâfileyle birlikte  şehre girdiğinde gazeller, Kur’an ve kudüm sesleriyle karşılanır. İkinci kavuşmadan sonra, tekrar medreseye kendi hâllerine çekilirler. Semâ meclisleri düzenlenir. Artık âşık ile mâşuk; mürşid ile mürid karışmış, birbirlerine ayna olmuşlardır.Bir süre geçince, yine dedikodular ve kıskançlık yüz gösterir. Kendisini ortadan kaldırmayı planladıklarını fark eden Şems, 1247/48 tarihinde ansızın kaybolur. Başka bir rivayete göre ise, bir gece karanlıkta pusu kuran ve aralarında Mevlâna’nın oğlu Alaeddin Çelebi’nin de bulunduğu yedi kişinin hücumuna uğrayarak şehid edilip bir kuyuya atılır. Ardında sadece birkaç damla kan lekesi kalmıştır…

Mevlâna, onu her yerde arar; yürekleri yakan şiirler söyleyerek. Kendisine Şems’ten yalan bile olsa, haber getirenlere üstünde başında ne varsa verir, “doğru olsaydı canımı verirdim!” diyerek… İki kez Şam’a gider. Sultan Veled ‘in ifâdesiyle “Tebrizli Şems’i bulamaz; ama mânâ yönünden O’nu kendinde bulur.” Ve der ki; Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni, Ben O’yum, O da ben!.. Şiirlerinde de ‘Şems’ mahlasını kullanır. Artık, aramaktan vazgeçmiştir.Daha sonra, Şeyh Selahaddin‘i kendine dost seçer. Şems ‘e duyduğu muhabbeti ona yansıtır, böylece gönlü sükun bulur.  Şems’i çekemeyenler, bu defa da Şeyh Selahaddin‘i ümmiliği dolayısıyla küçümsemeye, ona kara çalmaya kalkışırlar. Şeyh ise onlara hitâben:“Mevlâna beni herkesten üstün tuttu diye inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki, benim apaçık bir görünüşüm yok, ben bir aynayım. O bende Kendi yüzünü görüyor; ne diye Kendini seçmesin ? diyerek kemâlatını da ortaya koyar.  Böylece, on yıl görüşüp sohbet ederler. Nihâyet, Şeyh Selahaddin hastalanıp  ebedi âleme göçer. Yalnızlık, yine yüzünü göstermiştir, ama artık coşku durulmuş, fırtınalar dinmiştir.Kuyumcu Selahaddin‘den sonra, can dostu ve halifesi Çelebi Hüsâmeddin olur. Daha önce haset edenler de o hareketlerden kurtulmuş, edeplenmişlerdir. İtiraz etmeden Çelebi‘ye itaat ederler. Mevlâna, ancak onun bulunduğu mecliste coşar, mânâlar saçar, hakikât ilminden bahis açar. Mesnevi ‘de buna işâretle şöyle demektedir:“Bu söz, can memesinde süttür; emen olmadıkça akmıyor.Dinleyen susuz ve arayıcı olursa, va’z eden ölü bile olsa, söyler.”İslami Tasavvuf edebiyatının şâheseri olan Mesnevi, Çelebi Hüsâmeddin‘in ricâsı ile yazılmıştır. “Mevlâna, Onun cezbesi ile semâ ederken, ayakta, sükunet ve hareket hâlinde, hamamda otururken, devamlı beyitler söyler, Çelebi Hüsâmeddin de süratle yazıp yüksek sesle Mevlâna ‘ya okur.” Böylece, 1259-1261 yıllarında yazılmaya başlanan Mesnevi, 1264-1268 yılları arasında tamamlanır.Bu dostluk da on beş yıl, fitne ve hasetten uzak bir hâlde sürer. Ama, Mevlâna artık son anlarını yaşadığını, özlediği aleme kavuşacağını anlar. Hastalığına üzülüp ağlayanlara, şifâ dileyenlere şöyle hitâp eder:” Kardeş! Mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı  durmak yaraşmaz.”“…. Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız; bizim mezarımız, ariflerin gönlündedir.”Çünkü, ona göre ölüm, yok oluş değil; bir geçiştir, Şeb-i Arus’tur( Düğün Gecesi )…“Ben Tahtan inip tabuta binecek kişi değilim…Benim yerim, sonsuzluk makâmıdır!”  

der ve…17 Aralık 1273 ‘te sonsuzluk makâmında yerini alır, artık ariflerin gönlünden, dilinden çağrısını sürdürür; şu mesajla ışık tutmaya devam eder, daha nice yüzyıllara seslenir.“Gel gel, yine gel!Ne olursan ol,İster kafir ol, ister ateşe tap, ister puta,İster yüz kere tevbe etmiş ol,İster yüz kere bozmuş ol tevbeni…Umutsuzluk kapısı değil bu kapı;Nasılsan öyle gel !”

Mevlâna’ yı Mevlâna yapan şey acaba neydi?. Gâyesiz bir sevgi mi?.. Elbette ki hayır! Şems’i görene kadar zâhir ilmi hocası iken, neden onu takip etti?.. Zâhir İlmi İlmi Bâtına uyuyor muydu? Neden bu ilim herkese açılmıyordu?. Hazmedilecek yönleri nelerdi?..Bütün bu suallerin cevabını açık şekilde Mevlâna’nın yaşamında görebiliyoruz. Şurası kesin ki, toplumun değer yargıları içinde yaşanan ihtirasların, kıskançlıkların, çekememezliklerin, İlmi Bâtında ve onu yaşayanlarda asla yeri bulunmaz.

“Bugün Ahmed benim, Ama dünkü Ahmed değil….”

Ahmet F. Yüksel

 

Kaynakça

UZEL, Nezih; Mevlâna Ve İnsan, Göl Yayınları.
ÖNDER; Mehmet;Hazret-i Mevlâna, Atlas Kitabevi.
HayNet İnternet Sistemleri “Merhaba Dünya”
MEVLÂNA; Divan-ı Kebir’den Seçmeler; M.E. B. Yayınları.
MEVLÂNA; Mesnevi, Milli Eğitim Basımevi.
MEVLÂNA; Fihi Mafih, M.E.B. Yayınları

Mevlana celalettin -i rumi

06/12/2007

img526/8011/mevbanym2.gifimg114/7340/rumiporttv3.jpg

SEÇMELER 

Gene gel, gene

Ne olursan ol

İster kafir ol, ister, ateşe tap, ister puta

İster yüz kere tövbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tövbeni

Umutsuzluk kapısı değil bu kapı, nasılsan öyle gel.

* * *

Oraya gitme demedim mi sana?

Seni yalnız ben tanırım demedim mi?

Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim?

Bir gün kızsan bana, alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen

Dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma

Demedim mi sana yaraşır otağ kuran benim asıl.

Onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana.

Sen bir balıksın demedim mi,

demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.

Senin duru denizin benim demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?

Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,

senin kolun kanadın benim, demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,

demedim mi tövbeni bozarlar senin.

Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi.

Ölmezlik kaynağını kaybedersin, yani BEN’ i kaybedersin demedim mi?

Söyle, bunları sana hep demedim mi?

* * *

Alemin bal şerbetinden bana ne!

İşte önümde benim ayran tasım

Ne malım mülküm var benim ne azığım

Ben gene de senin malın mülkün olsun diye çalışırım.

Senin başını sokacak bir yerin olsun diye

Senin bir dikili ağacınım

Ama hürriyeti kulluğa , taş çatlasa satmam.

* * *

Bu gün AHMED benim

ama dünkü Ahmed değil.

Bu gün anka benim,

ama yemle beslenen kuşcağız değil.

Enel hak kadehiyle bir yudum içen sızdı hak şarabından,

Şişelerle, küplerle içtim ben sızmadım.

Ben sultanların aradığı sultan,ben hacetler kıblesiyim.

Gönül kıblesiyim ben.

Ben Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben.

Ben saf aynayım , sırrım dökülmemiş paslanmamışım.

Ben kin dolu bir gönül değilim, tur i sina nın gönlüyüm ben.

Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum

benim sarhoşluğumun sonu yok.

Tarhana çorbası içmem ben,

can yemeği yerim, içerim can şerbeti.

İşte sararttı seni bir gümüş bedenlinin özlemi, altın haline geldin artık.

Sen altına aşıksın, altın benim rengime aşık.

Gönlü saf sufiyim ben,

benim tekkem alem, medresem dünya benim.

Değilim abalı sufilerden.

İster yakarış eri ol sen, meyhane eri istersen,

bundan sanki ne çıkar.

Yok Cumartesi imiş yok Cuma imiş, bence ne farkı var.

Gerçeğin tadını alan er,

ne altına aldırış eder,

ne kalender tacına bakar.

Ne tasası vardır, ne kini.

Ey Tebrizli hak Şemsi,

yüzünü göstermeseydin sen, yoksul çaresiz kalırdı kulun,

ne gönlü olurdu, ne dini…

* * *

Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

* * *

Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendim

ayrılık atına eğer vurdum inadına

ama bizi unutma, hatırla ama

Sana temiz dostlar,iyi dostlar, vefakar dostlar

yeryüzünde de var, gökyüzünde de var.

Eski dostunla ettiğin yemini hatırla ama

sen her gece ay değirmisini başına yastık edince yollarda

dizime yattığın geceleri hatırla ama.

Sen ey hüsrevi kendine kul, şirin gibi bir nice güzeli esir eden

aşkının ateşi ile tıpkı Ferhat gibi ayrılık dağını delmede olduğunu hatırla ama.

Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında, bir aşk ovasını görmüştün hani,

safran dallarıyla,ağustos gülleriyle sarmaş dolaş,bunu unutma hatırla ama.

Ey Tebrizli Şems, dinim aşktır benim senin yüzünü gördüm göreli.

Benim dinim senin yüzünle övünür ey sevgili, bunu unutma hatırla ama.

* * *

 Müslümanlığın kafirliğin dışında bir ova

ucsuz bucaksız ovada sevdamız uzar gider

arif olan geldimi usulca başını kor

ne müslümanlığa yer var orada ne kafirliğe yer.

ne aklım kaldı benim, ne dinim

ne kararaım kaldı benim ne sabrım

gel ne olur gel artık,

ne gönlümün derdini sor bana ,

ne sararan yüzümü sor bana

ne içimin ataşini sor bana

gel gözünle gör, gel artık.

Sıcağınla pişmiş bir somun gibi, o kıpkızıl al al yüzümü sorma

Gene ekmek gibi bayatlayıp bayatlayıp, gene ekmek gibi ufalana ufalana

Çaresiz dökülmüşüm yollara.

Gel topla beni, gel artık…

Bir vakitler bir oyaydım, yüzünden izler toplamadaydım.

Şimdi buruştum, şimdi sarardım,

gel gör beni, gel artık.

Dere gibi akıyorum sağa sola, ayrılık her yanımda pusuda.

Sabahları yalvarırım yakarırım rüzgarların karşısında.

Gel ne olur, gel artık.

Başın kirle ıslaksada, ayağına diken batmışsa da,

durma gel, Allahaşkına.

Gel demeden kurtar beni, ey aşıklar peygamberi,

gönül ateşinde yanmışım ben, boğulmuşum gözyaşına,

git sor Allahını seversen

ne yol gösterir sevgili, ne çare yazar bana.

* * *

Bu ne güzel koku böyle, bu ne güzel koku.

Gül bahçesinden yoksa gelen o mu?

Gece mi bu gelen, misk mi bu, amber mi bu?

Bu ne güzel koku böyle, bu ne güzel koku.

O pazardan tezcecik yoksa o mu geliyor,

Yoksa güzelimiz geri mi geliyor ne?

Bu nasıl yüz böyle, bu nasıl ışık,

bu nasıl ay böyle, bu nasıl güneş.

Mağaradan mı çıktı, dağdan mı iniyor o yalnızlığın adamı,

O dost.

Boş yere arama şarap testisini sen,

toplama onun ağzını boş yere.

Şu meyhaneciden mi geliyor sandın onu,

dostum onu sen kendin gibi belleme.

Yolda o yapayalnızsa ne olur?Başında sarık yoksa ne çıkar.

Ne bundan güneşe bir leke olur, ne ayın gösterişine zarar.

Bu gece uyma dostum uyuma, bir kolayına getir onu bul.

Sarhoşlar meclisine hep böyle geceleyin gelir O,

bu gece uyuma dostum uyuma.

Biz duvarda asılı duran resimleriz.

Bizi yapan ressamın varlık şavkı,duvarın üzerine bir vurdu mu,

bakarsın o anda canlanıvermiş,kımıldamışız.

O nun selvi boyu bir göründü mü,

bakarsın dünya güllük gülistanlık.

Kalktı bir salındı,kendini bir gösterdi mi,

bakarsın kıyamet koptu gitti.

Bakarsın Kalinus gibi hassalar ülkesindedir O,

bakarsın hayret yurdunda dolaşır hastalar gibi.

Sustum artık ben, sustum artık.

Bu şiir ondan utanıyor.

* * *

Yollara sular dökün,

bahçelere müjdeler edin, bahar kokuları geliyor

O geliyor O!

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Yol verin, açılın, savulun beri durun beri,

yüzü apaydınlık ak pak,bastığı yeri ardında gündüzler gibi bırakarak

O geliyor O!

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Gökler yeryüzünü kapladı örttü bir anda

Bir anda dört yanım misk gibi bir koku sardı

Bir anda bir velvele bir kıyamet koptu cihanda

O geliyor O!

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Bir anda can geldi bağlara , bağlar ışıdı

Bir anda açıldı baktı bağlarda gözler

Bir anda bizde ne dert kaldı ne gam ne keder

O geliyor O!

Ay parçamız, sevgilimiz , yarimiz geliyor.

Yayından fırladı ok, hedefe ha vardı ha varacak

Bahçeler selama durdu, selviler ayağa kalktı

Çayır çimen yollara düştü.

İşte gonca ata binmiş geliyor, biz ne duruyoruz.

O geliyor O!

Ay parçamız, sevgilimiz , yarimiz geliyor.

Sen bizim çevremize gelirsen göreceksin ey Şems

Huyumuz sadece susmak olmuş bizim, susmak

Senin güzel gözlerin için işte canım pusuda

Rahatım kaçtı benim, geceleri uykum kalmadı gitti ama

Bak işte o güzel gözler yola çıkmış geliyor.

* * *

Gene ne oldu sana böyle birden bire

Gene suratın neden asık

Yoksa bir başka dost mu buldun kendine

gene neden uzattın cefa elini

Neden ayağını bizden çekiverdin

Ey parçam benim, sevgilim.

Kötü şeyler söylemiş düşmanlar sana

Yalancılık etmişler kandırmışlar seni

Dün gece içlendim, acındım, bir hal oldum

Gözüme bir damla uyku girmedi

Ey sıcak soluğum benim kalk

Ey dün gecem benim geri gel

Ne gördün nasıl gördün söyle

Böyle çaresiz bırakma bizi

Bir ayna almışsın eline yüzüne bakıp duruyorsun

Perdemizin ardına girmişsin, yırtmışsın perdemizi

Ah, çareme nasıl yol bulayım bilmem ki

Seni gördüğüm günden bu yana

Akıl mı kaldı bende fikir mi kaldı sanki

İşte gönül yurdunun kapısı ardına kadar açık

İşte her yanda ayak izlerin senin

Ne diye düşmanların kapısına koşarsın hala anlamadım

Ne diye hala onların evine girersin

Nerde senden bir söz açan görsem

Hep onun ağzına bakar harap olur biterim

Onda senden bir şey görsem aklıma kötü şeyler gelir

Sakın bu hırsız falan olmasın derim

Derim, sen bunu nerden buldun

Sen bunu nereden aldın, derim

Ey rum ülkesinin övündüğü Şemseddin

Bir daha yüzünü çevirip bakmadın bize

Artık şu dünyanın sensiz hiç tadı yok

Dünyada her şey gözünü seninle açardı

Sen her şeyden olgun ve güzeldin

Bize Tebrizden bir habercik salarsan

Sana kalk bu yana gel kalk gel derim.

Kalk gel derim seni doğuran büyüten toprağa.

* * *

Aya öfkelenmişim ben işte böyle kapkaranlık bir gece olmuşum

Padişaha kızmışım çırılçıplak bir yoksul olmuşum

Güzeller sultanı gel demiş evine çağırmış beni

Ben bir yolunu bulmuşum, yola başkaldırmışım.

Sevgilim baş çeker, nazederse, gamlara atar kararsız korsa beni

Bir kere bile ah demeyeceğim inad için, ah’a da kızmışım ben.

Bir bakarsın altınla aldayır beni O

Bir bakarsın şanla şerefle aldatır beni

Oysa altın falan istemiş değilim ondan,

Şanla şerefe hele çoktan boşvermişimBen bir demirim mıknatıstan kaçıyorum,

Bir saman çöpüyüm ben mıknatıslara yan çizmişim

Ben öyle bir zerreyim ki , bütün aleme isyan etmişim.

Havaya toprağaisyan etmişim, ateşe suya isyan etmişim.

Altı yöne isyan etmişim, beş duyuya isyan etmişim

Hava, toprak ateş su da neymiş ki,

Altı yön de neymiş, beş duyu da ne?

Benim hiç bir şey umurumda değil…

* * *

O kapıyıkapa gayret kemerini kuşan

Bize can şarabını sun,bu meyhaneye aşık kişileriz biz

Hem çok uzaklardan geliyoruz bak, çok uzaklardan.

O kapıyı kapa,gel sen asıl bizi gör,gör halimizi acı

Bir başka kapıyı aç,işte nah şurda gizli bir kapı

Bir büyük sağar bul getir bize,

Sonra doldur şarabı eski dostluğumuzun şerefine

O kapıyı kapa, gel bizi yıka, arıt.

Hani bir gün bilmem unuttun mu, biz hepimiz uykudaydık,

Sen bir tekme atmıştın bize, derken bir , bir daha.

Siçramiş uyanmıştık uykudan, oturup şarap içmiştik sonra

Şarap başımıza vurmuştu, o zaman olmuştu işte ne olduysa.

Denizleri yüksük gibi gören timsahlarız artık,

Tirit mercimek aşerleri değil.

Hadi, inadı falan bırak,inadı bırak ta kendine gel,

Bize şarap ver, şarap…

* * *

N E V A K İ T O L A C A K

N E V A K İ T O L A C A K

N E V A K İ T O L A C A K

N E V A K İ T …

Ş A R A P O L A C A K

Ş A R A P O L A C A K

Ş A R A P O L A C A K

Ş A R A P…

B E N O L A C A Ğ I M

B E N O L A C A Ğ I M

B E N O L A C A Ğ I M

B E N…

O O L A C A K

O O L A C A K

O O L A C A K

O…

* * *

Kulağını ver dinle bak,a ses başı ne diyor.

Bu mahallede bizden bir gönül eri kayboldu diyor.

Derken ansızın biri yolda izini buldu diyor

Belirtileri görün işte diyor.

İşte al kanlar içinde bir elbise diyor,

Ne zamandır O’nu aradık,yandık yakıldık,

Ne zamandır O’nu arayanlar her yönde dövündüler,

Ne üst kodular, ne baş.

Aşıkları kanı hiç eskimiyor, unutulmuyor.

Aşıkların kanı nasılsa hep öyle kalıyor,

Hep öyle taze sıcak.

Bu eski bir kan davasıdır deme sakın

Atma kulağının arkasına şu lafı

Kan bir kere eskidimi kararır kurur ama

Aşıkların kanı durmayacak,gönüllerden biteviye akacak,

Bu buzağa sığınan senin kanlı bakışındır

O büyük sağarı sunan senin nergis gözlerin.

Sarhoşça gelen de onlar, gönüller çalan da onlar

Adamı can evinden vuran da onlar

Ya o yok olunca sen çık ortaya

Ya da o kaybolan gönlü geri ver.

Ey gönül, o şeker gibi gönülden bir parçacık yüz bulursan,şükret haline.

Bütün alem denizin bir damlasında erimiş gitmiş ama

Bir sinek o şekerden sanki ne kadar yer

Bir gün sende böyle öldürülürsen

Sonsuzluğa erecek, hep diri kalacaksın, diri

Öyle bir şehidin canından selam Tebriz’e…

* * *

Kusuruma bakmayın benimdostlar, bağışlayın beni.

Ben davullara, bayraklara aldırmayan bir padişahın yoluna düşmüşüm.

Deli divane olmuşum, çok uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim ben,

Çok uzaklardan geçen bir hayal gibi.

Ama yok ta sayılmam hani, var olan bir şeyim ben.

Hadi ben bensiz geleyim, sen sensiz gel.

Ne varsa şu ırmağın içinde var.

Soyunalım, iki can dalalım şu ırmağa hadi.

Bu kupkuru yerde sitemden gayri ne gördük.

Bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri.

Bu ırmakta ne ölmek var bize

Bu ırmakta ne gam var, ne keder, ne dert.

Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan,

Bu ırmak iyilikten cömertlikten ibaret.

Durma çabuk gel, gelmem deme,

Ne evet demek yaraşır sana , ne hayır.

Senin şanına sadece gelmek yaraşır dostum,

Senin şanına sadece gelmek yaraşır.

* * *

Beri gel daha beri daha beri,

Bu yol vuruculuk nereye dek böyle.

Bu hır gür bu savaş, nereye dek.

Sen bensin işte, ben senim işte.

Ne diye bu direnme böyle ne diye,

Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık ne diye.

Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek.

Ne diye böyle şaşı olmuşuz ne diye.

Zengin yoksulu hor görür ne diye,

Sağ soluna yan bakar ne diye.

İkisi de senin elin ikisi de.

Peki kutlu ne kutsuz ne?

Topumuz bir tek inciyiz , bir tek.

Başımız da tek, aklımız da tek.

Ne diye iki görür olup kalmışız,

İki büklüm gök kubbenin altında ne diye?

* * *

Sen habire gevele dur bakalım

Habire usul boylu birlik çam ağacı de

Sonu nereye varır bunun nereye

Şu beş duyudan, altı yönden

Varını yoğunu birliğe çek birliğe

Kendine gel benlikten çık uzak dur

İnsanlığa karıl, insanlara,insanlarla bir ol

İnsanlarla bir oldun mu bir madensin bir ulu deniz

Kendinde kaldın mı, bir damlasın, bir dane

Ama sen canı da bir bil bedenide

Yalnız sayıda çoktur onlar alabildiğine

Hani şu bademler gibi, bademler gibi

Ama hepsindeki yağ bir.

Dünyada nice diller var, nice diller

Ama hepsinde anlam bir

Sen kapları testileri hele bir kır

Sular nasıl bir yol tutar gider

Hele birliğe ulaş, hır gürü savaşı bırak

Can nasıl koşar, bunu canlara iletir.

* * *

Olduğum gibi kim görebilir beni

Ne rengim var benim ne nişanım

Benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama

Hem o sırlarım ben hem de o sırları saklayanım.

Bu gönül ne vakit durulacak bilmem

Ama şu anda hiç kımıldamadan da duran benim,

Yürüyüp giden de ben.

Ben bir denizim kendi varlığı içinde taşan,

Uçsuz bucaksız,alabildiğine geniş, kıyısız, hür bir deniz.

İki dünya da yok oldu gitti bende

Artık ne bu dünyadan sorsunlar beni, ne o dünyadan.

Sen bizim aynımızsın dedim ey can!

Amma yaptın dedi, o da ne demek.

Şu gördüklerin hep benim.

Yoksa dedim sen O musun?

“Hey, kendine gel! Sus!” dedi.

“Benim ne olduğum dile gelmez..”

Öyleyse dedim sana işte dilsiz, dudaksız konuşan biri.

Yoklukta ayaksız yürümedeyim, gökteki ay gibi.

İşte sana elsiz ayaksız durmadan koşan biri.

“Böyle koşup durmak” dedi bir ses “senin nene gerek?”

Bak bana, apaçık ortadayım da gene gizliyim

Sen beni gör asıl Beni!

Eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum

Eşi bulunmaz bir deniz olmuşum ben

Tebrizli Şems’i gördüm göreli.

* * *

Biz gittik kalanlar sağ olsun

Doğan önünde sonunda ölür.

Gök kubbede oturanlar iyi bilir

Damdan bir taş atıldı mı düşer

Hırsı bırak kendini boş yere harcama

Şu toprak altında çırak ta bir ustada

Hiç naz etme a güzel, bu mezarda ne şirinler var ne şirinler

Ferhat gibi yok olup gittiler.

Direği yelden yapağı güzel,dayansa dayansa ne kadar dayanır

Kötüydü isek geçtik gittik kötülüğümüzle

Yiğit isek hayırla anın bizi.

Zamanın tek eri olsan bile

Bir gün gidersin sende, tek tek gidenler gibi.

Yok olmak istemiyormusun?İyi şeylerden evladın olsun.

İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan

O dur dünyaya direk olanların canı

Şu akıp giden kum seline bak

Ne durması var ne dinlenmesi.

Bak birden bire bir dünya nasıl bozulur.

Nasıl atar bir başka dünyanın temelini

Bu kupkuru yerde ben Nuh’ un gemisi

Ömrümün sona ermesi de tufan.

Girdik susanlar arasına yattık uyuduk,

Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa.

* * *

Gel muştusu erişti canım

Gel diyor yüceler yücesi

De sen de can ol kanatlanıp uçma,

Kurak yerde dalgaların sesi duyuldu birden

De sen balık olda sıçrayıp denize dalma

Davullar dövdürüp geri dön diyor sultan

De sen doğan ol da, avdan eteğini çekip sultana doğru kanat açma.

Sonsuzluk güneşi aşk yurdunu ışığa boğdu,

De sen aşık ol da semağa başlama.

* * *

Can bağışlıyor o güzeller sultanı,güzellik bağışlıyor.

A güzellik vurgunu yol nereye.

Açıldı işte beden kafesinin kapısı

Uç ey kuş öz cevherine doğru uç.

İşte acı su, işte bataklık

İşte ölmezlik, işte özgürlük

Canın yüce doruğuna uç

Çık git aradan ey can

Çekil de ayrılıktan kavuşmaya göçelim

Ne vakite dek taşla toprakla, çanak çömlekle dolduracağız eteğimizi.

Koynumuzu, koltuğumuzu ne vakte dek

Çekelim elimizi topraktan

Çanak çömlekten çekelim de göğe ağalım

Bu toprak kalıp nasıl kafese koydu seni,

Nasıl çuvala soktu.

Yırt çuvalı ca çevrene bak.

Yüceler yücesi rabbim, sen sor gene sen cevap ver.

Çünkü sorular bilginide sensin, cevaplar bilgini de.

Mevlana celalettin -i rumi

06/08/2007

img70/8890/mevbaniu3.gif

 img501/3613/rumiportkh1.jpg

img514/5328/mesnevidennb3.gif

 

1. Bölüm

I. – II. C i l t
Sunuş

“Mevlana, “Mesnevi” sine “Birlik Dükkani” demekte, “Mesnevi” yi
“Mesnevi’miz, Birlik dükkanıdır;
Birden başka ne belirirse puttur.” beytiyle övmekte. Birlik Dükkanı.. Her varlık o dükkanda yoğrulup yapılmakta, orda sergilenmekte, satılmakta; orda yıpranıp gene orda potaya girmekte, yenilenmekte. Sebepler sonuçları meydana getirmekte; sonuçlar, gene sebepler haline gelip başka sonuçlar belirmekte. Bu dükkanın bir ucu, dükkanı yapanın kudret elinde; öbür ucu, sonsuzluğa dek gitmekte ve gene o kudret eliyle sonu ön olmakta; her an yaratılmakta. Bu dükkanın alıcısı, satıcısının kendisi.”
“Mesnevi”
Tercümesi ve Serhi
I.-II. Cilt
Tercüme ve Serheden Abdülbaki Gölpinarli


 

Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor. Diyor ki:
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla kadın da ağlayıp inlemiştir, erkek de. Ayrılıktan parça parça olmuş bir gönül isterim ki aşk ve özlem derdini anlatayım ona. Aslından uzak kalan kişi buluşma zamanını arar durur. Ben her toplulukta ağladım, inledim. İyi hallilerle de eş oldum, kötü hallilerle de. Herkes kendi zannınca dost oldu bana. İçimdeki sırlarımı ise kimse aramadı. Benim sırrım, feryadımdan uzak değil, fakat gözde, kulakta o ışık yok. Beden candan, can da bedenden gizli değil; fakat kimseye canı görmeye izin yok. Ateştir neyin bu sesi, yel değil. Kimde bu ateş yok ise, yok olsun o kişi. “Aşk ateşidir ki neye düştü, aşk coskunluğudur ki şaraba düştü. Ney, bir dosttan ayrılana eştir, dosttur, perdeleri perdemizi yırttı gitti. Ney kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede. Mecnun’un aşk hikayelerini anlatmada. Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri kim gördü? Ney gibi bir solukdaşı, bir hasret çekeni kim gördü? “Bu aklın mahremi, akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur. Gamımızla günler geçti, akşamlar oldu, günler yanışlarla yoldaş kesildi de yandı gittiler. Günler geçip gitti ise, de ki: Geçin gidin, pervamız yok. Sen kal ey dost, temizlikte sana benzer yok. Balıktan başka herkes suya yandı, rızkı olmayanın da günü uzadıkça uzadı. Ham; pişkin, olgun kişinin halini hiç mi hiç anlayamaz. Öyle ise sözü kısa kesmek gerek vesselam.
[ I, 1-18]

Herşey sevgilidir, aşıksa bir perde; diri olan sevgilidir aşıksa bir ölü. Kimin aşka meyli yoksa kanatsız bir kuşa döner; eyvahlar olsun ona. Sevgilimin ısığı önde, artta olmadıkça nasıl önü-ardı akıl edeyim ben? Aşk bu sözün söylenmesini ister; ayna gammaz olmaz da ne olur? Aynan, biliyor musun, neden gammaz değil? Yüzünden toz, pas silinmemiş, arınmamış da ondan.
[ I, 30-34 ]
Tanrı’dan edebi gözetmek için başarı dileyelim: edepsiz, Tanrı’nın lütfundan mahrum kalmıştır.
[ I, 78 ]
Edepsiz, yalnız kendine kötülük etmez; bütün çevreye ateş salar. şu gök, edep yüzünden ışıklarla dopdolu bir hale gelmiştir; melek edep yüzünden suçtan arınmıştır, temiz olmuştur.
[ I, 79;91 ]
Ulu bir kişinin sofrası başında, ona karşı kötü zanda bulunmak, harisliğe kalkışmak küfürdür.
[ I, 86 ]
Aşığın hastalığı, hastalıklardan apayrıdır; aşk, Tanrı sırlarının usturlabıdır. Aşk ister bu yandan olsun, ister o yandan; sonunda o yana kılavuzdur bize. Aşkı anlatmak, bildirmek için, ne dersem diyeyim, asıl aşka geldim mi, o sözlerden utanır-kalırım. Dilin anlatışı aydınlatır, aydınlatır ama, dile düşmeyen, söze gelmeyen aşk, daha da aydındır.
[ I, 110-113 ]
Dile, özle; fakat ölçülü dile, özle; bir saman çöpü bir dağı kaldıramaz. Dünyayı aydınlatan güneş, birazcık yaklaşsa herşey yanar-gider.
[ I, 140-1 ]
Gerçek söz verişleri, gönül kabullenir; geçici söz verişlerse insanı tasalandırır. Büyüklerin söz verişleri, yürüyüp duran bir definedir; ehil olmayanların söz verişleriyse akıp giden bir zahmettir, bir eziyettir.
[ I, 180-1 ]
Tavuskuşunun da düşmanı ayaklarıdır. Nice padişah vardır ki gücü kuvveti öldürmüştür onu.
[ I, 209 ]
Bu dünya bir dağdır, yaptıklarımızsa ses; ses yankılanır, gene bize döner gelir.
[ I, 215 ]
Çünkü ölülerin sevgisi eğleşmez; çünkü ölü bir daha dönüp gelmez. Dirinin aşkı gönüldedir, gözdedir; her solukta gonceden de daha taze bir hale gelir.
[ I, 217-9 ]
Ölümsüz dirini aşkını seç çünkü cana canlar katan şarabı odur sana sunan. Sen bize o padişaha varmaya izin yok deme; kerem sahibi olanlara işler güç değildir.
[ I, 220-2 ]
Bu riyazatlar, bu cefalar potanın, gümüşten posayı ayrıması içindir.
İyinin, kötünün sınanması, kaynayıp kötü tortudan ayrılması, üste ağması içindir altının.
[ I, 232-3 ]
Can yolu, kesin olarak bedeni yıkar; o yıkıntıdan sonra da yapar, düzen koşar onu. Altın definesini çıkarmak için yıkmıştır evi; o defineyle de evi, daha sağlam yapar.
[ I, 306-7 ]
Öfke ile istek, insanı saşı eder; canı doğruluktan ayırır. Garez geldi mi hüner örtülür; gönülden yüzelerce perde, gelir de gözün önüne çekiliverir.
[ I, 333-4 ]
O gönüllere gönül kesilenin haberlerinden birini duy; hani “Namaz ancak gönül huzuruyla tamamlanır” der.
[ I, 382 ]
Kim uyanıksa daha da beter uykudadır o; uyanıklığı uykusundan da beterdir onun. Canımız, Tanrı’yla uyanık olmazsa uyanıklık, bir geçittir, bir boğaz gibidir bize.
[ I, 411-2 ]
Yolda, bundan daha sarp geçit yoktur; ne mutlu o kişiye ki yoldaşı haset degil.
[ I, 433 ]
Gümüşün dışı aktır, berraktır ama onun yüzünden el de kararır, elbise de. Ateşin, kıvılcımlarıyla al-al bir yüzü vardır ama yaptığı kötü ise bak, sonundaki karaliğı seyret.
[ I, 452-3 ]
Hem gam cağında, hem esenlik cağında Tanrı’ya dayanmadan tümden ona teslim olmadan başka hersey duzendir, tuzaktır.
[ I, 472 ]

Anlayışı, hatırı keskinleştirmekle Tanrı’ya yol bulunmaz; padışahın lütfu ancak kırılmış, dökülmüş gönülleri alır katına.
[ I, 536 ]

Toprak emindir; ona ne ekersen hainlik etmez, onu biçersin. Ilkbahar, Tanrı fermanını getirmedikçe toprak gizli seyleri meydana çıkarmaz.
[ I, 514;516 ]
Gözüne görüş gücü verdi mi, gözünde bu alem gibi yüzlerce alem peydahlanır. Sana göre bu dünya pek büyüktür, sonsuzdur ama bil ki Tanrı gücüne karşı bir zerre bile değildir.
[ I, 527-8 ]
Ne vakte dek dunyayı zaptedeceğim, varlığımla şu dünyayı dolduracağım diyeceksin? Dünya, baştan başa karla dolsa güneş bir baktı mı hararetle hepsini eritir gider. O hayal kusurları tutar, hikmet haline getirir; o zehirli suyu şerbete döndürür. O işkiller koparan, zanlar türeten şeyleri tam inanç eder; kin sebeplerinden sevgiler bitirir.
[ I, 546-47;549-50] devamı 2.Bölümde

alıntı.

Mevlana celalettin -i rumi

img355/9909/mevbanhy5.gif  

img464/8123/rumiportqy4.jpg  

img464/4592/mesnevidenkz4.gif

 

2.Bölüm

Bir yere on tane mum getirseler,
görünüşte herbiri öbüründen ayrıdır.
Fakat ışıklarına yüz çevirdin mi,
hiç şüphe yok ki birinin ışığı, öbüründen ayırd edilemez.
Dostun dostlarla birleşmesi hoştur;
sen mana eteğini tut; görünüş inatçıdır, bas çeker.
İnatçı görünüşü eziyetlerle erit-gitsin de
onun altında defineye benzeyen birliği seyret.
[ I, 683-84;687-88 ]

Tahta kılıçla savaşa gitme;
iş başa düşmeden önce bir gör, anla onu.
Tahtaysa yürü, bir başka kılıç ara;
ama elmassa neşeyle gel beri.
Kılıç erlerin silahlığındadır, onları görmek kimyadır sana.
Bütün bilenler, bunu böyle demişlerdir,
böyle: Bilen alemlere rahmettir.
[ I, 719-21 ]

Gülen nar, bağı bahçeyi de güldürür;
erlerle sohbet seni de erlere katar.
Katı taş olsan, mermer kesilsen bile
bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.
[ I, 726-7 ]

Temiz erlerin sevgisini ta canının içine dik;
gönlü hoş kişilerin sevgisinden baska bir sevgiye gönül verme.
Umitsizlik köyüne gitme; ümitler var.
Karanlığa doğru yürüme, güneşler var.
[ I, 728-9 ]

Hadi bir gönüldesten gıda ver gönlüne;
yürü devleti devlet sahibinden ara.
[ I, 731 ]

O ışığı canlara Tanrı saçmıştır;
bahtı olanlar da eteklerle o ışığı toplamışlar, elde etmişlerdir.
Yüzünü Tanrı’dan başkasına çevirmeyen kişi
o ışık saçışından elde etmiştir.
Kimin aşk eteği yoksa o ışık saçışından bir pay elde edememiştir.
[ I, 765-7 ]

Putların anası, bir put olan nefsimizdir;
çünkü put yılandır; nefis putuysa ejderha.
Put kırmak kolaydır, pek kolay;
fakat nefsi kırıp geçirmeyi olay görmek bilgisizliktir, bilgisizlik.
[ I, 777;783 ]

Tanrı, bize yardım etmek dilerse
gönlümüze, ağlayıp inleme istegini verir.
Ne mutlu gözdür o göz ki onun için ağlar;
ne kutlu gönüldür ki onun için yanar-kavrulur.
Her ağlamanın sonu gülmektir;
sonu gören kişi mutlu bir kuldur.
Nerde akarsu varsa orada yeşillik vardır;
nerde akan gözyaşı varsa oraya rahmet gelir.
[ I, 822-25]

İnleyen dolap gibi gözlerinden yaşlar saç da
can alanından yeşillikler bitsin.
Ağlamak istiyorsan gözyaşı dökenlere acı;
acınmak isitiyorsan sen de acı arıklara.
[ I, 826-27 ]

Gam gördün mü bağışlanma dile;
çünkü gam, yaptığı işi yaratıcısının buyruğuyla yapar.
Tanrı isterse gamın ta kendisi neşe olur;
ayak bağının ta kendisi hurluk kesilir.
Ey oğul, gözünü açarsan
yumuşaklık suyunun da Tanrı buyruğuyla
varolduğunu görürsün, öfke ateşinin de.
[ I, 841-2;857 ]

Suyla toprak, İsa’nın soluğunu otlayınca kol-kanat açtı;
bir kuş oldu da uçtu. Senin tesbihin,
suyla topraktan meydana gelen bir buğudur ama,
gönül gerçekliğiyle üflenen soluktan
suyla toprak canlanır, cennet kuşu olur.
[ I, 870-1 ]

Kazanan Tanrı sevgilisidir
sözünü işit de dayanc yüzünden sebebe sarılmakta tembelleşme.
[ I, 919 ]

Bir gözümüz var, onda da birçok hastalıklar var;
öyleyse yürü kendi görüşünü dostun görüsünde yok et.
Bizim görüşümüze karşılık onun görüşünü elde etmek,
verilenin yerine alınan ne güzel karşılıktır;
onun görüşünde bütün dileklerini bulursun.
[ I, 926-7 ]

Bu dünya zindandır;
biz de dünyadaki mahpuslarız;
del zindanı kurtar kendini.
[ I, 987 ]

Geminin içindeki su, gemiyi batırır;
gemi altındaki suysa gemiye arka olur.
Malı-mülkü gönlünden şürmüştü de bu yüzden Süleyman,
ancak yoksul adını takınmıştı.
Ağzı kapalı testi, uçsuz-bucaksız denizin üstünde
hava dolu bir gönülle yüzer-gider.
İcte yoksulluk havası oldu mu insan,
dünya denizinin üstünde eğleşir.
Bu dünya, tümden onun mülküdür de
gönlünün gözünde hiçbir şey değildir mal-mülk.
[ I, 990-94 ]

İmanını yenile; ama dille söyleyerek değil
a gizlice dileğini yenileyen kişi.
Dile uyuş yenilendikçe iman yenilenemez;
cünkü nefsin dileğine uyuş,
o kapının kilididir ancak.
[ I, 1083-4 ]

Herşeyin adı, bize göre, görünüşüne uygundur;
fakat Tanrı’ya göre içyüzüne uygundur.
Musa’ya göre sopasının adı sopadır;
fakat Tanrı katında o sopanın adı ejderhadır.
Hasılı sonumuz ne olacaksa,
Tanrı katında gerçekten adımız odur bizim.
[ I, 1244-5;1249 ]

Şu kaza yüz kere yolunu vursa,
gene senin çadırını gökyüzünün yücesine o kurar.
Seni, aman yurduna götürüp dikmek için,
şu korkutuşunu lütuf, kerem say.
[ I, 1265-6 ]

Sen zulumle bir kuyu kazmadasın
ama şunu bil ki o kuyuyu kendin için kazıyorsun.
İpekböceği gibi kendi çevreni örme;
kendin için bir kuyu kazacaksan bari boyunca kaz.
Zayıfları yardımcısız sanma;
Kur’an’dan “Allah’ın yardmı geldi mi” suresini oku.
[ I, 1315-8 ]

A filan, insanlarda gördüğün nice zulümler var ki bunlar,
onlara vuran, huyundur senin.
İnananlar birbirinin aynasıdır;
bu haberi Peygamber’den getirirler.
[ I, 1324;1333 ]

Sen dilersen ateş tatlı su olur;
dilemezsen su da ateş kesilir.
Bizdeki şu istek de senin icadın;
zulümden kurtulmamız da senin lütfun.
Bu isteği biz istemeden vermişsin bize;
ihsan definesini herkese acmışsın.
[ I, 1341-3 ]

Şunu bil ki safları yaran arslanla savaşmak kolaydır;
arslan odur ki nefsini alteder.
[ I, 1394 ]

Korkmayın sözü, korkanlara sunulan yemektir;
bu yemek, korkanların harcı olan bir yemektir.
[ I, 1435 ]

Ey oğul, cebri, Tanrı kimin gözünü açmışsa o tanır.
[ I, 1472 ]

Kim saygı sayarsa, saygı görür;
kim şeker getirirse, badem helvası yer.
Temiz şeyler kimler içindir? Temizler icin.
Sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör;
incit, incin.
[ I, 1500-1 ]

Akla dayanan söz, inci olsa, mercan olsa,
cana ait bahis, gene başkadır.
Can bahsi, bir başka duraktır;
can şarabının bir başka kıvamı vardır.
[ I, 1507-8 ]

Tanrı’ya şükretmek
herkesin boynuna takılmış bir gerdanlıktır;
herkesin borcudur; savaşmak, yüzünü ekşitmekse
kimseye borç da değildir;
şükür de denmez ona.

Her soluğu, Tanrı’dan yüzlerce mektup,
yüzlerce haberçavuşu kesilsin;
bir Yarabbi demesine karşılık Tanrı’dan,
altmış kere buyur kulum sesi gelsin.
[ I, 1587 ]

Aklı-fikri eren kişilerin iştahları sabradır;
helvayı çocuklar arzular.
[ I, 1610 ]

Söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek. Sen de söze, dinlemek yolundan gir.
[ I, 1636 ]

Bir lokmadan haset doğarsa, seni faka düşürürse, bilgisizlik gaflet meydana gelirse, o lokmayı haram bil.
[ I, 1655 ]

Lokma tohumdur, verdiği şey de düşünceler. Lokma denizdir, incileri düşünceler.
Ağza alınan helal lokmadan, gönülden kulluğa bir akış, öbür dünyaya gitmeyi kurus dogar.
[ I, 1657-8 ]

Dilden, ağızdan ansızın çıkan söz, bil ki yaydan fırlamış bir oktur sanki.
Ay oğul, o ok, bir daha geri dönmez; suyu baştan kesmek gerek.
[ I, 1667-8 ]

A dil, hem sonsuz bir haznesin sen; hem dermanı bulunmaz bir dertsin sen.
[ I, 1711 ]

Yandım ben; birisi kavini tutuşturmak isterse benden tutuştursun da çerçöpu alevlensin-gitsin.
[ I, 1730 ]

Sel selligini yapmaya, gürleyip akmaya başladı mı başından kes seli; yoksa her yani rezil eder, yikar gider.
Fakat yikilacakmış alem, varsın yıkılsın, gam yemem ben; yikik yerin altinda padisahin definesi bulunur.
Tanri’ya batmis kisi, daha da fazla batmak ister; can denizinin dalgasi gibi alt-ust olmayi diler.
Denizin dibi mi daha hos gelir ona, ustu mu, onu noku mu daha guzeldir, kalkani mi?
A gonul, nes’eyi beladan ayird edersen, vesvese tarafindan paralanmis olursun.
Dilegine erismekte seker tadi bile olsa degil mi ki sevgili, dilekten vazgecmeni istiyor; vazgec dilekten.
A dost, asiklarin yasayisi olmektedir; gonul vermedikce gonlu bulamazsinsen.
[ I, 1751-7;1759]

A gerceklerin ovuncu, gerceklikte bulun, sen baskossesin; bense kapina esigim senin.
Mana bakimindan esik de nedir, bas kose de ne? Bizim o sevgilimizin bulundugu yerde, biz nerde, ben nerde?
A cani bizden, benden kurtulmus guzel, a erkekte de, kadinda da soze sigmaz, gozle gorulmez can.
Erkekle kadin bir olunca, o bir, sensin; birler de yk olup gidince kalan, gene sensin.
Kendi kendinle hizmet, agirlayis tavlasini oynamak icindir ki bu ben’i, biz’i meydan getirdin.
Boylece de ben’ler, sen’ler bir can olur da sonunda sevgiliye dalar-gider.
[ I , 1791-6 ]

Ten gozu gorebilir mi; gamlanman, gulmen hayale gelebilir mi?
Sen gamlanmaya, gulmeye baglanmis gonule, onu gormeye layik bir gonul deme.
Gama, guluse bagli olan kisi, bu iki egreti seyle diridir.
Onu, sonu olmayan yemyesil ask bahcesinde, gamdan, nes’eden, baska ne de cok meyvalar var.
Asiklik bu iki halden de ustundur; baharsiz, guzsuz yemyesildir, teru tazedir.
[ I, 1798-1802 ]

Biz balarilarina benziyoruz, kaliplarsa muma. Kalibi mum gibi goz-goz, ev-ev yaratmis.
[ I, 1821 ]

Padisahin kulagi, gozu pencerededir; erkek olsun, kadin olsun, kimin cani neye calisiyor, onu gozetleyip durur.
[ I, 1832 ]

Dunyanin lutuflarda bulunmasi, yaltaklanmasi hos bir lokmadir ama az ye o lokmayi; cunku ateslerle dolu bir lokmadir o.
Ates gizlidir de tadi meydandadir; fakat dumani isin sonunda belirir.
[ I, 1864-5 ]

Elinden geldikce kul ol, padisah olma. Top gibi zahmetler cek, mihmetlere katlan, cevgen olma.
[ I, 1876 ]

Baharlardan tas yeserir mi hic? Sen de toprak ol da senden renk-renk guller bitsin.
Yillardir gonuller tirmalayan tas oldun; denemek icin bir zamancagiz da toprak kesil.
[ I, 1919-20 ]

Nerde mum konan yere benzeyen bir soluktan parlasam, orada butun bir dunyanin zorluklari cozuldu demektir.
Gunesin bile aydinlatamadigi karanlik bizim solugumuzla kusluk cagina doner.
[ I, 1949-50 ]

Bir mumdan yakilan mumu goren, gercekten de asil mumu gormustur. Boylece o mumun isigi, yuz muma nakledilse, o mumdan yuzlerce mum yakilsa, sonuncusunu goren bile, asil ilk mumu gormus sayilir. Isigi sitersen son mumdan al; istersen can mumundan; hicbir farki yoktur.
Istersen son mumun isigini gor; istersen gecmislerin mumunu gor.
[ I, 1955-58 ]

Zati kendini, onu, ardi var saniyorsan, bedene baglanmissin, candan mahrumsun.
Asagi, yukari, on, ard, bedenin sifatlaridir; yonsuzlukse aydin canin oz sifatidir.
[ I, 2016-17 ] devamı 3.Bölümde

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com