DEFİNE

06/25/2007

img145/5181/mevbanrq8.gif  

img390/3336/rumiportrf3.jpg  Kıssalar

DEFİNE

Aç tavuk rüyasında, kendini darı ambarında görürmüş misali bizim Yoksul’a da rüyasında:

-Ey ömrü yoksulluklar içinde geçmiş olan!. Kalk, komşun olan kâğıtçıda; şu şekilde, şu renkte bir kağıt var, onu bul ve kimsenin olmadığı yere giderek orada oku. Sakın başkalarına gösterme. Bir define kağıdıdır o. İş yayılır, ortalara düşerse bile gamlanma. Senden başka kimsecikler bir arpa tanesi bile alamaz ondan. Elde etmen uzarsa sakın ümitsizliğe düşme. Her an: “Allah’tan ümit kesmeyin” ayetini hatırla.

Müjdeci bunları söyledikten sonra, elini adamın göğsüne koydu:
-Haydi, yürü, zahmet çek!. dedi.

Yoksul kendine gelince sevindi, içi içine sığmıyordu. Hemencecik kalktı, giyindi, dışarı fırladı. Doğru kâğıtçının yolunu tuttu. Dükkandan girdi, aradığının farkına varılmasın diye bir müddet başka kağıtları karıştırdı, bulacağını ümit ettiği tarafa yöneldi…

-Aman Allah’ım!… İşte o. Tüm alametler var üzerinde… şekli, rengi… hepsi tas tamam uyuyor tarife… Diye bağırmamak için zor tuttu kendini. Fark ettirmeden sokuşturarak bir tarafına, gizledi kağıdı ve:

-Hayırlı pazarlar olsun usta… Diyerek ayrıldı dükkandan, kimselerin bulunmadığı bir tarafa yöneldi, içinden de:

-Bu değerli kağıt onca başka kağıdın arasına nasıl girdi?.. Meşk kağıtlarının arasında, hazine tarifi. Allah Allah!… Nasıl olur da her şeyin koruyucusu Allah, birilerinin bir şeyler aşırmasına müsaade eder? Bütün ovalar altınla, gümüşle dolu olsa, Allah istemedikçe ondan bir arpa tanesi dahi alamazsın.. Yüzlerce kitap okusan; Allah takdir etmediyse aklında hiçbir şey kalmaz, Amma….. Allah’a kulluk edersen; bir kitap bile okumadan ağzından öyle inciler dökülür ki sen de şaşırır kalırsın da; “bunlar benden mi çıktı?” Diye ,kendinden geçersin. Şimdi iyiden iyiye inanıyorum ki; gördüğüm rüyadaki kişi erenlerden.. Yoksa  eliyle koymuş gibi bilebilir miydi yerini?.

Etrafına bakındı, kimselerin olmadığına kanaat getirince, sakladığı yerden çıkardı kağıdı, başladı incelemeye, okumaya:

-”Bil ki; şehrin dışında mezar olan filanca kubbe var ya… Hani arkası şehre, kapısı Ferkad yıldızına (Kuzey kutbuna yakın olan iki parlak yıldız)karşı… Türbeye arkanı dön, yüzünü kıbleye çevir, sonra yayla bir ok at. Kutlu kişi, yaydan oku attın mı, okun düştüğü yeri kaz.”

Yoksul bir yay buldu, oku koydu, bütün gücü ile çekerek gerdi yayı ve boşluğu bıraktı oku. Düştüğü yeri kazmaya başladı sevinerek. Kazdı kazdı. Nafile, bir şeycikler yok. Kolunda kuvvet, kazma-kürekte ağız kalmadı. Gizli defineden bir
eser yok. Böylece her gün ok atmaya, düştüğü yeri kazmaya başladı. Yok, bir türlü bulamıyor, lakin ümidini de hiç kaybetmiyor, devam ediyor kazmaya. Daima orayı burayı kazdığından şehirde de dedi kodu yayılmaya başlamış, fırsatçılar durumu padişaha haber vermişti. “Filan Yoksul bir define kağıdı bulmuş, her tarafı kazıp duruyor” diye. Zaptiyeler söylenen yerde buldular, karga tulumba alıp getirdiler Padişahın huzuruna:

-Bre densiz; benim memleketimde, benden gizli hazine ararmışsın, doğru mudur? Diye gürledi Padişah.

Yoksul; yoksul ama, akılsız değil ya.. Durumun vahametini fark etti, yalan söylerse merhametsiz Padişahın derisini bile yüzdüreceğini anladı, saklamadan rüyasından başlayarak tüm olan bitenleri bir bir anlattı, defineyi tarif eden kağıdı da koydu Padişahın önüne.

-Hadsiz hesapsız zahmetlere girdim, defineden bir habbe bile meydana çıkmadı, yorgunluğum, açlığım, uykusuzluğum da yanıma kaldı. Ey kaleler fethetmiş Padişahım, belki senin bahtın yaver olur da bulursun defineyi… dedi.

Padişah da altı ay, belki daha fazla ok attı, kazdırdı durdu. Nerede katı bir yay duysa hemen getirtip onunla deniyor. Lakin nafile. Eziyetten, dertten, sıkıntıdan başka bir şey elde edemedi. Define adeta “Anka”ya benziyordu. İsmi var, cismi yok. Her taraf kazılmış, kuyularla dolmuştu etraf. Günün birinde Padişah Yoksul’u çağırttı, define kağıdını önüne atıp:

-Bu işi olanın yapacağı bir şey değil. Senin işin yok. Bu iş sana daha layık! Bulursan ne âla, helalı hoş olsun, bulamazsan kazar durursun ..dedi.

Kağıdı alan Yoksul; düşmanların, hasetçilerin fitnelerinden emin oldu, hemen kazmayı küreği omuzlayıp sevdalandığı şeye adamakıllı sarıldı.. Bulduğu her sert yayı alarak denemeler yaptı, kazdı durdu. Görenler, padişahın izin verdiğini bildiklerinden ses çıkarmazlar ama haset etmekten de geri durmazlar.

Günler günleri, günler ayları kovaladı. Yoksul’un bir yerleri kazması günlük hayatlarında en alıştıkları, tabii bir parça oluverdi. Kanıksandı. Yoksul aç, açık, çıplak, perişan bir halde macerasının, aşkının, sevdasının peşinden ayrılmadı aylar boyu. Vefasızlık etmedi sevdasına, usanmadı da. Ama sonuç da yok.
Serap misali; tam kavuştum derken, yine boş hayal, havayı döven eller.

Nihayet gözler yorgun, beden yorgun, umutların kırıntıları da tükenmekte iken: “Neden yardım istemiyorum?. O isteyin  vereyim, dua edin kabul edeyim demiyor mu?. “Diye düşündü, açtı gönlünü, gönlünün ellerini:

-Ey sırları bilen!. Bu define için ömrümü ziyan ettim!. Hırs şeytanı acele ettirdi bana, tedbir alamadım, akıllı davranamadım!. Düğümü; bağlayana müracaat ederek çözeyim demedim!. Ya Rabbi!.. Bu işten tövbe ettim. Kapıyı sen kapadın, yine sen aç!. Duada da hünerim yokmuş, yine başımı hırkaya çekiyor, sana yalvarıyorum: Hüner nerede, ben neredeyim?. Doğru bir gönül nerede?. Bunların hepsi de senin aksin, hepsi de sensin….

Duaları geceler boyu, günlerce sürdü. Allah’tan ilham geldi, çözüldü müşkülleri.

-Yaya bir ok koy at, dendi. Yayın zıhını adamakıllı çek mi dendi?. Yaya bir ok koy at dedi, ta  kulağına kadar çek demedi. Sen, ukalalığından yayı çekmeye, okçuluk hünerini göstermeye çalıştın. Şah damarından daha yakındır O sana.
Halbuki sen ok gibi düşüncelerini uzaklara atmadasın. Av yakında sen uzağa düşmüşsün. Kim daha uzağa ok atarsa, daha uzaktadır. Sen okçuluğunu perde yaptın kendine, halbuki isteğin koynunda idi…

Mesnevi-Cilt:6-Sayfa:152-…….-188

VAİZ

img153/1619/mevbanvd6.gifimg390/3336/rumiportrf3.jpg

 Kıssalar

VAİZ

Bir vaiz vardı… Minbere çıktığı zaman ilk işi şöyle dua etmek olurdu:

-Ya Rabbi!.. Kötülere, fesatçılara, isyancılara merhamet et. Hayır sahipleri ile alay edenlerin tümüne, kafir gönüllülere, kilisede bulunanlara yardım et…

Ona:

-Hiç böyle bir adet, böyle dua görmedik. İyileri, hayır  sahiplerini, dua edilmeye layık olanları bırakıp; nerede beddua edilmesi gereken it, kopuk, zararlı insan varsa onlara dua ediyorsun.. Bu mertliğe, insanlığa, yiğitliğe, fazilete sığmaz… dediklerinde:

-Ben onlardan iyilikler gördüm, bu yüzden onlara dua etmeyi âdet edindim… diyor.

-Onlardan ne iyilik ulaşabilirki insana… olsa olsa ancak bela gelir bulur. Sen galiba iyiden iyiye karıştırır oldun her şeyi… İyilik nerede, o saydıkların nerede?. Ateş ile su gibi.. Asla bir arada olamazlar.

-Hayır dostlar hayır!. Yanılıyorsunuz!. Dua ettiklerim var ya; o kadar kötülükte bulundular, o derece zulüm, eza, cefa edip incittiler ki beni, sonunda şerden kurtarıp, hayıra ulaşmama vesile oldular.

Ne vakit dünyaya yöneldim ise onlardan eziyet gördüm, dayak yedim, bu nedenle iyilik tarafına kaçar oldum.

Beni o kurtlar yola getirdiler… İyiliğime sebep oldular..

Ey aklı başında olanlar!.. Bu yüzden onlara dua etmek boynumun borcudur.

Kul dertten elemden Allah’a sığınır, O yüce Padişaha sızlanır, uğradığı zahmetten yüzlerce şikayette bulunur da, Allah:

-Gördün ya, sonunda dert ve zahmet seni bana yalvartır hale getirtti, seni doğrulttu. Sen; seni yolundan alıkoyandan, bizim kapımızdan uzaklaştırıp kovandan şikayette bulun. Hakikatte her düşman senin ilacındır… Çünki ondan kaçar, saklanır, gizli yerlerde Lûtfumdan yardım dilersin… Dostlarınsa; hakikatte
düşmanlarındır, onlar; seni meşgul ederek benden uzağa düşürürler…

Bir hayvan vardır, adına porsuk derler… dayak yedikçe semirir, şişmanlar… İşte mü’minin canı da gerçekten porsuğa benzer… O da zahmet ve meşakkatlerle kuvvetlenir semirir. Bu yüzden en büyük zorluklara uğrayanlar Nebi ve Resullerdir… Onların çektiği meşakkat, bütün cihan halkının çektiklerinden daha
üstün, daha fazla idi. Çünki; canları da bütün canlardan daha büyük, daha üstündü… Onun için onların uğradıkları belalara başka kimse uğramamıştır…

Bir adam belada sefa görürse bela tatlılaşır… Hasta iyileştiğini görünce ilaç kendisine hoş gelir… Kötü kişi de başkalarına fayda verir ama, kendi hakkında Allah’ın merhametinden çıkarılmış olur. Başkalarından gelen merhamet, dua ona
ulaşmaz, çünki; uzak düşmüşlerden olur…

Mesnevi:4.Cilt-Sayfa:7-8-9-10

İNAT

img153/1619/mevbanvd6.gifimg523/1514/rumiportdn2.jpg

 Kıssalar

İNAT

Ticaretle iştigal eden “Sofi”nin bir gününde yaptıkları hemen hemen her gün tekrarlanır, evinden camiiye, oradan gidip dükkanını açar, Allah ne verdiyse bereketli olmasını rıza ile diler, öğlen evde yemeğini yedikten sonra biraz kestirir, tekrar dükkanına, işinin başına döner… devam eder gider… Gönlü
tok, dünya malında fazla gözü olmayan, insanlara iyilik etmek, öğrenme ve onları yaşamaya adanmış bir ömür.


Bütün bu hasletlere rağmen içini kemiren bir kurt vardı. Uzunca zamandır karısının kendine karşı tutumu değişmiş, sözünü dinlemez, yıllardır beraber yaşadığı, bir  yastığa baş koyup, acı ve tatlı günleri birlikte paylaştıkları kocasını küçümser olmuştu.

-Acaba?.. Yok canım… Tövbe tövbe… Nasıl içinden böyle şeyleri geçirebilirsin?… Yıllardır karın o senin.. İnsan karısından şüphelenir mi hiç?… Diye zaman zaman düşünceler beliriyor, olmayacağına kanaat getirmek için kendini motive ediyor ama, büsbütün de içinden çıkarıp atamıyor.. Nihayet takip etmeye, içinin rahat olması için olmadık bir zamanda eve gitmeye karar verdi.

Sofinin karısı şeytanın hilelerine aldanmış, kunduracıya kul köle
kesilmiş, kocasının hiç eve gelmediği zaman olan kuşluk vakitlerinde onu içeri alıp, buluşur olmuştu.

Sofi düşündü ki:

-”Eve en az gittiğim, hatta hiç gitmediğim zaman hangisi?.. Kuşluk vakti tabiiki.. Bu gün bir şey unutmuş gibi yapıp varayım eve de, huzursuz olan gönlümüz mutmain olsun” dedi, tuttu evin yolunu. Kapıya sert sert vurdu… İçeride kunduracıyla birlikte bulunan kadın şaşırdı, ürperdi, korktu… Ne kaçıp kurtulacak bir başka kapı, ne de bir hileye baş vurmaya  fırsat ve zaman yoktu.

Ne bir tandır vardı evde oynaşını gizleyecek, ne bir çuval vardı, perde gibi önüne gerecek. Evin içi “Arasat meydanı” gibi düm düz.

Kadın hemen çarşafını oynaşının üstüne attı,erkeği kadın şekline sokup, kapıyı açtı.
Çarşafın altında, kadın gibi gözükmeye çalışan kunduracı, rezil rüsvay olmuş, deve gibi dikilip durmakta idi merdiven başında.
Kadın, oynaşı için kocasına dedi ki:

-Şehir büyüklerinden birinin karısı, çok malları var, devletli kişiler, zenginler. Yabancı birisi, kapıyı vurmadan gelir, mahrem rahatsız olmasın diye kapıyı kapamıştım.

-Böyle zengin birinin, bizim gibilerle ne işi ola ki?. Neden gelmiştir acep?. Bilelim de kusur etmeyelim, dedi Sofi..

-Bize akraba olmak istiyor. Kızımızı görmüş, onu ister oğluna. İyi birilerine benziyor lakin içini Allah bilir. Öyle bir oğlu var ki şehirde menendi yok, geçimleri dersen yerinde, anlayışlı, yakışıklı…

Sofi:

-İyi ama biz yoksuluz, perişanız. Bunlar ise mallı, mülklü kişilermiş dediğine göre. Kapının bir kanadı fil dişinden, diğeri tahtadan.. Uyar mı, geçim olur mu hiç? Nikahta iki tarafın da denk olması lazım ki uyum olsun, biz onlara nasıl uyarız?..

Kadın dedi ki:

-Ben de bu özürü söyledim, lakin O: “Çeyiz filan arayanlardan değilim, biz mala altına doymuş da usanmışız, başkaları gibi hırs sahibi değiliz, mal ve para toplama düşüncesi yok bizde. Bizim istediğimiz şey; temiz, namuslu, kapalı oluşudur, zaten iki alamde de kurtuluş bunlarla olur..” dedi.

Aslında Sofi durumu ta başta kavramış, “bakalım mendebur karı ne yalan uyduracak, yalanında daha ne kadar ayağını direyecek” diye düşünüyor, o yalan söyledikçe de işi sonuna kadar götürmeye daha çok istek duyuyordu.

Dedi ki:

-Zaten neyimiz varsa gördü, gizli bir şeyimiz kalmadı!!!. Kızın namusunu da babası anlatacak değil ya!.. Senin de yalanın çıktı ortaya rezil oldun. Bakın size bir kıssa anlatayım:

Hz.Ömer halifeliği zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.

Hırsız:

-Ey ülkenin beyi, beni öldürtme. Bu ilk suçum.

-Haşa!.. Dedi Ömer. Allah ilk suçta hemen gazaba gelip ceza vermez. Lûtfunu meydana çıkarmak için onu defalarca örter de, sonunda adaletini âşikar etmek için cezalandırır. Bu surette iki sıfatının da meydana çıkmasını; Lûtfunun muştucu (müjdeci), kahrının da korkutucu olmasını diler.

-Sen beni çobansız bir kuzu gibi yapayalnız gördün de, bekçim, gözcüm yok sandın. Âşıklar bakılmaması lazım gelen yere bakarlar da o yüzden dertlenirler, o dert sebebiyle de ağlarlar, inlerler. O ceylanı çobansız, o esiri sahipsiz sanırlar.
Sonunda “Gözcüsü, bekçisi benim.. az bak!..” diye bir bakış oku gelir, ciğerine saplanır!.. Ben bir hayvancağızdan daha aşağı mıyım ki; ardımda gözcüm bekçim olmasın. Öyle bir bekçim var ki; saltanat O’na yaraşır, bana nasıl bir yel esmekte, O bilir .O yel soğuk mudur, sıcak mıdır? Allah gafil değildir, gaip de değildir. Bilir a kötü kişi.. Fakat şehvete mensup olan nefis Hak’tan sağırdır, kördür… Ben de senin körlüğünü ta uzaklardan görürüm, görürüm de sekiz yıldır ses çıkarmam. Çünki seni bilgisizlik içinde görürüm.

Vesselam….

Mesnevi:4.Cild-Sayfa:13-……-20

AKILLI VEZİR

img120/6859/mevbanql5.gif

img523/1514/rumiportdn2.jpg

 Kıssalar

AKILLI VEZİR

Akıllı adam için akıl, zengin için mal, zahid için ibadet kıymetlidir. Kimi ava merak salar av aletleri toplar, dülger nerede bir rende görse; hangi ağaçtan yapmışlar, ağzı nasıl, tutacağı ne kadar der inceler zevkle, neşeyle. Bu anlatacağımız padişah da akıllımı akıllı, her işini o sahada ün almış vezirlerine
danışır, danıştığı için de şaştığı, yanlış bir karar verdiği görülmemiş o güne kadar.

Hepsi bir birinden akıllı otuz kadar veziri vardı, lakin Eyaz’ın yeri baş köşe, söylediğine en çok itibar olunan idi. O’nun bilgeliği, verdiği kararlardaki isabeti, padişah tarafından en çok seviliyor olması, dolayısı ile hepsinden kat kat fazla ücret alması, kıskançlıklara, çekememezliklere sebep olmuş, zaman zaman
yaptıkları:

-O’nun bizden ne farkı var?
-Neden bizlerden çok daha fazla ücret alıyor?
-Akıllı, akıllı ama hepimizden de daha akıllı değil ya!.

Gibi dedikodular ediyorlar, hasetlerinden ne yapacaklarını bilmez bir halde sağa sola sataşırken, padişahı dahi eleştirir, kınar hale gelmişlerdi.

Bu dedikodulardan haberdar olan padişah, buna bir nihayet vermek, hem de Eyaz’ı baş üstünde tutmanın, O’na fazla ücret vermenin bir adam kayırma değil, hakkettiğini hepsine göstermek için bir av düzenledi, tüm vezirlerini çağırttı, Eyaz’ı götürmedi yanında.

Avlandılar uzunca bir zaman, mola anında, karşıdaki su başında  bir kervanın konakladığını gördüler.

Padişah vezirlerinden birini çağırarak:

-Git sor bakalım, o kervan hangi şehirden geliyor? Dedi.

Vezir koşarak gitti, döndü:

-Rey’den geliyormuş Padişahım!. Dedi.

-Peki!.. Nereye gidiyormuş.

Vezirde ses yok, ıkına sıkına:

-Sormadım Padişahım, deyiverdi.

Padişah ikinci vezire dönerek:

-Sen git sor bakalım, nereye gidiyormuş?..

Oda bir koşu vardı, geldi:

-Yemen’e gidiyormuş, devletli padişahım.. dedi.

-Peki!… Yükü ne imiş?

Kalakaldı vezir, çünki sormamıştı. Başını önüne düşürdü, bağladığı ellerini kızgınlıkla sıktı, içinden de: “Aptal kafam.. Nasıl da akıl edemedim?.” diye hayıflanırken padişah başka bir veziri yükün ne olduğunu öğrenmek için gönderdi.

Giden vezire döndüğünde, sevinçle, önemli bir işi başarmış olmanın rahatlığını hissederek:

-Her cins mal varmış Padişahım. Lâkin çoğu Rey kâsesi imiş, dedi.

-Peki!.. Rey’den ne zaman çıkmış?. diye sorunca, o aklı gevşek vezir de âciz kaldı… Böylece tüm vezirlerini teker teker gönderdi, ama hiç biri ikinci soruyu bile cevaplayacak bilgi almadan döndüler. Eyaz’ın saraydan çağırılmasını emretti
padişah, getirtti.

-Karşı ki kervana git, nereden geldiğini sor bakalım? dedi..

Eyaz gitti, dönmesi diğerlerine göre daha uzun sürdü, geldiğinde padişahın önünde saygıyla selam vererek:

-Rey’den gelip,Yemen’e gidiyormuş padişahım. Yükünde her şey olmakla birlikte fazlaca Rey kâseleri varmış, Yola çıkalı dört ay olmuş, burada bir kaç gün dinlenip, şevketli padişahımıza hediyeler sunup yollarına devam edeceklermiş daha sonra… dedi.

Padişah alaylı alaylı yüzlerine baktı tüm vezirlerin. İçlerinden biri:

-Şu bir gerçek ki; bizler memleketin en akıllı kimseleriyiz, yoksa padişahımıza vezir olabilir miydik, fakat Eyaz hepimizden daha akıllı. Öyle olduğunu da şimdi ispat etti. Ama akıl Allah vergisidir insanda, çalışmakla elde edilmez ki?.. Ayın güzelliğini de, gülün kokusunda ki letafeti de Allah ihsan etmiştir.

-Padişah onlara dönüp dedi ki:

-İnsanın elde ettikleri çalışmasının karşılığıdır. Yoksa Adem:

“Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik..” der miydi?.. “Eğer bu suç ise bu benim kaderimdendir..” derdi. İblis gibi, hani: “Sen beni azdırdın; hem kadehimizi kırıyor, hem de dövüyorsun” demişti ya, halbuki: Takdir hakdır ama, kulun çalışması da hakdır.
Kendinize gelin. Şeytan gibi olmayın. Kadere az bahane bulun. Ahmet kan dökerse cezasını Mehmet mi çeker? Bu olur mu?.. Suçu kendinizde bulun. “Kim bir zerre miktarı hayır işlerse karşılığını alır, kim de zerre miktarı şer işlerse karşılığını görür” âyetini duymadınız mı?..

Her kesin başı önünde, içlerinde nedamet, kalplerinde yumuşaklık vardı…

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:33,34,35,36,37

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com