HEVA

06/24/2007

img296/8716/mevbangl1.gif  

img124/2219/rumiportru1.jpgKıssalar

HEVA

Çok malı mülkü, köleleri, altınları olan birisiydi Efendi. Zenginliğinin yanında; gönlü aydınlık, zekî bir zat idi aynı zamanda.

Bu zengin adamın evlenme çağına gelmiş güzeller güzeli bir kızı vardı ve alemde ona talib olmayan kalmamıştı. En nüfuzlu ve hatırı sayılırlar, zenginler, yakışıklılar, soylular… biri biri ardına dünür gelip meziyetlerini sayıp öğünürler ama nafile. Efendi hiç birine vermez:

-Malın devamlılığı olmaz, bugün var, yarın yok,

Güzelliğin değeri yoktur. Bir diken batar, sönüverir,

Büyük adamların oğlu olmak kolay değil, bunlar genelde; malla, servetle gururlanırlar,

Nice büyük adamların oğulları vardır ki, yaptıkları kötü işler yüzünden ailelerinin utanç kaynağı olurlar,

Hünerli, bilgili kişi iyidir amma, İblisten ibret al, ona da tapma… bilgisi vardı lakin din aşkı yoktu.. Onun için Adem’in yalnız topraktan yaratılan yüzünü gördü,

Bilgide ne kadar ileri gidersen git, onunla gaybı göremezsin,

Can gözü açık olmayan sakaldan, sarıktan başka bir şey görmez.. Gibi mazeretler ileri sürerek hiç birine vermedi; malı, mülkü, asaleti, yakışıklılığı olmayan birine verdi kızını, ve:

-O dine, zahitliğe uymuş kimsedir, altını olmayan bir definedir, diyordu damadı olacak hakkında.

Nişan yapıldı, armağanlar gönderildi, kızın verildiği ortalığa yayıldı.

Efendinin Hintli bir kölesi vardı, küçüklüğünden beri yanında büyümüş, ona yol yordam öğretilmiş, adeta ailenin bir ferdi gibi görülür olmuştu. Bu sırada hastalanmış, hummaya tutulmuş gibi yanıp yakılmakta, günden güne eriyip solmakta idi. Hekim hastalığını bulamadı,” bununki gönül illeti, beden ilacı gönüle tesir etmez ki…” diye düşündü.

Efendisinin kızına sevdalanan Hintli köle;sevdiğinin nişanlandığını duyduktan sonra, için için eriyip giderken derdini de kimselere diyemiyordu.

Durumun vahametini fark eden Efendi, karısına dedi ki:

-Sen O’nun anası sayılırsın. Derdini sana açar her halde. Bir yokla bakalım neymiş derdi?

Kadın ertesi gün yanına vardı kölenin. Çok sevecen görünerek, nazlandırarak, bir ana gibi davranarak derdinin ne olduğunu sordu. Bu yumuşaklıktan cesaret alan köle:

-Sizden bunu ummazdım. Kızını gidip bir inat adama verdin . Biz Onu sevip tutuşurken bu olmamalıydı, dedi.

Kadın o kadar kızdı ki, tutup damdan aşağı atmak geldi içinden. Bir köle, efendisinin kızına aşık oluyor, olacak iş değildi. Ama belli etmedi, kocasına gelip durumu haber verdi.

Efendi, karısına:

-Sabret O’na de ki: Biz bunu önceden bilmiyorduk. Bilse idik olmazdı. Ama sen merak etme, ondan alıp sana veririz, gönlünü ferah tut… Bu sözler onu cana getirir, yer içer semirir. Ondan sonra ben bilirim yapacağımı.

Kadın denilenleri aynen söyledi Hintli köleye. Gözleri parladı, canına can katılmıştı adeta. Sevincinden ne yapacağını bilmiyor, çocuklar gibi zıplıyor, ellerini çırpıyordu. İştahı da yerine gelmiş; yiyor, içiyor, günden güne düzeliyor, eski sağlıklı haline kavuşuyordu.

Efendi eşini dostunu çağırdı, Hintli kölemi evlendiriyorum diye davet yaptı, gelenler de O’na “hayırlı olsun,tebrik ederiz” gibi şeyler söyleyince, iyice inandı kızı alacağına.

Gerdek gecesi gürbüz bir erkeği kadın kılığına soktular; başını bağlayıp, elini kınaladılar, halvet zamanı odada yalnız kalmadan önce Efendi mumu üfledi, Hintli köle ile, güçlü kuvvetli erkek yalnız kaldılar. Erkek, köleye saldırınca, Hintlicik feryadı bastı ama, dışarıdaki tef gürültüsü, el çırpmaları, kadın erkek naraları arasında kaynadı gitti. Sabaha kadar berbat edip durdu köleyi, adam. Hintli adeta köpeğin önündeki un çuvalına dönmüştü.

Sabahleyin tas ve bohça hazırlayıp, damatlar gibi hamama yolladılar köleyi. Gitti ama bitkin bir halde idi, ayakta zor duruyor, ardı külhancıların yırtık peştamalına dönmüştü.

Zavallı hamamdan dönünce, Efendinin kızı, gelin gibi odaya geçip oturdu. Anasıda:”Ne olur ne olmaz!..”diye yanlarından ayrılmıyordu. Köle bir müddet kinle kıza baktı, parmaklarını sallayarak:

-Gündüzün yüzün kadınlar gibi ter-ü taze, geceleyin ise eşekten betersin. Dilerim kimse seninle buluşmasın, senin gibi kötü ve pis birine düşmesin.

İşte şu âlemin bütün nimetleri, uzaktan pek hoştur ama, yaklaştımı, sınanmadan ibarettir .

Uzaktan su görünür, yanına varırsın ki, serapmış.

Dünya bir kocakarı gibidir, ama kendini taze gelin gibi gösterir.

Sakın yüzündeki boyaya aldanıp tadına bakmaya kalkma!.

Tuzağın tanesi meydanda kendisi gizlidir. Zannedersin sana bir nimet erişti!..

Ama öyle olmadığını bil!..

Sabret!.. Sabır sıkıntıları aşmanın anahtarıdır. Sabret, sabrette Hintli köle gibi sıkıntılara düşme.

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:23-24-25-26-27-28

SANDIK

img144/5210/mevbanen5.gifimg124/2219/rumiportru1.jpg

 Kıssalar

SANDIK

Cuha; çalışıp kazanmayı, bununla ailesinin nafakasını temin etmeyi hiç sevmeyen, kaynağına aldırış etmeden, nereden olursa olsun, yeterki gelsin diyebilen birisi idi. Genelde de karısını alet ederek bir şeyler koparmanın yolunu bulur, bitene kadar onu yerler, daha sonra başka kurnazlıklar aramaya
koyulurlar.

Kesede para, çuvalda un bitmiş, Cuha karısına:

-Ey güzeller güzeli!.. Allah sana yay gibi kaşlar, ok gibi bakışlar vermiş. Endamını, işveni bilen bilir. Peki niye vermiş Allah bunları sana?. Hıı?.. Bunları adam avlamaktan başka ne için verdi?… Yürü bizi abad edecek bir kuş için tuzak kuralım!. Taneyi göster, ama sakın sen yem olma ha!. Onu muradına erdirecekmiş gibi görün, bütün maharetini, aklını kullan, gönlünü çel. Tuzağa tutulan kuş hiç yem yer mi?

Oturdular; düşündüler, taşındılar… Kendilerinin  zarar görmeyecekleri ama, iyi para koparabileceklerini umdukları bir  plan yaptılar.

Cuha’nın karısı koşarak Kadı’nın huzuruna geldi:

-Şikayetçiyim Kadı Efendi, dedi nefesini toparlamaya çalışırken.

-Kimden şikayetçisin kızım? Diye sorarken Kadı, bir yandan da kaşının, gözünün güzelliğini, sesindeki titrekliğin verdiği çekiciliği, kadına ve orada bulunanlara hissettirmemeye çalışarak inceliyordu.

-Kocam olacaktan şikayetçiyim Kadı Efendi, gönlü hep başka yerlerde dolanır da benimle meşgul olmaz hiç, dedi kadın.

Kadı; kadının güzelliğine, işvesine, davasının sağlayacağını tahmin ettiği avantajları da göz önüne alarak:

-Mahkemede bu gürültü varken şikayetini dinleyemiyor, anlayamıyorum. Yalnız olacağımız bir yerde şikayetlerini rahatça anlatırsın, dedi.

Kadın:

-Senin evine iyi kötü, hırlı hırsız her kes derdini dökmeye, şikayetlerini anlatmaya gelir gider. Ayak altı, göz önüdür. Bu cariyenin evi bom boştur. Düşmanım sayılan kocam köye gitti. Zaten bizim oralarda bekçi filan da yoktur.
Derdimi anlatmak için çok güzel ve rahattır. Mümkünse bu gece oraya gel. Geceleyin görülen işte ne düzen vardır, ne riya!.. Bütün gözler kapalı, uyku şarabıyla sarhoştur!. Kimsecikler görmez.

Hasılı; kadın bütün zekasını, güzelliğini, işvesini kullanıp, zaten arzularının esiri olarak yaşayan Kadıyı kendine bendetti, geleceği sözünü aldı. Evinin yolunu tuttu, akşamın hazırlığına başladı.

İblis; Âdem’e nice defalar masallar okudu ama, Havva ye dedi de Âdem, Allah’ın yasakladığı meyveyi ondan sonra yedi. Âlemde zulümle dökülen ilk kan kadın yüzünden ve Kaabil’den çıktı. Kadının hilesine son yoktur. Gece oldu, akıllı (!)
Kadı, kadına kavuşmak için yavaş yavaş kalktı, yola düştü. Kadın mumlar yakmış, yemek ve çerez hazırlamıştı. Oturdular, yemeye başladılar, tam o sırada kadının kocası Cuha gelip kapıyı vurmaya başladı. Kadı, yerinden fırladı, saklanacak bir yer aradı, ortada duran sandıktan başka saklanacak yer
yoktu, hemen girdi içine, ağzını üzerine kapadı.

Derken Cuha içeri girdi söylenmeye başladı:

-A kadın. Neyim var da sana feda etmiyorum. Neden benim elimden her an öyle feryadedip durmadasın?. Bana kötü sözler söylüyorsun, bazen müflis, bazen kaltaban diyorsun. Benim olsa olsa iki derdim var: Biri senden biri Allah’tan. İnsanlar üzerinde, senin yanında, şüphe uyandıracak şu sandıktan başka neyim var? Görünüşü pek hoş ama, içinde ne altın, ne gümüş, nede top top kumaşlarım var. Hani güzel ve vakarlı, ama, riyakar birinin bedeni gibi. Beni töhmet altında bırakan şu sandığı yarın götürüp, pazarda her kesin gözü önünde yakacağım. Ben de kurtulurum şüpheci bakışlarınızdan… El alem de.

-Yapma, vazgeç, dedi ise de kadın, Cuha:

-Hayır Vallahi de Billahi de yapacağım, yapacağımı, kat’iyyen vaz geçmem, dedi.

Yattı üstüne sandığın sabaha kadar. Kuşluk vakti sürükleyerek dışarı çıkardı, kapıdan geçmekte olan hamala seslenerek sandığı sırtına yükledi, pazarın yolunu tuttular.

Kadı sandığın içine eziyetler içinde iken: “Hamal, hamal..” diye seslendi.

Hamal sağına, soluna bakındı.. Allah Allah!.. dedi.

-Rüya mı görüyorum acep?.. Yoksa perilendim mi?..

Ses üst üste gelmeye devam edince, ayıldı, sesin sandıktan geldiğini anladı.

Kadı:

-Ey hamal!. Ey sandık götüren!. Ben Kadıyım. Sandığı mahkemenin önüne koy, içeri gir, halimi Naibime anlat. Bu sandığı sahibinden satın alsın. Açmadan bizim eve
götürsün.

Naip gelip:

-Bu sandık kaça, dedi.

Cuha:

-Dokuz yüz altın veriyorlar ama, ben binden aşağı satmıyorum, eğer alacaksan içini de açayım gör, dedi.

-Utan utan, bu sandığın bu kadar edecek ne özelliği var ki?.. İşte sandık, her kes görüyor, dedi Naip.

-Hayır, senin dediğin gibi değil. İçini görmediğin için böyle konuşuyorsun. Bunun içinde ne işçilik var bilir misin?. Alemde böyle iş görülmemiştir.

Naip:

-Ey sırları örten!  Sırrı açma. Ört ki, senin de ayıbını örtsünler. Benimle uyuş, bunu böyle kapalı olarak alacağım.. dedi.

Hasılı bu alım satımda macera uzadı. Naip yüz altın verip sandığı satın aldı.

Göklerin yücesine yücelmeyen baş, hevasına kapılmış, sandık içine girmiştir.

Beden sandığından çıksa bile körlüğünden bir körün yanına gider ancak.

Ya Rabbi!.. Ruh sahibi bir kavim gönder de, bizi de beden sandığından satın alsın!..

Sandık içinde olduğunu, gönül gözü açık olan binde bir kişi bilebilir.

Yahut daha çocukken esir olan, veya anasından tutsak olarak doğan kişi, hürlük zevkini görmemiştir, onun meydanı suretler sandığıdır.

Aklı daima suretlerde mahpustur, kafesten kafese gezer durur.

Allah Kur’anda: “Gücünüz yeterse çıkın bakalım” demiştir, insanlara da, cinlere de.

Sandıktan sandığa giden adam; gökyüzüne mensup değildir, sandığa mensuptur.

Sandığın yarığı, insanın aklını başından alır, ama sandıktaki bunu anlayamaz.

Bu sandıklara kapılmazsa, o vakit kadı gibi kurtulmanın yollarını
arar, korkusuz, feryatsız durmaz.

Bir yıl sonra Cuha yine paraları bitirmiş, ne yapalım, kimi kafesleyelim derken, yine geçen yıl ki oyunu oynamaya karar verdiler karısıyla.. Ama tanınmamak için daha dikkatli, daha tedbirli olarak…

Kadın başka kadınları da alarak yanına Kadının huzuruna vardılar. Tanınmamak için peçelenip, bir kadını da kendine tercüman tutmuştu. Onu konuşturacak ki sesinden tanınmasın. Onun ağzıyla kocasından şikayette bulundu, gençliğini, tazeliğini, kocasının kendisiyle ilgilenmediğini, yarın köyüne gidip
kendisini yalnız bırakacağını saydı döktü.

-Yürü getir kocanı. İkinizi de dinleyip, ona göre hüküm vereyim, dedi kadı.

Önceden Kadı Cuha’yı görmemişti, onun için gönül rahatlığı ile geldi huzura.

Kadı onu hemen tanımadı. Cuha:

-Ben dine, şeriata bağlı bir insanım. Lakin bir kere şeytana uydum, kumar oynadım. Şeş beş derken elde avuçta ne var ne yok utuldum hepsini.

Der demez sesinden tanıdı Cuha’yı Kadı. Ona dönerek dedi ki:

-Sen o şeş beşi geçen yıl oynamıştın da beni tuzağa düşürmüştün. Ben sıramı savdım. Bu oyunu bu yıl başkasıyla oyna…

Arif; şeş beşten kurtulmuş, tek kalmıştır.

O; beş duyguyla, altı cihetten kurtulmuştur. Onun ötesinden haber verir sana.

Artık böyle bir can nasıl olur da bedene layık olur?. Kendine gel ey beden!. Bu candan ellerini çek artık.

Ey cana bucak olan beden!. Yeter artık!. Deniz, bir mataraya ne kadar sığabilirki?.

Ey insandaki binlerce Cebrail!. Ey adı bir kalıpta gizli Mesih’ler!..

Ey kilisede gizli binlerce Kabe!. Ey İfriti, İblisi yanıltan, yanlışlara sevkeden!.

Sen mekan ilinde mekansızlık secdegahısın… İblislerin dükkanı senin yüzünden yıkılmıştır.

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:354-……….-365 

İNÂYET

img144/5210/mevbanen5.gif  

img135/1392/rumiportuy0.jpg  Kıssalar

İNÂYET

Buhara’da yaşayan, cömertlikte eşi menendi bulunmaz bir ulu zat vardı. Gece gündüz demez, kadın erkek, arap acem, alevi sünni, ihtiyar genç ayırdetmez, sayısız ihsanlarda bulunurdu. Hatta altın paraları,kağıtların içine sarar, öylece verirdi… Güneş gibi, ay gibi, olanlarını vermekte asla cimrilik etmez, Hakk’dan
geleni halka ulaştırmada bir köprü, bir vasıta kabul eder kendini; Allah’ın ihsanının, muhsinlerden aşikar olan olduğuna inanırdı.

Her gün yoksullardan bir kısmına bağışta bulunurdu. Mesela bir
gün; dertlilere, bir gün dul kadınlara, bir gün işsizlere, bir gün öğrencilere, bir gün borçlulara…. hiç bir sınıfı eksik bırakmaz, ihmal etmezdi. Lakin hiç hazzetmediği  şey: Kendisinden istenmesiydi.

Geçeceği yolun kenarına duvar gibi dizilir yoksullar; susarlar, gönüllerinde umutsuzluğa ışık olacak ümit, dillerde tesbihat… mırıl mırıl… gizli gizli. Beklerler gözleri yolda  gelecek Zatı..

Birisi ağzını açıp bir şey isterse, zırnık  koklatmaz, zerre kadar bir şey bile vermezdi. Cömertliğinin şartı: “Kim susarsa kurtulmuştur…” hükmü idi.

Kesesi, kâsesi istemeyenlerin idi. Nasıl oldu ise oldu, günün birinde bir ihtiyar:

-Ne olur, açım, bana zekât ver… demişti.

İhtiyara durumu anlattılar, kesinlikle istememesini, yoksa bir şeye kavuşamayacağını söylediler, ama o dinlemedi, ha bire tekrarlayıp durdu.

Nihayet, o kerem sahibi zat:

-Ey babacığım: Sen ne utanmaz ihtiyarsın, dedi.

İhtiyar:

-Sen benden daha utanmazsın. Dünyayı yemiş yutmuşsun, bir de ahaliyi kullanarak öteki âlemi elde etmeye tamah ediyorsun.
Bu sözleri duyunca gülümsedi zengin zat, ihtiyara bir hayli mal ve para verdi. O kadar ihsanı tek başına aldı gitti koca fakir.
Fakihlerin günü idi, bir hoca hırsa gelmiş, feryad ediyordu.Türlü diller döktü, ağladı, sızladı… Nafile. Hiç bir faydası olmadı.
Ertesi gün  bacaklarına bezler, etrafına tahtalar sardı, kendini ayakları kırık bir “alil”  gibi gösterip, kötürümlerin arasına karıştı.
Zengin zat onu görünce hemen tanıdı, hiçbir şey vermedi.
Ertesi gün yüzünü keçe parçalarıyla örttü, yine tanındı. Önceden istekte bulunduğu için kusurlu sayılmış, mahrum edilmişti yine. Baş vurmadığı tedbir, yapmadığı hile kalmadı. Kadınlar gibi çarşafa dahi girdi, lakin boşa gitti tümü. Arzusuna ulaşamadı.

Sonunda bir kefenciye gitti dedi ki:

-Beni bir kilime sar, yol üzerine bırak. Konuşma, hiç kimseye bir şey söyleme, sadr-ı cihanın buradan geçmesini bekle. Belki geçerken ölü sanır, kefen parası olarak bir şeyler verirse, yarısını sana veririm.

Paragöz kefenci ellerini ovuşturarak:

-Peki, dedi. İstenileni aynen yaptı.

Zengin zat oradan geçerken; yola uzatılmış , kilime sarılı, cenaze sanılan nesnenin üzerine bir miktar altın attı.

Adam; kefencinin ortak olduğuna aldırış etmeden, acele ile hemen elini çıkarıp kilimden altınları aldı, doğrulup, zengin zata:

-Ey bana kerem kapılarını kapayan!.. Bak nasıl aldım, gördün mü?. Dedi.

-Doğru dedi, zengin zat. Doğru söylüyorsun ama, ölmedikçe kapımdan hiç bir şey koparamadın ya!..

“Ölmeden önce ölüm” sırrı budur işte. Çünki ganimetler hak etmeden kimseye gelmez, ölüm ile alınacak; ancak ölümün yaşanması ile tahakkuk eder.


Allah yanında ölümden başka hüner değer taşımaz. İnâyete uğramak, yüzlerce çalışmaktan yeğdir. Çalışıp çabalamanın yüzlerce çeşit bozukluğu olabilir. Çalışmada bu korku  vardır.
Lûtuf ve yardım, ancak ölüme bağlıdır. Bu yolu ise yalnızca güvenilir erler denerler.

Fakat ölüm de O’nun inâyeti olmadan gelip çatmaz. Sen sen ol, inâyete sığınmadan hiç bir yerde durma.

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:301-302-303-304

KURBAĞA İLE FARE

img508/8836/mevbanbe3.gif

img135/1392/rumiportuy0.jpg

Kıssalar

KURBAĞA İLE FARE

Fare su içmek için indiği dere başında kurbağa ile tanıştı. Çok sevdiler bir birlerini. Devamlı  buluşmaya karar verip bir vakit tayin ettiler. Her sabah erken saatlerde buluşuyorlar dere kenarında; bir birlerine başlarından geçen ilginç olayları, duydukları hikayeleri anlatıyorlar, duygularını kâh baş
diliyle, kâh hal lisanıyla iletiyorlar, dostlukları, arkadaşlıkları sevgiye dönüşüp daha yakın bir hal arz ediyordu.

Fare bir gün kurbağaya:

-Ey aklımın ışığı dedi!.. Zaman oluyor ki bir sır söylemek istiyorum, sen suyun içinde oluyorsun. Derenin kıyısından ne kadar seslensem, haykırsam, naralar atsam ulaştıramıyorum sana sesimi. Ey yiğit, ey er kişi!.. Bu muayyen buluşma
vakitleri bana yetmiyor, sohbetine doyamıyorum senin. Yol gösteren ibadet olan namaz beş vakit olarak farz edildi ama, âşıklar daima namazdadırlar. O sarhoşluk, o başlardaki mahmurluk ne beş vakitle yatışır, ne beş yüz bin vakitle .. Âşıka bir an ayrılık bir yıl gibi gelir, bir yıllık vuslat dahi onca bir hayalden ibarettir.  Ey merhametli, sevgili dost!.. Seni görmeden bir an bile duramaz hale geldim. Beni sevindir. Günde bir kerre vuslat kandırmıyor bu susuzu ..
Mevkiinin zekatını ver de bu yoksula bir bak. Edepsiz yoksul buna layık değil ama senin umumi lûtfun bunun çok üzerindedir. Lûtfun için lûzuma hacet yoktur aslında. Güneş güle de vurur, gübreye de, fakat nuruna ziyan gelmez. Pislik onun
hararetiyle kurur odun olur, külhanı nurlandırır, hamamın kapısını, duvarını kızdırır ,parlatır. Pisliğe bunu yapan yeşilliklere, güllere, nergislere neler yapmaz?.. Bir gün kerem sahibi biri,sofiye: “Sana bugün bir kuruş mu
vereyim,yoksa yarın üç kuruş mu?” diye sorduğunda:” Peşin sille veresiye keremden hayırlıdır!..” der. Ben de dayanamaz oldum artık. Suya dalmama imkan yok,çünki terkibim topraktan meydana gelmiş. Kerem et bir nişane ver sesimi sana ulaştırsın.

Bunun için konuşup görüştüler, şu karara vardılar:  Bir uzun ip bulacaklardı. Bir ucunu farenin, diğer ucunu da kurbağanın ayağına bağlayacaklar. İstedikleri zaman bir birlerini haberdar ederek buluşacaklardı.
Bu düzen kurbağanın gönlüne acı geldi.  “Bu pis beni bağlıyor galiba!..” dedi ama, kararı önceden vermişlerdi. Sözünden cayamadı.

Fare doğru yolu bulmuş olan kurbağa ile buluşmak isteyince  o aşk ipini çekerdi. İpe güvenirdi. Derken bir alaca karga geldi, kapıverdi fareyi havalandı. Kurbağa da onunla birlikte gökyüzünde.

Bu durumu gören halk:

-Karga hileyle sudaki kurbağayı nasıl avladı?… Diyorlardı.

Kurbağa; bu, suda yaşamayan susuz hayvanlar gibi, aşağılık bir mahlûka eş olmanın lâyığıdır.

Beden de can ayağında ipe benzer,onu gökyüzünden yere çeker durur, Can kurbağası, kendinden geçme suyuna hoş bir surette dalmışken, beden faresinden güzelce kurtulmuşken, onu iple çeker de,bu çekişten ne acılar duyar.

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:208-……….-233 

« Previous entries · Next entries »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com