Cihad Sonucu Elde Edilen Topraklar

10/01/2006

Hz. Ömer (ra)’in hilafeti dönemine kadar; cihad sonucu elde edilen topraklar mücahidler arasında taksim ediliyordu. Hz. Saad b. Ebi Vakkas (ra)’ın komutasındaki İslâm ordusu Irak’ı fethedince, elde edilen ganimetlerin taksimi gündeme girdi. Şimdi bu husustaki gelişmeyi İmam-ı Yusuf (rha)’un “Kitabû’l Haraç’ın”dan özetleyerek izaha gayret edelim: “Medineli alimlerden pek çoğu bana şöyle anlattılar: “… Sonra Hz. Ömer (ra) Irak ve Şam taraflarından Allahû Teâla (cc)’nın müslümanlara ihsan ettiği arazilerin taksimi hususunda Resûlullah’ın ashabı ile istişarede bulundu. Bazıları; ganimetlerin ve fethedilen arazilerin taksim edilmesini istediler. Hz. Ömer (ra): “- Sizden sonra gelen müslümanlar ne olacak? Onlar, arazilerin ahalisiyle beraber taksim edilmiş olduklarını, babalardan oğullara miras olarak intikal ettiğini, böylece kendilerinin herşeyden mahrum edilmiş olduklarını görecekler. Bu istek, doğru bir görüşe dayanmıyor” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Abdurrahman b. Avf (ra): “- O halde doğru görüş nedir? arazi ve sahipleri; Allah’ın fatih müslümanlara ihsan ettiği fey’ ve ganimetten başka birşey midir?” dedi. Hz. Ömer (ra) bu suale şöyle cevap verdi: “- Onlar ancak senin dediğin gibidir. Lakin ben meseleyi öyle görmüyorum. Allah’a yemin ederim ki, benden sonra müslümanlara çok şeyler sağlayacak bir memleket fetholunmaz. Aksine fethedilen ülkelerin müslümanlara maddi bakımdan bir yük ve külfet olması muhtemeldir. Irak ve Şam arazileri işleyicileri ile birlikte taksim olunursa, o zaman kaleler ne ile korunur? Geriden gelen nesillere, yetimlere ve dullara Irak ve Şam arazisinden ve diğer memleketlerden ne kalır?
1509 Mecliste bulunanlar bu defa: “- Allahû Teâla (cc)’nın bize kılınçlarımızla ihsan ettiği ganimetleri, harbe iştirak etmeyen, taksimine bile yetişmeyen kimselere, onların çocuklarına ve orada hiç mevcut olmayan çocuklarına mı vakfedeceksin?” diyerek Hz. Ömer (ra)’e daha fazla yüklendiler.
1510 Hz. Ömer (ra): “- Bu bir görüştür” diyor. Başka bir şey ilave etmiyordu. Meclistekiler: “- O halde istişare et” dediler.
1511 Ravi der ki; Hz. Ömer (ra) ilk muhacirlerle istişare etti. Bir görüş birliğine varamadılar, ihtilafa düştüler. Hz. Abdurrahman b. Avf’ın görüşü haklarının kendilerine taksim edilmesi yolundaydı. Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha ve Hz. Abdullah b. Ömer, halifenin (Hz. Ömer’in) görüşünü benimsediler.
1512 Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) beşi Evs kabilesinden, beşi de Hazreç kabilesinden olmak üzere Ensar’dan on kişi çağırdı. Onlar toplantıya gelince, Allahû Teâla (cc)’ya hamd ve senadan sonra şöyle hitap etti: “- Sizi, size ait işlerden olup sizin namınıza taşımakta olduğum emanetin sorumluluğunu benimle birlikte paylaşmanız için rahatsız ettim. Ben de sizlerden herhangi biri gibiyim.(250) Siz ise bugün hak ve doğru olanı ikrar edersiniz. Bana muhalefet eden etti, muvafık düşünen de muvafakat etti. Ben, sizin, benim nefsi arzurlarıma tabi olmanızı istemiyorum. Sizin elinizde hakkı söyleyen bir kitap var. Allahû Teâla (cc)’ya yemin ederim ki, arzu ettiğim bir şeyi eğer söylersem, ben onunla ancak hakkı murad ederim.”
1513 Bunun üzerine Ensar’dan müteşekkil istişare heyeti: “- Ey mü’minlerin emiri; buyur konuş, meseleleri duyup anlayalım” dediler.
1514 Hz. Ömer (ra) sözlerine devamla dedi ki: “- Benim, haklarında kendilerine zulmettiğimi iddia eden bu insanların sözlerini işittiniz. Ben zulûm irtikap etmekten Allahû Teâla (cc)’ya sığınırım. Eğer ben onlara ait bir hakkı onlardan zulmen alıp, başkalarına vermiş olsaydım, gerçekten kötülük etmiş olurdum. Fakat ben gördüm ki, Kisra’nın ülkesinden sonra fetholunacak birşey kalmadı. Allahû Teâla (cc) onların mallarını, arazilerini ve canlı-cansız bütün zenginliklerini bize ganimet olarak ihsan etti. Bu ganimetlerden menkul malları hak sahiplerine teslim ettim. Beşte birini (Humus’u) ayırdım ve yerine yerleştirdim. Şimdi onun idaresiyle (Hak sahiplerine verilmesiyle) uğraşıyordum. Arazilere gelince: Ben arazileri, onları işlemek için gerekli demirbaş menkûllerle birlikte dağıtım dışı tutmayı ve araziye arazi vergisi (haraç) koymayı, sahiplerine de bu vergiye ilaveten “cizye” vergisi koymayı, araziyi işleyenlerin ödeyecekleri bu haraç ve cizye gelirlerini, gerek muharib gerek çoluk-çocuk müslümanlar ile gelecek nesiller için bir fey’ olmasını düşünüyorum. Şu kaleleri görüyorsunuz!.. Onları devamlı şekilde bekleyecek askerlere şiddetle ihtiyaç var. Şam, Cezire, Basra, Kûfe, Mısır gibi büyük yerleşim merkezlerini de düşününüz. Bu yerlerin askerlerle korunması, o askerlerin ihtiyaçlarının da karşılanması lazım. Arazi, demirbaşlarıyla beraber taksim edildiği takdirde, bu masraflar nereden karşılanır?”
1515 Dinleyenler hep birden şöyle dediler: “- Görüş senin görüşündür. Düşündüklerin ve söylediklerin ne kadar güzel!.. Eğer bu kaleler ve bu şehirler askerlerle korunmak, o askere kafi derecede masraf yapılmazsa ehl-i küfür, kaybettikleri ülkelerine geri gelir otururlar”.
1516 Hz. Ömer (ra) bunun üzerine: “- Durum bence aydınlandı. O halde araziyi yerli yerince düzenleyecek, işleyenlere tahammülleri nisbetinde vergiler koyacak, akıllı ve muktedir bir adam olarak kim var?” dedi. İstişare heyeti Osman b. Huneyf üzerinde ittifak etti.
1517 Ebû Yusuf dedi: Muhammed b. İshak, Zühri’den rivayetle bana dedi ki: Hz. Ömer, fethedilen Irak arazisi hakkında halkla istişarede bulundu. Ekseriyeti taksim edilmesi görüşünü savundu. Bu hususta en fazla ileri giden Bilal b. Rabbah idi. Hz. Ömer’in görüşü ise, araziyi olduğu gibi bırakmak, taksim etmemek idi. Bunun üzerine: “- Ey Allah’ım!.. Bilal ve arkadaşlarına seni kefil ediyorum” dedi. Bu münakaşalar üç gün kadar devam etti. Sonra Hz. Ömer: “- Ben bir huccet buldum” dedi ve şu ayeti okudu: “Allah’ın onların mallarından peygamberine verdiği fey’e gelince; siz o hususta ne ata, ne deveye binip koşmadınız. Fakat Allah peygamberlerini dileyeceği kimselere musallat eder. Allah herşeye hakkı ile kaadirdir”(251) Bu ayette mevzûu edilen Nadıyr oğullarının durumuyla ilgili hususları izah etti. Bu hüküm umumi olup, bütün beldelere şamildir. Hz. Ömer (ra) daha sonra şu ayeti okudu: “Allah’ın, (fethedilen diğer) memleketleri ahalisinden alıp, peygamberine verdiği feyi, Allah’a, peygamberine, hısımlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki bu mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdiyse alın, ne yasak ettiyse ondan sakının. Allah’dan korkun, çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”(252) Sonra (Hz. Ömer) şu ayeti okudu: “(Bilhassa o fey’i) hicret eden fakirlere aiddir ki onlar Allah’dan bir fazl (u inayet) ve hoşnudluk ararlar ve Allah’a ve peygamberine (mallarıyla, canlarıyla) yardım ederlerken yurdlarından ve mallarından (mahrum edilerek) çıkarılmışlardır. İşte bunlar saadıkların ta kendileridir.”(253) Hz. Ömer (ra) Allahû Teâla (cc) buna da razı olmadı, onlara başkalarını da kattı diyerek” şu ayeti de okudu: “Onlardan evvel (Medine’yi) yurd ve iman (evi) edinmiş olan kimseler kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyil) bulmazlar. Kendilerinde fakr-û ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte muradlarına erenlerin ta kendileridir”(254) Allah bilir amma, bize gelen malûmata göre, bu ayet ensar hakkındadır. Allahû Teâla (cc) bununla da iktifa etmeyerek şöyle buyurmuştur: “Bunların arkasından gelenler (şöyle) derler: “Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa. İman etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma. Ey Rabbimiz şüphesiz ki sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin”(255) Bu ayet, onlardan sonra gelenler hakkında umumi bir hükümdür. Bu fey, okuduğum ayetlerde geçenlerin hepsi için umumi ve müşterek bir haktır. Hal böyle olunca, nasıl olur da bunlara taksim ederiz ve onlardan sonra gelecek kimseleri nasipsiz bırakırız. Bu konuşmadan sonra Hz. Ömer (ra) araziyi olduğu gibi bıraktı ve vergisini topladı. Ebû Yusuf der ki: “Hz. Ömer (ra)’in, fetheden kimselere, fethedilen arazileri taksim etmemek hususundaki görüşü ve Kur’an’dan Allah’ın kendisine tanıttığı ayetlerle istidlâl etmesi, onun bu tutumunda Allah’ın kendisine ihsan ettiği bir başarıdır. Bu davranıştan doğan hayır bütün müslümanlara aittir. Yine onun (Hz. Ömer’in) bu arazilerden vergi alması ve toplanan vergileri müslümanlar arasında taksim etmesi cemiyete ait umumi bir faydadır. Zira bu arazilerin gelirleri, eğer atiyyeler ve masraflarda kullanılmak üzere halka vakfedilmiş olmasaydı, kaleler korunamaz, ordular cihad için yola çıkamazdı”(256).
1518 Resûl-i Ekrem (sav), Bahreyn mecusilerinden cizye kabul buyurmuştur. Onlardan kim İslâm’ı kabul ettiyse, onun müslümanlığı kabul görmüştür. Müslüman olması nefsinin ve (toprakları hariç; çünkü henüz güçlü iken İslâm’ı kabul etmediği için, böyle bir kimsenin arazisi, bütün müslümanlara ait bir fey’dir) malının korunmasına vesile oldu.(257) Dikkat edilirse Hz. Ömer (ra)’in tatbikatı, daha önce “Bahreyn’de” uygulanmıştır. Hz. Ali (ra)’nin hilâfeti döneminde bir zimmi müslüman olmuştur. Durumu ile ilgili olarak Hz. Ali (ra): “- Sana artık cizye yok!… Fakat üzerinde bulunduğun arazi bizimdir, ümmetindir”(258) hükmünü beyan eder.
1519 Sonuç olarak; cihad sonucu fethedilen toprakların mülkiyeti bütün müslümanlara aittir. Ulû’lemr; müslümanların hayrını ve menfaatlerini gözetmek şartıyla muhayyerdir. Şöyle ki; bütün müslümanlar namına vakfedebilir, ihtiyaç sözkonusu değilse fethe katılan mü’minlere taksim edebilir veya bir kısmını vakıf, bir kısmını taksime tabi tutabilir. Resûl-i Ekrem (sav) Kurayza ve Benû Nadir arazilerini fetihten sonra taksim etmiş. Mekke arazisini dağıtmamış, hayber arazisini ise kısmen dağıtmıştır. İmam-ı Malik (ra) fethedilen toprakların prensip olarak dağıtılamayacağını, bütün müslümanlar lehine vakfedebileceğini esas almıştır. Müslümanların maslahatı; Ulû’lemr’e bazı istisnai uygulamalar sağlayabilir.(259) Dikkat edilirse; fethedilen arazilerin fıkhı, ganimetlerden bazı noktalarda ayrılmaktadır. Miri topraklar; hüküm olarak bütün mü’minlere aittir.

is Ahkami ve isci Haklari

İcarede üzerine akid yapılan şey (ma’kudünaleyh) menfaatdir.(311) Yani işçi; emeğini, belli bir ücret karşılığı satmaktadır. Dolayısıyla işveren ve işçinin; üzerinde anlaştığı işin, meşru olması ilk şarttır. İslâm dininin haram kıldığı herhangi bir hususta icare sahih olmaz.(312) Ayrıca müslümanlara has olduğu sabit olan her türlü ibadet karşılığı ücret almak batıldır.(313) Mesela; bir kimse, bir başkasını namaz kılıvermesi için ücretle tutamaz. Bu husustaki icare de sahih değildir.
1558 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Kim bir ecir (işçi, memur vs.) çalıştırırsa, verilecek ücretin miktarını hemen ona bildirsin”(314) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla işveren; yapılacak işi açıkça beyan ettiği gibi, bunun karşılığı ödeyeceği ücreti de, beyan etmek zorundadır. Eğer ödenecek ücret; işin başında zikredilmezse işçi, “Ecr-i Misil’e” hak kazanır. Mecelle’de “Ecr-i Misil” şu şekilde tarif edilmiştir: “Ecr-i Misil: Bigaraz (her türlü tesirden uzak, kasdı olmayan) ehl-i vukufun takdir ettikleri ücrettir”(315).
1559 Sırf ucuz emek elde etmek için; küçük çocukların çalıştırılması caiz değildir. Resûl-i Ekrem (sav): “Çocukları kazanç için çalışmaya zorlamayın. Çünkü bunu yaptığınız takdirde hırsızlığa alışırlar”(316) buyurmuştur. Esasen iş akdinin sahih olabilmesi için; her iki tarafın (işveren ve işçinin) rızası şarttır. Dolayısıyla icarenin rüknü icap ve kabuldür.(317) İş akdinin sahih olabilmesi için; hem işverenin, hem işçinin, akıllı ve mümeyyiz olması esastır.(318) Taraflardan herhangi birisinin ehliyet arızası sözkonusu olursa, yapılacak akid sahih olmaz.
1560 Sanayi devriminden sonra bütün dünyada “İşçi Hakları” konusu gündeme girmiştir. Bilhassa Filozof Karl Marks’ın “Kıymet fazlası” (Artık Emek) nazariyesi, işçi hareketlerini hızlandırmıştır. Marksist ideoloji; “iş sahibinin temin ettiği her türlü kârı, işçinin çalışmasından ve alınterinden çalınmış kabul eder. Bu kâr, malın kıymeti ile işçiye verilen ücretin (paranın) arasındaki kıymet fazlasıdır. İşçi bu kıymet fazlasını (artık emeği) aldığı vakit, kendi nefsi için daha müreffeh ve daha yüksek seviyeli bir hayat kurmaya gücü yeter.”(319) Nitekim bu “Kıymet Fazlası” nazariyesi Avrupa’da kısa dönemde etkisini göstermiştir. İşçiler; haklarını elde edebilmek için bir araya gelerek sendikalar kurmuşlardır. Buna karşılık işverenler de, teşkilatlanma lüzumu hissetmişlerdir. Esasen kapitalist sistemde (bilhassa 19. ncu yüzyılda) işveren; muhteris ve menfaatperesttir. İşçiye mümkün olan en az ücreti ödemeyi esas alır. Bu arada; sırf ucuz emek elde edebilmek için, kadın ve çocukları da çalıştırmaktan kaçınmaz. Bu menfaat mücadelesi; işçinin “grev” yapması ve zorla hakkını talep etmesini beraberinde getirir. Buna karşılık işveren; “lokavt” yaparak, işçileri topluca işten uzaklaştırmayı planlar!.. Günümüzde kapitalist ve liberalist sistemlerde; bu mücadele bütün şiddetiyle sürmektedir. Şimdi bu meselenin “Darû’l İslâm’daki” (Şer’i devlette) mahiyetini izaha gayret edelim.
1561 İslâm dini; işçinin ücretinin tam ve zamanında ödenmesini şart kılmıştır. İşçiye hakkını vermeyen kimseyi, kıyamet gününde kendi düşmanı sayan bizzat Resûl-i Ekrem (sav)’dir. Nitekim bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde üç sınıf insanın hasmı (düşmanı) ben olacağım; (birincisi) Benim namıma söz verip, yerine getirmeyenler. (İkincisi) insan ticareti yapan, hür insanı (zorbalıkla ele geçirip, köle ederek) satan ve parasını yiyen. (Üçüncüsü) Bir işçiyi tutup, işini yaptırdığı halde, ücretini ödemeyen”(320).
1562 Şimdi işçiye ücretinin ne zaman verilmesi gerektiği üzerinde duralım!.. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “İşçinin (ecirin) ücretini; alnının teri kurumadan veriniz”(321) buyurduğu bilenmektedir. Dolayısıyla iş akdinde belirtilen hizmet yerine getirilir getirilmez ücretin ödenmesi esastır.
1563 İşçinin ücretinin; (sırf Allahû Teâla (cc)’nın rızası gözetilerek) tam ve zamanında ödenmesinin kurtuluşa vesile olacağını şu kıssadan öğreniyoruz. Abdullah İbn-i Ömer (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (sav) ashabına şu kıssayı anlatmıştır: “Sizden evvel gelip geçen ümmetlerden birisinde, üç kişilik bir cemaat sefere çıkmışlar. Sefer sırasında yağmura tutulup, bir mağaraya sığınmak zorunda kalmışlar. Mağaraya girdikten sonra, dağdan bir kaya parçası aşağı düşüp, mağaranın ağzını kapatmış!.. İçeride mahsur kalanlar aralarında istişare etmişler. Birisi; “Bizi bu kayadan bir şey kurtaramaz. Ancak salih amellerimizi anarak Allahû Teâla (cc)’ya dua ve iltica kurtarır demiş!.. Birisi: “Allah’ım!.. Sen herşeyi hakkı ile bilirsin. Ben bir defasında birtakım işçiler tutmuştum. İçlerinden bir işçi müstesna olmak üzere, bunların ücretlerini verdim. Fakat o işçi ücretini almadan gitti. Bunun ücretini, ticaret yoluyla nemalandırdım. Hatta bunun bu ücretinden hayli servet vücûda geldi. Bir zaman sonra bu işçi bana geldi ve: “- Ey Allah’ın kulu, ücretimi bana ver” dedi. Ben de ona: “- Şu gördüğün deve, koyun, sığır ve bunlara hizmet eden köle hep senin ücretinden vücûd bulmuş bir servettir” dedim. Bu işci: “- Ey Allah’ın kulu, benimle istihzâ etme!” dedi. Ben de işçiye: “- Hayır, seninle istihzâ (alay, eğlence) etmiyorum. Bu bir hakikattir, malını al ve götür” dedim. O da bunların hepsini sürüp götürdü. Bunlardan hiçbirşey bırakmadı. Ey Allah’ım!. Bu hayır ve sadakatimi, sırf senin rızan ve muhabbetin için ihtiyar ettimse, şu kaya parçasıyla bunaldığımız şu darlıktan bizi kurtar” diye dua etti. Kaya tamamen açıldı. Bunlar da mağaradan çıkıp gittiler”(322).
1564 İşçiye; güçlük çıkarılmaması, ağır yük yüklenmemesi ve yardımcı olunması esastır. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “… Onlara güç yetiremeyecekleri şeyleri teklif etmeyin; eğer teklif ederseniz yardım edin”(323) buyurduğu bilenmektedir.
1565 İşçiye teslim edilen mal (alet vs..) emanet hükmündedir. Zayi olması durumunda (eğer kasıd mevcut değilse) işçi bunu ödemez.(324).
1566 İşçinin hakları sözkonusu olduğu gibi; sorumlulukları da vardır.
Birincisi: İşi sağlam ve güzel yapması.
İkincisi: İşverenin kazancına göz dikmemesi.
Üçüncüsü: İş akdinde belirtilen çalışma süresine riayet ederek, iyi niyetle gayret göstermesi.
Dördüncüsü: Kendisine emanet edilen iş aletlerini muhafaza etmesi!..
Bu genel şartların dışında; işin mahiyetine göre bazı özel durumlar da sözkonusu olabilir. Bu durumlarda taraflar karşılıklı olarak (icap-kabulle) uyacakları şartları belirlerler.
1567 İslâm dini; her yer ve zamanda, insan hayatının bütün cephelerini düzenleyen umumi hükümler koymuştur. Bu umumi hükümler; kat’i nass’lara dayandığı için değiştirilemez. Ortaya çıkan yeni meseleler; umumi hükümlerin ışığı altında, Ulû’lemr ve Şûra meclisi tarafından çözümlenir.

Mufavaza’nin Kisimlari

MUFAVAZA – TEKABBÜL (SANAİ – AMEL) KISMI: Amel şirketi kurulurken ortaklar mufavaza sözünü veya mufavaza şartlarını haiz bir şekilde bu şirketi gerçekleştirmişlerse, böyle bir şirket “Mufavaza-Tekabbül Şirketi”dir.(157) Bu durumda her ortak; iş kabulünde bulunabilir ve bundan doğacak zarar ve sorumlulukları paylaşır.
MUFAVAZA – VÜCÛH (KREDİ) KISMI: Vekâlet ve kefalet ehliyetine haiz iki şahıs; veresiye mal alıp, peşin satmak, kârı aralarında yarı yarıya müşterek ve birbirine kefil olmak üzere şirket kursalar, böyle bir şirket vücûh (itibar, kredi) şirketinin mufavazası olur.(158).
    ŞİRKETÜ’L İNAN
1452 Önce kelime üzerinde duralım. İnan; açık olmak manasınadır. Dizgin (Atın yuları) manasını da ifade eder.(159) Hanefi fûkahası; “İnan şirketi belli bir nevi ticarette veya umumi ticarette bulunmak için iki veya daha fazla şahsın, muayyen bir sermaye koyup, kârı aralarında anlaştıkları oranda paylaşmak şartıyla kurdukları şirkettir”(160) tarifini esas almıştır. İnan ortaklığı; ticaretle uğraşan herkes arasında caiz olur. Serahsi’nin Muhiyt’inde de böyledir. Bu ortaklık; erkeklerle kadınların, bülûğa ermiş kimselerle sabilerin, hürlerle, ticaret yapmasına izin verilmiş kölelerin ve müslümanlarla kâfirlerin arasında da caizdir. Feteva-ı Kadıhan’da da böyledir.(161) Şirket-i inan; kefil olmayı değil, birbirine vekil olmayı gerektirir. Dolayısıyla kefalet sözkonusu olmadığından; ortakların vasıflarında genişlik söz konusudur.(162)
1453 İnan şirketinde ortakların koyduğu sermayenin eşit olması şart değildir. Farklı da olabilir.(163) Ayrıca, ortaklar bütün sermayelerini koymak mecburiyetinde değildirler. Sermayelerinin dışında başka paraları da olabilir. Sermayenin vasıf ve değerinin farklı olması da mümkündür. Dikkat edilecek husus; kuruluş esnasında ortakların sermaye ve kâr paylarının oranlarını kat’i olarak belirlemeleridir.(164) Eğer bu belirlenmez; meçhul kalırsa, şirket fasid olur.
1454 İmam-ı Muhammed (rha)’e göre Şirket-i İnan’ın yazılı sözleşmesi şu şekildedir: “Bu şirket fülan ve fülan arasında, emaneti edâ edip, yerine getirme hususunda Allahû Teâla (cc)’dan ittika üzere kurulmuştur” diye yazılır. Sonra ortaklardan her birinin sermaye miktarı kaydedilir. Daha sonra bu sermayelerin tamamının hangi ortağın elinde olacağı, bununla toptan veya perakende alışveriş yapacakları ve kendi reyi ile davranıp davranamayacağı, peşin veya veresiye satabilecekleri, belirtilir. Sonra kârın ve zararın aralarında sermayelerinin nisbetinde taksim edileceği sözleşmeye yazılır. Şayet ortaklardan birisi, kârdan fazla veya noksan almak gibi bir şart koşarsa, bunun da kaydedilmesi gerekir. Sözleşmenin sonuna; “Şu ayın, şu gününden itibaren bu sözleşmeye göre bu şahıslar ortak olmuşlardır” diye yazarlar Fethû’l Kadir’de de böyledir

Araziyi Ucretsiz Vermek Daha Hayirlidir

İbn-i Abbas (ra)’dan rivayet olunduğuna göre, Resûl-i Ekrem (sav) tarlayı kiraya vermekten nehyetmemiştir. Fakat; “- Sizden birinizin tarlasını ziraat için kardeşine meccanen vermesi, kendisi için o arazi mukabilinde, muayyen ücret almaktan daha hayırlıdır”(282) buyurmuştur. Esasen cihad sonucu elde edilen topraklarda; ümmetin mülkiyeti esastır. Dolayısıyla bu topraklarda; bütün müslümanların hakları bakidir. Herhangi bir İslâm beldesinin; küffar tarafından istilasında (Allahû Teâla (cc) muhafaza buyursun) bütün mü’minlere cihad farz-ı ayn olur. Aynı zamanda bu istila; bütün mü’minlerin ortak mülkiyetinde olan arazilerinin elden gitmesi, mahiyetini de taşır.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com