ZEYNEB BÎNTÎ HUZEYME ZEYNEB BÎNTÎ CAHS ( r.a.)

10/07/2006

Zeynep binti Huzeyme ve Zeynep binti Cahs radiyallahu anhüma Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ailesine katilan bahtiyarlardan… isimleri ve ahlâklari birbirine benzeyen, mü’minlerin annesi olma serefini elde eden rehber insanlardan… Cömertlikleriyle taninmis, yoksullara, fakirlere yardim etmeleriyle meshur olmus merhametli, sefkatli, iyiliksever bir ahlâka sahip gönül zengini mücâhidelerden…

Zeynep binti Huzeyme radiyallahu anhâ annemize “Ümmü’l-Mesâkin= yoksullarin annesi” denirdi. Bu onun lâkabi olmustu. Cahiliye devrinde bile böyle taninirdi. O, Arabistanin en güçlü kabilelerinden olan Âmir ibni Sa’sa’ kabilesine mensuptu. Kabilesi arasinda önemli bir nüfûza sahipti. Onun ilk evliligi Tufeyl ibni Hâris ile oldu. Ondan bosaninca Ubeyde ibni Hâris ile evlendi. O da Bedir’de sehit edilince Zeynep (r.anhâ) dul kaldi.

Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz hicrî üçüncü yilda islâm’i anlatmak için Âmir ibni Sa’sa’ kabilesine bir gurup teblig eri göndermisti. Bunlar hâince pusuya düsürülüp kiliçtan geçirilince bu kabile ile müslümanlarin arasi bozuldu. iki Cihan Günesi Efendimiz bu büyük ve güçlü kabile ile düsmanligin devam etmesini istemedi. Aradaki iliskilerin düzelmesine vesile olacak bir firsat bekledi. Zeynep binti Huzeyme (r.anhâ) dul kalinca evlenme teklifinde bulundu. Zeynep; amcasi Kabîsa ibni Amr el-Hilâli’yi vekil tayin etti. O da dörtyüz dirhem gümüs mihri ile Resûlullah (s.a) Efendimize nikâhladi.

Mü’minlerin annesi olma serefini elde eden Zeynep binti Huzeyme (r.anhâ) kendine tahsis edilen odasina tasindi. Hz. Hafsa ile odalari yanyana idi. Büyük bir mutluluk içerisinde hayatini devam ettiriyordu. Çok ibadet yapar, çokça sadaka verirdi. Bu mes’ud hayat dünyada üç-dört ay veya sekiz ay kadar ancak sürdü. 626 m. senede otuz yaslarinda iken âhirete göç etti. Cenâze namazini bizzat Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz kildirdi. Bakî kabristanina defnedildi. Rabbimiz sefaatlerine nâil eylesin. Amin.

Zeynep binti Cahs radiyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin diger bir hanimi… islâmiyeti ilk kabul eden hanim sahâbîlerden… Efendimizin hala kizi… ibadete düskün olusu ve cömertligiyle meshur… Fakirlerin, gariblerin annesi diye anilan takvâ erlerinden… Kendi el emegi ile geçinen, dikis, nakis ve el isi yaparak kazandigi paralari fakirlere infak eden sehâvet sahibi bir mücâhide… Nikâhini Allah Teâlâ’nin kiydigi bir bahtiyar… Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizin ahirete göç eylemesinden sonra kendisine ilk kavusan annemiz…

O, bi’setten yirmi sene önce Mekke’de dogdu. ilk iman edenlerden oldu. Asil adi Berre idi. Resûl-i Ekrem (s.a) onu Zeynep olarak degistirdi. Babasi Beni Esad kabilesinden Burre olup annesi de Rasûlullah’in halasi Ümeyye binti Abdülmuttalib’dir. Abdullah ibni Cahs (r.a)’in kizkardesidir.

O, ilk hicret edenler arasinda yer alarak Mekke’den Medine’ye hicret etti. ilk muhacirlerden oldu. Bekârdi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz onu evlâtligi Zeyd ibni Hârise (r.a) ile evlendirmeyi düsündü. Cahiliye devrinin yanlis âdetlerinden birisini daha yikmak istedi. Kölelerin asagilanmasini ortadan kaldirmak ve islâmiyetin insanlari esit saydigini göstermek üzere Zeyneb’e dünürcü olarak gitti.

Zeynep ve kardesleri bu isi uygun görmediler. Hür bir kadinin, azâtli biriyle evlenmesi o günki örfe göre imkân dahilinde degildi. Bunu içlerine sindiremediler. Hatta Zeynep tavrini su ifadeleriyle ortaya koydu: “Ya Rasûlallah! Ben senin halanin kiziyim. Ona varmaya râzi degilim. Ben Kureysliyim.” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Ahzab sûresinden 36. âyet-i kerîmeyi nâzil buyurdu. Meâlen:

“Allah ve Resûlü bir ise hüküm verdigi zaman, inanmis bir erkek ve kadina o isi kendi isteklerine göre seçme hakki yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karsi gelirse, apaçik bir sapikliga düsmüs olur.”

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) tekrar Rasûlullah (s.a)’e sordu: “Yâ Rasûlallah sen, Zeyd ile evlenmemi istiyor musun?” dedi. Efendimiz de: “Evet!” buyurdu. Bunun üzerine o: “Rasûlullah’a âsî olamam” dedi ve kabul etti.

Fakat Hz. Zeyd ile Hz. Zeynep arasinda samimi bir sevgi ve sicak bir anlayis hâkim olamadi. Evlilik onlara rahat getirmedi. Geçimsizlikleri artti. Bu beraberligin uzun ömürlü olamiyacagini sezen Zeyd ibni Hârise (r.a) durumu Fahr-i Kâinat (s.a)’e açma zarûretini duydu ve Efendimize gelerek: “Ya Rasûlallah! Ben ailemden ayrilmak istiyorum.” dedi. iki Cihan Günesi Efendimiz bu söze üzüldü. Kendisinin sebeb oldugu bir ailenin dagilmasina gönlü râzi olmadi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz ona: “Esini tut, bosama. Allah’tan kork!..” buyurdu.

iki Cihan Günesi Efendimiz bu âilenin devam etmesi için gayret ediyordu. Fakat gönüller bir defa sogumustu. Ülfet edebilmek, tahammül gösterebilmek bir hayli zorlasmisti. Buna ragmen âile olarak beraberlikleri bir sene devam etti. Geçimsizlikleri son haddine vardi. Bu birliktelige tahammülü kalmayan Zeyd (r.a) nikah akdini bozmak zorunda kaldi. Zeynep (r.anhâ)’yi bosadi.

Resûl-i Ekrem (s.a) bu hadiseye çok üzüldü. Ancak cahiliye âdetleri toplumu kara bulutlar gibi sarmisti. Bir kimse evlâtliginin hanimi ile evlenemezdi. Allah Teâlâ bu yanlis anlayislarin, bâtil âdetlerin kalkmasini murad etti. Çok geçmeden vahyini indirdi. Ahzab sûresinin; 4 ve 5. âyetleriyle bu konuyu açikliga kavusturdu. söyle ki: Meâlen:

“… Evlâtliklarinizi öz ogullariniz gibi tanimadi. Bu, sizin agizlarinizdaki lâfinizdir. Allah, hakki söyler ve O, dogru, yolu gösterir. Onlari babalarina nisbetle çagirin. Bu Allah katinda daha dogrudur. Eger babalarinin kim oldugunu bilmiyorsaniz, bu takdirde onlari din kardesleriniz ve görüp gözettiginiz kimseler olarak kabul edin. Yanilarak yaptiklarinizda size vebal yoktur. Fakat kalblerinizin bile bile yöneldiginde günah vardir. Allah bagislayandir, esirgeyendir.”

Bu âyetler nâzil olunca azâd edilmis köleler ve evlâtliklar, öz babalarinin adiyla anilmaya baslandi. Öz babasi bilinmeyenler de eski efendilerinin dostu ve din kardesi oldular.

Aradan bir zaman geçti.

Daha sonra da ayet, bu konudaki endiseleri izale eden hükmü bildirdi. Allah Teâlâ Ahzab suresi: 37-40. âyetlerini inzal buyurdu. Meâlen:

“(Resûlüm!) Hani Allah’in nimet verdigi, senin de kendisine iyilik ettigin kimseye: Esini yaninda tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’in açiga vuracagi seyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asil korkmana lâyik olan Allah’tir. Zeyd, o kadindan ilisigini kesince biz onu sana nikâhladik ki evlâtliklari karilariyla iliskilerini kestiklerinde (o kadinlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasin. Allah’in emri yerine getirilmistir.”

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babasi degildir. Fakat o, Allah’in Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her seyi hakkiyla bilendir.”

Hz. Âise (r.anhâ) annemiz bu âyetleri duydugu zaman: “islerin en büyügü en faziletlisi ona nasib olmus ve Allah onu gökte Resûlüne nikâhlamistir. Zeynep, bize karsi bununla iftihar edecek, ögünecektir.” dedi.

Zeynep binti Cahs ile iki Cihan Günesi Efendimiz, hicretin besinci senesinde evlendi. O sirada Zeynep (r.anhâ) annemiz 35 yaslarinda idi. Mükellef bir dügün ziyafeti verildi. Enes ibni Mâlik (r.a)’in annesi Ümmü Süleym (r.anhâ) o gün Medine hurmasini yag ile karistirarak özel bir yemek yapti. “Hays” adi verilen bu yemegi Enes ile birlikte Efendimize gönderdi. Yemek iki kisiye zor yeterdi. Ama Allah dilerse bir orduya yetirirdi.

Enes o zamana kadar hiç görmedigi bir manzara ile karsilasti. iki Cihan Günesi Efendimiz ona: “Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi çagir” dedi. O hayretler içerisinde gitti çagirdi. Efendimiz tekrar Enes’e: “Mescidde kim varsa, yolda kimi görürsen davet et!” buyurdu. Enes büsbütün sasirdi. Bu kadar yemek kime yetecek diye kendi kendine alip verdi? Ama emre uyarak disari çikti. Kimi gördü ise dügün yemegine çagirdi. Ulasilabilen ashabin hepsi grup grup gelmeye basladi. Habib-i Kibriya (s.a) efendimiz yemek kabini ortaya koydu. Bereketlenmesi için duâ etti ve: “Onar onar sofraya otursunlar ve herkes önünden yesin.” buyurdular. Çagirilan herkes o yemekten doyasiya yedi. Enes (r.a) diyor ki: “Yedikçe kaptaki yemek çogaliyordu. Adetâ alttan kayniyordu. Davetlilerin hepsi yedi ve doydu. Getirdigim yemek aynen ortada idi.” Resûl-i Ekrem (s.a) bana: “Yâ Enes! tabagi kaldir.” buyurdu. Tabagi zevcesinin yanina koydum ve annemin yanina döndüm. Gördüklerimi hayretler içerisinde anneme anlattim. Annem bana “Hayret etme. Cenâb-i Hak o yemekten bütün Medinelilerin yemesini dilemis olsaydi, hepsi de yer ve doyardi.” diyerek bunun bir mûcize oldugunu söyledi.

Ne iman!… Ne muhabbet!… Ne ülfet!… Ne teslimiyet!… Ey yüceler yücesi Allahim böyle bir iman, muhabbet, ülfet ve kaynasmayi bizlere de nasib et!… Amin.

Zeynep (r.anhâ) annemizin dügün ziyafeti tesettür ayetlerinin nüzûlüne de vesile oldu. Davetliler yemekten sonra kalkip gitmisti. Üç kisi vardi ki, onlar oturmus çene çaliyorlardi. iki Cihan Günesi Efendimiz onlarin kalkip gitmesi için odaya girip çikiyordu. Fakat onlar bu hareketten anlamiyorlardi. Efendimiz (s.a) annelerimizin odalarini ayri ayri dolasti geldi yine onlar konusuyordu. Can sikici bu hadise üzerine Allah Teâlâ Ahzab Sûresi: 53. ayet-i celileyi nâzil buyurdu. Meâlen:

“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine yemege dâvet olunmadan vaktine de bakmadan girmeyin. Ancak davet edildiginiz zaman girin. Yemegi yediginizde hemen dagilin, sohbete dalmayin. Çünkü bu hareketiniz Peygamberi üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadir. Ama, Allah hakki söylemekten çekinmez. Peygamberin hanimlarindan birsey istediginiz zaman perde arkasindan isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onlarin kalpleri için daha temiz bir davranistir. Sizin Allah’in Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanimlarini nikâhlamaniz aslâ câiz olamaz. Çünkü bu, Allah katinda büyük bir günahtir.”

O günden itibaren Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin âileleri, mü’minlerin anneleri, perde arkasina çekildiler. Kiyamete kadar gelecek islâm hanimefendilerine örnek teskil ettiler. insanlik haysiyet ve serefini böyle muhafaza ettiler. iffet timsâli nezih bir hayat sürdüler. Gözler ve gönüller islam’in bu güzellikleriyle huzur ve sükûn buldu. insanlik bu ölçülerle mutlu oldu. insan kiymeti ancak bu sekilde bilindi. insan insanliginin serefine erdi.

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) annemiz ibâdete düskün, takva sahibiydi. Çokça nâfile namaz kilar, nâfile oruç tutardi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz bir gün mescitte iki direk arasinda bagli bir ip gördü. “Bu ip nedir?” diye sordu. Ashâb-i Kiram da: “Zeynep annemizin” dediler. Namazda ayakta durmaktan yorulunca bu ipe tutunur diye ilâve ettiler. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz bu hareketten pek hoslanmadi. Bunun üzerine: “ibadette böyle güçlüge girilmez. Bu ipi çözünüz. Sizler zinde oldukça ayakta kilin.” buyurdular.

O, vefâkâr bir hanimefendiydi. Hakki teslim ederdi. Dürüstlükten ayrilmazdi. Birgün, münâfiklar Hz. Aise annemize iftira atmislardi. iki Cihan Günesi Efendimiz bu konuda Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.anhüm)’ün fikirlerini sordu. Bu arada Zeynep (r.anhâ) annemizin de görüsünü almak istedi. Bunun üzerine Zeynep annemiz bütün insanliga örnek olacak su cevabi verdi:

“Ya Rasûlallah! Ben isitmedigimi isittim demekten, görmedigimi gördüm demekten kendimi korurum. Onun hakkinda vallahi hayirdan baska bir sey bilmiyorum.” dedi.

Bu cevap hem Habib-i Ekrem (s.a) Efendimizi hem de Hz. Âise (r.anhâ) annemizi çok sevindirdi.

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) annemizin en bâriz vasiflarindan biri de cömertligi idi. O, dünya malina önem vermezdi. Kendi el emegi ile geçinirdi. Dikis ve el isi yapardi. Deri tabaklar onlari diker ve deri esyalar üretip satardi. Elde ettigi kazanci Allah yolunda fakir ve yoksullara dagitirdi. Ömrü boyunca sehavet üzere yasadi. infak etmek onun için büyük bir zevkti. Hz. Âise (r.anha) onun cömertligi hakkinda söyle der:

“Ben, dini yasama konusunda Zeynep’ten daha hayirli, ondan daha çok Allah’tan korkan, ondan daha dogru sözlü, akraba hakkini ondan daha çok gözeten, Allah’in rizâsini kazanabilmek için fakirlere ondan daha çok sadaka veren bir kadin görmedim.”

Yine onun cömertligini ortaya koyan bir örnek de sudur:

“Hz. Ömer (r.a) sahâbîlere hazineden maas baglamisti. Zeynep annemize de bagladigi maasi gönderdi. Zeynep annemiz bu kadar çok parayi görünce sasirdi ve: “Allah Ömer’i affetsin. Diger kardeslerimin hisseleri de bunun içinde mi?” diye sordu. Parayi getirenler: “Hayir! Bunlarin hepsi senindir.” dediler. Bunun üzerine o: “Sübhanallah!” diyerek örtüsü ile yüzünü kapadi ve hizmetçisine: “Elini sok, o paradan bir avuç al, falan ogullarina götür. Bir avuç al, filan’a ver.” diyerek akrabasina ve kimsesizlere dagitti. Örtünün altinda avuçlayacak bir sey kalmadi. Hizmetçisi: “Ey mü’minlerin annesi! Allah sizi affetsin. Bunda bizim de payimiz var.” dedi. Bu söz üzerine Zeynep annemiz örtünün altinda kalanlar da senin olsun dedi ve gelen paranin hepsini dagitti. Hz. Ömer (r.a) annemizin bu davranisindan haberdar olunca bin dirhem getirdi. Onun kapisinda durdu, selâm verdi ve: “Gönderdigim parayi dagittigini duydum. Bari bunlari elinde tut.” dedi.

Zeynep (r.anhâ) o parayi da ihtiyaç sahiplerine dagitti. Üstelik ellerini açti ve bütün samimiyetiyle söyle duâ etti.

“Allahim! bundan sonra beni Ömer’in ihsanini almaya eristirme. Çünkü bu dünya mali bir fitnedir.” dedi.

Kanaat ve cömertlik büyük bir hazine idi. Fakiri, yoksulu sevindirmek iki Cihan Seâdetini elde etmekti. Vermek, infak etmek dagitmak onun en büyük zevkiydi.

Bu yüce hasletlerinden dolayi o, Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize vefatindan sonra ilk kavusan annemiz oldu. “Bana en önce kavusacak olaniniz kolu uzun olaninizdir.” hikmetli sözünün muhatabi olarak anildi. Kolu uzun olmak cömertlikten kinaye olarak söylenmisti.

Zeynep binti Cahs (r.anhâ) vâlidemizin yapmis oldugu samimi duasi Allah katinda kabul buyuruldu ve hicrî 20 yilinda 53 yasinda iken Medine’de vefat etti. Bir daha maas alamadi. Cenâze namazini Hz. Ömer (r.a) kildirdi. Cennetü’l-Bakî kabristanligina defnedildi. Cenâb-i Hak sefaatlerine nail eylesin. Amin.

M.F.

Hz. AMR İBNU CEMUH (r.a.)

Amr İbnu Cemuh, cahiliyede Yesrib ileri gelenlerinden, Celemeoğullarının efendilerinden, Medine cömertlerinden, karakter sahibi biriydi.

    Cahiliye devrinde soylu kişilerin evlerinde put bulundurma adeti vardı. Bunu her sabah ve akşam puttan uğur dilemek, törenlerde kurban kesmek, saygı duruşunda bulunarak felaket anlarında sığınmak vb. şeyler için yaparlardı. Amr’ın putu da Menat idi. Onu kaliteli bir ağaçtan yapmıştı. Saygıda kusur etmez, ona en güzel kokuları sürerdi.

    Mus’ab İbnu Umeyr (r.a.)’ın Medine’ye davetçi olarak gelmesinden kısa bir zaman sonra insanların bir çoğu İslam’a girdiler. O sırada altmış yaşını geçmiş olan Amr İbnu Cemuh’un oğulları Muavvez, Muaz, Hallad ve eşi Hind de ondan gizli bir şekilde iman ettiler.

    Kocası ve ondan başka birkaç kişinin dışında kimsenin şirkte kalmadığını gören Hind (r.a.) sevip saydığı kocasının şirk üzere kalmasını asla isteyemezdi. Amr İbnu Cemuh ise çocuklarının atalarının dininden çıkıp Müslüman olmalarından korkuyordu. Karısına: “Hind, çocukları sakın şu Mus’ab’la görüştürme” dedi. Kadın: “Olur ama o adamın anlattıklarını oğlun Muaz’dan dinlemek ister misin?” dedi. O: “Vay be haberim yokken Muaz da mı dinden çıktı?” diye sordu. Hind: “Hayır, Mus’ab’ın bazı toplantılarına katılıp söylediklerinden bazılarını öğrenmiş” cevabını verdi. Amr: “Muaz’ı bana çağır” dedi. Muaz babasının huzuruna gelip ona Fatiha suresini okuyunca, aralarında şu konuşma geçti:

    -Bu söz ne kadar şahane, ne kadar güzel. Bütün sözleri böyle mi?

    -Hepsi birbirinden güzel babacığım! Sen de ona biat eder misin? Halkın tamamı ona biat etti.

    -Menat’a danışmadıkça bir şey yapmam. O ne derse öyle yaparım.

    -Babacığım Menat konuşmaz ki onun dili ve aklı yok. O sadece bir ağaç.

    -Sana söyledim ona danışmadan atalarımın dininden vazgeçmem.

    Derken Amr ağaçtan yontma putun huzuruna geçip saygıyla fikrini sordu. Cevap alamayınca da onu kızdırdığını zannedip bir kaç gün öfkesinin dinmesini beklemeye karar verdi. Bu esnada çocukları da düşünmeye başladılar. Derken putu alıp Selemeoğullarının tuvalet çukurlarından birine attılar.

    Amr buna çok hiddetlendi arayıp putu buldu. Temizleyip kokular sürdü ve aynı yerine koydu. Aynı durum günlerce tekrar etti derken en son gün Amr, Menat’ın boynuna kılıcını astı ve: “Ey Menat! Bunları sana kimin yaptığını bilmiyorum. Eğer sen de hayır varsa işte kılıç kendini koru” dedi. Ancak aynı durum o gece de tekrarlanınca artık onu tuvalet çukurundan çıkarmadı ve: “Vallahi sen tanrı olsaydın bir tuvalet çukurunda olmazdın” dedi ve İslam’a girdi. Amr İslam’ı tanıdıkça cahiliyede geçen dakikaları için pişmanlık gözyaşları döküyordu. Artık o da iman ve İslam’ın fedakar bir hizmetçisi, davanın yılmaz bir bekçisiydi her mümin gibi.

    Uhud savaşı için cihada çağrı yapıldığında üç oğlu gibi Amr İbnu Cemuh da cihad için hazırlanmaya başladı. Halbuki Amr (r.a.) o anda çok yaşlı ve bir ayağı tamamen sakat idi. Bu yüzden çocukları onun mazur olduğunu anlatıp cihada katılmamasını istediler. Bunun üzerine baba oğullarını şikayet için Resulullah (s.a.s.)’in huzura çıktı ve: “Ey Allah’ın Resulü, şu benim oğullarım topal olduğumu bahane ederek beni bu hayırlı işten alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben topallığımla cennete girmek istiyorum” dedi. Resulullah (s.a.s.) oğullarına: “Ona engel olmayın. Herhalde Allah (c.c.) ona şehitlik verecek” buyurdu.

    Ordunun hareket vakti gelince Amr (r.a.) hiç dönmeyecekmiş gibi hanımına veda etti, sonra kıbleye yönelip şöyle dua etti: “Allah’ım! Bana şehitlik ver. Beni şehitliği kaybetmiş olarak aileme döndürme.” Savaşın kızışıp müşriklerin Resulullah (s.a.s.)’i kuşattığı sırada o tek ayağı üzerinde sıçrayarak cihada devam ediyordu. Oğlu Hallad’la beraber Resulullah (s.a.s.)’i koruyan müminlerin ön safında çarpışırken bir taraftan da: “Ben cenneti istiyorum, ben cenneti istiyorum” diyordu. Derken ikisi de şehid olup cenneti garantileyenlere katıldılar.

    Dersler ve İbretler

    1. Çağdaş ve çağdışı cahiliyenin putçuluktaki benzerliği

    Bu iki cahiliyenin tüm safhalarında ciddi benzerlikler olduğu gibi putçulukta da benzerlik vardır. Ancak önceki cahiliye hem teori hem pratikte tapınma kastıyla putçuluk yapıyordu. Günümüz cahiliyesi ise tapınma düşüncesi taşımadığını söylese de yaptığı tapınmadır.

    Bir diğer fark da şu: Eski cahiliye o günün ilkel şartlarında inanarak putlara tapıyordu. Günümüz cahiliyesi ise inanmadığı halde inadına putçulukta ısrar ediyor. Çok daha kötüsü ise günümüz cahiliyesinin, geçmişin cahiliyesinin tam tersine başkalarını da putçuluğa mecbur etmeleridir. Sonuç olarak günümüz cahiliyesi çok daha şedit, daha dayatmacı, daha vahşi ve dolayısıyla daha ilkeldir.

    2. Evde heykel bulundurma cahiliye adetlerindendir

    Günümüzde mütedeyyin aileler de dahil olmak üzere niceleri vitrinlerinde kedi, köpek, at, noel baba ve benzeri heykeller bulundururlar. Bu cahiliye adeti kesin haramdır. Zaten tapınma kastıyla olursa şirk olur. Kabartma olmayan tam boy canlı resimleri ise mekruhtur. Yalnızca kız çocukların oynadığı bebekler müstesnadır. Bunlar çocukta annelik duygu ve şefkatini geliştirdiğinden cevaz verilmiştir.

    3. Davet ve davetçiliğin önemi

    Davet ve tebliğ cihadın en müessir ve günümüzde en mümkün olan kısmıdır. O yüzden asla ihmal edilmemeli. Mus’ab’ları bekleyen Amr’lar gibi günümüzde yüz milyonlarca insanın davet ve tebliğ beklediği sırada Mus’ab yolunun yolcuları olması gerekenlerin ihmalkarlık ve tembellikleri affı zor bir hatadır.

    4. Aile boyu davetçilik ve davetçilikte dayanışma

    Amr’ın ailesinde bu örneği net olarak gördüğümüz gibi aslında diğer ashab da böyleydi. Anneler, babalar, çocuklar, kısaca ailenin her ferdi İslam’ın davetçisi, davet yolunda diğerlerinin yardımcısı ve tamamlayıcısıydı. Biz de bu yönde kendimize çeki düzen vermeliyiz.

    5. Davada hikmet, siyaset ve sır

    Hikmet, gerekeni gerektiği şekilde gereken zaman ve zeminde ifa etmektir. Amr’ın müşrik olduğu ve İslam’a kininin olduğu sırada, hanımı Hind’in çocuklarının sırrını koruduğunu ve imanlarını açıklamayı da hikmet ve siyasetle yaptığını görmekteyiz.

    Tabii hikmet ayrı şey davadan taviz verme ve olur olmaz anlarda İslam’ın gerçeklerini eğip bükme ayrı şeydir. Hikmetle tavizi iyi anlayıp birbirine karıştırmamak gerekir.

    6. Şirk ve cehalet inadı insanı kör, sağır ve ahmak eder

    Öyle ki şirk inadına kapılan taş, tahta, tunç ve benzeri nesnelerden yapılan putların kendilerine bir fayda veya zarar verebileceği zehabına kapılır. Bazen de tüm uyarı ve gerçeklere rağmen bu konuda ısrar edecek kadar ahmaklaşır. İnsan şirk ve cahiliyeye bulaşmayıversin, asır yirminci de olsa otuzuncu da olsa yine aynı körlük ve sağırlık devam eder. Günümüz cahiliyesinin geçmiştekinden bir farkı da tevhid yolunu her vesileyle tıkayıp tahammül etmeyişi ve herkesi aynı körlük ve sağırlığa icbarıdır.

    7. Kendini koruyamayan putlar, başkalarının haklarını elbette koruyamaz

    Aynı mesajı İbrahim (a.s.)’ın putları kırması kıssasında da net olarak görürüz. Özellikle son asır yalnızca putların ve putlaştırılanların kendilerinin değil aynı zamanda onların yıllarca insanlara dayattığı fikir ve sistemlerin de ne denli kof, neticesiz ve insanlık için baş belası olduğunu iyice gün yüzüne çıkarmıştır. Komünist Rusya güdümündeki nice ülkelerde heykellerin boynuna ipler bağlanıp yıkıldı. Ama putçuluk hala tamamıyla yıkılamadı. Bazı ülkelerde ise hem putlar hem de putçuluk saltanatını devam ettiriyor.

    Yıllarca nurlu lakabıyla anılan, çok yetkili biri çıkıp Kur’an’ın iki yüz otuz küsur ayetinin bugün işlevinin olamayacağını iddia ediyor ve hemen akabinde de “Allah’ın işine karışanı Allah (c.c.) çarpar” diyorsa bu çağımızdaki fikri çelişkileri ve sapmaları anlamamıza yeter.

    8. Davet ve tebliğde ısrar etme

    Amr (r.a.)’ın hanımı ve çocuklarının davette ısrar edişlerinin örneğini açık olarak görüyoruz. Her sahabinin işi ve mesleği ne olursa olsun önce en mükemmel bir davetçiydi. Onlar davetin hakkını verdiklerinden dolayıdır ki kısa sürede İslam o kadar geniş coğrafyaya yayılmıştır. Onların mirasyedileri olan bizler ise, evlerimizin içine dahi İslam’ı hakkıyla yerleştiremiyoruz. En yakınlarımız olan akraba, komşu ve arkadaşlarımıza karşı dahi davet ve tebliğin hakkını veremiyoruz.

    9. Hizmette yarış

    10. Örnek aile ve örnek baba

    11. Mukaddesat uğrunda bedel ödeme örneği

    Bu örnek ailenin tüm bireyleriyle davet hizmetinde koşturduğunu görmekteyiz. Cihada çağrı yapıldığında ise yetmişlik ve üstelik gayet sakat ve mazur olan baba da dahil aile bireylerini cihad meydanında görüyoruz. Bu örnek aile hizmet yarışında öylesine gayretlidir ki savaş kızışıp dava liderinin hayatı tehlikeye düştüğünde onun uğrunda canlarını feda ederek dava uğrunda bedel ödemekten de çekinmemişlerdir.

    İşte onlar ve işte biz. Can bir yana dava uğrunda mallarımızdan fedakarlıkta dahi çok geride kalan bizlerin hali gerçekten çok hazindir.

    12. Cihad ve şehadet aşkının en mükemmel enerji olması

    13. Şehadeti arzulamanın önemi

    Şehadet her sahabinin duasıydı. İmanı kavrayan her müminin de rüyası olmalıdır

    Sadece kuru kalabalıklar oluşturan tembel ve pısırık sağlamlardansa Amr İbnu Cemuh (r.a.) misali topal yiğitler yeğdir ve bugün onlara çok ihtiyaç var. Yalnızca Filistin, Keşmir ve Çeçenistan’da değil her yerde o yiğitlere ihtiyaç var. Rabbim o yiğitlerin hayatıyla hayat

Hz. ABDULLAH İBN REVÂHA (r.a.)

Akabe gününde İslâm’a giren şâir sahâbî. Nesebi Abdullah b. Revâha b. Sa’lebe b. İmriü’l-Kays b. Amr’dır. Künyesi Ebu Muhammed, ünvanı şâiru Rasûlüllah’tır. Babası Revâha, annesi Kebşe’dir.

    Sahâbenin büyüklerinden ve Ensar’ın ileri gelenlerinden olan Abdullah Medine’de doğdu. Hazrec kabilesine mensup olup ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. İkinci Akabe gününde müslüman olmuş ve kabilesini temsilen Peygamberimize bey’at etmiştir.Hicret günü Rasûlullah’a mihmandarlık etti. Muhacirlerden Mikdad b. Esved’i kardeş edindi. Aynı zamanda o, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kâtiplerindendi.

    Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber gazvelerine katıldı. Hudeybiye barışı ve Umretu’l-Kaza seferlerinde peygamberimizin yanında yer aldı. Bedir savaşının zafer müjdesini Zeyd b. Hârise ile birlikte Medine’ye ulaştırdı. Bedru’l-Mev’id gazasında Rasûlullah’ın Devlet Başkanlığına vekâleten Medine’de kaldı. Hicretin 6. yılında (627) üç kişilik heyetin başkanı sıfatıyla Hayber’e gitti. Yahudilerin başkanı Üseyr b. Zârim’in Yahudilerle birlikte Gatafan kabilesini Müslümanlara karşı kışkırttığını gördü. Hayber’de üç gün kaldı. Dönüşünde gördüklerini Hz. Peygamber (s.a.s.)’e aktardı.

    Yine aynı yılın Şevvâl ayında Hayber’e elçi olarak gönderildi. Yanında bulunan otuz kişiyle birlikte Hayber’e vardı. Üseyr b. Zârim ile gõrüştü. Allah Rasûlü’nün kendisini Hayber’e vali yapacağını, Medine’ye gelmesi halinde kendisine ikrâm ve ihsânda bulunacağını bildirdi. Üseyr, bu teklife memnun oldu, valiliğe heveslendi. Yanına aldığı otuz kişiyle birlikte yola çıktı. Yolda, sahâbeden Abdullah b. Üneys’in kılıcına el atarak onu öldürmek istedi. Abdullah, bunun ahde vefasızlık olduğunu bildirdi. İkinci kez yine Abdullah’ın kılıcına el attı. Bu durum karşısında Yahudilerden yirmidokuz kişi kılıçtan geçirildi. Bir kişi kaçıp kurtuldu.

    Hz. Peygamber’in Basra hükümdarına gönderdiği elçinin Şam valisi Şurahbil tarafından öldürülmesi olayıyla ilgili olarak hicretin 8. yılında bir ordu hazırlandı. Bu ordunun komutasıyla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) şu açıklamada bulundu: “Cihada çıkacak şu insanlara Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin ettim. Zeyd b. Hârise şehid olursa, yerine Ca’fer b. Ebi Talib geçsin, Ca’fer b. Ebi Talib de şehid edilirse, yerine Abdullah b. Revâha geçsin. Abdullah b. Revâha şehid olursa, müslümanlar, aralarından uygun birini seçip, kendilerine kumandan yapsınlar.”Müslümanlar bir müddet ilerlediler. Düşman ordusunun gücü ve sayıca çok oluşu Müslümanları endişelendirdi. Zeyd b. Hârise, ne yapmak gerektiği konusunda istişâre yaptı. Abdullah b. Revâha, Rumlar’la çarpışmaktan yana olduğunu bildirdi. Müslümanlar, Mûte’de savaş düzeni aldılar, çarpışmaya başladılar. Zeyd b. Hârise, vücudu mızraklarla delik deşik oluncaya kadar savaştı. Ve şehid oldu. Sancağı Ca’fer aldı. O da savaştı, şehid oldu. Ca’fer’den boşalan sancağı Abdullah b. Revâha aldı. Bir mızrak darbesiyle yaralandı ve o da şehid ,oldu (629).

    Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre, Mûte şehidleri İbn Hârise, Ca’fer ve İbn Revâha’nın şehâdet haberi geldiğinde Rasûlullah (s.a.s.) Mescid’ te oturmuştu. Yüzünde hüzün ve kederin izleri görülüyordu. Bu sırada Rasûlullah’a birisi geldi ve “Ca’fer’in kadınları ağlaşıyorlar” dedi. Rasûlullah ondan kadınları çığlık atmaktan alıkoymasını söyledi. Adam gitti, ancak kadınlar ona itaat etmediler. Geriye gelip kadınların hâlâ ağlaştıklarını Rasûlullah’a söyledi. Üçüncü defa gelişinde Rasûlullah şöyle buyurdu: “Hadi git bu kadınların ağızlarına, yüzlerine toprak saç.”

    Hz. Abdullah b. Revâha Mûte’ye giderken evliydi, fakat çocuğu olmamıştı. Abdullah, güçlü bir hatip ve büyük bir şâirdi. Peygamberimize şiir yoluyla sataşan kâfirlere karşı onu savunan şiirler yazdı. İbn Revâha, Ka’b b. Malik ve Hassan b. Sâbit müslümanların şâirleriydi. İlk İslâmî şiirleri onlar yazdı. Onlar hakkında Şuarâ sûresinde şöyle buyrulur: “Şâirlere sapıklar uyar. Onların her sahaya dalıp çıktıklarını ve yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin? Ancak iman edip salih ameller işleyenler Allah’ı çok zikredenler ve haksızlığa uğratıldıktan sonra haklarını alanlar böyle değildir. O zâlimler, yakında nasıl bir yıkılışla altüst edileceklerini bileceklerdir.” (Şuarâ, 26/224-227).

    Allah’ı çok zikreden işte yukarda bahsedilen hicivci üç sahâbidir. Abdullah müşriklerin küfrünü yüzlerine vuran şiirler söylerdi. Peygamberimiz onun şiiriyle ilgili olarak “Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha etkilidir” buyurmuştur.

    Abdullah, Mute gazasına giderken ağlamış, sebebi sorulduğunda şöyle demişti: “Benim dünyaya karşı sevgim, sizlere karşı ziyade arzum yoktur. Ancak ben Rasûl-i Ekrem’den (s.a.s.) Meryem sûresi yetmişbirinci “İçinizden hiç biriniz hariç olmamak üzere mutlaka hepiniz Cehennem’e varacaksınız” âyetini işitmiştim. Âyette bahsolunan Cehennem’e uğradığımda halim nice olur? diye düşündüğümden ağlıyorum.” Uğurlayanlardan bazıları onu teselli ederek, “Cenab-ı Hak sizleri korusun, düşman şerrini sizden uzaklaştırarak sağ salim dönmenizi nasib etsin.” demişler, bunun üzerine Abdullah şu şiiri söylemiştir:

    “Günahkârım fakat ben Af isterim 
    RabbimdenYa da kanımı dökecek bir vuruş isterim.
    Kılınç ya da mızrakla deşilip çıkmış ciğerim.
    Ta ki beni gören samimice desin
    Şu savaşçıya Allah rahmet eylesin.”

    Yine Mûte’de ordu komutasını eline alırken şu şiiri söylemiştir:

    “Nefsim bir isteksizlik var sende
    Savaşacaksın dilesen de dilemesen de
    Hani çoktandır yoktu sende ölüm korkusu
    Ca’fer, ne güzel geliyor Cennet kokusu .”

    Hicret’in yedinci yılında Hz. Peygamber Umre için Mekke’ye girerken yanında Abdullah İbn Revâha da vardı ve şu şiiri söylemekteydi.

    “Çekilin kâfirler nebinin yolundan bugün,
    Vururuz yoksa boynunuzu inkâr etmiştiniz dün,
    Öyle bir vuruş ki ayırır gövdeden başı,
    Hatırlatmaz insana ne dost ne arkadaşı.”

    Bunun üzerine Hz. Ömer ona: “Ya Abdullah, Harem’de Allah’ın Rasûlu’nün huzurunda mı böyle karşıdakileri çatışmaya tahrik eden şiiri söylüyorsun?” demiş, Rasûlullah da: “Bırak ya Ömer söylesin. Vallahi Abdullah’ın sözleri bu kâfirlere ok yarasından daha fazla tesir eder” buyurmuştur.

    Rasûlullah, İbn Revâha için “Kardeşiniz şüphesiz bâtıl söz söylemez” buyurmuş, bâtıl sözler dışındaki şiirlerde hikmet ve yarar vardır demiştir.

Hz. ZEYD B. HÂRİSE (r.a.)

Zeyd b. Hârise b. Surâhîl el-Kelbî. Üsâme’nin babası. Ashâbın ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)’ın en çok sevdiği arkadaşlarındandır. Bu yüzden sahâbe arasında “el-hubb” diye anılırdı.

    Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Surâhîl (İbn İshak’a göre, Surahbîl) b. Kâ’b b. Abdiluzza b. İmriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Tağlib b. Hulvân b. İmrân b. Luhaf b. Kuzâa’dır (İbn Hişâm, es-Sîretü’n Nebeviyye”, I, 247; İbn Sa’d, et-Tabakâtit’l-Kilbrâ, III, 40; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe fi Ma’rifeti’s Sahâbe, II, 281).

    Kaynakların ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd’in annesi Su’dâ, yanında oğlu olduğu halde akrabalarını ziyarete gider. Bu sırada Benî el-Kayn b. Cisr’e mensup bazı atlılar, Su’dâ’nın akrabaları olan Benî Ma’n evlerine baskın yaparlar. Zeyd’i de bu arada beraberlerinde alıp götürürler. Zeyd, bu sırada temyiz çağında bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayırına götürüp satışa arzederler. Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayıra uğrayıp Mekke’ye götürmek üzere birkaç köle satın alır. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasında bulunmaktadır. Hakîm, Mekke’ye döndüğünde, halası Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasına köleleri göstererek, dilediği köleyi seçip götürebileceğini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise’yi seçer. Daha sonra O’nu, Resûlullah (s.a.s)’a bağışlar.

    Kelb kabilesine mensup bazı insanlar, hac için Mekke’ye geldiklerinde Zeyd’i görüp tanırlar, Zeyd de onları tanır. Dönüşte durumu babasına haber vererek bulunduğu yeri tarif ederler. Zeyd’in babası Hârise ile amcası Kâ’b, yanlarına fidye alarak Mekke’ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)’ın yanına varıp: “Ey Abdulmuttalib’in oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler, Harem’in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasıyla fidye vereceğiz” derler.

    Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd’i çağırtarak, kendisini istemeye gelen bu kişileri tanıyıp tanımadığını sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babası diğerinin de amcası olduğunu söyleyerek tanıdığını ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd’e, dilerse babasıyla gidebileceğini, şayet isterse yanında kalabileceğini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)’ın yanında kalmayı tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd’i elinden tutarak Hicr denilen yere çıkarır ve: “Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur. O bana mirasçıdır, ben de O’na mirasçıyım!” diyerek Zeyd’i evlat edindiğini ilan eder (İbn Sa’d, a.g.e., III, 40-42; İbn Hişâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-isâbe fi Temyizi’s-Sahâbe, III, 24).

    Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)’e risalet gelinceye kadar yanında kaldı ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O’nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O’nunla birlikte namaz kıldı ve: “Onları babalarının isimleriyle çağırın…” (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar “Muhammed’in oğlu” diye anıldı. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çağrılmaya başlandı (İbn Hişâm, a.g.e., I, 247; İbn Sa’d, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).

    Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)’ın cefakâr dostlarından biriydi. Hemen hemen tüm sıkıntılı zamanlarında O’nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri İslâm’a davet etmek kabilinden Tâif’e giden Rasûlüllah’ı yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Peygamber (s.a.s.)’e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı (İbn Sa’d, a.g.e., I, 212).

    Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca, Zeyd b. Hârise de hicret etmişti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine’de, ashabı arasında kardeşlik tesis ettiğinde, Zeyd’l-e Hamza b. Abdülmuttalib’i de kardeş ilan etmişti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü şehadet şerbetini içmeden önce Zeyd’i kendisine vâsî tayin etmişti (İbn Hişâm, a.g.e., I, 505; İbn Sa,d, a.g.e., III, 44).

    Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla Hudeybiye Barışı ve Hayber fethinde de bulunmuştur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasına çıktığı zaman kendisini Medine’ye vekil olarak bırakmıştı.

    Bunun yanında Zeyd, komutan olarak da çeşitli seriyyelere katılmış ve üstün başarılar göstermiştir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-İys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kirfa’dır. Son olarak Mute Savaşı’na iştirak etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur.

    Resûlullah (s.a.s.), sancağı ilk önce Zeyd’e vermiş ve: “Şayet Zeyd şehid olursa, sancağı Câfer alsın, O da şehid düşerse, Abdullah b. Ravâha alsın” buyurmuştur. Bu üç sahâbî de Mute günü, kahramanca savaşarak Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır.

    Zeyd, şehid olduğu zaman 50-55 yaşları arasındaydı.

    Resûlullah (s.a.s), bu üç kahraman dostunun şehadet haberini duyunca gözyaşlarını tutamayarak ağlamış ve onlar için: “Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Câfer’e mağfiret et Allah’ım; Abdullah b. Ravâha’ya mağfiret et!” diyerek dua etmiştir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45, II, 86-90 ve 128-129; el-Askalânî, a.g.e., III, 26).

    Zeyd, birkaç hanımla evlenmişti ki, bunlardan biri de Zeyneb bint Cahş’tır. Bir diğeri, Ümmü Gülsüm bint Ukbe. Zeyd ondan boşanıp Dürre bint Ebî Leheb ile evlendi. Sonra onu da boşayarak Hind bint el-Avuâm (Zübeyr b. el-Avvâm’ın kız kardeşi) ile evlendi. Sonunda, Peygamber (s.a.s.), Zeyd’i, dadısı ve aynı zamanda cariyesi Ümmü Eymen’le evlendirdi. Ashâbın ileri gelenlerinden biri olan Üsâme, işte bu hanımdan dünyaya geldi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).

    Zeyd b. Hârise; kısa boylu, çok esmer ve basık burunlu idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 44).

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com