ibadet Nedir?

10/04/2006

Önce “abd” kelimesi üzerinde duralım. lugat manası; itaât etmek, boyun eğmek, tavazuû göstermek, daha açık bir ifade ile kişinin; bir kimseye ona isyan etmeden ve ondan yüz çevirmeksizin itaat etmesidir.İslâmi ıstılâhta,”-Hevâsına muhalefet edip, Allahü Teâla’ya (cc) teslim olan mükellefin fiillerine ibadet denilir”.(1) “ABD kelimesinin masdarı olan ubûdiyet (Kulluk etmek) insanın sıfatıdır.”(2) İnsanın varlık hikmetinin Allahû Teâla (cc)’ya kulluk olduğu kat’î nass’larla sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Cinleri ve insanları, bana ibâdet etmeleri için yarattım”(3) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîme’de geçen “İllâ liya’büdun” (Yanlız ibadet etmek için) ibaresi, insanların ve cinlerin tamamını içine alır. Hiçbir istisnadan söz edilemez.(4)
253 Bazı âlimler ibâdeti “Allahû Teâla (cc)’nın rızasını kazanmak ve O’na tâ’zim etmek niyetiyle her emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir” şeklinde tarif etmişlerdir. Şurası muhakkaktır ki; Allahû Teâla (cc)’nın rızâsını kazanabilmek için, ihlâs ile O’na teslim olmak zarûridir. Hevâlarını ilâh edinen tağutî güçleri redetmeden, sahih bir imana sahip olmak imkânsızdır.
254 Hz. Adem (as)’den itibaren bütün peygamberler insanları Allahû Teâla (cc)’ya kulluğa davet etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun ki biz her kavme: “Allah’a ibâdet edin,tağut’a kulluk etmekten kaçının” diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir”(5) hükmü beyan buyurulmuştur. Tağut: Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan (Tuğyan eden) her güce verilen ortak isimdir. Bunun şeytan olması, put olması, ideoloji olması veya bunların dışında herhangi bir şey olması mâhiyetini değiştirmez.İnsanoğlu ya iman edip Allahû Teâla (cc)’nın dini için cihad eder, ya küfredip (Kâfir olup) tağut yolunda savaşır.Bu hakîkat Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilmiştir: “İman edenler Allah yolunda cihad ederler, küfredenler de (Kâfirler) tağut yolunda savaşırlar.”(6) Bu iki halin ve vasfın dışında, üçüncü bir durum sözkonusu değildir.
255 İslâm ahkâmını inkâr ederek; insanların hayatlarını kendi hevâlarından çıkardıkları kanunlarla düzenleyen meclisler, konsüller, krallar ve diğer kuruluşlar Tağut hükmündedirler. Kim onların hükümlerinin doğruluğuna îtikad eder ve savunursa, Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümleri yalanlamış olur. Malûm olduğu üzere hüküm koyma hususunda Allahû Teâla (cc)’ya herhangi bir eş koşmamaya “Tevhid-i İradi” denir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onlar hâla cahiliyet hayatının hükmünü mü arzu ediyorlar? Salih kanaata sahip olan bir kavim için hükmü Allah’tan güzel kim olabilir?”(7) hükmü beyân buyurulmuştur.

Azimet ve Ruhsat

Önce kelimeler üzerinde duralım. Azimet; azim masdarından olup, kat’i olarak verilmiş bir karar ile bir hususun icrasına başlamaktır. İslâmi ıstılâhta: “Allahû Teâla (cc) tarafından vaki olan teklifi, hiçbir özür ileri sürmeksizin, usûl ve kaidesine göre, tam ve mükemmel şekilde eda etmektir.(38) Ruhsat ise, kulların şer’i özürleri neticesinde, tam ve mükemmel olarak eda edemediği teklifleri, Allahû Teâla (cc)’nın nazarı müsamaha ile görmesi dolayısıyla insanların fiillerine tatbik edilmesi gereken hükümlere verilen isimdir.(39) Tariflerden de anlaşılacağı üzere; Allahû Teâla (cc)’nın tekliflerini, usûl ve kaidesine göre edâ etmek azimettir. Ancak semavi veya mükteseb bir ehliyet arızası sebebiyle “Azimet’le” amel edilmezse, ruhsat ile amel gündeme girer.
274 İmam-ı Şafii (rha): “Allahû Teâla (cc)’nın nass’la belirlediği bir hüküm, Resûl-i Ekrem (sav)’in hafifletici bir sünneti ile tahsis olunursa “Ruhsat” var demektir. Resûl-i Ekrem (sav)’in hak verdiği yerlerde “Ruhsat” ile amel edilir. Ancak Resûl-i Ekrem (sav)’in tayin etmediği yerlerde ise ruhsat olamaz. Ayrıca bu ruhsatlar, başka şeylere “İllet” de teşkil etmezler.”(40) hükmünü zikrediyor. Bahsin devamında da: “Resûl-i Ekrem (sav) sadece mestlerin üzerine mesh etmiştir. Binaenaleyh buna kıyasla biz kalkıp da; sarığın, baş örtüsünün veya eldivenlerin üstüne mesh edemeyiz. Üzerimize farz olan bu organların tamamını yıkamaktır. Resûl-i Ekrem (sav)’in izniyle hareket ederek mestler üzerine mesh etmemiz ise ruhsatımızdır(41) diyerek; ruhsat’ın ictihad’la tesbit edilemiyeceğini beyan etmektedir. İbn-i Abidin “Babû’l Mesh’in” girişinde: “Ruhsat kulların özürlerine binaen meşru olan şeydir. Mukabili azimettir” tarifini yaptıktan sonra: “Ruhsat ikiye ayrılır: Birincisi “Ruhsat-ı İskat”, İkincisi “Ruhsat-ı Terfih”tir”(42) buyurmaktadır.
275 Genel olarak “Ruhsat-ı İskat’ı” azimetin meşruiyetini düşüren özür olarak tarif etmek mümkündür. Meselâ: Domuz etini yemek ve şarab içmek haramdır. Ancak açlık tehlikesi, telef olma noktasına varırsa veya insan susuzluktan baygın hale yaklaşırsa Ruhsat-ı İskat gündeme girer.(43) Kur’an-ı Kerim’de: “Allah size ölüyü (murdar hayvanı), kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası için (Tağut’lar ve putlar adına) kesileni kat’iyyen haram kıldı. Fakat kim bunlardan yemeye muzdar kalırsa (Izdırar haline düşerse) saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla, onun üzerine bir günah yoktur”(44) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler; ızdırar halinde iken haram li aynihi olan domuz etinden yemeğe, bu ayet-i kerime ile izin verildiği hususunda müttefiktirler.(45) Ancak “Zaruretler, kendi miktarlarınca takdir olunurlar”(46) kaidesini dikkate almak şarttır. Izdırar halinde iken, o hali giderecek nisbette yemek “Ruhsat-ı İskat’tır.” Eğer yemez ve ölürse azimetle amel etmiş olmaz.
276 “Ruhsat-ı Terfih’te” ise durum daha değişiktir. Ruhsatın sebebi mevcut olmakla birlikte, azimeti yapmak meşrudur. Yani Ruhsat-ı Terfih, azimeti oradan kaldırmaz. Meselâ: Mest giymiş bir kimse, her abdest alışında meslerini çıkarıp ayaklarını yıkayabilir!.. Bu durumda mestler üzerine mesh etmesi “Ruhsat”, mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması “Azimet’tir.” Yine küffar’a esir düşen bir mü’min; ikrah-ı mülci anında kelime-i küfrü söyleyip ölümden kurtulması “Ruhsat’tır”. Nitekim İbn-i Abidin de: “Yani öldürülmesi yahut bir uzvunun kesilmesi yahut şiddetli dövülmesi gibi tahammülü aşan bir şeyle mürted olması için zorlanan kimsenin kalbi iman üzere sabit ve bununla mutmain olduğu halde lisanıyla emredilen şeyi söylemesiyle mürted olmaz. Çünkü böyle zorlama halinde kalbinde iman olduğu halde lisaniyle küfür sözlerini söylemesine şer’an ruhsat verilmiştir”(47) hükmünü zikreder. İmam-ı Serahsi bu husustaki bütün kavilleri zikrettikten sonra; ikrah-ı mülci anında dahi kelime-i küfrü söylememek hususunda direnen ve öldürülen kimsenin şehid olacağını beyan etmektedir.(48) Zira o halde dahi kelime-i küfrü söylemek mübah değildir, sadece günahı kaldırılmıştır.
277 Sonuç olarak; ruhsat-ı iskat ve ruhsat-ı terfih ancak kat’i bir nass’la sabit olur. Ayrıca herhangi bir ruhsattaki “İllet” esas alınarak, başka bir ruhsatı tesbit etme imkânı yoktur.

Abdestin Farzlari

ABDEST’TE YÜZÜ BİR DEFA YIKAMAK FARZDIR: Hanefi fûkahası; abdest ile ilgili ayet-i kerime’de geçen “Fağsilû” emrinin tekrara delâlet etmediğini esas alarak, yüzün bir defa yıkanmasının farziyeti üzerinde ittifak etmiştir.(66) Yüzün hududu; saçın bittiği yerden sakal ve çene altına, kulakların (iki kulağın) köklerine kadar olan kısımdır.(67) Gözlerin içine suyu ulaştırmak gerekmez. Ancak abdest alırken gözler kısılmaz, tamamen de açık bırakılmaz. Tabii bir şekilde yüz yıkanır. Dudaklar yumulduğu zaman, dışarda kalan kısımlar yüzün hududuna dahildir. Sakal, bıyık ve kaş’ın altına suyu ulaştırmak vacip değildir. Ancak bunlar seyrek olursa vacip olur. Feteva-i Kadıhan’da böyle zikredilmiştir. Bir kimse abdest aldıktan sonra; tırnaklarını, bıyıklarını veya kaşlarını kesse, abdesti iade etmesi gerekmez. Başa meshettikten sonra traş olsa da; tekrar meshetmesi icab etmez.
KOLLARI YIKAMAK FARZDIR: Parmak uçlarından, kol dirseklerine kadar (dirsekler de dahil) olan kısmı bir defa yıkamak farzdır.(68) Eğer iğne ucu kadar kuru bir yer kalırsa veya tırnağının altına suyu geçirmeyecek (Hamur, boya, çamur vs..) bir madde bulunursa, abdest caiz olmaz.(69) Tırnaklar, parmak uçlarından dışarı çıkacak kadar uzamış olursa, bir kavle göre o fazlalığı yıkamak vaciptir.(70) Parmakta bulunan yüzük geniş ise, abdest alırken bunu oynatmak sünnettir. Ancak yüzük dar olursa, suyu altına geçirmeyeceği için kıpırdatmak farz olur.
BAŞA MESHETMEK FARZDIR: Mesh, lugatta eli bir şeyin üzerinden geçirmektir. Fukahanın örfünden ise suyun bir uzva isabet etmesidir.(71) İmam-ı Merginani: “Başın meshedilmesinde farz kılınan alın (nasiye) miktarıdır. Bu ise başın dört’te biridir. Zira Muğire b. Şube (ra) rivayet etmiştir ki: “Resûl-i Ekrem (sav) bir kavmin çöplüğüne uğradı, ihtiyacını giderdi, abdest aldı. Alnının üzerindeki saçlarına ve mestlerine mesh etti.” Abdest’le ilgili ayet-i kerime’deki başa mesh etme hususu mücmeldir. Bu hadis-i şerif, o mücmel beyanı tefsir etmektedir”(72) hükmünü zikreder. Mesh ederken essah olan kavle göre, üç parmak kullanmak vaciptir. Kifaye’de de böyledir. Zahirü”r rivayete göre bir veya iki parmakla mesh edilmiş olsa, bu caiz olmaz. Tahtavi şerhinde de böyledir.(73) Başa giyilen sarık veya takke üzerine mesh etmek sahih değildir. Kadınlar da baş örtüleri üzerine mesh edemezler.
AYAKLARI YIKAMAK FARZDIR: Sağlam ve çıplak ayakları topuklarıyla birlikte bir defa yıkamak farzdır. Çünkü yaralı veya meshle örtülü ayaklarda vazife yıkamak değil meshtir. Mezhep buna göredir.(74) Abdestle ilgili ayet-i kerime’de (Kâ’b) tesniye (iki) zikredilmiştir. Kâ’b (Topuk) ayağın iki tarafından incik kemiğine bitişen kemiktir.(75) Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Vay ateşten topukların haline”(76) buyurduğu ve ayakların tamamen yıkanmasını emrettiği bilinmektedir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in müctehid imamları; ayakların topuklarıyla birlikte yıkanması hususunda müttifiktirler. Bir kimsenin ayağında yarık olsa ve o yarığa donyağı koymuş bulunsa, o kimsenin ayağını yıkadığı zaman su o yarığın altına geçmezse bakılır: Eğer suyun o yarığın altına geçmesi zarar verecekse abdesti caiz olur. Ancak vermeyecekse caiz olmaz.

Abdestin Mekruhlari

Abdest’in mekruhları şunlardır:
a) Mazmaza ve iştinşakı sol elle yapmak,
b) Özürsüz olarak sağ elle sümkürmek,
c) Suyu yüze şiddetle çarpmak,
d) Abdest almak için bir kap tayin edip, o kaptan başkasına abdest aldırmamak,
e) Bir su ile üç defa mesh etmek.(111)
Güneşte ısıtılan su ile abdest almak da mekruhtur. Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Aişe (ranha)’nin suyu güneşte ısıttığını görmüş: “-Yapma Hümeyra!.. Çünkü bu baras illetini doğurur” buyurmuştur. Hz. Ömer (ra)’den de, buna benzer bir rivayet nakledilmiştir. Hem Hanefi, hem Şafii fûkahası bu hususta müttefiktir.”(112)
309 Abdest alırken suyu israf etmek de mekruhtur. İbn-i Abidin: “İsraf, suyu şer’i hacetten fazla kullanmaktır. Zira İbn-i Mace ve başkalarının Abdullah b. Amr b. As’dan rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Resûl-i Ekrem (sav) abdest alan Sa’d'ın yanına uğradı da bu israf ne dedi?” Sa’d: “-Abdest’te israf var mıdır?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav): “-Evet, nehirde bile olsa israf vardır” buyurdular. Uzvu üç defa yıkamanın sünnet olduğuna itikad ettiği halde, üçten fazla yıkamak israftır”(113) hükmünü beyan ediyor. Dolayısıyla mü’minler; velev ki Abdest’te bile olsa, israf’tan uzak durmak zorundadırlar.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com