Dinin Tarifi

10/03/2006

Allahû Teâla (cc) tarafından vahiy yolu ile indirilen, peygamberler tarafından tebliğ edilen, insanların dünyada ve ahirette kurtuluşuna vesile olan itikadi ve ameli nizama din denilir.. Bu tarif, Hz. Adem (as) beri devam eden ve Allahû Teâla’nın (cc) katında yegane din olan İslâm’ın mahiyetini ifade eder.
97 Cahiliyye döneminde Araplar din kelimesini, dünya görüşü, örf ve adet manasına kullanıyorlardı.(1) Her kabilenin örf ve adetlerini çok iyi bilen bir tağutu vardı ve kabile ferdleri ihtilaf halinde bu tağutunn huzurunda muhakeme oluyorlardı.(2) Ayrıca kırk yaşını doldurmuş ve belli vasıflara haiz olan kimseler “Darû’n Nedve’de”(3) toplanarak, bütün Arap kabilelerini bağlayıcı kanunlar çıkarıyorlardı. Dolayısıyla “Darû’n Nedve”; bir şehir parlamentosu mahiyetini taşıyordu.
98 Kur’an-ı Kerim’de “Din” kelimesi değişik manalarda kullanılmıştır. Fatiha Sûresi’nin üçüncü Ayet-i Kerimesi’nde geçen “Yevmi’d-Din” (Din günü) terkibindeki din kelimesi; muhasebe, ceza ve hesap manasınadır.(4) En Nûr Sûresi’nin ikinci Ayet-i Kerimesi’nde geçen “Fi dinillâhi” terkibinde ise; Allahû Teâla (cc)’nın hududları ve hükmü manasına kullanılmıştır.(5) Yine “Fitneden eser kalmayıncaya, din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına hiç bir husumet yoktur” (El Bakara Sûresi: 193) Ayet-i Kerimesinde “Din” kelimesi, hüküm koyma ve şeriat manalarına gelmektedir. Müfessirler bu Ayet-i Kerime’de geçen fitneden kasdın küfrün fesadı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla yeryüzünde kafirlerin fesadından eser kalmayıncaya kadar cihad etmek emrolunmuştur.
99 Kur’an-ı Kerim, Resûl-i Ekrem (sav)’in sünneti ve Sahabe-i Kiram’ın icmaı ile sabit olan husus şudur: “Allahû Teâla (cc)’nın vahiy yoluyla indirdiği hükümlerin tamamına “Din” adı verilir. Peygamberler; Allahû Teâla (cc)’nın hükümlerini dosdoğru olarak insanlara tebliğ etmişlerdir.

iman’in Rukunleri

İman yalnız kalben tasdik midir, yoksa ikrarla beraber kalbî tasdik midir? suali çerçevesinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn-i Abidin “Hanefilerin ekserisine göre; tasdikle beraber ikrardır. Muhakkıklara göre yalnız tasdiktir. İkrar ise dünya ahkamının icrası için şarttır. İkrarı imanın rüknü kabul etmeyenler şunun üzerinde ittifak etmişlerdir. Kalbiyle tasdik eden kimseden her ne zaman diliyle ikrar etmesi istenirse, ikrar etmesinin lazım olduğuna inanmalıdır”(27) hükmünü zikreder. İmam-ı Azam’a (rha) göre; gerçek iman kalbî tasdikten ibarettir. (28) Zira dil ile ikrar ettikleri halde, kalben tasdik etmeyen münafıklar, kafir hükmündedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki kendileri iman etmiş olmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildir.”(29) Yine “Ey Peygamber, kalbleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerle, yahudilerden o küfür içinde (alabildiğine) koşuşanlar seni mahzun etmesin”(30) buyurulmuştur. Dikkat edilirse, bu Ayet-i Kerimelerde; dilleriyle inandıklarını iddia eden, fakat kalbî tasdik bulunmayan kimselerin hali izah edilmiştir.(31)
115 Resûl-i Ekrem (sav)’in: “İnsanlar “Allah (cc)’dan başka ilah yoktur” deyinceye kadar (onlarla) cihada memur oldum. Şimdi her kim “Allah (cc)’dan başka ilah yoktur” derse canını ve malını benden korumuş olur. Ancak hakkı ile olursa (yani kalben de tasdik ederse) ne ala!… Aksi durumda (Sadece dille söyler, kalben inanmazsa) hesabı Allahû Teâla (cc)’ya kalmıştır”(32) buyurduğu bilinmektedir. İmam-ı Muhammed (rha) bu Hadis-i Şerifi zikrettikten sonra: “Netice olarak bir kimse malum olan şirk itikadının hilafı olan tevhidi ikrar ettiği zaman İslâm’a girişine hükmolunur. Çünkü gerçek itikadını (Kalbi durumunu) tesbit etme imkanımız yoktur. Neyi ikrar ettiğini duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz”(33) demektedir. Sonuç olarak; imanın asli rüknü kalbi tasdiktir. İslâmî bütün hükümleri kalben tasdik eden kimse mü’mindir. Dünya ahkâmının icrası açısından zaruri olan rüknü ise; dil ile ikrar etmektir. Eğer bir kimse kalben tasdik eder; bu tasdiki dili ile ikrar etmezse, hali insanlarca meçhul kalır. Tabii dil ile ikrar için herhangi bir ehliyet arızası (Dilsiz olma veya ikrah-ı Mülci gibi) bulunmamalıdır.

iman ve islam

124 “İman” ve “İslâm” kelimelerinin lûgat manaları birbirinden farklıdır. İslâm kelimesi (S-L-M) kökünden gelip; itaat, inkiyad ve bir şeye teslimiyet manalarına gelir. Istılâh’ta ise; “Allahû Teâla (cc)’ya teslim olmak Resûl-i Ekrem (sav)’in din hususunda bildirmiş olduğu haber ve hükümleri kabul etmek” demektir. İmam-ı Maturidi: “Bize göre iman ile İslâm, her ne kadar lûgat ve lafız itibariyle manaları aynı değil ise de; kendileriyle murad edilen mahiyet incelendiğinde aynı olduğu görülür.”(45) buyurmaktadır. Esasen İslâmiyetin şartlarından bir kısmını inkâr eden kimse, imandan da çıkmıştır. Keza iman esaslarından bazılarını kabul etmek sûretiyle imandan çıkan kimse, İslâmiyetten uzaklaşmış ve kâfir olmuştur.
125 Nureddin Es-Sabûni bu konuda şunları zikretmektedir: “İman ve İslâm terimleri biz ehl-i Sünnet’e göre aynıdır. Zevahir ulemasına göre ise ayrı ayrı şeylerdir. Ehl-i Sünnet görüşünün isbatı şöyledir. “İman” aziz ve celil olan Allahû Teâla (cc)’yı; haber verdiği emir ve yasaklarında tasdik etmekten ibarettir. “İslâm” ise onun ulûhiyetine boyun eğip itaat eylemektir, bu da ancak onun emir ve nehyini benimsemekle gerçekleşebilir. O halde taşıdıkları hüküm bakımından iman, İslâmdan ayrılamaz ve aralarında mugayeret (birbirine zıtlık) bulunamaz. İman ile İslâm’ın birbirinden ayrı şeyler olduklarını iddia eden kimseye sorulur: “Mü’min olup da müslim olmayan, yahud da müslim olup da mü’min olmayan kimsenin hükmü nedir?” Eğer biri için mevcud olup da, öteki için bulunmayan bir hüküm isbat edilebilirse ne âlâ, aksi takdirde sözünün yanlışlığı ortaya çıkmış olur.”(46)
126 İmam-ı Maturidi (rha) İman ve İslâm’ın mahiyet olarak bir olduğunu izah ederken şu kat’i nasslara dayanmaktadır.(47) Kur’an-ı Kerim’in hükümleri incelendiği zaman, mahiyet olarak iman ve İslâm’ın bir olduğu sabit olur. Allahû Teâla (cc): “Ey mü’minler (Yahudi ve Nasrani’ler sizi kendi dinlerine davet ettikleri zaman) deyin ki: Biz Allah’a bize indirilen Kur’an’a, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakûb’a ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya verilene (Kitaplara) iman ettik. Onlardan hiç birini (Kimine inanmak, kimini inkâr etmek sûretiyle) diğerinden ayırt etmeyiz. Biz (Allah’a) teslim olmuşuz”(48) buyurarak, onlara kendisi ile mü’min oldukları İslâm ismini vacip kılmıştır. Yunus sûresinde varid olan kavl-i celilinde Allahû Teâla (cc): “Musa da kavmine şöyle dedi: “- Ey kavmim, eğer siz (gerçekten) Allah’a iman ettiyseniz, O’nun birliğine (ihlasla) teslim olmuş müslimlerseniz artık ancak O’na güvenip dayanın”(49) kavl-i celili de tıpkı onun gibidir. Onları iman ettikleri hususlarla müslüman yapmıştır. Allahû azze ve celle “Onlar İslâm’a girdiklerini senin başına kakıyorlar. (Onlara) de ki: “Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder, eğer siz (inandık demenizde) sadık kimselerseniz”(50) buyurmakla, imanlarında sadık olanların müslüman olduğunu beyan etmiştir. Meleklerin “Derken orada (Lût (as)’ın memleketinde) mü’minlerden kim varsa çıkardık. (Ki kalan kâfirleri helâk edelim) Fakat orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık”(51) dediklerini, Allahû Teâla (cc) Kur’an-ı Kerim’inde zikretmiştir. Binaenaleyh Allahû Teâla (cc) müslüman olanları mü’minler olarak vasıflandırmıştır. Yani ayni mahiyette beyan etmiştir. Hakikatte iman ile İslâmın aynı olduğu sabit olmuştur.(52)
127 Hz. Abdullah b. Ömer (ra)’den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te Resûl-i Ekrem (sav): “İslâm beş şey üzerine bina olunmuştur. (Bu beş şey) “Allah’tan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed O’nun elçisidir” demek, (Kelime-i Şehadet getirmek), namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır”(53) buyurmuştur. Bu aynı zamanda “İslâm’ın beş şartı” diye isimlendirilmiştir. Hadis-i Şerif’te “Kelime-i Şehadet” getirmek; yani iman, İslâm diye isimlendirilmiştir.
128 Eş’ari ulemâsı; İslâm’ın imandan daha geniş olup, imanı da içine aldığı hususu üzerinde durmuştur. İman’ın manası kalben tasdiktir. İslâm’ın manası ise inkiyad edip, teslim olmaktır. Zarurat-ı Diniyye’yi kat’i olarak tasdik eden bir kimsenin; teslim olandan başka birisi olması mümkün değildir. Ancak her teslim olan, tasdik eden manasına değildir. Nitekim münafıklar zahiren müslüman gibi göründükleri halde, kalben tasdik etmemişlerdir. Eş-Şehristani “İslâm lafzı; hem mü’min, hem münafık için kullanılan müşterek bir lafızdır”(54) demek sûretiyle, bunu gündeme getirmiştir. Ehl-i Sünnet ulemâsı, münafıkların akaid noktasından kâfir olduğu hususunda müttefiktir. Ancak, dil ile inandıklarını ikrar ettikleri için dünyevi ahkâm noktasından, müslüman gibi muamele görürler.

Peygamberlere iman

İmam-ı Matûridi (rha): “Biz Allahû Teâla (cc)’yı inkâr eden bir kimse ile; Allahû Teâla (cc)’nın varlığını ispat etme hususunda münazara ederiz. Zira Allahû Teâla (cc)’nın; peygamberlerini göndermesi hususunda münazarada bulunmanın mümkün olması; ancak o kimsenin Allahû Teâla (cc)’ya iman etmesinden sonradır. Bununla beraber her iki hususun aynı anda münazara konusu yapılması, peygamberlerin mucizeleriyle mümkün olur.”(87) hükmünü zikretmektedir.
160 Allahû Teâla (cc)’nın emir ve nehiylerinde, insanlar için büyük hikmetler vardır. Şurası muhakkaktır ki insan; en güzel bir biçim ve surette yaratılmış, yerde ve gökte olan bütün nimetler emrine verilmiştir. İşin ilginç yönü; bütün bu nimetler daha önce kazandıklarının karşılığı veya yaptıkları işin mükâfatı değildir. Öyle ise; bütün bu nimetler, birer imtihan aracıdır. İşte Peygamberler; Allahû Teâla (cc)’nın hükümlerini (Şeriatını) insanlara tebliğ etmek için yani insanlar içerisinden seçip görevlendirdiği kimselerdir. Bunlara Peygamber, nebi ve resûl denir. Hz. Adem (as)’den itibaren bütün peygamberler insanları; Allahû Teâla (cc)’ya iman ve ibadet etmeye davet etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de “Andolsun ki biz her kavme “Allah’a ibadet edin, Tağut’a kulluk etmekten kaçının” diye (tebliğat yapması için) bir peygamber göndermişizdir”(88) buyurulmaktadır.
161 Mekke müşrikleri, Resûl-i Ekrem (sav)’in peygamberliğini inkâr ederken “Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi” diyerek; insanın, insan olan bir peygambere itaatını kerih bulmuşlardır. Bunun üzerine Kur’an-ı Kerim’de: “De ki; eğer yeryüzünde (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik”(89) buyurulmuştur. Esasen her kavme kendi dilini konuşan bir peygamber gönderilmesi, Allahû Teâla (cc)’nın büyük bir lütfûdur. Bazı peygamberler sadece kendi kavimlerine, bazıları da bütün insanlığa gönderilmiştir.
162 Kur’an-ı Kerim’de: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Mü’minleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır o.” buyurulmaktadır.(90) Bu Ayet-i Kerime’den de anlaşılacağı üzere, insanlara peygamber gönderilmesinin sebeblerinden birisi de onların içinde bulundukları sıkıntıları gidermek, kendilerini dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmektir. Esasen bütün peygamberler; Allahû Teâla (cc)’nın emir ve nehiylerini tebliğ ederken, dünyevi hiçbir karşılık beklemediklerini açık açık beyan etmişlerdir. Nureddin Es Sabûni: “Peygamber gönderilmesindeki hikmeti” izah ederken şunları kaydediyor: “O halde hikmet onu gerektirmiştir ki yüce Allah (cc) peygamber göndersin. Bu peygamber, O’nun (Allah’ın) kullarına, ahirette kendileri için neler hazırladığını ve dünyaya neler yaratıp tevdi ettiğini haber versin; dirliklerini (huzur ve sükûnlarını) temin eden şeyleri emretsin, mahvolmalarına sebeb olacak şeyleri de yasaklasın.(91) “Ta ki, mahvolmak isteyen kimse bilerek mahvolsun, dirlik bulmak isteyen kimse de bilerek dirlik bulsun.”(92)
163 Kur’an-ı Kerim’de “(Biz) Peygamberler(i rahmet) müjdecileri ve azab habercileri olarak gönderdik. Ta ki peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı (bizi imana çağıran olmadı diye) bir bahaneleri (mazeretleri) olmasın. Allah mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.”(93) buyurulmaktadır. Hz. Adem (as)’den, Hatemü’l Enbiya Resûl-i Ekrem (sav)’e kadar bütün peygamberler insanları tevhid’e davet etmişler, bunun için de hiç kimseden dünyevi bir ücret talep etmemişlerdir. Sadrüddin Taftazani bu konu ile ilgili olarak şunları kaydediyor: “Allahû Teâla (cc) dünya ve din işleriyle ilgili olarak ihtiyaç duydukları hususları açıklasınlar diye insanlara peygamberler göndermiştir.”(94)
164 Allahû Teâla (cc); insanların kalplerini mutmain kılmak ve şüphelerini gidermek için, nübüvvetle görevlendirdiği kimseleri mucizelerle teyid buyurmuştur. Mucize (A-C-Z) kökünden türetilmiş bir kelime olup, “aciz bırakmak” demektir. Istılâhi manası: “Münkirlere meydan okuduğu sırada nübüvvet iddia eden kimsenin elinde, adetûllaha aykırı (tabiat kanunlarına taban tabana zıd) bir hadisenin vûku bulmasıdır.(95) Nübüvvet davasından çok önce veya çok sonra meydana gelmez. Zira ortada nübüvvet davası sözkonusu olmadan; tasdikten bahsetmek mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de; mucizeler peygamberlerin doğruluğunu isbat eden deliller olduğu için “Ayet, beyyine ve bürhan” olarak anılmıştır: “Semûd (kavmine) de kardeşleri Salih’i (gönderdik). De ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık mu’cize (beyyinetün) gelmiştir. İşte size bir alamet (ayetten) olmak üzere Allah’ın şu dişi devesi!.. Onu (kendi halinde) bırakın. Allah’ın arzında otlasın. Ona bir fenalıkla dokunmayın Sonra sizi acıklı bir azab yakalar.”(96)
“… Meryem’in oğlu İsa’ya da beyyineler (gayet açık bürhanlar, mucizeler) verdik ve O’nu Ruuh’ül kuds ile destekledik…”(97)
“Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd, Semûd kavm(ler)inin, İbrahim kavminin, Medyen sahiblerinin, mü’tefikelerin haberi de gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler (beyyinat) getirmiştir. (İnanmadıkları için tamamen helak oldular.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.”(98)
“Elini yakanın içine sok. Afetsiz bembeyaz olarak çıkacaktır o. Korkudan (kanat gibi açılan) ellerini kendine (birbirine) kavuştur (korkma). İşte bu iki mu’cize, Fir’avn’a ve cemaatine Rabbinden iki bürhandır.”(99)
165 Nübüvvet iddiasında bulunan kimselerin elinde; Allahû Teâla (cc)’nın lütfû ile gerçekleşen Mu’cize; bütün insanları aciz bırakacak nitelikte olmak zorundadır. Ta ki bütün insanlar; o kimsenin nübüvvetini tasdik hususunda hiçbir şüpheye kapılmasınlar, veya tasdik etmezlerse ellerinde hiçbir hüccet kalmasın.
166 “Resûl” ve “Nebi” kelimeleri üzerinde kısaca duralım. “Risâlet” göndermek manasına olan “İrsal” den isimlidir. “Er Resûl” mübalağa sigasıdır. Çok defa gönderilmiş veya elçilik görevi uzadığından, gidip-gelip görüşmesi defalarca vûku bulmuş manasına gelir. Resûl; kendisini gönderenin devamlı haberlerini bekleyen ve alan demektir.(100) “Nebi”, haber manasına gelen “En-Nebe” kökünden türemiştir. Haber veren manasına gelir. İslâmi ıstılâh’ta; “Allahû Teâla (cc)’nın kendisine vahyettiği ve tebliğe memur kıldığı kimseye nebi denir” tarifi esas alınmıştır.(101) Resûl ile nebi arasında; Allahû Teâla (cc)’nın vahyine muhatab olma noktasında bir fark yoktur. Ancak önemli fark şuradadır: Resûl; Allahû Teâla (cc)’nın kendisine vahyederek tebliğe memur kıldığı, kendisine kitab ve yeni bir şeriat verdiği kimsedir.(102) “Nebi” ise Allahû Teâla (cc)’nın kendisine vahyettiğinden insanları haberdar eden, fakat kendisinden önceki bir Resûlün şeriatı ile amel eden ve insanlara bunu izah edendir. Muayyen mevzularda kendisine hususi haberler de vahyedilir.
167 Kur’an-ı Kerim’de: “Öyle peygamberler (gönderdik ki) kıssalarını hakikat önceden sana bildirdik. (Yine) Öyle peygamberler (gönderdik ki) sana onların kıssalarını haber vermedik”(103) buyurulmaktadır. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilsin veya zikredilmesin bütün peygamberlere iman etmek farzdır. Ancak Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen peygamberlerden herhangi birisini inkâr (Vahyi inkar olacağı için) insanı küfre sürükler. Zira Kur’an-ı Kerim’in herhangi bir Ayet-i Kerimesi’ni inkâr etmek, tamamını inkâr etmek hükmündedir. Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen peygamberler şunlardır: Hz. Adem (as), Hz. İdris (as), Hz. Nuh (as), Hz. Hûd (as), Hz. Salih (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Lût (as), Hz. İsmail (as), Hz. İshak (as), Hz. Yakûb (as), Hz. Yusuf (as), Hz. Eyyüb (as), Hz. Şuayb (as), Hz. Musa (as), Hz. Harun (as), Hz. Davûd (as), Hz. Süleyman (as), Hz. İlyas (as), Hz. Elyasa (as), Hz. Zülkifl (as), Hz. Yunus (as), Hz. Zekeriya (as), Hz. Yahya (as), Hz. İsa (as) ve Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed (sav)’dir. Bunların dışında Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Zülkarneyn, Üzeyr ve Lokman hususunda; “Nebi” mi, yoksa “Veli” mi olduğu noktasında ihtilaf vardır. Bunların da tevhid mücadelesinde büyük görevler yüklendiği aşikârdır. Mü’minler; Allahû Teâla (cc)’nın kitabında zikrettiği bu kimselerin tamamına (Herhangi bir ayırım yapmadan) inanırlar. Zira İslâm dini, Hz. Adem (as)’le birlikte başlamıştır.

« Previous entries Next Page » Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com