HZ IBRAHIM VE SONRASI

10/02/2006

Yaratilis kitabi (Tekvin) bize Ibrahim’in çocugu olmadigini, çocuk sahibi olmaktan ümit kestigini ve Allah’in çadirindaki Ibrahim’e söyle seslendigini söyler: “Simdi göklere bak ve sayabilirsen gökteki yildizlari say.” Ibrahim gözlerini yildizlara çevirdi ve söyle bir ses duydu: “Senin soyun da ayni sekilde çogalacak.”

Hanimi Sare 76, Ibrahim ise 85 yasinda idi; hanimi Ibrahim’e Hacer adinda Misir’li bir cariyeyi ikinci hanim olmak için verdi. Fakat hanimla cariyesi arasinda geçimsizlik ortaya çikti. Hacer, Sare’nin kizginligindan kaçti ve üzüntü içinde Allah’a yalvardi. Allah ona melekle bir mesaj gönderdi: “Senin soyunu o kadar çogaltacagim ki, onu saymak mümkün olamyacak.” Melek ona sunlari söyledi: “Iste, bir çocugun olacak, bir erkek çocugu dünyaya getireceksin ve adini Ismail koyacaksin; çünkü Allah senin kederini isitti.” Sonra Hacer, Ibrahim ve Sare’nin yanina döndü ve onlara melegin söylediklerini haber verdi; çocuk dogdugunda, Ibrahim ona “Tanri isitir” anlamindaki Ismail adini koydu.

Çocuk 13 yasina geldiginde, Ibrahim 100, Sare 90 yasindaydi; Allah tekrar Ibrahim’e seslendi ve Sare’nin bir erkek çocugu dünyaya getirecegini, adini Ishak koymasini söyledi. Büyük oglunun Allah katinda degerinin düseceginden korkan Ibrahim Allah’a yalvardi: “Ismail senin katinda yasamaya devam etsin.” Allah ona söyle cevap verdi: “Ismail’le ilgili söylediklerini duydum? Üzülme, selamim onun üzerine olsun…Ben onu büyük bir millet yapacagim. Fakat benim ahdim (sözüm), Sare’nin gelecek yil bu vakitte dünyaya getirecegi Ishak ile yerine gelecek.”

Sare, Ishak’i dünyaya getirdi ve onu kendisi emzirdi. Ishak sütten kesildiginde, Ibrahim’e artik Hacer ve Ismail’in kendi evlerinde kalmasina gerek kalmadigini söyledi. Ibrahim, Ismail’i çok sevdigi için buna üzüldü. Fakat Allah tekrar Ibrahim’e seslendi ve Sare’nin teklifine uymasini ve üzülmemesini söyledi; ve Ismail’in korunanlardan olacagini tekrarladi.

Ibrahim bir degil iki büyük milletin atasi olacakti -iki büyük millet, yani hidayete erdirilmis iki büyük güç, yeryüzünde Allah’in emirlerini yerine getirecek olan iki büyük araç- çünkü Allah din disi (profan) olan bir seyi rahmet olarak vadetmez ve Allah katinda ruh yüceliginden baska büyüklük yoktur.

Iki manevi irmak, iki din, Allah için iki dünya, iki merkez nokta. Bir yer, asla orasini insanlar seçtigi için degil, fakat göklerde seçildigi için mukaddes olur. Ibrahim’in sahasi dahilinde iki mukaddes merkez vardi; bunlardan biri yaninda, öteki belki de daha henüz bilmedigi bir yerdi: Arabistan’da bir vadi. Hacer ile Ismail vadiye varip da susuzluktan kavrulmaya basladiklarinda, Hacer oglunun ölmesinden korktu. Atalarinin geleneklerine göre, Ismail yattigi yerden Tanri’ya yalvardi ve annesi biraz ötedeki tasin üstüne çikip, yardim gelip gelmedigini arastirdi. Kimseyi göremeyince karsidaki yüksek tepeye kadar kostu, fakat yine kimseyi göremedi. Yari çilgin bir halde iki nokta arasindan yedi kez geçti, yedincisinde dinlenmek için kayanin üstüne oturdugu sirada melek geldi. Allah, Ismail’in topugunun oldugu yerden bir su kaynagi fiskirtti ve bu su daha sonra “zemzem” adini aldi.

Ismail ve Hacer gittikleri yere ulastiklarinda, Ibrahim’in daha yetmisbes yillik ömrü vardi ve oglunu o kutsal yerde ziyaret etti. Hacc Suresi 26. ayette Allah’in Ibrahim’e, Ismail’le birlikte zemzem kuyusunun yanina insa edecekleri mabedin yerini gösterdigini söyler; nasil yapacaklarini da. Bu mabede, sekil olarak “küp”e benzedigi için Kabe adi verilir; dört kösesi, pusulanin dört yönüne göredir. Mabedin yapimi bittiginde Allah tekrar Ibrahim’e seslendi ve ona Bekke’ye, veya daha sonra adlandirildigi gibi Mekke’ye hac gelenegini kurmasini emretti.

Daha sonra Ibrahim söyle dua etti: “Rabbimiz gerçekten ben, çocukalrimdan bir kismini Beyt-i Haram (kutlu ve korunmus ev’in)yaninda ekini olmayan bir vadiye yerlestirdim; Rabbimiz dosdogru namazi kilsinlar diye (öyle yaptim), böylelikle Sen, insanlarin bir kisminin kalblerini onlara ilgi duyar kil ve onlari birtakim ürünlerden riziklandir. Umulur ki sükrederler.”

BIR BÜYÜK KAYIP

Ibrahim’in duasi kabul oldu. Kabe’ye akin akin ziyaretçi gelmeye basladi. Ishak’in soyundan gelenler de, Kabe’yi Ibrahim tarafindan yapilan kutsal bir tapinak olarak ziyaret ediyorlardi. Fakat yüzyillar geçtikçe tek-tanri’ya olan ibadetin safligi bozulmaya ve kirlenmeye basladi. Ismail’in soyundan gelenler, Mekke vadisine sigmayacak kadar çogaldilar; uzaklara göç edenler bu kutsal tapinaktan taslar alip, Kabe adina ona saygi gösterdiler. Daha sonralari komsu putperest topluluklarin etkisiyle bu taslara putlar da eklendi; ve sonunda hacilar bu putlari Mekke’ye tasimaya basladilar. Bu putlar Kabe’nin çevresine yerlestirildi, iste o zaman yahudiler Ibrahim’in tapinagini ziyaret etmemeye basladilar.

BIR OGUL KURBAN ETMEYE IÇILEN AND

Abdulmuttalip, cömertligi ve akilliligi ile Kureys’ten saygi görüyordu. Yakisikli, zengin bir adamdi. Bütün bunlarin üstüne Zemzem’in tekrar insa edilmesine vesile olan seçilmis kisi olmasi da ekleniyordu. Fakat daha önce bir ogul sahibi olmanin eksikligini hiç bu kadar hissetmemisti. Sadece bir tek erkek çocuga sahipti. Allah’a bunun için daha çok dua etmeye basladi. Duasina, eger O, on evlat verirse ve hepsi de büyüyüp bülug çagina gelirse, onlardan birini Kabe’de kurban edecegini de ekledi.

Duasi kabul olmustu. Yillar sonra dokuz oglu daha olmustu. Ogullari büyüdügünde içmis oldugu and aklina gelmeye basladi. Fakat kurban etmek için hangi oglunu seçecegini bilemiyordu. En sonunda Kabe’de kura sonucu ok en çok sevdigi oglu Abdullah’a çikti. Abdullah’in annesi olan Fatima diger hanimlarina nazaran Mekke’deki en güçlü kabilelerden biri olan Mahzum Kabilesi’ndendi, yani Kureysli’ydi. Abdullah’in kurban edilmesine izin vermediler. Bunun üzerine Abdulmuttalip Yesrib’de yasayan akilli bir kadinin yanina gitmeye karar verdi. Kadini uzun bir yolculuktan sonra Hayber’de buldular. Kadina olayi anlattiklarinda, onlara ruhla konusmasi gerektigini ve ertesi gün gelmelerini söyledi. Abdulmuttalip Allah’a dua etti, ertesi gün kadin sunlari söyledi: “Memleketinize dönün ve kurban edeceginiz adami bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyun ve aralarinda kura çekin. Ok adamin alehine çikarsa on deve daha koyun ve tekrar kura çekin. Fal develere çikincaya kadar develeri arttirin. Develeri kurban edip adami saliverin” dedi.

Mekke’ye döndüler ve kadinin dediklerini yaptilar. Develerin sayisi yüzü buluncaya dek ok Abdullah’in aleyhine çikti. En sonunda Abdullah kurtuldu ve develer kurban edildi.

HZ. PEYGAMBERIN DOGUMU

Putlari kabul etmenin ve onlarin etkili olduguna inanmanin tek delili ve mesruiyeti gelenekti: Babalari, babalarinin babalari ve daha büyük atalari hep öyle yapmisti. Bununla birlikte Allah, Abdullah için büyük bir gerçeklik ifade ediyordu.

Ibrahim’in dinini tam anlamiyla sürdüren bir kaç kisi vardi ve daima olmustu. Onlar putlara ibadetin geleneksel olmaktan çok, sonradan ortaya çikmis bir tehlike (bid’at) oldugu kanaatindeydiler. Hubel’in Israilogullarinin altin buzagisindan pek farkli olmadigini görebilmek için tarihe bir göz atmak yeterliydi. Kendilerine Hanifler adini veren bu sahislarin putlarla hiç ilgisi yoktu ve putlari Mekke’yi pisleten ve alçaltan varliklar olarak görüyorlardi. Taviz vermekten uzak oluslari ve çogu seye karsi çikislari onlari Mekke toplumunun disinda kalmaya zorluyordu. Onlara karsi takinilan tavir, hosgörü, saygi veya kötü davranma, bir bakima kisiliklerini, bir bakima da kendilerini korumaya hazir olan kabileler tarafindan belirleniyordu.

FIL YILI

Abdulmuttalip dört tane Hanif taniyordu ve onlarin en saygini olan Varaka hristiyan olmustu. O bölgedeki hristiyanlar arasinda bir peygamberin gelisinin yakin oldugu fikri yaygindi. Bu inancin bu kadar yayilmasinin sebebi ise dogudaki kiliselerden bazilarinin bu inanci desteklemesi ve astrologlarla kahinlein de bu inanci paylasmasiydi. Yahudilere gelince, onlar da son gelen peygamberin Isa oldugunu bildikleri için yeni bir peygamberin gelecegi konusunda hemfikirdiler. Yahudi alimleri onlara peygamberin çok yakinda gelecegini, onun gelecegine delalet eden birçok isaretin görüldügünü ve muhakkak onun seçilmis kavim olan yahudilerden çikacagini söylüyorlardi. Varaka’nin da içlerinde bulundugu bir grup hristiyan ise bu konuda süphedeydiler; onlara göre peygamberin Arap olmamasi için hiç bir sebep yoktu. Araplarin, yahudilerden daha çok peygambere ihtiyaçlari vardi, çünkü en azindan yahudiler tek Tanri’ya tapma bakimindan Ibrahim’in dinini takip ediyor ve putlara tapmiyorlardi. Araplarin bu yalanci tanrilara tapmalarini ise sadece bir peygamber önleyebilirdi. Kabe’nin içinde ve çevresinde toplam 360 put vardi; bunun yanisira Mekke’de her evde, evin merkezini olusturan bir put bulunurdu. Bu uygulamalar sadece Mekke’ye özgü degildi, tüm Arabistan’a yayilmisti.

Develer kurban edilir edilmez, Abdulmuttalip kurtulan oglunu evlendirmeye karar verdi. Biraz arastirdiktan sonra, Vehb’in kizi Amine’yi uygun bir es olarak seçtiler. Abdulmuttalip, Amine’yi ogluna, kizkardesi Hale’yi de kendine istedi.

Abdulmuttalip o sirada yetmis yaslarindaydi, fakat yasina göre her bakimdan hala genç görünüyordu. Abdullah güzellikte zamanin Yusuf’u gibiydi ve o da yirmibes yasindaydi. Dügün yerine giderken yolda Varaka’nin kardesi Kuteyle’nin yanindan geçmislerdi ki “Ey Abdullah” diye bir ses duydular. Abdullah yüzünü Kuteyle’ye çevirdi, kadin ona nereye gittigini sordu. Abdullah “Babamla gidiyorum” diye cevap verdi. Kuteyle: “Beni simdi burada al ve benimle evlen, sana yerine kurban edilen develer kadar deve verecegim.” dedi. Abdullah ise “Babamla beraberim, onun isteklerinin disina çikamam ve onu birakamam” diye cevap verdi.

Dügünden bir kaç gün sonra Abdullah yine Varaka’nin kardesi Kuteyle’ye rastladi. Kadinin gözleri yüzünü öyle arastirir bakislarla tariyordu ki, konusmasini bekler bir sekilde yaninda durdu. Kadin bir sey söylemeyince, bir gün önce söylediklerini neden tekrarlamadigini sordugunda Kuteyle’den su cevabi aldi: “Dün yüzünde varolan isik bugün yok. Bugün benim senden istediklerimi bana veremezsin.”

Evlenmelerin meydana geldigi yil MS 569 idi. Bunu takip eden yil Fil Yili olarak bilinir ve birden fazla sebeple önem tasir.

RAHIP BAHIRA

Abdulmuttalib’in mallari hayatinin son döneminde oldukça azalmisti, ölümünden sonra ogullarina sadece çok küçük bir miras biakmisti. Ogullarindan bazilari, özellikle Ebu Leheb olarak taninan Abdu’l Uzza, kendiliklerinden zengin olmuslardi. Fakat Ebu Talib fakirdi. Bu nedenle yegeni kendisini, yasamini kazanmak için elinden geleni yapmaya zorunlu hissediyordu. Yasamini keçi ve koyunlara çobanlik ederek kazaniyordu ve gün geçtikçe Mekke’nin üstündeki tepelerde veya ötesindeki ovalarda yalniz geçirdigi günler artiyordu. Buna ragmen amcasi onu bazen beraberinde yolculuga götürüyordu. Bunlardan birinde, Muhammed (S.A.V.) dokuz, bir görüse göre de oniki yasindayken bir ticaret kervaniyla Suriye’ye kadar gitti. Busra’da, Mekke kervaninin her zamanki konak yerlerinden birinde, içinde nesilden nesile bir hristiyan rahibin yasadigi bir hücre vardi. Biri öldügünde, digeri onun yerini aliyor ve eski el yazmalarini da içeren manastirdaki bütün esyaya varis oluyordu. Bu el yamalarindan birinde Araplara bir peygamber gelecegi kayitliydi. Manastirda yasayan Rahip Bahira bu kitaplarin hepsinden haberdardi. Bu konuyla ilgilenmesinin asil sebebi ise Varaka gibi onun da peygamberin kendi yasam süresi içinde gelecegine inanmasiydi.

Bahira, Mekke kervaninin manastirdan pek uzak olmayan konak yerinde konakladigini bir çok defa görmüstü. Fakat bu sefer daha önce hiç karsilasmadigi bir seyle karsilasti ve dona kaldi: alçak ve küçük bir bulut onlarin üstünde yavas yavas ilerliyor ve sürekli yolculardan bir veya ikisi ile günesin arasinda yer aliyordu. Büyük bir ilgiyle onlarin yaklasmasini izledi. Birden ilgisi saskinliga dönüstü. Çünkü konakladiklari anda bulut hareket etmeyi durdurdu ve altinda gölgelendikleri agacin üstünde sabit olarak kaldi. Agaç ise dallarini asagiya indirerek onlarin iki kat gölgede olmalarni sagliyordu. Bahira böyle bir mucizenin öneml oldugunu biliyordu. Sadece yüce bir sahsiyetin varligi bu olayi açiklayabilirdi ve aniden beklenen peygamber aklina geldi.

Manastira kisa bir süre önce büyük miktarda yiyecek gelmisti, elindekilerin hepsini birlestirerek kervana söyle bir haber gönderdi: “Ey Kureysliler! Sizin için yiyecekler hazirladim ve buraya gelmenizi istiyorum. Yasli-genç, köle-hür hepinizi davet ediyorum.”

Bunun üzerine hepsi manastira geldiler, fakat Bahira’nin tembihlerine ragmen Muhammed (S.A.V.)’i develerin ve yüklerin yaninda gözcü olarak biraktilar. Bahira oradakiler içinde kitapta tarif edilene benzer bir yüz göremeyince eksikligi farketti. “Ey Kureysliler! Geride kimse kalmadigindan emin misiniz?” diye sordu. “Baska kimse kalmadi” dediler, “sadece en küçügümüz olan bir erkek çocuk kaldiç” Bahira “Ona öyle davranmayin, onu da çagirin; bizimle beraber yemekte bulunsun” dedi. Sonra çocugu yemege çagirdilar.

Çocugun yüzüne bir kez bakmak Bahira için bu mucizeleri açiklamaya yetti. Yemek boyunca onu dikkatle incelediginde yüz ve vücut özelliklerinin kendi kitabinda anlatilanlara ne denli yakin oldugunu gözledi. Yemekten sonra rahip bu genç misafirin yanina gitti ve ona yasam sekli, uykulari ve genel konulardaki tavirlariyla ilgili bazi seyler sordu. Çocuk ona bu konularda ayrintili cevaplar verdi; çünkü adam saygidegerdi, sorular ise saygili ve hürmetkarca soruluyordu. Hatta rahip sirtina bakmak istediginde, gömlegini siyirmakta tereddüt etmedi. Bahira zaten kesinlikle onun peygamber oldugu kanaatindeydi. Bir de sirtindaki iki kürek kemigi arasinda, kitabinda anlatilan yerde peygamberlik mührünü görünce tüm süpheleri silindi. Bahira Ebu Talib’e döndü ve “Bu çocukla akrabalik dereceniz nedir?” diye sordu. Ebu Talib “Oglumdur” dedi. Rahip, “Oglunuz degil, bu çocugun babasi sag olamaz” dedi. Ebu Talib “Kardesimin ogludur” dedi. “Peki babasina ne oldu?” dedi rahip. Öteki “Daha annesi ona hamileyken öldü” dedi. “Iste bu dogru” dedi Bahira, “Kardesinin oglunu ülkene geri götür ve onu yahudilerden koru. Çünkü benim bildigimi onlar da bilirler ve görürlerse ona kötülük yaparlar. Kardesinin oglunun geleceginde büyük seyler gizli.”

EVLILIK TEKLIFLERI

Mekke’deki zengin tüccarlardan birisi bir kadindi -Esed kabilesinden Huveylid’in kizi Hatice. Ayni zamanda hristiyan olan Varaka’nin ve kardesi Kuteyle’nin de kuzeni idi. O zamana dek iki kez evlenmisti ve ikinci kocasinin ölümünden beri kendi adina ticaret yapacak bir adam görevlendirmeyi adet edinmisti. Bunlardan biri de artik Mekke’de el-Emin (güvenilir), serefli olarak taninan Muhammed (S.A.V.)’di. Bu söhreti isekendisine emanet edilen ticaret kervanlarinin sahiplerinden yayiliyordu. Hatice, O’nu bir kölesini de yanina vererek ticaret kervaninin basina getirdi. Gidip dönene kadar yanindaki köle bir çok mucizelere sahit olmustu. Bunlari Hatice’ye anlatti, Hatice de Kuzeni Varaka’ya. Varaka “Eger bu dogruysa, Hatice, Muhammed (S.A.V.) kavmimize gönderilen peygamberdir. Uzun süreden beri bir peygamberin gelecegini biliyordum ve iste geldi.”

Hz. Hatice, Hz. Muhammed (S.A.V.)’e evlilik teklifi götürdü. Hz. Muhammed (S.A.V.) maddi imkansizligini ileri sürerek “Ben böyle bir evliligi nasil yapabilirim?” dedi. Araci Nuseyfe “Orasini bana birak!” deyince Hz. Muhammed (S.A.V.) “O halde benden tarafi tamam” dedi. Gereken her sey yapildi ve aralarinda Hz. Muhammed (S.A.V.)’nin yirmi disi deve vermesi kararini aldilar.

ÇOCUKLARI VE HZ. ZEYID

Damat amcasinin evinden ayrildi ve gelinle birlikte yasamak üzere onun evine yerlesti. Hatice kocasina bir es oldugu kadar, onun en yakin arkdasi ve ideallerini ve isteklerini paylasan bir dostu idi. Acilar ve kayiplar olsa da evlilikleri çok mutlu geçiyordu. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (S.A.V.)’e alti çocuk dogurdu, iki erkek ve dört kiz. En büyük çocuklari Kasim adinda bir oglan çocuguydu. Bundan sonra O’na Ebu’l Kasim (Kasim’in babasi) denmeye baslandi. Fakat çocuk iki yasini doldurmadan vefat etti. Ikinci çocuklari Zeyneb adinda bir kizdi, onu üç kiz çocugu daha takip etti: Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatima. Son çocuklari ise yine çok az bir süre yasayan bir erkek çocuguydu. Evlendigi gün Muhammed (S.A.V.) babasindan miras kalan sadik cariyesi Bereke’yi azat etti. Hatice ise O’na kölesi Zeyd’i hediye etti. Zeyd iyi bir ailedendi, fakat yillar önce kaçirilarak köle olarak satilmisti. Muhammed (S.A.V.)’in kölesi olduktan aylar sonra bir gün daha önce yakalayamadigi bir firsati, ailesine haber gönderme imkanini yakalamisti: Mekke sokaklarinda kendi kabilesinden adamlara rastladi. Eger onlari bir önceki yil görmüs olsaydi, duygulari çok farkli olurdu. Böyle bir karsilasmayi uzun süredir arzuluyordu, fakat simdi saskinliga düsmüstü. Rahatinin iyi oldugunu ve geri dönmek istemedigini anlatmak üzere birkaç misra yazip gönderdi. Ailesi haberi aldiginda hemen yola çiktilar ve Hz. Muhammed (S.A.V.)’e Zeyd’i kendilerine satmasini teklif ettiler. Hz. Muhammed (S.A.V.) “Birakin kendisi seçsin, eger sizi seçerse hiçbir ücret istemeden onu size veririm; eger beni seçerse, ben; beni seçen birinin üstünde karar verici degilim.”dedi. Zeyd’e soruldugunda sunlari söyledi: “Senin üstüne baska adam seçecek degilim. Sen bana annem ve babam gibisin.” Ailesi hayret etti.

Hz. Muhammed (S.A.V.) daha sonraki konusmalari kisa keserek onlari Kabe’ye davet etti. Hicr’de ayakta durarak yüksek sesle sunlari söyledi: “Ey burada bulunanlar, sahid olun ki, Zeyd benim oglumdur, ben onun, o da benim varisimdir.” O günden sonra Zeyd, Zeyd Ibn Muhammed diye anilmaya basladi.

KABE’NIN YENIDEN INSASI

Hz. Muhammed (S.A.V.) 35 yasinda iken Kureys’liler Ka-be’nin tekrar insasina karar verdiler. Kabe yikildiktan sonra Hacerü’l Esved’in bulundugu kösede Süryanice bir yazi buldurlar ve onu bir yahudiye okuttular. “Ben Allah’im ve Bekke (Mekke)’nin Rabbiyim. Mekke’yi ve gökleri ben yarattim, Ay’a ve Günes’e sekil verdigimi ve Günes’in etrafina dokunulmaz olan yedi melegi yerlestirdigim gün yarattim. O (Mekke), insanlara süt ve su ile yardim eden iki tepe varoldukça varolmaya devam edecektir.” yazmakta idi. Bir parca yazida Ibrahim makaminda Kabe’nin kapisi yaninda Hz. Ibrahim’in ayak izini tasiyan kayanin altinda bulundu. “Mekke, Allah’in kutsal evidir. Onun sürekliligi üç yönden gelir. O’nun yakinindaki insanlar onu ilk kirletenler olmasin.”

Ka-be’nin yapilmasinda bütün kabileler çalisti ve yeniden yapildi. Sira Hacerü’l Esved tasinin yerine konulmasina geldiginde yerlestirme serefine tüm kabileler nail olmak istemekte idiler. Aralarinda anlasamiyarak ihtilafa düstüler. Bu tartisma bir kaç gün sürdü ve yasli bir adam söyle bir öneri getirdi: “Mescid’e ilk giren hakem olsun.” Tam busirada Hz. Muhammed kapidan içeri girdi. Hepsi Muhammed Emin’dir karari kabulumuzdür dediler. Durumu kendisine anlattilar. Hz Muhammed bana bir kumas getirin dedi. Kumasi yere serdi. Hacerü’l Esvedi kendi elleriyle kumasin üzerine yerlestirdi. Her kabilenin reisi bezin ucundan tutsun. dedi. Tas yükselincede onu yerine kendi elleriyle yerlestirdi. Böylece insaatin kalan kismina devam edildi ve sorun çözüldü.

ILK VAHIY VE PEYGAMBERLIK

Hz. Muhammed’e bazi haller olmaya basladi. Bunlarin nasil oldugu soruldugunda “uykuda iken gelen sabahin aydinligi gibi gerçek görüntüler” oldugu söylerdi. Hira dagindaki bir magaraya inzivaya çekilmeye basladi. Sehirden ayrilip magaraya yaklastiginda “Ey Allah’in Rasülü, sana selam olsun.” seslerini duyardi. Geriye dönüp bakinca agaçlar ve taslardan baska hiç bir sey göremezdi. Ramazan ayinda kirk yasinda iken insan seklinde bir melek geldi ve O’na “OKU” dedi. O, “ben okuma bilmem” deyince, Melek onu eline aldi ve dayanabilecegi son nokyata kadar sikti. Sonra tekrar “OKU” dedi. “Ben okuma bilmem!”. Üçüncü kez ayni olay tekrarladindi. ve biraktiginda söyle dedi:

Insana bilmedigini ögretti. (A’lak Suresi 1-5) Bunlar Kur’an-i Kerimin ilk gelen ayetleridir.

O bu sözleri melegin arkasindan tekrarladi ve melek onu birakip gitti. (Bu melek vahiy meledigi Cebrail A.S.’di) Sonra Peygamberimiz Hira magarasindan evine döndü. Olaylari Hz Hatice validemize anlatti. Hz. Hatice O’na “-Senin peygamber olacagini umuyordum. Ne mutlu sana. Müjdeler olsun sana!” dedi. Hz Hatice hemen amcasinin oglu Varaka Bin Nevfel’e olanlari anlatti. Varaka’nin cevabi: “-Bu gördügün Allah-i Tealanin Musa’ya indirdigi Namus-u Ekber’dir. (Cebrail’dir) Ah keske senin davet günlerinde genç olsaydim. Kavmin seni çikaracagi günlerde hayatta bulunsaydim.” dedi ve Rasulullahin mübarek baslarindan öptü.

Ilk vahiyden sonra vahiy belli bir süre kesintiye ugradi. Bu sessizlik döneminden sonra onu temin edici bir vahiy geldi. (Duha Suresi 1-11)

ILK EMIR NAMAZ

Hz Muhammed (S.A.V) en yakin ve sevgili buldugu kisilere Melek ve Vahiy hakkinda gördüklerini anlatmaya basladi.Bir gün Cebrail ona geldi ve topuguyla çimenlige vurdu. Oradan hemen su fiskirmaya basladi.Namazdan önce nasil temizlenecegini peygambere gösterdi ve abdest aldi. Peygamber onu taklit ettive namazi nasil kilacagini, kiyam, rüku, sücud ve tesehhüd mikteri oturmanin nasil yapilacagini ögretti ve namaz vakitlerini ögretti. Peygamber evine dönünce ögrendiklerini Hatice’ye de ögretti ve birlikte namaz kildilar.

Din artik abdest ve namaz esalari üzerine kurulmustu.Hatice’den sonra bu esalari ilk uygulayanlar Ali, Zeyd, Ebu Bekir idi.

AILENI UYARIP KORKUT

Henüz Islam’a açik bir çagri yapilmamisti, fakat gün geçtikçe mü’minler grubuna kadin-erkek bir çok genç katiliyordu. Peygamberin kuzenleri de dahil bir çok akrabasi yeni dine girmelerine ragmen amcalarindan hiçbiri onun pesinden gelmeye yatkin görünmüyordu. Ebu Talib, Hamza ve Abbas Peygamberi kisisel olarak sevdikleri halde, Ebu Leheb açikça yegeninin sapik oldugunu söylüyordu.

(Öncelikle) en yakin hisimlarini(asiretini) uyarip korkut.”(Suara :214) ayetinden sonra Peygamber(sav),Ali!yi çagirip Abdulmuttalib ogullarini bir araya toplamasini, onlara yemek verecegini söyledi. Hasim Kabilesi gelince 1 koyun budu ve bir masrapa süt bütün kabileyi doyurmaya yetti.

KUREYS KARSI ÇIKIYOR

Islâm’in ilk günlerinde, müslümanlar sik sik Mekke’nin disina gider ve topluca namaz kilarlardi. Bir gün birkaç putperest,onlar namaz kilarken alay edince Zühre Kabilesinden Sa’d kafirlerden birini yaraladi. Bu Islam’ da ilk kan dökülmesi oldu. Fakat Peygamber Efendimize sik sik gelen vahiylerde sabrin tavsiye edilmesini dikkate alarak o günden sonra siddetten kaçinmaya karar verdiler. “Onlarin demelerine karsi sen sabret ve onlardan güzel kopma(düsünce ve eylem bakimindan köklü bir tutum )ile kopup ayril” ve “Sen simdi o küfretmekte olanlara mühlet ver, kendilerine az bir süre tani”(Müzemmil:10-11)

Kureys’ten bir grup Ebu Talib’e gelip yegenini engellemesini, yoksa savas   çikaracaklarini söylediler. O da yegenine haber göndererek kendini korumasini istedi. Kureysin korkusu o sene hacca gelecek olanlarin Muhammed (sav) ve taraftarlarinin putlari horgördügünü farkedip, bir daha Mekke’ye gelmemeleri ve bunun sonucu olarak da hem ticaret hem de Mescit koruyucularinin seref ve haysiyetinin kötü duruma sokulacak olmasiydi

Kureys bu durumu önlemek için çesitli yöntemler aradi.Mekke’ye gelen Arap’lara, Muhammed’ in (sav) araplari temsil etmedigi anlatilmaliydi. Bunun yanisira baska seyler söylemek gerekliydi.Önce mecnun (deli) veya sair demeyi düsündüler, fakat daha sonra büyücü demek konusunda hemfikir oldular. Çünkü biliyorlardi ki Muhammed insan kazanmak konusunda çok basariliydi.

Planlarini titiz bir sekilde uygulamalarina ragmen, nasibi olanlarin Islam’a girmesine engel olamadilar. Mekke’ye gelen hacilar,kendilerine düsmanlarindan farkli bir hikaye anlatan Peygamber (sav) taraftarlariyla karsilastilar ve her biri yaratilisinin geregi olarak iman etti.Arabistan’in her yerinde, özellikle de Yesrib’de yaygin olarak yeni dinden bahsedilmeye baslandi.

EVS VE HAZREÇ

Evs ve Hazreç kabileleri kendileriyle birlikte Yesrib’de yasayan bazi yahudi kabileleriyle müttefiktiler. Fakat çogunlukla aralari kötü idi.Çünkü tek tanrici yahudiler, Allah’in seçilmis kullari olarak, çok tanrili Arap’lara güçlerinden dolayi saygi duymalarina ragmen kisaknçlik besliyorlardi. Yahudi alimleri ve kahinler,peygamberin nereye gelecegini soranlara Yemen tarafini isaret ederlerdi. Yesribliler Mekke’de bir peygamber gelecegini duyunca dikkat kesildiler, çünkü zaten akide olarak tek tanrici akideye asina idiler. Yahudiler, onlarla iyi geçindikleri zamanlarda, Tanri’nin biriligini ve insanin esas amacinin ne oldugunu anlatirlar ve bu konuyu birlikte tartisirlardi.

Yahudiler peygamber gelecegine inaniyor; fakat “Allah nasil olur da seçilmis olmayan bir milletten birini peygamber olarak gönderir.”diye inanmiyorlardi.Bunun yaniisra Hazreçliler, simdi bir peygamber oldugunu iddia eden ve daha önce çocukken annesiyle, sonralari da Suriye’ye giderken birçok kez ugramis Yesrib’e ugramisolan bu adamla aralarinda güçlü kan bagi oldugunun farkindaydilar.Hacilar ve Mekke’yi ziyaret edenlerin getirdigi haberlerle desteklenen tüm bu faktörler, vadi halkinin üzerinde etkisini göstermeye basladi.

Evs ve Hazreç Kabileleri arasinda; -2 kisi arasindaki bir çatismadan dolayi- savas baslamisti ve bu baslica sorun haline gelmisti.Bu nedenle Evs’in ileri gelenleri, Mekke’ye,Kureyslilerden Hazreç’e karsi yardim istemek üzere bir delege göndermeye karar verdiler. Delegeler,Kureys’ten cevap beklerken Peygamber(sav) yanlarina geldi; o da görevinden ve teblig etmekle yükümlü oldugu dinden bahsetti,Kur’an’dan bir bölüm okudu.Muaz oglu Ilyas ona inandi.Bu nedenle o,Islam’a giren ilk Yesrib’li sayilabilir.

EBUCEHIL VE HAMZA

Mekke’deki Mü’minlerin sayindaki artis,beraberinde kafirlerin düsmanligini da arttirdi. Islam’in en kötü düsmanlarindan biri, ailesi ve arkadaslari arasinda Ebu’l Hakem diye anilan,mü’minlerinse adini Ebu Cehil(cehaletin babasi ) koyduklari Mahzum kabilesinden Amr idi. O zaman Mahzumilerin basinda bulunan Velid’in de yegeni oluyordu ve onun yerine geçeceginden emindi. Peygamberi kötülemek için çalisanlarin en usanmazi ve onu büyücü diye adlandiranlarin en bagirgani idi. Çaresiz Mü’minlere karsi acimasizlikta çok asiri idi ve diger kabileleri de buna tesvik ediyordu.

Bir gün Peygamberimizi (sav) Mescid’in disindaki Safa kapisi yakininda otururken gördü. Karsisina geçerek agzina gelen bütün küfürleri söyledi. Peygamber(sav) ona sadece bakti, hiçbirsey söylemedi. Ebu Cehil Kureyslilerin yanina döndü. O sirada avdan dönen Hamza karsidan gözüktü. Onun yaklastigini görünce, Safa kapisina yakin olan evinden bir kadin çikti ve onu durdurdu. Peygambere bagli olan bu kadin,  Ebu Cehil’in Peygambere(sav) küfürlerini duymus ve sinirlenmisti. Hamza’ya; Ebu Cehil’in yegenine küfür ve hakaret ettigini, onun da karsiliginda hiçbirsey söylemedigini anlatti. Kabe’ yi isaret ederek Ebu Cehil’in orada oldugunu belirtti.Hamza yumusak huylu bir insandi,bununla birlikte Kureys’in en cesuru idi,kizdirildiginda ise en sert adami olurdu. Su anda güçlü yapisi kizginliktan sarsiliyordu. Kabe’ye giren Hamza, Ebu Cehil’in yanina giderek yayi tüm gücüyle arkasina indirdi. “Ben de onun dinindenim, onun iddia ettiklerinin hepsini onayliyorum. Eger karsi çikmaya gücün varsa bana karsi çik.” Ebu Cehil kendisine yardim etmek isteyenleri durdurarak söyle dedi: “Birakin, Ebu Umare istedigini yapsin, çünkü Tanri’ya andolsun ki onun yegenine çirkince küfrettim.”

KUREYS’IN ISTEKLERI VE TEKLIFLERI

Hamza’nin müslüman olusundan sonra Kureys artik Peygamber’e, Hamza’nin koruyacagini düsünerek, direkt saldirilarda bulunamiyorlardi. Bunun için Muhammed (s.a.v.)’e teklif götürmeye karar verdiler. O’na  “Sen, bildigin gibi kabilenin soylularindansin ve senin soyun sana serefli bir konum sagliyor. Fakat sen halkina ciddi ve tehlikeli bir mesele getirdin, bununla onlarin toplulugunu birbirinden ayiriyor, onlarin yasam tarzinin saçma oldugunu söylüyor, dinlerini ve tanrilarini küçümsüyorsun ve onlarin atalarina kafir diyorsun. Eger istedigin zenginlikse, mallarimizi birlestirir seni aramizda en zengin kimse yapariz.. Eger istedigin serefse, seni liderimiz yapariz ve senin sözünden hiç çikmayiz. Ve eger kral olmak istiyorsan seni kral yeperiz. Eger sana musallat olan cinden ve hastaliktan kurtulamiyorsan sana bir hekim buluruz ve iyilesene dek senin için tüm servetimizi harcariz. Peygamber (s.a.v.), ayetlerle etkileyici bir cevap verdikten sonra okumasini su sözlerle bitirdi:

“Gece, gündüz, günes ve ay O’nun ayetlerindendir. Siz günese de, aya da secde etmeyin. Allah’a secde edin ki, bunlari kendisi yaratmistir. Eger O’na ibadet edecekseniz.”

Onlarin tek cevabi daha önce kaldiklari yerden devam etmeleriydi. Eger onlarin tekliflerini kabul etmiyorsa, Allah’in elçisi olduguni ispatlayacak birseyler göstermeliydi, o zaman mesele hallolurdu. “Rabbinden çevremizdeki daglari kaldirmasini, topragi dümdüz yapmasini ve ülkemizdeki daglari kaldirmasini, topragi dümdüz yapmasini ve ülkemizden Suriye ve Irak gibi nehirler akitmasini iste… Veya bizin için bunlari istemeyeceksen kendin için bir seyler iste. Allah’tan senin sözlerini dogrulayip bizimkileri yalanlayacak bir melek indirmesini iste… ki senin Allah katinda ne kadar degerli olduguni görelim.” Peygamber onlara su cevabi verdi: “Ben Allah’tan böyle seyler isteyecek degilim, çünkü O beni uyarmam ve müjdelemem için gönderdi.” Onu dinlemeyi reddederek söyle dediler: ” O zaman gökyüzünü parça parça üzerimize indir.” Bunu su ayete karsi söylüyorlardi: “Eger biz dilersek onlari yerin dibine geçirir, ya da gökten üzerlerine parçalar düsürürüz.” “Karar verecek olan Allah’tir, dilerse yapar” diye cevap verdi Peygamber (s.a.v.).

KUREYS’IN ILERI GELENLERI

Peygambere tabi olanlar sürekli artiyordu. Fakat bunlarin hemen hepsi ya köle ya azatli ya da Mekke disindaki Kureyslilerden olusuyordu. Abdurrahman, Hamza ve Erkam istisna hepsi zayif idiler, bunlar da liderlik vasfindan uzaktilar. Bu nedenle Peygamber (sav), içinde amcasi Ebu Talib’in de bulundugu Kureys liderlerinden hiç olmazsa birkaçini kazanmak istiyordu. Eger Ebu Cehil’in amcasi Velid’in destegini kazanirsa, davetini daha kolay yapabilecekti. Bir Gün Peygamber (sav) Velid’le sohbete dalmisken, Islam’a henüz girmis kör bir adam yanlarindan geçti; Peygamberin (sav) sesini duyunca kendisine Kur’an’dan bir parça okumasini rica etti. O da biraz sabirli olmasini istedi. Adam israr edince Peygamber (sav) hiddetlendi ve ondan yüzünü çevirdi. Sohbeti yarim kalmisti. Fakat bunun bir kaybi yoktu, çünkü Velid mesaja tamamen kapaliydi.

O anda vahiy geldi.“Surat asti ve yüz çevirdi;kendisine o kör geldi diye.”

Kisa süre sonra Velid “Ben Kureys’in en üstünü oldugum halde bana gelmiyor da Muhammed’e mi vahiy geliyor?” diyerek kendini begenmisligini ortaya koyuyordu. Ebu Cehil de ondan geri kalmiyordu: “Biz, Abdu Menaf ogullari ile aramizda seref konusunda yaris ederiz.Simdi onlar ‘ Bizim adamlarimizdan biri Peygamber’dir. Ona gökten vahiy geliyor.’ diyorlar. Biz onun bir esini ne zaman elde edecegiz.Tanri’ya andolsun ki biz ona inanmayacagiz.” diyordu.

Digerleri de Ebu Cehil kadar olmasa da ayni seyi düsünüyorlardi.Hepsi de degisik derecelerde vahyin diline ve üslûbuna duyarliydilar.Fakat anlamina gelince babalarinin hiçbirsey kazanmadigini ve onlarin tüm çabalarinin bosa gittigini vurgulayan âyetlere gönüllerini kapatmislardi: “Bu dünya hayati, yalnizca bir oyun ve (eglence türünden) ‘tutkulu bir oyalanmadir.’Gerçekte ahiret yurdu ise, asil hayt odur.Bir bilselerdi.”(Ankebut:34).

KORKU VE ÜMIT

Elbette gençlerin ve zayiflarin hepsi ilahi daveti hemen kabul etmemisti; fakat hiç olmazsa küçük yasamlarini bir klarnetin notalari gibi bölen davet ve vaazlarin önem ve siddetine karsi kulaklarini tikamalarina neden olacak kendini begenmislikleri yoktu.Osman’in çölde duydugu:”Ey uykudakiler, uyanin” sesi vahyin kendisiydi.ve daveti kabul edenler uykudan uyanmislardi.

Kafirlerin tutumu su sözlerle ifade edilebilir:“Bu dünya hayatimizdan baskasi yoktur.Ve bizler diriltilecek de degiliz.”(en’am:29)Bu sözlere ilahi cevap da suydu:”Biz gögü, yeri ve ikisi ikisi arasindakileri oyun olsun diye yaratmadik.”(Enbiya:16;Duhan:38) “Bizim bos bir amaç ugruna yarattigimizi ve sizin gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceginizi mi sanmistiniz?”(Mü’minûn:115)Bu ayetlerse henüz küfrün yerlesmedigi kimselerde etkisini gösteriyorduve bunda emirleri getiren elçinin etkisi çok büyüktü.

“Süphesiz:’Bizim Rabbimiz Allah’tir.’deyip dosdogru bir istikamet tutturanlar (yok mu) onlarin üzerlerine melekler iner (ve der ki):’Korkmayin ve hüzne kapilmayin,size vadolunan cennetle sevinin.Biz dünya hayatinda da ahirette de sizin velileriniziz..Orda nefislerinizin arzuladigi hersey sizindir ve istemekte oldugunuz hersey de sizindir.Çok bagislayan, çok esirgeyen (Allah)’tan bir agirlanma olarak”(Fussilet:30-32)

Benzer bir ayet:
“Bu mu daha hayirli, yoksa takva sahiplerine vadedilen cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktir.Içinde ebedi kalicilar olarak, orada her istedikleri onlarindir, bu rabbinin üzerinde istenen bir va’didir.”(Furkan:15-16)

Gerçek Mü’minler “Bizimle Karsilasmayi umanlar”diye tanimlanmistir.Oysa kâfirler:“Bizimle karsilasmayi ummayanlar,dünya hayatina razi olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz(gafil) olanlar.”dir. Mü’min’in tutumu, her konuda kafirinkinin aksi olmalidir. Hakk’a uyanik olmak sadece ümitlerin bu dünyadan Ahirete çevrilmesi degil, Dünyada her tarafa serpilmis olan ayetlerden ders almasidir:

“Gökte burçlari kilan, onlariniçinde bir aydinlik ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir.O gece ile gündüzü birbiri ardinca kilandir;ögüt alip düsünmek ya da sükretmek isteyenler için.”(Furkan:61-62)

Kureys liderleri küstahça peygamberlerden bu ayetleri (isaret ve mucizeleri) göstermesini istediler.Gökten onu destekleyen bir melegin gelmesini veya onun göge yükselmesini istiyorlardi. Ve bir gün dolunayin aydinlattigi bir gecede, bir grup kâfir gelerek, eger gerçekten Allah’in Resûlü ise Ay’i ikiye bölmesini istediler. Mü’min ve kararsizlari da  içeren büyük topluluk, Ay’i ikiye ayrilmis görünce büyük bir saskinlik yasadilar. Peygamber(sav) “Iste sahit olun.” dedi. Bu mucizeyi asil isteyenler inkar ettiler ve bunun büyü oldugunu söylediler. Diger taraftan inananlar sevindi, kararsizlarin bazilari iman etti, bazilari da imana yaklasti.

“Kendileri bakmiyorlar mi o deveye, nasil yaratildi? Göge nasil yükseltildi? Daglara; nasil oturtulup-kuruldu? Yere; nasil yayilip dösendi?”(Gasiye:17-20)

Inananlardan beklenen korku ve ümidin her ikisi de Allah’a götüren davranislardir. Allah’a sükrün belirtisi olarak söylenen “Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adir.” sözü ayni zamanda korku da tasir. “Rahman ve Rahim olan Allah’in adiyla” sözü insani ümitle ayni yöne yöneltir. Bu, en belirgin sekilde Fatiha sûresinde yer almistir : “Hamd, alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün maliki olan Allah’adir.Biz yalnizca sana ibadet eder ve yalnizca Senden yardim dileriz.Bizi dosdogru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba ugrayanlarin ve sapiklarinkine degil…” Kur’an’in son sürelerinden Ihlas suresi de Islam ögretisinin en güzel ve tam ifadesini yazan bir sûredir.

“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. O dogurmamis ve dogrulmamistir.Ve hiç birsey O’nun dengi degildir.”(Ihlas Sûresi)

ES-SAA (KIYAMET)

Kafirlerin siki sik öne sürdügü seylerden biri de, eger Allah gerçekten vahiy gönderdiyse bir melek göndermeliydi fikri idi. Buna karsi Kur’an’in cevabi suydu:
“Eger yeryüzünde (insan degil de) tatmin bulmus yürüyen melekler olsaydi, biz de onlara göklerden elçi olarak elbette melek gönderirdik.”(Isra:95)

Cebrail’in zaman zaman yeryüzüne inmesi onu Kur’anî anlamda elçi yapmiyordu. Elçi olabilmek için, mesaj getirilen insanlar arasinda yeryüzüne yerlesmek gerekliydi. Kur’an söyle diyordu:
“Bize kavusmayi ummayanlar dediler ki: ‘Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi bir görmemiz gerekmez miydi? ‘Andolsun onlar kendi nefislerinde büyüklüge kapildilar ve büyük bir azginlikla bas kaldirdilar. Melekleri görecekleri gün, suçlu günahkârlara bir müjde yoktur. Ve ogün (melekler onlara) derler ki:’(Size sevinçli haber) yasaktir,yasak.’ “(Furkan:21-22)

Bu yasaklama, onlarin dünya ile ahiret arasina bir perde çekilmesi için yalvarmalarina, ama kibir içinde yalvarmalarina karsiliktir. Sema ile direkt baglantiya geçildiginde ve dünya yerle bir olup zaman ve mekan anlamsizlastiginda ebedi son gelmis olacaktir. “Insanlarin, her yana dagilmis ‘pervaneler gibi olacaklari gün ve daglarin da etrafa saçilmis’ renkli yünler gibi olacaklari gün”   ve çocuklarin saçlarini agartan gün.”, “Gerçekten Rabb’inin katinda bir gün, sizin saymakta olduklarinizdan bin yil gibidir.”

Kiyameti beklemek, muhakemeyi beklemektir. Kur’an, dogruyu yanlistan ayiran bir vahiy kitabidir. Çünkü vahiy ezeli ebedi olanin fani iolanda görünmesidir.ve bu nihai muhakemeye öncülük eder. Bu muhakeme  sonucunda Cennet’le Cehennem açikça görülür. Iyilik ve kötülügün izleri artik ortaya çikmistir. Peygamberin(sav) dogru yola çagirmasi kendisine karsi koyanlarin sapikligini tespit ettigi gibi, kendisine tabi olanlari da mükemmellik derecesine ulastirir.

Bu konuda birçok ayet indirilmistir:
“Andolsun, biz bu Kur’an’da çesitli açiklamalar yaptik, ögüt alisverisi düsünsünler diye.Oysa bu, onlarin daha da uzklasmalarindan baskasini getirmiyor.”(Isra:41)
“Biz onlari korkutmayiz.Fakat (bu) onlarda büyük bir azginliktan baska birsey artirmiyor.”(Isra:60)

ÜÇ SORU

Kureysliler toplandikleri her seferde, kendilerince en büyük problem telakki ettikleri konu hakkinda mutlaka konusurlardi.Bu defa da Yesrib’deki Yahudi Alimlerine danismaya karar verdiler.”Onlara Muhammed’den bahsedin , onu tarif edin ve söylediklerini iletin ;Çünkü onlar ilk kutsal kitaba inaniyorlar ve mutlaka peygamberler hakkinda bilgileri vardir, bizim se hiçbir bilgimiz yok” dediler.Yahudi alimleri su cevabi verdi”Ona bizim söyleyecegimiz 3 soru sorun.Eger bunlara cevap verebilirse, o Allah’in peygamberidir, fakat cevap veremezse yalanci ve sahtekârdir   .Ona eski günlerde ülkesini terk eden genç adamlari, onlara ne oldugunu ve ilginç hayat hikayelerini sorun. Yeryüzünün ötesine, dogusuna ve batisina ulasan uzak yollarin yolcusundan haber vermesini isteyin.Bir de Ruh’u, onun ne oldugunu sorun.Eger size bunlari söylerse ona uyun, çünkü o bir peygamberdir.”

Elçiler gelince Kureys liderleri bu 3 soruyu sordu. Peygamber(sav) de “Yarin size bunlarin cevabini verecegim.” dedi, fakat “Insaalah” demeyi unuttu. Ertesi gün Kureysliler cevap için geldiginde onlari geri gönderdi. O günden itibaren onbes gün boyunca hiçbir vahiy gelmedi.Cebrail de hiç yanina ugramadi. Mekkeliler onunla alay ettiler, o ise bu sözler için bekledigi yardimi alamadigi için üzülüyordu. En sonunda Cebrail, onu teselli eden ve 3 soruya da cevap veren vahyi getirdi. Bu uzun bekleyisin sebebi su ayetlerle açiklaniyordu: “Hiç bir sey hakkinda ‘Ben bunu yarin mutlaka yapacagim.’ deme.Ancak: ‘Allah dilerse’(yapacagim de).”

Vahyin bu gecikisi peygamberi üzmesine ragmen mü’minlere güç kazandirmistir. Her ne kadar kâfirler bu gecikmeden sonuç çikarmayi reddettilerse de, kafalarinda süphe olan birçok Kureys’li için bu, vahyin Peygamber tarafindan uydurulmadigina, bilakis Allah’tan geldigine delil idi. Eger Muhammed (sav) daha önceki vahiyleri uydurdu ise, bu alay edilme ve üzüntüye ragmen bu kez vahyi geciktirmesi anlamsiz degil miydi?

Inananlar herzaman oldugu gibi vahyin kendisinden güç aliyorlardi. Kureysliler, eski günlerde ülkesini terkeden gençlerin hikayesini sorduklarinda _bu hikâyeyi o zamana kadar Mekke’de hiç kimse duymamisti_bu hikayenin o anki durumlariyla ilgili oldugunu, inananlarin yüceligini ve inanmayanlarin kötülügünü anlattigini bilmiyorlardi. Efes’li uyuyanlarin hikayesi söyle anlatilir : Milattan sonra III.yy.in ortalarinda halki putperestlige sapmis olan bir grup genç Allah’a imani muhafaza ediyorlardi, halk da onlari bu yüzden cezalandiriyordu. Bu eziyetlerden kaçmak için bir magazaya sigindilar ve orada 300 yil kadar uyudular.

Yahudilerin o zamana dek bildiklerinden baska Kur’an-i Kerim’deki kissa hiçbir insanin görmedigi ayrintilardan da bahseder.Örnegin, uyuyanlarin uyandiktan sonra yüzyillar boyu uyuduklarini nasil farkettiklerini ve köpeklerin ön ayaklarini kapinin esigine nasil uzatarak yattigini anlatir.

Ikinci soruya gelince, bu büyük yolcu Zü’l-Karneyn’dir. Vahiy onun doguya ve batiya yaptigi yolculugu anlatir ve sorulandan fazlasina cevap vererek 3.yolculuktan bahseder. Zü’l-Karneyn iki dagin arasinda yasayan bir topluluga rastlar ve o topluluk Zü’l-Karneyn’e kendilerini Yecüc, Mecüc ve cinlerden koruyacak bir duvar yapmasi için yalvarirlar.Allah da ona cinleri ve kötü ruhlari bir yere toplama gücü verir. O belirli günde, bu kötü ruhlar yeryüzünde büyük karisikliklara sebep olacaklardir. Onlarin ortaya çikisi, Kiyamet saatinden önce olacaktir ve vaktin yaklastigini gösteren isaretlerden biri olacaktir.

Üçüncü soruya cevap olarak Vahiy, insanin aklî kapasitesinin ruhu kavarmaya yetmeyecegini söyler: “Sana ruhtan sorarlar, de ki:‘Ruh, Rabbimin emrindedir, size ilimden yalnizca az birsey verilmistir.’ “(Isra:85)

Yahudiler, Peygamberin(sav) sorulara verdigi cevaplari ilgiyle karsiladilar ve son cümledeki “ilmden az verilmistir” ibaresinin yahudileri mi yoksa Araplari mi kasdettigini sordular.Peygamber:”Her ikisini de” cevabini verince kendilerinin her türlü konuda bilgi sahibi oldugunu söyleyerek karsi çiktilar.Çünkü onlar ,Kur’n'in da tasdik ettigi gibi herseyi ayri ayri açiklayan(En’am:154) bir kitap olan Tevrat’i okuyorlardi.Peygamber onlara söyle dedi: “Sizin bildikleriniz Allah’in ilmi yaninda çok azdir.Fakat yine de eger uygulasaniz bildikleriniz size yeter.”Bundan sonra su ayet nazil oldu:”Eger yeryüzündeki agaçlarin tümü kalem ve deniz de -onun ardina yedi deniz eklenerek -(mürekkep) olsa, yine de Allah’in kelimeleri yazmakla tükenmez.”(Lokman:27)

Kureys liderleri yahudi alimlerini sözüne uymadilar,Yahudi alimleri de tüm sorulara cevap vermesine ragmen onu kabul etmediler.Fakat bu cevaplar baskalarinin Islâm’i kabûl etmesine neden oldu.Peygamberin taraftarlari arttikça düsmanlari yasam tarzlarinin tehlikeye girdigini daha çok anliyor ve kabilelerindeki müslümanlara iskenceler yapiyor, onlari dövüyor, aç ve susuz birakiyorlardi.

Iskence yapanlarin en acimasizi Ebû Cehîl’di Eger yeni dine giren kisinin kendisini koruyacak güçte bir ailesi varsa ona iskence edemiyor fakat hakaret ediyirdu. Zayif kimselere iskence ediyor, diger kabileleri de buna tesvik ediyordu.Kabilesindeki Yasîr,Sümeyye ve ogulleri Ammar’a (ra) inkence edilmesine ve bunun sonucunda Sümeyye’nin ölümüne o sebep oldu.Diger kabiledekiler onlar kadar dayanikli olamadilar. Içlerinden gelmese de ” Lat ve Uzza da Allah gibi sizin tanrilariniz degil mi? diye soruldugunda “Evet” diyorlardi.Bu insanlar artik Islâm’i açikça yasayamiyorlar, çogu gizli olarak bile yasayamiyordu. Peygamber(sav),kendisi iskenceden kurtulabildigi halde, diger mü’minlerin sürekli iskence çektiklerini görünce onlara söyle dedi:”Eger Habesistan’a giderseniz, orada hiç kimseye haksizlik adaletsizlik yapmayan bir kral bulacaksiniz.Orada dine simsiki bagli bir yasam vardir.Allah size çektiklerinizden bir kurtulus yolu gösterene dek orada kalan kalin.”Bunun üzerinebir grup mü’min Habesistan’a gitmek üzere yola koyuldu. Bu, Islâm’daki ilk hicret idi.

MIRAÇ

Ebû Talib’in karisi Fatimâ müslüman olmustu, Ali ve Cafer’in kizkardesleri olan Ümmü Hani (ra) de Islâm’a girmisti.Fakat kocasi Hubeyre, Allah’in birigine kapali idi. Bununla beraber peygamber her geldiginde onu iyi karsilar, namaz vaktiyse evdeki müslümanlar cemaatle namaz kilarlardi. Böyle günlerin birinde Peygamber (sav), namazini kildiktan sonra Ümmü Hani ‘nin teklifini kabul ederek geceyi onlarda geçirdi, fakat uyuduktan kisa bir süre sonra kalkarak Mescid-i Haram’a gitti.Çünkü geceyi orada geçirmeyi severdi. Oradayken uyku bastirdi ve uyudu: ” Cebrail geldi ve beni ayagiyla dürterek uyandirdi. Bundan sonra, beni kolumdan tutup kaldirdi, birlikte Mescid’in kapisindan çiktik. Orada esekle katir arasi beyaz bir binek vardi. Iki yaninda bacaklarini oynattigi yerde kanatlari vardi ve her adimi gözün görebilecegi uzakliga variyordu.”

Daha sonra Peygamber (sav), Burak adli binege Cebrail’le nasil bindigini, Cebrail’in göge yükselirken binegin hizini, yönünü nasil ayarladigini, kuzeye, Yesrib ve Hayber’in ötesine gidip Kudüs’e vardiklarini anlatti. Orada bir grup peygamberle – Ibrahim, Musa, Isa ve digerleri – karsilastilar. Mescidde namaz kilarken bütün peygamberler onun arkasinda namaz kildilar. Daha sonra önüne iki fiçi kondu. Biri süt, biri sarap doluydu. Peygamber (sav) süt dolu fiçidan aldi ve sarap fiçisina hiç dokunmadi. Cebrail söyle dedi:” Sen dogru yola yöneltildin, sen de halkini o yöne yönelttin ve sarap sana yasaklandi.”

Daha sonra bu dünyadan semaya yükseltildi. Kudüs topraginin ortasindaki bir tasin üstünden Burak’a tekrar binerek yedi kat göge yükseldi. Her sema katinda Peygamberlerden biriyle görüstü. Onlari dünyevi olarak degil, semavi olarak görüyordu. Sonra Cennet ve Cehennemi gördü. Cennetteki bahçeleri söyle anlatir: ” Yay büyüklügündeki bir cennet parçasi, günesin dogup battigi tüm alandan daha iyidir. Eger Cennet kadinlarindan biri yeryüzünün insanlarina görünse, gökle yer arasindaki bütün alani isik ve güzel koku doldurur.” Kendi manevi varligi hakkinda söyle demistir: “Adem henüz su ile çamur arasi bir seyken ben peygamberdim.”

Göge yükselisinin zirvesi Sidret’ül Münteha idi.Bir tefsirde sunlar geçer:“Sidr kökünün kökü Taht’tadir ve bu agaç peygamber olsun, Cebrail olsun herkesin bilme noktasinin sinirini belirler. Onun ötesi Allah’tan baska herkese gizlidir.” Evrenin bu kisminda Cebrail (as) Muhammed (sav) ‘e asil sekliyle, yaratildigi gibi göründü. Daha sonra âyette geçtigi gibi: “Sidre’yi örten örtmekte iken, göz kayip sasmadi ve (siniri) tasmadi. Andolsun, O, Rabbi’nin en büyük âyetlerinden olanini gördü..”

Sidr Agacinda Peygamber ümmetine elli vakit namaz  farz kilindi. Söyle anlatir:”Dönüsümde Musa’nin  – o size ne iyi bir dosttu! – yanindan geçerken bana:’Sana kaç rekat namaz farz oldu? diye sordu.Ben elli vakit oldugunu söyleyince, Hz.Musa: ‘Namaz agir bir ibadettir. Rabbine söyle, ve bunu hafifletmesini iste.’dedi. Bunun üzerin egeri döndüm.Allah on vakit indirdi ve geri gönderdi.Fakat Hz.Musa yine çok buldu ve geri dönmemi söyledi. Her seferinde beni geri gönderiyordu.Sonunda bes vakit namaz farz kilindi. Musa (as) yine ayni seyleri söylüyordu. Ben: ‘ Rabbime gittim ve utanana dek azaltmasini istedim; artik geri dönemem.’ dedim.Ihlas ile kilinacak her namaz on kati sevap kazandirir.”

Peygamber (sav) ve Cebrail (asv) , Kudüs’teki otasin yanina indikten sonra geldikleri yoldan, güneyden gelen kervanlari görerek Mekke’ye döndüler. Kâ’be’ye vardiklarinda hâlâ geceydi. Peygamber oradan Yine Ümmü Hani’nin evine gitti. Sabah olunca namaz kildilar. Sonra Peygamber ona : ” Sizinle aksam namazini kildim. Daha sonra Kudüs’e gittim ve orada namaz kildim. Simdi de gördügün gibi namazi birilikte kildik.” dedi.Ümmü Hani ona: “Bunu baskalarina söyleme, çünkü onlar sana yalanci der ve seninle alay ederler.” O ise :”Allah’a yemin ederim ki söyleyecegim.” dedi.

Ertesi gün Peygamber bu olayi anlatinca müsrikler inanmadilar. “Ona deli demek için delil bulduk.” dediler. Çünkü hepsi Kudüs’e gidip gelmenin bir ay sürecegini biliyorlardi. Sonra bir grup Hz.Ebu Bekir’e gittiler. “Simdi bakalim arkadasin hakkinda ne düsüneceksin? O bize dün Kudüse gidip oarada namaz kildigini söylüyor.” dediler.Ebu Bekir: “Eger o söylediyse dogrudur. Bunda sasilacak ne var.” dedi. Ve onun yanina giderek herkesin içinde onu tasdik etti. Bazi kararsizlar dönmek üzereydiler, Peygamber, Mekke’ye dönerken yolda gördügü kervanlari anlatiyor, O kervanin kaç gün sonra ve ne sekilde gelebileceklerini söylüyordu. Kervanlar Resulallah’in tarif ettigi sekilde gelince gerçekler ortaya çikmis oldu.

GÖÇLER

Peygamber (sav), Mekke’deki müslümanlari Yesrib (Medine)’e hicret etmeye tesvik ediyordu. Ikinci Akabe Biatindan sonra Kureysli müslümanlar yavas yavas hicret etmeye basladilar. Ebu Bekir ve Ali disinda tüm müslümanlar hicret edince, Ebu Bekir (ra), Peygamber (sav)’den hicret etmek için izin istedi. Peygamber (sav) ona: “Acele etme, belki Allah sana bir arkadas verir” dedi. Ebu Bekir (ra), Peygamber (sav)’i beklemesi gerektigini anladi.

Kureysliler müslümanlari, göçten men etmek, için ellerinden geleni yapiyorlardi.Gidecegini haber aldiklari mü’minleri iskence ile dinden döndürmeye çalisiyorlardi.Bu sekilde Hisam ve Ayyas, yalan söylenerek yollarindan çevrildiler, ve iskence ile Islam’dan döndüklerini açikladilar. Kisa zaman sonra bunun affedilmeyecek bir suç oldugunu anladilar. Fakat bir süre sonra su ayet nazil oldu:“De ki:Ey aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü tasiran kullari, Allah’in rahmetinden ümit kesmeyin. Süphesiz Allah bütün günahlari bagislar. Çünkü O, bagislayandir, esirgeyendir. Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip- dönün ve ona teslim olun. Sonra size yardim da edilmez.”(Zümer:53-54)

Hisam bu ayetleri okudu ve Ayyas’a gösterdi. Ikisi de Islam’a girdiler ve kaçmak için bir firsat beklemeye basladilar.

HICRET

Kureys bos durmuyordu.Sik sik toplanarak bu tehlikeden kurtulmak için planlar yapiyorlardi. En son Ebu Cehil’in fikriyle her kabileden güçlü, güvenilir, silahli bir genç seçilecek ve hep birlikte, ayni anda Muhammed (sav) ‘e saldirip O’nu öldüreceklerdi. Böylece Beni Hisam, bütün Kureys kabileleri ile ugrasamayacak, Kureys de onlarin öne sürdügü diyeti ödeyecekti.

Peygamber (sav), Ebu Bekir’in yanina giderek, Yesrib’ e hicret etmeleri için izin çiktigini ve birlikte gideceklerini söyledi. Sonra da Hz.Ali’yi kendi yerine birakarak Yasin suresini okumakta iken disari çikti. Kapi önünde bekleyen müsrikler, O’nu   göremediler, yanlarindan geçip gitti. Sabaha kadar beklediler, Peygamber (sav) yerine Ali’yi gördüler ve O’ndan bir iz bulamayarak kabilelerine geri döndüler

Peygamber(sav) ile Ebu Bekir geride Ali’yi birakarak Medine’ye dogru yola koyulmuslardi. Mekke’li müsrikler durumun sonradan farkina varabildiler ve iki güzel insanin pesine köpekler gibi düstüler. En son bir magaranin yanina geldiklerinde peslerindekiler iyice yaklasmisti. “Üçüncüleri Allah olan iki kisi” magaranin içinde, adamlar magaranin disindaydi. Adamlarin hepsi de kararli bir sekilde içeriye girmeye gerek olmadigini, çünkü orada kimsenin bulunamayacagini söylediler. Daha sonra geldikleri yoldan geri döndüler.Peygamber ve Ebu Bekir, kalkip baktiklarinda gördüler ki, magaranin önünde, sabah orada olmayan bir akasya agaci var ve tüm magara agzini  bir örümcek ag örerek kapatmisti.Yine girisin çukurunda bir güvercin yuva yapmis ve yumurtasi üzerinde oturmaktaydi.

Amr onlari Yesrib’e kadar götürecek henüz müslüman olmamis, fakat sözüne güvenilir bir rehber getirdi. Bu adam onlari Yesrib’e sadece gerçek bir çöl adaminin bilebilecegi yollardan götürecekti.

Günlerce önce, Mekke’de Peygamber (sav)’nin kayboldugu ve onu bulana 100 deve ödül verilecegi haberi vahaya ulasmisti. Kuba’lilar her sabah yanlarinda baskalarini da götürerek yola çikiyor ve O’nu ariyorlardi. Gelis zamani gecikmisti. Nihayet o gün geldi. O’nun geldigini ilk gören bir yahudi idi. Komsularindan nasil biri oldugunu ögrenmis ve onu hemen tanimisti. Yahudi bagirarak onlarin geldigini söyledi. Bu çagriyi duyan kadin ve erkekler evlerinden firladilar ve onu selamlamaya kostular. Iki gün sonra Ali de onlara katilmisti. Karsilayanlar arasinda, Iranli bir ailenin genç yasta hristiyan olmus oglu, Selman da bulunuyordu. O da bunca senedir Peygamber (sav) ‘i beklemisti.

MEDINE YOLU

Peygamber, vahâya 27 Eylül MS 622, Pazartesi günü ulasti. Medine’lilerin Peygamber (sav) Kuba’ya geldigi için sabirsizlandiklari haberi geldi. Bu yüzden Peygamber (sav) Kuba’da üç gün kaldi. Ve ayrilmadan önce Islam’in ilk camisinin temeli atildi. Cuma sabahi Kuba’dan ayrildi; o ve arkadaslari, onlari bekleyen Hazreç’li Beni Salim kabilesiyle namaz kilmak için Ranuna ovasinda durdular. Bu, o zamandan itibaren yurdu olacak olan ülkede ilk kilinan Cuma namaziydi. Namazdan sonra Peygamber (sav), Ebu Bekir (ra) ve diger Kureysliler de develerine bindiler ve Medine’ye dogru yola çiktilar. Hz. Peygamberi karsilamak için bütün halk yola dökülmüstü. O’nu O’na yakisir bir sekilde coskuyla karsiladilar. Herkes O’nu evinde misafir edebilmek için birbiriyle yarisiyordu:”Buraya buyur ey Allah’in Resulü, çünkü biz sizleri koruma gücüne sahibiz.” diyorlardi.

Peygamber (sav) se, devesinin çökecegi yerde kalacagini söyledi. Kesva isimli deve, bos bir bahçeye çöktü. Peygamber orayi satin alarak, evlerini oraya yaptilar. Hz. Peygamber de sahsen bu çalismaya katildilar. Ev yapilana kadar da, Ebu Eyyub (ra) ‘in evinde misafir oldu.

Peygamber (sav) yeni aldigi bahçeye, bir cami yapilmasini istedi ve cami yapimina hemen baslandi. Bu arada Medine’li müslümanlara yardimcilar anlamina gelen Ensar, Mekke’den gelen ve diger kabilelerden olan müslümanlara da Muhacir denilmeye baslandi. O arada Medine’de yasayan yahudiler ve müslümanlar arasinda, esit statülere sahip olacaklari bir anlasma imzalandi. Fakat yahudiler için bu anlasma yalnizca polititk bir anlam tasiyordu, ve Peygamber(sav) olduguna inanmiyorlardi.

Evs ve Hazreç arasinda Islamiyet hizla yayilmaya devam ediyordu ve eskiden düsman olan bu iki kabile birlesmislerdi. Bunu çekemeyen yahudiler, sesi güzel birini bularak, onlarin savastiklari zamandan kalma siirlerini, Evs ve Hazreç kabilelerinin bir arada   bulundugu bir toplulukta okuttular.Evs’liler kendi siirlerini, Hazreçliler de kendi siirlerini alkisladilar. Sonra birbirlerine hakaret ederek, “Silahlanin, Silahlanin.” demeye basladilar. Peygamber (sav), onlara hitaben:”Ey müslümanlar! Allah, Allah! Cahiliye devrindeki gibi mi davranacaksiniz? Aranizda olmama, Allahin sizi dogru yola ulastirip sereflendirmis olmasina ragmen hâlâ bunu mu yapiyorsunuz?” dedi.Bunun üzerine aglayarak birbirleiryle kucaklastilar, Peygamber (sav) ile birlikte Medine’ye gittiler.

Zamanla Islam’in tüm emirleri ortaya çikmisti. Namaz, oruç, zekat farz kilinmis, helaller ve haramlar belirlenmisti. Fakat müslümanlarin namaza nasil çagrilacagi konusu belli degildi. Sonra Abdullah Ibn Zeyd, bir rüya gördü ve bu rüyayi Peygamber (sav) ‘e anlatti:”Üstünde iki parça kumastan yesil elbiseli bir adam yanimdan geçti, elinde bir nakus (çan) vardi. Ben ‘Ey Allah’in kulu!, o nakusu bana satarmisin?’ dedim.Ne yapacagimi sordu. ‘Onunla insanlari namaza çagiracagim.’ dedim.’sana ondan daha güzel bir yol göstereyim.’ dedi.’Allahü Ekber demelisin.’Bunu dört defa tekrarladi.Sonra da ikiser defa sehadet kelimelerini okudu.” dedi.

Bunun üzerine Peygamber (sav) :”Bu gördügün hak bir rüyadir. Bunu sesi güzel olan Bilal’ e ögret.” dedi. Bilal artik  her sabah ezani büyük bir sevkle okuyordu.

Caminin yapimi tamamlanmak üzere idi. Peygamber (sav) bu arada Aise (ra) ile evlendi.

BEDIR SAVASI

“Kendilerine zulmedilmesi dolayisiyla, onlara karsi savas açilma (mü’minlere savasma) izni verildi. Süphesiz Allah, onlara yardim etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnizca: ‘Rabbimiz Allah’tir’ demelerinden dolayi, haksiz yere yurtlarindan sürgün edilip çikarildilar.”(Hacc:39-40)

Bu vahiy, Peygamber (sav)’e Medine’ye ulastiktan kisa bir süre sonra indi. Peygamber buradaki iznin emir anlaminda oldugunu biliyordu. Yahudilerle yapilan anlasmada da, savas gerekleri belirlenmisti. Baslangiçta sadece Kureyslilerin kervanlarina baskin yapilmakla yetinildi.

Müslümanlar,Kureys’le savas halindeydiler ve muhacirler bir Kureys kervanini izliyorlardi. Su anda çok önemli bir karar asamasindaydilar. Çünkü haram aylardan sonuncusu olan Receb’in son günüydü, fakat saldirmazlarsa yarina kadar Mekke’ye ulasacaklar, böylece haram bölge ile korunacaklardi. Bir müddet kararsizliktan sonra saldirmaya karar verdiler.Ganimet Peygamber’e getirilince O, bunu kabul etmedi. Haram aylarda savasmanin yasak oldugunu söyledi.Bunun üzerine su ayet nazil oldu:

“Sana haram olan ay’i, onda savasmayi sorarlar. De ki: Onda savasmak büyük (bir günahtir). Allah katinda ise, Allah’in yolundan alikoymak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’a (ziyaretçilerin girmelerine) engel olmak ve halkini oradan çikarmak daha büyük (bir günahtir). Fitne ise, katilden beterdir.”  (Bakara:217)

Peygamber (sav) bu ayeti söyle yorumladi:“Haram aylarda savasmak yine haramdir, fakat bu durum istisnadir.” O Saban ayinda önemli bir ayet daha nazil oldu:
“Biz, senin yüzünü çok defa göge dogru, saga sola çevirip- durdugunu görüyoruz. Simdi elbette seni hosnut olacagin kibleye çevirecegiz. Artik yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursaniz yüzünüzü onun yönüne çevirin.”(Bakara:114)

Böylece kible tayin edilmis oldu.

Peygamber (sav), Muhacir ve Ensardan olusan 305 kisilik bir ordu kurdu.(Bu arada kizi Rukiyye hasta oldugu için damadi Osman orduya katilmamisti.) MS. 623 yilinin 17 Martinda (Hicretin 2. yili 17 Ramazan) da iki ordu karsi karsiya geldi.Orduyu düzene soktu ve elinde bir okla hem onlara moral verdi, hem de saflari düzene soktu. Kureysliler dokuz-on bin kisi kadardilar.Kat kat fazla olmalarina ragmen Allah’in yardimi görüldü ve melekler de mü’minlerin yaninda savastilar. Kafirler büyük bir hezimete ugradilar ve hala sayica çok fazla olan sekiz yüz kisilik ordulari kaçmaktan baska çikar yol bulamadilar. Savas sonunda alinan esirler de fidye karsiliginda ailelerine geri verildiler. Savas Bedir Kuyulari’nin yaninda yapildigi için bu ismi aldi.

Bu siralarda Peygamberimiz kizlari Rukiyye’yi kaybetmislerdi. Savastan bir süre sonra   Peygamberimizin en küçük kizlari ve o zaman yirmi yaslarinda olan Hz. Fatima evlilik yasina gelmisti. Eshabda ona en uygun kisi Ali (ra) ‘di ve Fatimayi istemesi hususunda onu tesvik ettiler. Yapilan sade bir törenle evlendiler.

UHUD SAVASI

Yenilgiyi hazmedemeyen Mekkeli müsrikler bunun  intikamini almak için and içmislerdi. Muhakkak acisini çikaracaklardi.Bunun için üçbin kisilik bir ordu ile medine’ye dogru yola çikti. Orduda Habisistan’li köle Vahsi de bulunuyordu. Sahibi eger Hamza’yi öldürürse onu ödüllendirecegini söylemisti. Bu konuda çok ustaydi. Bunu duyan Ebu Süfyan’in karisi Hind’de Hamza’yi öldürdügünde ona ödül vermeyi vaad etti. Müslümanlar onlarin bu düsüncelerini ögrenmekte gecikmediler ve her iki taraf da savas hazirliklarina basladilar. Bu sirada Fatima Hasan adinda bir erkek çocugu dogurmustu.

Savasin seyri, bir önceki Bedir Savasinda oldugu gibi müslümanlarin lehine ilerliyordu. Peygamber (sav), okçularina her ne surette olursa olsun asla yerlerinden arilmamalarini tembihlemisti. Bir ara öyle bir an gelmisti ki müsrikler kaçacak delik aramaya ve savas meydanini terketmeye basladilar. Okçular, ilk saflardaki arkadaslarinin ganimet kazanmak için giristikleri çabayi görebiliyorlardi. Bundan dolayi okçular da savas alanina girmek istediler. Liderleri Peygamber(sav)’in ne olursa olsun yerlerinden ayrilmamalari gerektigine dair emrini hatirlatti. Fakat onlar dinlemediler. “Savas bitti ve kâfirler kaçti” dediler.

O zamana kadar Mekke ordusunun süvarileri hiçbir ise yaramamislardi. Fakat Halid o anda karsida tarafta neler oldugunu farketti ve hemen bütün adamlarini okçularin bulundugu yere yöneltti. Bu andan itibaren savas müsriklerin lehine döndü. Öyle bir noktaya gelindi ki, artik kaçan kafirlerden bir kismi da gelip mü’minlere arkadan saldiriyorlardi. Savas nârâlari birden bire degisti ve Kureyslilerin “Ey Hubel! Ey Uzza!” sesleri alani doldurdu. Müslümanlar büyük kayip verdiler. Sag kalanlar da geri çekiliyorlardi. Müslümanlar geriye çekildikçe kalabalik da tepeye dogru yaklasiyordu. Fakat cansiperâne bir sekilde Peygamber (sav)’i korumaya çalisiyorlardi.

Savasta Peygamberimizin amcasi Hz. Hamza (ra), Vahsi tarafindan sehit edildi. Savastan sonra Vahsi meydana tekrar gelip Hz.Hamza’nin karnini yarip karacigerini çikarmisti. Bunu Hind’e götürüp verdi. Karsiliginda da Ganimetlerden Hind’e düsen payin tümünü aldi. Cigeri eline alan Hind, bir parça isirip, çigneyerek yuttu. Sonra da cesedin yanina giderek cesedi parçaladi. Diger kadinlari da bu sekilde yapmalari konusunda tesvik etti.Savasta Peygamber (sav) de yaralandi. Bu savasin müslümanlara biraktigi en önemli ders, her ne sekilde olursa olsun emirlere itaâtsizligin kazanilmak üzere olan bir savasi kaybettirecegi gerçegidir.

HENDEK

Hayber’e yerlesen Beni Nadir yahudileri, kaybettikleri topraklari tekrar kazanmaya kararliydilar. Ümitleri, Kureys’in Peygamber (sav) üzerine düzenleyecegi son ve büyük saldirida yogunlasiyordu. Islam’in besinci yilinin sonlarina dogru -MS 627′nin baslari- bu hazirliklar, Huyay ve Hayber’deki diger birkaç yahudi liderinin Mekke’yi ziyaret etmesiyle karara baglandi. Ebu Süfyan’a “Muhammed’i ortadan kaldirmada seninleyiz” dediler.

Anlasan taraflar plan hazirlamaya koyuldular. Yahudiler, Medine’den hoslanmayan tüm Necd kabilelerini ayaklandirma görevini üzerlerine almislardi.Beni Gatafan da onlaar katilacakti.

Kureys ve müttefikleri toplam dört bin kisiyi buluyordu. Müslümanlar Uhud’da üç bin kisiydiler, simdi ise sayilari on bini bulmustu. Planlarina uygun yola çiktilar. Peygamber (sav) durumu haber aldiginda hazirlanmak için sadece bir haftasi kalmisti. Istisare toplantisi yapip nasil bir strateji izleyeceklerine karar verdiler. Toplantida Selman-i Farisi’nin önerisi kabul edilmisti. Selman önerisini söyle dile getirmisti: “Ey Allah’in Rasulü, biz Iran’dayken atlilarin saldirisindan korktugumuzda etrafimiza hendek kazardik. Simdi de etrafimiza hendek kazalim.” Herkes Uhud’daki stratejiyi tekrarlamak istemedigi için Selman’in önerisini kabul etti. Hendegin yapimi toplam alti gün sürmüstü.kazilan hendeklerin derinlik ve genisliklerini Selman biliyordu.yahudiler de anlasmanin bozulmamasi taraftari olduklari için, kazma kürek ve çapalarini ödünç verdiler. Savas basladiginda müslümanlar soguk ve nemli bir hava ve kitlikla karsi karsiya gelip daha önce hiç düsünmedikleri kadar büyük bir zayifliga kapildilar.

Hendegin bitmesine az bir zaman kala Kureys ordusu yaklasmisti. Kadinlar ve çocuklar, kalelere yerlestirilmisti. Mü’minler de sehrin disinda kamp kurdular.

Ebu Süfyan müsrik ordusunun basindaydi.Düsman da sehir disinda kamp kurmustu, cesaretleri artti.Bu bir meydan muharebesi olacakti. Kendi sayilari çok fazla oldugu için onlari rahatlikla yenebilirlerdi. Fakat biraz daha yaklastiklarinda genis ve derin hendegi görünce sasirdilar. Karsiya geçmeleri imkansizdi. bu yüzden karsilikli ok yagmuru basladi. Müslümanlarin komsusu, anlasmali olduklari Beni Kurayza yahudileri onlar yardim etmisti. Müsrikler simdi onlarida kendi taraflarina geçmeleri için ikna etmeye karar verdiler. Onlarla görüsmeye giden Beni Kurayza Huyay’dan oldum olasi korkardi. Yaptigi konusmayla Sefleri Ka’b Ibn Esed’i ikna etti. O da anlasma metnini yirtti. Onlar, Kureys’in zaferinden emindiler ve müslümanlara savas açtilar. Savas hala karsilikli ok atislariyla devam ediyordu. Günler süren kusatmadan sonra hendegin endar yerindeki korumalar nöbetlerden yorgun sekildeydiler. Müsrikler bundan yararlanmak istediler.  Üç kisi birikte atlarini sürdüler, tam o sirada Hz. Ali orayi korumak için geldi ve onlardan Amr’i öldürdü.Müsrikler de hendegin asilabilecegini anlayip bazi noktalara asker yigdilar.

“Ey iman edenler, Allah’in sizin üzerinizdeki nimetini hatirlayin. Hani size ordular yönelip gelmisti, böylece biz de onlarin üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediginiz ordular göndermistik.” ayetinin müjdesiyle savas Bedir gibi müslümanlarin zaferiyle sonuçlandi.

Sonra ayni 3000 kisilik Islam ordusu Analsmayi bozmus olan Beni Kurayza yahudilerine giderek kalelerini kusatti.

APAÇIK BIR ZAFER

Müslümanlar Mekke’ye girmek ve Kabe’yi ziyaret etmek istiyorlar, buna karsilik Kureysliler bu istegin gerçeklesmesine engel olmaya çalisiyorlardi. Kureysliler Süheyl’i ve yaninda birkaç kisiyi bir anlasma imzalamak üzere gönderdiler. Peygamber (sav)’le tartistilar. Sahabe disaridan onlarin sesinin yükselip alçalmasini dinleyerek, anlasip anlasmadiklarini anlamaya çalisiyordu. Sonunda bir anlasmaya vardilar. Kureysliler anlasma metnine besmele ve “Allah’in Rasulü” ibaresini koydurmadilar. Anlasma metni söyle devam etti:

“Onlar on yil boyunca savas yükünü kaldirdilar. Bu süre içinde insanlar güvenlikte olacak ve birbirlerine saldirmayacaklar. Su sartla ki, velisinin izni olmadan Kureys’ten Muhammed (sav)’e gelen kisiyi, Muhammed (sav) geri gönderecek; fakat Muhammed (sav)’le birlikte olanlardan biri Kureys’e siginirsa o geri gönderilmeyecek. Ihanet ve kaçamak yapilmayacak. Kim Muhammed’in tarafina geçmek isterse geçebilir, kim de Kureys’in tarafina geçmek isterse geçebilir.” Her iki taraf da anlasmayi karsilikli olarak kabul ettiklerini beyan ettikten sonra, iki kabilenin reisi de imzaladi. Antlasma su cümlelerle bitiyordu: “Sen, Muhammed, bu yil bizden ayrikacaksin ve biz orada bulundugumuz sürece Mekke’ye girmeyeceksin. Fakat gelecek yil biz Mekke’den çikacagiz ve sen arkadaslarinla gireceksin. Orada üç gün kalacaksiniz, yolcu silahlarindan baska silah tasimayacaksiniz ve kiliçlariniz kininda olacak.”

Anlasma müslümanlarin aleyhine görünüyordu. Bu durum müslümanlar arasinda sikintiya neden oldu. Fakat Peygamber (sav), sabretmeleri gerektigini ve kendilerine apaçik bir zaferin vadedildigini müjdeleyerek kalblerini teskin etti.

HAYBER

Hayber, yahudilerin yasadigi ve Islâmiyet için büyük bir tehlike teskil eden bir sehir idi.Çünkü liderleri Gatafan sürekli Kureyslileri onlara karsi kiskirtiyordu ve Medine’ye düsmandi.Bu yönde bir girisimde bulunulmasi  gerekliydi. Çünkü Bir süre önce gelen bir vahiydeki yakin ve ganimetleri bol zaferin Hayber’in fethi anlamina geldigine emindi.Böyle bir fetihde, bedevilere görev verilmemeliydi, çünkü vahiy onlarin maddi kaygilarla sefere katildigini söylüyordu.Bu da müslümanlarin nisbeten daha az olmasi demekti.

Bu olay duyuldugunda kimse inanamadi. Hayber’in asilmaz bir kale oldugunu herkes biliyordu.Hayber de buna inanmadi ve müttefiklerine haber vermedi.Ancak haber gelince sefleri Kinane Gatafan’a giderek dörtbin kisilik asker yardimi aldi.Böylece onbin kisi oluyorlardi.Müslümanlar ise sadece altiyüz kisiydi.

Bu sirada, Medine halki çok fakirdi. Ve birçogunun ailelerine birakacak bir seyi yoktu. Peygamber onlara: “Siz gerçekten fakirsiniz. Fakat nefsimi kudret elinde tutana yemin olsun ki, bir müddet daha yasarsaniz bolluk içinde yasayip   ailelerinizi de bolluk içinde yasatacaksiniz.Bir yigin dirhem ve paraya sahip olacaksiniz ve bu sizin için hiç de iyi olmayacak.”dedi.

Seferde iken orduyu durdurup güzel sesli Ibn el-Ekva (ra)’ya sarkilar söylettirdi ve kederli bir hava olustu .Sarki sonunda Peygamber ona:”Allah sana rahmet eylesin.”dedi. Bu, onun sehit olacagi anlamina geliyordu.

Sehre gece karanliginda ve çok sessizce yaklasmislardi. Sabah namazini da sessizce kildilar. Günes yükseldiginde karsilarinda sessiz bir orduyla karsilasan Hayber halki çok saskindi. “Muhammed ve ordusu” diyerek sehre kaçistilar. Hz. Muhammed (sav), Allahû Ekber dedi ve zafer dolu bir sesle “Hayber harab oldu.” sözlerini ekledi. Daha sonra Allah’in anlari cezalandirtacagini haber veren bir ayet okudu.

Hayber’liler surlarinin saglamligina güveniyorlardi. Oysa en zayif noktalari, birlikten yoksun olmalariydi. Karsilarindaki, küçük ama birlik içindeki orduyla savasmak onlar için bir sanssizlikti.

Müslümanlar, ilk gün küçük bir grupla en yakin kaleye saldirdilar. Bu bir taktik idi. Yaralananlar için de kampin gerisinde bulunan kadinlar görev aliyorlardi. Sabirla hareket ediyorlardi. Fakat alti gün boyunca bir degisiklik olmamisti. Son gece bir casusu yakalamislar ve o da (ailesine ve mallarina dokunulmamasi karsiliginda) kaleler hakkinda bilgi vermisti. Ilk önce en az korunan ve güçlü bir savas aletine sahip bir kaley saldirmalarini önerdi. Ertesi gün müslümanlar kaleyi ele geçirdiler. Kendi savas aletlerini buraya çikardilar. Böylece diger zayif kaleleri teker teker düsürdüler.”

“Beni Gatafan nerede?” sorusu Hayber’de sikça sorulan bir soruydu.Gatfanlilar   gerçekten yola çikmislardi.Bir günlük yol bitince, nerden geldigini anlayamadiklari: “Halkiniz! Halkiniz! Halkiniz!” seklindeki sesi üç kez arka arkaya duydular.Ailelerinin tehlikede olduklarini düsünerek, geri döndüler. Herseyin yerli yerinde oldugunu gördüler. Bir bakima, Düsmanin yenilmesinde paylari olamayacak kadar geç kaldiklarini düsünerek ikinci kez yola çikmayi göze alamadilar.

Hayber’deki en güçlü kalelerden biri Zübeyr Hisari denilen kaleydi. Diger kalelerden kaçanlarin çogu bu kaleye siginmislardi. Kale üç gün kusatma altinda tutuldu. Günün sonunda diger kalelerden gelen bir yahudi, onlara kaleyi sonsuza dek koruyacak kaynak bulundugunu, eger kendisi ve ailesi garanti altina alinirsa bu sirri onlara açiklamayi teklif etti. Bu sir kalenin altindan su geçiyor olmasiydi. Müslümanlar bu kaynagi engelleyerek onlari susuz biraktilar. Siddetli bir çarpismadan sonra kaleyi aldilar.

Son kale Kâmus kalmisti. Bu kale, güçlü ve zengin Kinane ailesine aitti. Yardim gelmemesi en çok onlari hayal kirikligina ugratmisti. Ondört gün direndiler. Sonra Peygamber’in Kinane’le  konusma istegi üzerine görüsmeye karar verildi. Görüsmeler sonucunda, yahudilerin Hayber’i ve tüm mallarini müslümanlara birakip gitmeleri sartiyla onlara ve ailelerine birsey yapilmamasina ve esir alinmamasina karar verildi. Fakat kisa bir süre sonra hem müslümanlar hem de yahudiler mallarin büyük kisminin gizlenmis oldugunu farkettiler. Medine’den getirilen o meshur Beni Nadir serveti nerdeydi ? Peygamber (sav) bunu Kinane’ye sordu. O da mallarinin çogunu sattiklarini ve mallarinin azaldigini söyledi. Yahudiler onun yalan söyledigini biliyorlardi. Bir Peygamber karsisinda olduklarina artik inanmislardi ve onun yalan söylediginin anlasilacagindan korkuyorlardi. Kinane’nin en sevdigi adamlari ona hiçbirsey gizlememesi için yalvardilar. O ise onlari tersledi. Ertesi gün hazinenin varligi ortaya çikmisti. Kinane ve ona yardim eden kuzeni ölüm cezasina çarptirildilar. Ailesi de esir alindi.

Bundan sonra diger iki kale kendiliklerinden teslim oldular. Hayber yahudileri toplanip bir karara vardilar. Çiftçilikten iyi anladiklarini söyleyip hasat parasinin yarisini vergi olarak verip Hayber’de kalmak isteyeceklerdi. Peygamber bunu kabul etti. O sirada müslümanlarin Kuzydogudaki zengin vaha olan Fedek’e sefer düzenleyecekleri söylentisi çikti. Fedek yahudileri Hayber’e uygulanan sartlarla teslim olmak istedikleri haberini gönderdiler. Böylece Fedek de, savas ypilmadan kazanilmis oldu.

MEKKE’NIN FETHI

Hudeybiye anlasmasina ragmen, Bekr kabilesinden bir grup, Huza’a kabilesi ile aralarinda varolan kan davasini sürdürüyorlardi. Huza’a kabilesinin Beni Ka’b kolu, derhal Medine’ye giderek Peygamber’den yardim istediler. Mekke anlasmayi bozmustu.

Bu defa da korktuklari için Ebû Süfyan’i elçi olarak, Peygamber’e gönderdiler.Ebu Süfyan’in kizi Ümmü Habibe Peygamber’in hanimiydi.Önce onun evine gitti. Fakat kizi ona iltifat etmedi. Sahabilere gitti. Onlar da ancak Peygamber’in izin verdigi ölçüde onu himaye edebileceklerini söylediler. Ebu Süfyan en son olarak akrabasi olan Hz.Ali’nin yanina gitti.O da:”Yaziklar olsun sana Ebu Süfyan. Allah’in Resûlü senin teklifini geri çevirmeye karar verdi. Hiç kimse onun aleyhinde oldugu bir konu hakkinda olumlu bir ricada bulunamaz.” dedi.

Ebu Süfyan son olarak Mescid’e giderek yüksek sesle “Ben insanlara tek tek himaye veriyorum.Muhammed’in de beni onaylayacagini umuyorum.” dedi. Peygamber (sav):”Bu senin düsüncen.” dedi ve sefer hazirliklarina baslanmasini emretti. Ebu Süfyan üzüntüyle Mekke’ye geri döndü.Tehlikenin yakinligini gören Kureys, Ebu Süfyan’i tekrar gönderdi. Tekrar gittigi zaman onlar Mekkeye yaklasmislardi. Ebu Süfayn anlasmayi yenilemelerini istedi. Peygamber de anlasmayi bozanin onlar oldugunu söyledi ve onun müslüman olmasini istedi.O da müslüman oldu ve kandi evine siginanlarin güvenligi konusunda garanti alarak Mekke’ye geri döndü.

Ebu Süfyan, Mekke’ye ulasinca herkesin onun evine gelmesini, ancak bu sekilde güvencede olacaklarini anlatti. Onlar:”Allah seni kahretsin. Senin evin bizi alir mi?” dediler. Kalabalik dagilarak kimi kendi evine kimi Mescid’e girdi. Ordu sehirden fazla uzak olmayan Zu Tuva’da kamp kurdu. Bir sene önce umre için 3 günlük izin   almis ve hiç kimseyle karsilasmamislardi. Simdi de o zamanki gibi bombostu. Ama artik süre sinirlamasi yoktu.

Peygamber (sav) orduyu düzenledi. Sonra sehre girdi. Kureys’ten sadece Birkaç kisi ( Ikrime, Safvan ve Süheyl), Kureys’ten ve müttefikleri   Bekr ve Huday kabilelerinden küçük bir grup asker toplamislardi.

Dövüsmeye kararliydilar. Müslümanlarin ilk grubu olan Halid’in sehre girmek üzere yaklastigini görünce onlara saldirdilar. Fakat Halid’le basedemeyeceklerini anlayarak   kaçtilar.

Peygamber geçitten sehre girerken çatisma çoktan sona ermisti. Sehirde ilerlerken yanindakilere:” Hiç bir eve girmeyecegim.” dedi. Amcasinin kizi Ümmü Hani’nin evine giderek, gusül abdesti aldi ve sekiz rekat namaz kildi.Bir saat kadar da dinlendi. Sonra kilicini kusanarak Hz.Ebu Bekir ile birlikte Mescid’e gittiler. Kabe’nin güney-dogu kösesindeki Hacerü’l Esved’e dokundu. Yanindakiler tekbir getirmeye basladilar. Allahu Ekber sesleri, Kâbe ve tüm Mekke’de yankilaniyordu. Sonra Kâbe’yi tavaf etti. Putlara yönelerek su ayeti okudu: “Hak geldi, batil yok oldu. Kusku yok, batil yok olucudur.”(Isra:81)

Sonra putlarin hepsini yüz üstü düsürdü ve Kâbe’nin anahtarini Abdu’d Dar kabilesinden Osman’a verdi. Kâbe’nin önündeyken :”Vadinde duran, kuluna yardim eden ve kabileleri bir araya getiren  Allah’a hamdolsun.” dedi. Oradan çikip Safa tepesine çekildi.Orada  daha önce kendisine düsman olup, simdi biat etmek isteyen kadinli erkekli bir grupla karsilasti. Yüzlerce kisi vardi.

HUNEYN SAVASI VE TAIF KUSATMASI

Peygamber’in (sav), Mekke üzerine yaptigi son ve kesin harekete ragmen Havazin’liler kuvvetlerini artirmayi durdurmadilar. O’nun Mekke’yi fethetme ve tüm putlari kirma haberi de onlarin düsüncelerini degistirmeye yetmemisti. Kendi tanriçalari Lat ve bir esi olan Uzza’nin kirilmasi onlari alarma geçirmisti. Mekke’nin fethinden üç hafta sonra yaklasik yirmibin kisilik bir ordu topladilar

Peygamber (sav), Mekke’nin basina güvendigi bir adami birakarak, Kuureysli ikibin kisinin de katilmasiyla kalabaliklasan ordusuyla birlikte yola çikti. Kureyslilerin çogu Peygamber’e biat etmelerine ragmen, bir kismi hâlâ biat etmemisti. Onlar da Mekke’yi Havazinlilere karsi korumak için katilmislardi. Henüz müslüman olmamis Safvan’in verdigi 100 zirh ve silah bir o kadar da deve ile birlikte sefere devam ettiler.

Onlara karsi hazirlanan Havazin kabileleri Sakîf, Nasr, Cüsem ve Sa’d Ibn Bekr idi. Bu topluluga genç olmasina ragmen, gücü ve yöneticiligiyle ün yapan otuz yaslarinda olan Nasr’li Malik kumanda ediyordu. Malik, karsi çikilmasina ragmen kadin ve çocuklarin da ordunun arkasindan getirilmesini emretmisti. Böylelikle askerler daha gayretle çarpisacaklardi.

Malik, Mekke ordusu hakkinda bilgi almak için iç gözcü göndermisti. Fakat üçü de çok kisa süre sonra korkudan dizleri titreyerek ve konusamayacak kadar dehset içinde geri döndüler. Bir tanesi:”Ala atlar üzerinde beyaz adamlar gördük. Ve bir anda gördügünüz hale geldik.”dedi. Bir digeri: “Bunlar dünya insanlari degil, sema insanlari. Tavsiyemize uyun ve geri çekilin. Çünkü adamlariniz bizim gördüklerimizi görürlerse bizim gibi olurlar.”dedi. Malik:”Utanin. Siz buradaki en korkak kisilersiniz.” diyerek ordunun onlari görüp etkilenmemeleri için uzak bi yere yerlestirilmelerini emretti. Malik, kendisine yapilan tavsiyeleri dinlemeyerek, karanlikta, düsman yolu üzerindeki, Huneyn vadisine dogru ilerleme emri verdi. Ordunun bir kismini düsmanlarin rahatça gözlenebilecegi vadi yataklarina, geri kalanlari da vadinin tepesindeki yolun üstüne yerlestirdi.

Peygamber (sav) o gece vadinin ucuna yakin yerde kamp kurdu.Sabah namazini kildaiktan sonra admlarina, sabirli olurlarsa davayi kazanacaklari müjdeleyerek yola çikma emri verdi. Hava o gün çok puslu oldugu için vadi yatagi hala karanlikti. Ordu vadiye dogru ilerlemeye devam ederken, Malik’in birden emir vermesiyle Havazin’li süvariler birden ve vahsice müslümanlara saldirdilar. Arkalarindaki grup da hizla geri çekilmeye basladi. Peygamber, Ebû Bekir ve yanindakiler ise güvenli bir yere sigindilar. Peygamber yüz kadar kisiyi yanina toparlayarak, onlari geçide dagitti. Bu sekilde birden bire düsman saldirisini kontrol altina aldilar.

Düsman yeni bir saldiriya hazirlaniyordu. Peygamber (sav): “Allah’im, senden va’dini yerine getirmeni istiyorum.”diye dua etti. Daha sonra da bir avuç çakil tasini düsmanin yüzüne dogru firlatti. Ve görünürde hiç bir neden olmamasina ragmen savasin akisi degisti. Simdi, mü’minlerin biraz önce yasadiklari yenilgiyi düsman yasiyordu. Düsman büyük bir bozguna ugramisti. Malik önceleri cesurca dögüstü, sonra sakifilerle birlikte surlarla çevrili Taif’e çekildi.

Savas sonucunda, arka saflardaki kadin ve çocuklar esir alindi. Ganimetler ve esirler Ci’râne Vadisine gönderildi. Esirler arasinda Peygammber’in süt kizkardesi Seyma da bulunuyordu. Müslüman olarak kabilesine geri döndü. Peygamber de ordusuyla Taif’e dogru yola çikti. 20 gün kadar süren kusatmadan sonra, birkaç kisinin müslüman olmasindan baska birsey elde edememislerdi. Bunun üzerine Peygamber (sav), kusatmanin kaldirilmasi emrini verdi.”Allahim, sen Sakiflilere hidayet ver.” diye dua etti.

VEDA HACCI

Peygamber, Medine’de iken Ramazan ayi ortalarinda on gün kadar Mescid’de itikaf etmeyi adet haline getirmisti. O sene ise yirmi günü itikafta geçirdi. Hicretin onbirinci senesiydi.O sene Cebrail geldiginde Peygamberimize, Kur’an-i Kerim’i bastan sona iki defa okudu.Halbuki önceleri bir defa okurdu.Cebrail Nasr sûresini okuduktan sonra:”Ya Cebrail, ölümümün yaklastigini hissediyorum.”dedi.

O sene hacca peygamberin öncülük edecegi duyuruldu.Bu yüzden her yerden insanlar, Peygamberimizle hac yapabilmek için  akin akin gelmeye basladilar.Bu Hac, yüzyillardir yapilan haclara benzemeyecek, hacilarin tümü tek Allah’a inanan kimselerden olusacak ve hiçbir putperest Kutsal Ev’i kirletemeyecekti.Ayin sonuna dogru peygamber, otuzbin kadin ve erkegin basinda Medine’den yola çikti. Ayrilisinin onuncu gününde Vadi’ye inmeye basladilar.Peygamber Kâbe’yi gördügünde sag elini yukari dogru açip dua etti:”Allah’im bu evin insanlardan gördügü saygi, lütuf, baglilik ve rahmeti artir.”Mescide girdi, tavaf ettikten sonra Ibrahim makaminda namaz kildi.Sonra Safa ve Merve arasinda yedi defa gidip geldi.Yanindakiler her gittigi yerde okudugu dualari ezberlemeye çalisiyorlardi. Peygamber (sav) tüm kabilelere, Veda Hutbesi’ni verdi.

SEÇIM

Peygamber hacdan döndükten sonra, çesitli karisikliklar yasanmaya baslamisti. Bir yil önce müslüman olmus Yemameli, Beni Hanife kabilesinden; Müseyleme adli bir kisi çikmis, kendisinin peygamber oldugunu iddia ediyordu. Bir süre sonra, Müseyleme’nin kabilesinden iki kisi Peygamberimize gelerek: “Allah’in Resûlü Müseyleme’ den Allah’in Resûlü Muhammed’e selâm üzerine olsun! Otoriteyi seninle paylasma görevi bana verildi. Dünyanin yarisi bizim diger yarizsi da günahkâr olmalarina ragmen Kureyslilerin.” seklinde yazili mektubu getirdi. Peygamberimiz onlara bu konuda ne düsündüklerini sordu. Onlar da ayni fikirde olduklarini söyleyince Resûl:”Vallahi, Eger elçiler öldürülmez diye bir kural olmasaydi, sizin basinizi keserdim.” Sonra Müsyleme’ye hitaben bir mektup yazarak elçilerle gönderdi:” Allah’in Resûlü Muhammed’den, yalanci peygamber Müsyleme’ye. Selâm, dogru yolda olanlarin üstüne olsun. Gerçekte yeryüzü Allah’indir, O, kullarindan diledigine onu miras birakir, isin sonu Allah’tan korkanlarin lehinedir.

Bu surada ortaya çikan yalanci peygamberlerden biri, Beni Esed’in baskani Tuleybe, digeri de Yemenli Kâb Bin Esved’di.Yemenli bir süre bölgesinde etkili oldu. Fakat bir süre sonra gurur ve kibiri yüzünden taraftarlari da ona karsi çikip, öldürdüler. Tuleyhe de en sonunda dize getirilerek Islâm’in en güçlülerinden biri oldu. Müseyleme de aylar sonra Vahsi’nin attigi bir mizrakla öldü.Bunlar Islamiyet için potansiyel bir tehlike olusturmustu. Sace isimli bir kadin da, kadin peygamber oldugunu iddia ediyordu. Fakat Peygamberimiz (sav) bunlarla ugrasmak istemiyor, kuzeydeki Mute yenilgisini düsünüyordu.Zeyd savasta sehid olmustu.Buna bir karsilik verilmeliydi. Bu yeni ordunun kumandanligina Zeyd’in oglu Üsame getirildi.

Peygamberimiz sik sik cenneti tasvir ediyordu. Bu yüzden ölümden çok sik bahsediyordu. Bir gün basi hiç agrimadigi bir sekilde agrimisti. Fakat yine de mescide gitti. Namazdan sonra minbere çikip son defa yapiyormus gibi Uhut sehitlerine rahmet diledi. Daha sonra: “Allah’in kullari arasinda bir kul var ki, Allah onu dünya ile kendisi arasinda bir seçim yapmasi konusunda serbest birakti.O da Allah’i seçti.Bunun üzerine Ebû Bekir -Peygamberimizin kendisini kasdettigini anlayarak- aglamaya basladi.Peygamberimiz de aglamamasini söyleyerek “Ey insanlar, insanlar arasindaarkadasligi il e en lütüfkâr olan kisi Ebû Bekir’dir.” Minberden inmeden önce söyle dedi: “Ben sizden önce gidiyorum ve sahidinizim .Sizinle simdi su durdugum yerden gördügüm havuzda bulusacagim. Sizin Allah’in yaninda baska ilahlar edineceginizden korkmuyorum. Sizin iççin bu dünyadan korkuyorum, ola ki dünyevi seyler için birbirinize rekabet edersiniz.”

Mescidden çikinca Aise’nin yanina gitti.Peygamberimizin yüzünde ölümcül hastaligin izleri görülüyordu. Hastaligi öylesine artmisti ki namazi ancak oturarak kildirabiliyordu. Bir sonrakinamaz vaktinde oturabilmesine ragmen namazi kildiramayacagini hissetti. Hanimlarina: “Ebu :Bekir’e namazlarda imamlik etmesini söyleyin.” dedi. Hz.Aise buna karsi çikarak babasinin duygulu bir adam oldugunu, bu isi baskasinin yapmasinin daha uygun olacagini söyledi. Diger hanimlrinin da Hz.Aise gibi konusmasina ragmen o, israr ederek namazi Ebu Bekir’in kildirmasini istedi.

Hz.Muhammed, çok aci çekiyordu. Acinin çok agirlastigi bir anda karisi Safiye (ra) ona: “Ey Allah’in peygamberi, senin çektigini keske ben çekseydim! dedi.

Hicret’in onbirinci yilinin Rebi-ul Evvel ayi Pazartesi günü Peygamber’in atesi düstü ve çok güçsüz olmasina ragmen Mescid’e gitti. O, gittiginde namaz baslamisti ve mü’minler öyle sevindiler ki neredeyse namazdan çikacaklardi. Fakat, Resûl-i Ekrem, devam etmelerini isaret etti.Onlardaki takvayi görerek sevinçle yüzü parladi.Ebû Bekir onun namaza devam etmesini istedi.Peygamber (sav) ise onun arkasinda namaz kildi.

Mü’minler Peygamber (sav)’in iyilesmis oldugunu düsünüyorlardi. Oysa ki, O, namazdan sonra odasina çekilmis, güçsüz bir sekilde Aise (ra)’in kucaginda yatmakta idi. Bir süre kendini kaybetti. Sonra gözlerini açarak:”Cennette bulusmak üzere.” dedi.

“Allah’in kendilerine nimet verdigi Peygamberler, dogrular( ve dogrulayanlar) sehitler ve salihler beraberdir. Ne iyi arkadastirlar onlar.”(Nisa:69)

Sonra, onun tekrar:”Allah’im, cennette bulusmak üzere.” dedigini duydu. Bunlar son kelimeler oldu.

CENAZENIN GÖMÜLMESI VE HILAFET

Ilk olarak Abbas’in dikkatini çeken bazi belirtileri, bir süre sonra digerleri de farkettiler.Hz.Muhammed vefat etmeden önce, Seferdeki orduya Peygamber’in durumu iletilmisti. Içinde Ömer’in de bulundugu Ashab’ dan bir çok kisi; sehre geldiklerinde vefatin gerçeklestigini duydular. Ömer (ra) bunu reddetti. Insanlara, O’nun sadece ruhen yok oldugunu geri gelecegini anlatiyordu. O sirada gelen Hz.Ebu Bekir (ra),:”Yavas ol Ömer!” dedi.Allah’a hamd ettikten sonra söyle dedi:”Ey insanlar, kim Muhammed’e tapiyor idiyse – gerçekten Muhammed ölmüstür; kim de Allah’a tapiyor idiyse -gerçekten Allah diridir ve ölmez.” Sonra su ayeti okudu.

” Muhammed yalnizca bir Peygamberdir. Ondan önce nice Peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölürse ya da öldürülürse siz topuklariniz üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? Iki topugu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah’a kesinlikle zarar veremez. Allah, sükredenleri pek yakinda ödüllendirecektir.”(Âl-i Imran: 144)

Ebu Bekir herkesi sakinlestirmisti. Ömer de Allah’in Resûlünün öldügüne artik inanmisti.

Islam toplulugunun basina kimin geçecegini tartismak için bir toplanti düzenlenecekti.Bu toplantida Ebu Bekir, Ömer gibi Ensar ve muhacirler bulunacakti. Ensar’dan biri konusuyordu. Muhacirleri de biraz övmesine ragmen, Ensar’i överek göklere çikariyordu. O konusmasini bitirince Hz.Ebû Bekir, kesin bir dille konusmaya basladi. Ensarin önemini kabul ettigini, fakat Islâm’in Arabistan’da yayildigini   ve araplarin Kureys’ten baska birinin otoritesini kabul etmeyecegini, çünkü tüm Araplar nezdinde Kureys’in essiz bir yeri oldugunu belirtti. Konusmanin sonunda Ebu Ubeyde ve Ömer’in ellerinden tutarak, “Iki adamdan birisini öneriyorum. Hangisini dilerseniz ona biat edin.” dedi.Ensardan biri kalkarak iki otoritenin olmasi gerektiginden bahsetti.Yeni baslayan tartismayi Ömer (ra) su sözlerle durdurdu:” Ey Ensar, Allah Resûlünün, namazlarda imamlik yapma görevini Ebû Bekir’e verdigini bilmiyor musunuz?” “Biliyoruz “dediler.  ” Peki aranizda kim onun önüne geçmek istiyor?” dedi. “Allah korusun, onun önüne geçemeyiz.” dediler. Bunun üzerine Ömer, Ebû Bekir’in elini tutarak ona biat etti.Sa’d hariç orada bulunanlar da Ebû Bekir’e biat ettiler.Sa’d hiçbir zaman biat etmedi

Ertesi gün sabah Ebû Bekir namazi kildirmadan evvel minbere oturdu.Ömer ayaga kalkarak Ebû Bekir!e biat etmleri gerektigini söyleyerek onu söyle tanimladi:”Sizin en iyiniz, Allah Resûlünün arkadasi; ‘ Ikisi magarada oturduklarinda, ikinin ikincisi’(Tevbe:40) ” Tüm cemaât bir agizdan ona baglilik yemini ettiler.

Ebû Bekir Allah’a hamd ederek söze basladi: “Sizin en iyiniz olmadigim halde, üzerinize hakim oldum.Dogru yaparsam bana yarddim edin, yanli yaparsam beni dogrultun.Ben Allah ve Resûlüne itaat ettigim sürece bana itaat edin. Fakat ben onlara itaât etmezsem siz de bana itaât etmeyin.Namaza kalkin Allah size merhamet eylesin.” Namazdan sonra, Peygamberi (sav) gömmeya hazirlamak gerektigine karar verdiler. Bunun nasil olacagi konusunda anlasmazliga düstüler.Allah Hz. Ali’ye uyuklama verdi, ve rüyasinda Resûlallah, ona kendisini elbiseleriyle yikamalarini söyledi. O’nu yikadilar. O gün vücudu nefes alip vermemesine ragmen,sicaklik ve yumusakligini kaybetmis olmasina ragmen, hâlâ uykuda imis gibiydi.

Gömülecegi yer konusunda anlasmazliga düstüler.Bazilari onun çocuklarinin yanina gömülmesi fikrinde idi.Fakat Ebû Bekir onun :”Öldügü yer gömülmeyen hiçbir peygamber yoktur.” dedigini hatirladi. Bunun üzerine mezar,Hz.Aise’nin odasinin zeminine kazildi.Sonra tüm Medine’liler O’nu ziyaret ederek cenaze namazini kildilar.

“Hiç süphesiz, Allah ve melekleri Peygamber’e salat etmektedirler.Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(Ahzab:56)

OSMANLI DA SOSYAL MÜESSESELER

09/29/2006

Osmanli Devleti, feth edip ele geçirdigi yerlerde derhal sosyal müesseseler kurup halkin hizmetine sunuyordu. Devlet sinirlari genisledikçe bu müesseseler de o nisbette artis kayd ediyordu. Bu sosyal tesisler sayesinde sehirlere Müslüman Türk damgasi vurulmus oluyordu. Bu neviden müesseseler kurulmakla yetinilmemis, bunlarin idareleri, korunmalari ve devamliliklarinin saglanmasi için genis imkânlara sahip vakiflar tesis edilmistir. Böylece devlet, bu müesseseler için, kendi hazinesinden ayrica bir bütçe hazirlama ihtiyacini duymuyordu.Sosyal müesseselerin kurulup gelismesinde önemli derecede rol oynayan ve sadece genis halk kitleleri degil, çevre ve hayvanlara da hizmet götüren vakiflar hakkinda bilgi vermeden, onlarin kurulusunu saglayan prensip ve anlayislara temas etmeden sadece sosyal müesseselerden söz etmek, konuyu eksik birakmak olurdu. Bu bakimdan vakiflar, onlarin kurulusunu saglayan âmiller ve hizmet sahalarina isaret etmek zorundayiz. Bunu da:

1. Osmanlilarda Vakiflar,

2. Vakiflarin Hizmet Sahalari, Basliklari altinda ele alacagiz.

1. VAKIFLAR

Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli Devleti’nin, tarih ve müesseselerini, kendinden önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinin müesseselerinden tamamen müstakil olarak düsünemeyiz. Çünkü Osmanlilar, kendilerinden önce Anadolu’ya gelip yerlesmis bulunan Müslüman Türklerin yasayis tarzlarini, ahlâk, iktisat, örf, âdet ve diger özelliklerini almaktan çekinmiyorlardi. Böylece Osmanlilar, Anadolu Selçuklu Devleti’nin mirasi üzerinde ve onun bir devami olarak inkisaf etme imkânina sahip oldular. Bu vesile ile onlar, kendilerinden önce diger Islâm ve Türk Islâm devletlerinin çok zengin teskilât ve müesseselerinden de genis ölçüde faydalanma imkânini buldular. Nitekim Abbasîler devrinde, hukukî esaslari tesbit edilen vakif müessesesi, Islâm dünyasinin her kösesine sür’atle yayildi. Islâm cemiyetinin siyasî ve iktisadî gelismesiyle paralel olan bu çogalmayi, Mâveraünnehr’den Atlantik kiyilarina kadar her tarafta görmek mümkündür. Mescidler, türbeler, ribatlar, tekkeler, medrese ve mektepler, köprüler, sulama kanallari, su yollari, kervansaraylar, hastahaneler, hamamlar, imâretler gibi birçok dinî ve hayrî tesis hep bu vakiflar sayesinde vücuda getirildi.

Maddî bir karsilik beklemeden baskalarina yardim etmek gibi ulvî ve fevkalâde bir düsüncenin mahsulü olan vakif müessesesi, yüzyillardan beri Islâm ülkelerinde büyük bir önem kazanmis, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler icra etmis olan dinî ve hukukî bir müessesedir. Insan fitratinda mevcud olan yardimlasma hissi, süphesiz ki insanlik tarihi kadar eskidir. Bu his, dinî emir ve hükümlerle birlesince daha bir kuvvet kazanir. Islâm ülkelerinde vakiflarin, asirlarca büyük bir fonksiyon icra etmesinin sebebini burada (dinî his) aramak lazimdir. Çünkü “insanlarin en hayirlisi, insanlara faydali olan, malin en hayirlisi, Allah yolunda harcanan (baska bir ifade ile vakf edilen), vakfin en hayirlisi da insanlarin en çok duyduklari ihtiyaci karsilayandir” prensibinin anlamini çok iyi bilen müslümanlar, bu yolda birbirleri ile âdeta yaris edercesine vakif tesisler kurmuslardir.

Osmanli sosyal müesseselerinin kurulup gelismesinde büyük ve önemli hizmeti bulunan vakiflarin kurulus sebebini yukarida temas edilen anlayisa baglamak gerekir. Ayrica, Ebû Hüreyre’den nakl edilen bir Hadis-i Serifte Hz. Peygamber’in söyle buyurdugu belirtilmektedir: “însanoglu öldügü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (sadaka-i cariye), faydalanilan ilim ve kendisine dua eden bir evlad birakanlarinki kesilmez.” Hadisçiler, “sadaka-i câriyeyi” vakf ile tefsir etmis ve sadaka devam ettigi müddetçe sevabinin da devam edecegine kani olmuslardir. Hz. Peygamberin bizzat kendisinin de vakif yapmis olmasi, ashabinin onu takiben böyle eserler meydana getirmesine sebep olmustur. Nitekim Câbir (r.a.) “Ben, Muhacir ve Ensar’dan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki vakif ve tasaddukta bulunmus olmasin.” diyerek daha o dönemde bu gelismenin hangi seviyeye ulastigini belirtmek ister.

Lugat olarak pek çok mânâsi bulunan “vakif kelimesine farkli istilahî mânâlar verilmistir. Bununla beraber bu mânâlarin tamami birbirlerine çok benzemekte ve ihtiva ettikleri anlamin, hemen hemen birbirinin ayni oldugu görülmektedir.

Islâmî yardimlasma prensibinin bir sonucu olarak ortaya çiktigini gördügümüz vakiflar, Islâm ülkelerinin tamaminda sayilamayacak kadar çok ve önemli hizmetler ifa ediyorlardi.

Hemen hemen bütün müessese ve teskilatlarinin nüvesini kendilerinden önceki Müslüman devletlerden alan Osmanlilar, vakif konusunda da bu yolu takib ettiler. Nitekim Osmanli Devleti’nde daha ilk beyler zamaninda baslayan, devletin siyasî ve malî kudretinin inkisafina paralel olarak gelisip artan vakiflarin, Osmanlilar dönemindeki ilk müessisi (kurucusu) Orhan Gazi olmustur. Onun 724 Rebiülevvel (1324 Mart basi) tarihi ile azadli kölelerinden Tavasî Serafeddin’e Mekece’de vakf ettigi hankahin tevliyetini verdigine dair vakfiye ile vakfin sartlarini gösteren Farsça yazilmis tugrali belgesi, elimizde bulunmaktadir. Keza o, Iznik’te ilk Osmanli medresesini kurarken, onun idaresi için yeterince gelir getirecek gayr-i menkul vakf etti. Kisa bir müddet sonra bu medreseden kudretli ilim ve devlet adamlari yetisti. Sultan Orhan’in yaptirdigi ilim ve hayir müesseseleri sadece isimleri verilenler degildir. Adapazari’nda halen “Orhan Bey Camii”, Kandira’da “Orhan Camii” adi ile anilan camiler ile yine Adapazari’nda medrese, Bursa’da bir cami, zâviye, misafirhane ve imâret insa ederek bunlara vakiflar tahsis etti. O, topluma yararli olan bu sosyal eserlerin görevlileri olarak müderris, imam, hafiz, nakib, tabbah, hâdim ve bevvab gibi kimseleri de tayin ederek onlara maas bagladi.

Orhan Gazi’den baslayarak Osmanli padisahlari, sultanlari, vezirleri, emirleri, zengin tebea ve hatta güçleri nisbetinde fakirler de pek çok vakif tesisler meydana getirdiler. Nigbolu’dan zaferle Bursa’ya dönen Yildirim Bâyezid, burada bir Dârulhayr, bir hastahane, bir Ebû Ishakîhane (tekke), iki medrese ve bir cami yaptirdi. Bütün bu müesseselerin ihtiyacini giderebilecek genislikte vakiflari da tayin etmeyi ihmal etmedi. Nitekim, Dârulhaynn evkafindan olmak üzere as ve yemden baska her yil bilginlere, yerli ve yabanci yoksullara 600 müdd bugday verilmek, her gün konuga ve yerliye et ile birlikte 300 çanak as eristirilmek üzere vakiflarini tayin buyurdu. Hastahane, Ebû Ishakîhane ve caminin her biri için ayrica vakiflar tayin etti. Bunlara seyh, tabib, imam, müezzin ve müderris dikip akçalarini tayin ettirdi. Keza o, Bolu’da cami, medrese, çifte hamam ve bir kütüphâne yaptirip vakif etmisti. Bunlar için de 30 kadar dükkân vakf ederk onlara gelir tahsis etmisti.

Istanbul’u, fizikî görüntüsü ile Bizans Devleti’nin merkezi olmaktan çikarip Osmanli Devleti’nin merkezi haline getiren Fâtih Sultan Mehmed, bu fetih esnasinda ümerâ, devlet adami ve askerlere ganimetten kendilerine düsen hisselerini verdikten sonra, kendi hissesine düsen emlâktan hiç birini almayarak tamamini toplum ve milletin hayrina olmak üzere vakf etti. O, Bizanstan kalan bu harab sehri, devletin merkezi olmaya yarasir bir hâle getirirken yaptigi vakiflardan epey istifade etti.

Osmanli hükümdarlari sadece kendi adlarina vakif yapmakla yetinmediler. Onlar, baskalari tarafindan daha önce yapilmis bulunan vakiflara da yardimda bulundular. Nitekim, meshur vakiflar arasinda padisahin maddî yardimlari ile senelik bütçelerini denklestirenler az degildi. Bu yardim, nakdî oldugu gibi bazan da aynî oluyordu. Konya’daki Sadreddin Konevî zaviyesi gibi orta büyüklükte bir vakif, XVI. asrin son senelerinde Karaman gelirlerinden yilda 3600 akça aliyordu. Bununla da yetinilmiyor, mal olarak da pirinç vs. gibi yardimlar da yapiliyordu. Barçinli kazasinda bulunan Uryan Baba zâviyesi, 8 Zilkade 975 (5 Mayis 1568) tarihli bir hükme göre Beypazari enhalarindan pirinç aliyordu. Çorum civarindaki Abdal Ata zâviyesi ise padisahin salyânesi olarak Boyabat eminlerinden pirinç temin ediyordu.

Osmanlilar, zapt ettikleri yerlerdeki vakiflara dokunmadan, eskiden beri devam eden sekli ile vâkifin sartlarina riayet ediyorlardi. Konu ile ilgili pek çok vakfiye ve vesika, Osmanlilar tarafindan, ilhak edilmeden önce Müslüman hükümdarlarin idaresinde bulunan vilayetlerdeki Osmanli öncesi vakiflarinin sartlarina bu yeni idarecilerce aynen riayet edildigini göstermektedir. Vakiflar, her türlü dis müdahaleye kapali olduklarindan hiç kimse ve hatta hükümdarlar bile bunlarin statülerini degistirmeye yeltenmezlerdi. Bu yüzden Osmanlilar, vakiflarin vâkifin (vakfi kuran, tesis eden) sartlarina göre idare prensibine titizlikle riayet ediyorlardi. Bununla beraber Osmanlilar, vakiflara önemli yenilikler getirdiler. Evkaf idaresinin merkezîlestirilmesini bu yeniliklere bir örnek olarak gösterebiliriz. Misir Kanunnâmesi, bu yolda bize isik tutmaktadir. Nitekim her sene pasanin huzurunda tedkik ve tasdik edilecek gelir ve gider makbuzlarindan, her birisinden birer suretin Istanbul’a gönderilmesi prensip ittihaz edildi. Bir vakfin idaresinde münhal (bos) olursa kadi, pasaya resmî bir yazi yazarak âlim ve faziletli filan oglu filan fakir sahsin o yere tayinini arz ediyordu. Vakifta münhal oldugu Defterdar tarafindan da tasdik edilecek ve münhal yere aday gösterilen kimse ancak Istanbul’daki selahiyetli makamdan berat gelince vazifesine resmen tayin edilmis sayilacakti.

Osmanli toplumunda vakif o kadar önemli ve itibarli bir müessesedir ki, malî imkân bakimindan toplumun en alt seviyesinde bulunanlar ile en üst seviyesinde bulunanlar arasinda anlayis bakimindan bir farklilik göze çarpmaz. Bu bakimdan iki veya üç göz (oda) evi bulunan yasli ve kimsesiz bir kadin bile evinin bir veya iki odasini vakf etmek suretiyle bu anlayisa istirak eder. Nitekim Ortaköy (Istanbul)’de üç bab evi olan Hakime Hanim’in vakfi bize bu konuda ne kadar ileriye gidildigini göstermektedir. Gerçekten, Müslüman Osmanli dünyasinda büyük tesisleri yaptirmaya güçleri yetmiyenler, bütün bir toplum tarafindan benimsenmis olan hayir müesseselerine katilmaktan geri kalmiyorlardi. Yüzlerce kadin, geliri azalmis bir vakif tesisine ufak ve çok mütevazi de olsa bir kaynak saglamak için evlerini, meyveli bahçelerini, tarla ve ziynet esyasi gibi mal varliklarini bagisliyorlardi.

O günün imkânlari içinde vakiflari, bitip tükenmek bilmeyen, uzun ve mesakkatli yollarda, farkli isimler altinda kervan ve yolcularin hizmetinde olduklarini görüyoruz. Hatta bu hizmeti geregi gibi yerine getirmeyen ve vakiflara bagli bazi tekkelerin sorumlulari hakkinda sorusturma yapildigi anlasilmaktadir. Nitekim 14 Muharrem 986 (24 Mart 1578) tarihini tasiyan bir hükümde belirtildigine göre Ankara çevresindeki yollar üzerinde bulunan tekke ve zâviyelerin, vakiflari müsait olduklari halde bunlari, sadece tekkenisîn ve zaviyedârlar “kendileri ekl ve bel’ edüp âyende ve revendeye* sart-i vâkif mucibince taam verülmeyüp ebnay-i sebil ziyade müzayaka çektikleri bildirmegin ser’i serif muktezasinca evkaf teftis olunup” vakfiyeye göre hareket etmeleri istenmektedir.

Vakiflar, degisik maksatlarla tesis edilmekte ve her vâkif, vakfi üzerinde arzu ve iradesinin devam etmesini istemektedir. Bu durum normal karsilanmalidir. Zira, senelerin çaba ve emegi ile kazanilmis mal ve mülk üzerinde o kadar zahmet çekmis olan bir kimsenin, tescil ettirdigi sartlan ile ölümünden sonra da tasarruf sahibi olmak istemesi hakkidir. Sayet biz, onlar için böyle bir yetkiyi çok görür ve bu hakki ellerinden alsaydik, o zaman büyük bir ihtimalle vakiflar istenilen sekilde devam etmeyecekti. Kisi, kendisinden sonra toplumun hayir ve menfaatina vesile olmayacak bir mali, daha hayatta iken israf suretiyle yok etme derecesine getirebilirdi. Bunun da bir cemiyet için ne denli kötü ve olumsuz sartlar doguracagini söylemeye gerek yoktur. Çünkü böyle bir durumda vakiflarin yüklendigi nice hizmetler, yerine getirilmeyecekti. Ne egitim, ne ibâdet, ne iktisad, ne ulasim, ne de saglik bakimindan hiç bir hizmet yeterince yapilmayacakti.

Hukukî bir müessese olmasindan dolayi vakfin kurulabilmesi için bazi sartlarin bulunmasi gerekir. Her seyden önce vakfi yapmak isteyen kimsenin o vakfi yaptigina dair “malimi vakf ettim, haps ettim, tasadduk ettim” veya “sadaka-i müebbede ile sadaka ettim” gibi ifadeler kullanmasi gerekir. Bu neviden söz ve isaretler, vakfin rüknünden sayilir. Bundan baska vakfin tesisi için gerek vakfi yapan kisi, gerekse vakf edilen malda da bazi özelliklerin bulunmasi icab eder. Bununla beraber bunlari kesin çizgilerle birbirinden ayirmak pek mümkün degildir.

a- Vakfi Yapan Kimsede Bulunmasi Gereken Sartlar:

1- Vâkifin, temlik ve teberrua ehil olmasi gerekir. Baska bir ifade ile akil, balig, resid ve hür olmalidir. Binaenaleyh, küçügün, mecnun (deli) ve matuhun yapacagi vakiflar, sahih vakif muamelesi görmezler.

2- Vâkif, borçtan dolayi mahcur bulunmamalidir.

3- Vâkifin, vakfa rizasi bulunmalidir.

4- Vâkif, vakf ettigi seyi, hayir ve sevab kazanma inanci ile yapmalidir. Burada gözetilen gâye, Allah’in rizasi ve toplumun menfaatidir.

b- Vakf edilen Malda Bulunmasi Gereken Sartlar:

1- Vakfedilen mal, vakif aninda vâkifin mülkü olmalidir. Su halde baskasina ait olan bir sey vakfedilemez.

2- Vakf edilen mal deyn (borç) veya menfaat olmamalidir.

3- Vakfolunacak malin akaar (ev, dükkan, tarla gibi gelir getiren mülk) olmasi gerekir.

4- Vakifta muhayyerlik sarti bulunmamalidir.

5- Vakf edilecek bina ve agaçlar, müstahikkul-kal’ (yikilmaya veya sökülmeye mahkum) olmamalidir.

6- Vakfin mesrutun lehi (vakiftan istifade edecek olanlar) belli olmalidir.

c- Vakiflarin Kurulus Sekilleri:

Vakiflar, sartlari haiz olan kimseler tarafindan asagidaki sekillerden biri ile kurulabilir. Bunlar:

1- Tescil suretiyle: Vâkif, hâkime (kadiya) müracaatla vakif kurmak istedigini bildirir. Bunun üzerine hâkim, yukarida bir kismindan bahs edilen sartlarin bulunup bulunmadigini arastirir. Sayet bu arastirma müsbet bir sekilde sonuçlanirsa o zaman sahidlerin (suhûdu’l-hal) huzurunda ve onlarin da karara istiraki ile vakfi karara baglayip tescil eder. Müslüman olmayanlar tarafindan tesis edilenler dahil bütün vakiflarin ser’î mahkemelerde tescili sart oldugundan, muhtelif vilayet mahkemeleri arsivlerinin incelenmesi suretiyle Osmanli döneminde tesis edilmis vakiflarin tam sayisi, gayesi ve karakteri hakkinda saglam bir bilgi edinmek mümkün olabilir.

2- Vasiyet yolu ile: Vakfi yapacak olan kimsenin ölmeden önce vasiyet etmesi suretiyle kurulan vakiftir. Eger vâkifin mirasçilari yoksa mâmelekinin tamamini, varsa üçte birini vasiyet suretiyle vakf edebilir. Ölümü halinde vasiyeti geregince mülkü vakif olur.

3- Fiil ve Hareketle: Bir kimse mülkü olan bir arsa üzerinde cami insa ettirip, ezan okutturup, cemaatin camide namaz kilmasina müsaade etse ve kendisi de bu cami içinde cemaatla birlikte namaz kilsa o mekân vakf-i lâzim suretiyle vakif olur. Artik burasi cami olmustur.

VAKIFLARIN IDARESI

Allah’in rizasini kazanmak ve ahirette karsiligini sadece O’ndan beklemek gayesiyle yapilan vakiflar, Islâm dünyasinin hemen her bölgesinde vardir. Dinî, iktisadî ve ictimaî hayatin vazgeçilmez unsuru olan vakiflar, Islâm âleminde büyük bir yekûn teskil ediyorlardi. Bunca büyüklükteki bir müessesenin belli bir sisteme baglanmasi, iyi idare edilmesi ile mümkündür. Bu bakimdan, daha isin basinda siki tedbirlere bas vuruldugu görülür. Nitekim her vakfin bir vakfiyesinin bulunmasi, vakfiyedeki (vakif senedi) sartlarin “nass” gibi kabul edilmesi, vakfiyelerin tescil edilmeleri ve ayrica bunlari yönetmek için müstakil idarelerin kurulmus olmasi bunu göstermektedir.

Vakiflara idareci (nâzir) tayini Hz. Peygamberle baslamis ve günümüze kadar devam edegelmistir. Tabiatiyle Osmanlilar da vakiflarini idare etmek, onlarin devamliligini saglamak ve istenilmeyen sekilde harcamalarina mani olmak için yöneticiler tayin etmislerdi. Nitekim Orhan Gazi, Bursa’da yaptirdigi câmi ve zâviyenin idaresini Sinan Pasa’ya vermisti. Böylece Sinan Pasa’yi Osmanli döneminin ilk Evkaf Nâziri sayabiliriz. Daha sonra hükümdar vakiflari, vezir, kadiasker, sadrazam, seyhülislâm, bâbussaade ve dârussaade agalari gibi devlet adamlari tarafindan idare edilir oldu.

Yildirim Bayezid, her vilayete “Müfettis-i Ahkâmi’s-Ser’iyye” tayin ederek vakif islerini teftis ettiriyordu. Çelebi Sultan Mehmed devrinde ise Cemaleddin Mehmed Çelebi, “Hâkimu’l-Hükkâmi’l-Osmaniyye” ünvaniyla evkaf islerinin umumî nâzirligina tayin edilmisti. Sultan II. Murad döneminde bu is, kadiaskere, Fâtih Sultan Mehmed de bunu Mahmud ve Ishak Pasalara havale etmisti. Bu dönemde evkaf idaresinden sadrazamlar sorumlu oldugundan, “Sadr-i Âli Nezâreti” teskil olunmustu. Fâtih’ten sonra Sultan II. Bâyezid, evkaf islerini Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi’ye tevcih etti. Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman zamanlarinda evkaf nezâreti ile tekrar sadrazamlar görevlendirildiler. Sultan I. Ahmad Han devrinde, Seyhülislâm idaresinde olan vakiflar, II. Mahmud Han zamaninda Kadiaskerin emir ve idaresi altinda idi. Yine bu dönemde her vilayette, “Müfettis-i Evkaf adinda bir idareci vardir.

Osmanlilar döneminde sahislar tarafindan kurulan vakiflarla mütevelliler mesgul oluyor, bunlar kadilar vâsitasiyle teftis ve murakabe ediliyorlardi. Her kadi, kendi mintikasindaki vakiflari, emrindeki müfettislerce teftis ettirdigi gibi, bazan bizzat kendisi de bunlari teftis ederdi. Istanbul kadisi ise bütün vakiflari teftis yetkisine sahipti.

Misir, Suriye, Arabistan ve Kuzey Afrika’nin ilhakindan sonra buralarda bulunan vakiflar 995 (M. 1587) senesinde kurulan “Haremeyn Evkaf Nezareti”ne baglandi. Daha sonra gelisen vaziyet geregi, Anadolu ve Rumeli vakiflarinin idaresi de 12 Rebiülevvel 1242 tarihinde teskil olunan “Evkaf-i Hümayûn Nezâreti”ne baglandi. Bu nezâretin teskilinden sonra müessesenin basina getirilen ilk nâzir el-Hac Yusuf Efendi olmustu.

Haremeyn Evkaf Nezâreti, 1254 (1838) yilinda Evkaf-i Hümayûn Nezâreti’ne ilhak olundu.

Osmanlilar döneminde 1242 (M. 1826) yilinda kurulan Evkaf Nezâreti’nden önce vakiflar, vâkiflarinin sartlarina göre idare ediliyorlardi. Genel olarak bu idare biçimlerini asagidaki sekilde gruplara ayirmak mümkündür:

a-Haremeyn Nezâreti: Haremeyn (Mekke-Medine)’e bagli vakiflarla, Ayasofya, Sultan Ahmed, Nuruosmaniye, Yenicami, Üsküdar’da ise Çinili ve Atik Valide Camileri vakiflarinin idareleri “Dârussaade Agalan”nin elinde idi. 995 (1587) senesi Muharrem’inde Habesî Mehmed Aga’nin basina getirilmesi ile kurulan Haremeyn Nezâreti, mesrutun lehi “Haremeyni’s-Serifeyn” halki olan vakiflarin idaresine bakardi. Kurulusundan kisa bir müddet sonra Osmanli Padisahlari, hanimlari ve Dârussaade Agalari gibi önemli sahsiyetlerin vakiflari, buna ilave edildigi için bu nezâret önem kazanmisti. Bu nezâret dört daire tarafindan idare edilirdi. Bunlar:

I- Evkaf-i Haremeyn Müfettisligi: Diger vakif müfettislerinden ayri olarak nezâretin kurulus tarihi ile birlikte kurulmus hukukî bir memuriyetti. Haremeyn vakiflari ile birlikte diger bütün vakiflarin hukukî problemlerini ve isleyis tarzlarini da teftis ederdi. Bu müessesenin basina ilk defa seçkin âlimlerden biri olan Amasyali Mehmed Efendi getirilmisti.

II- Evkaf-i Haremeyn Muhasebeciligi: Dârussaade agalarinin nezâreti altinda bulunan bütün vakiflarin vakfiye ve kurulus gayelerini tescil eden, vakiflari, vakfiyelerinin sartlarina göre idare eden ve muhasebelerini tutan önemli bir memuriyet idi.

II Evkaf-i Haremeyn Mukataaciligi: Haremeyn vakiflarindan mukataaya baglanan, bütün vakif arazi ve binalarin kayitlarinin tutulmasi bu daireye aitti. Ayni sekilde vakiflara ait vergi ve diger gelirlerin toplanmasi (cibâyet), ferag ve intikallerin saglanmasi bu daire tarafindan yürütülürdü.

IV- Dârussaade Yaziciligi: Dârussaade Agalari’nin bütün yazismalari bu büro tarafindan yürütülüyordu. Burada çalisan görevliler, Dârussaade Agalari’nin bütün sirlarini bildikleri için genis bir nüfuza sahiptiler.

Bu dört daire tarafindan tutulan defterler, siyakat hatti ile yazildiklari gibi muhteva bakimindan da tarihî belgelerin en mükemmeli durumunda idiler.

Haremeyn Nezâreti’nin idare merkezi, saray müstemilatindan olan Darphânenin üst tarafi idi.

b- Vezir Nezâreti: Sadrazamlarin nezâreti ile idare olunan vakiflardir. Fâtih Sultan Mehmed’in Istanbul’da yaptirdigi bina ve diger ha yir eserlerinin idaresini hicrî 868 (1463)’de vezir Mahmud Pasa’ya, 872 (1467)’de de veziriazam Ishak Pasa’ya tevcihiyle basladi. Bunlara daha sonra Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman vakiflan da ilâve edilirdi. “Ser müfettis” adi ile ulemadan biri bu vazife ile görevlendirildi.

c- Seyhülislâm Nezâreti: Sultan II. Bâyezid Han’in Istanbul ve diger sehirlerde meydana getirip tesis ettigi hayratinin idaresini, hicrî 912 (1506) senesinde Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi’ye tevcihi ile basladi. Idare merkezi Bâyezid imâret dairesi idi.

d- Tophâne Ümerâsi Nezâreti: Sultan Bâyezid, Hamidiye, Laleli, Selimiye, Mihrisah Valide ile II. Mahmud vakiflarinin mulhakat ve mukataatindan ibaret idi. Darphâne tarafindan yönetilirdi.

e- Istanbul Kadilari Nezâreti: Kadilara mesruta olan bu vakiflarin tamamina Istanbul kadilari nezâret ederlerdi. Daha sonra bu nezâretlere Galata, Üsküdar, Eyyub kadiliklari ile Kaptan Pasa, Yeniçeri Agasi, Sekbanbasi, Bostancibasi gibi nezâretler de ilave edilmek suretiyle bu rakam 12 sayisina kadar çikmisti.

Sultan II. Mahmud Han, yeniçeriligi “Vak’a-i Hayriye” ile ortadan kaldirdiktan sonra, vakiflar arasindaki irtibatsizligi yok etmek ve zamanla ortaya çikan bazi yolsuzluklari önlemek gayesiyle bütün vakiflarin tek bir nezâret altinda toplanmasinin daha dogru olacagi kanaatine varmis olacak ki, bütün dinî binalarin bakim ve onarimi, personelinin ayliklari ve diger hayrî maksatlar için tesis edilen vakiflarin bir çati altinda toplanmasini kararlastirdi.

Vakiflarin tek elden idaresi için 12 Rebiülevvel 1242′de çikarilan bir fermanla “Evkaf-i Hümayûn Nezâreti”nin kuruldugu ve Darphâne nâziri ve mütevelli kaimi makami el-Hac Yusuf Efendi’nin yeni kurulan bu nezâretin basina getirildigini biliyoruz. Böylece adi geçen nezâret resmen kurulmus oluyordu. Bununla beraber, Sultan I. Abdülhamid Han’in kendi vakiflari ile ilgili olarak tesis ettigi teskilât, Evkaf-i Hümâyun Nezareti’nin kurulusuna bir baslangiç sayilmaktadir. Bu bakimdan, nezâretin ilk kurucusu olarak adi geçen padisahi kabul edenler de bulunmaktadir.

Evkaf-i Hümâyûn Nezâreti kuruldugu zaman, “kesedarlik”, “zimmet halifeligi” ile “sergi halifeligi” adinda üç daireden meydana gelmisti. Bunlarin âmiri durumundaki nâzira maas olarak 10.000 kurus baglanmisti.

Kesedarlik idaresi: Nezârete bagli vakiflarin ilamlarina, takrirlerine ve inhalarina ait bütün isleri yürütmekle görevli idi. Bu memuriyete ilk defa hâcegandan Küçük Kal’a tezkirecisi Egin’li es-Seyyid Mehmed Sevki Efendi tayin edilmisti.

Zimmet Halifeligi: Vakiflarin mukataalarini, zabitlarim ve sarraflardan alinacak kefalete bagli borç tahvilleri ile ilgili islemleri yürütürdü. Keza, kira mukavelerini düzenlemek, tahsilati yapmak ve muhasebe kayitlarini kontrol etmekle görevli idi. Bu hizmetin basina da ilk defa Mehmed Arif Efendi getirildi.

Sergî Halifeligi: Evkaf-i Hümayûn Nezâreti hazinesine gelen paralan almak, vakfiyeye göre gider bütçesini hazirlamak ve vakif bütçesine göre günlük harcamalari yapmakla vazifeli idi. Ilk defa sergi halifeligine tayin edilen kisi, Zimmet halifesi olan zatin kardesi Ahmed Izzet Efendi’dir.

Bütün bu islerin yürütülmesinde adi geçen dairelere yardim etmek üzere kâtipler, maiyyet ve hizmetliler tayin edilmisti.

Bilahare nezârete yapilan ilhaklarla isler çogaldigindan ve adi geçen üç dairenin bütün bu isleri geregi gibi ve zamaninda görmesinin mümkün olamayacaginin anlasilmasindan sonra Zilkade 1246 (Nisan 1831)’de Tahrirat Baskatipligi, Mülhakat Gedikler Kâtipligi ve Rûznâmecilik adi ile üç yeni memuriyet daha ihdas edildi.

Çalisan personel sayisinin artmasi üzerine, nezâret için büyük bir idare binasina ihtiyaç duyulmustu. Bu sebeple, eski Darphâne civarinda hasirci ve dogramaci koguslari yikilarak bunlarin yerine 17 odali bir daire insasina baslanmisti. Bu yeni binanin insaati, Cemaziyelevvel 1248 (Ekim 1832)’de bitirilerek bina dösenmis, nezâret de Receb (Kasim-Aralik 1832) ayinda yeni binasina tasinmisti.

Vakfiyelerin tahlilinden anlasildigina göre, baslangiçta Osmanli dönemi vakiflarinda hizmet gören mütevellilerin müstakil bir idare binasina sahip olmadiklari, bu is için kendi evlerini kullandiklari görülür. Ancak XVIII. asnn ikinci yarisindan itibaren Sultan III. Osman, Sultan III. Mustafa ve Sultan I. Abdülhamid Han kendi vakiflari için idare binalari ihsa ettirmeye basladilar. Onlar, bu binalar için kapicilar (bevvâb) ve bekçiler (mustahfiz) tayin ettiler. Böylece bu vakiflarin her biri, gerçek mânâda birer idarî merkeze kavustu. Söz konusu idare binalarinin ihdas edilmesi, Osmanlilardaki vakif idaresinin merkezîlestirilmesi için atilmis bir ilk adim olarak kabul edilebilir.

Osmanli Devleti’nin ortadan kaldirilisina kadar devam eden Evkaf Nezâreti, 3 Mart 1924 tarihinde çikarilan 429 sayili kanunla ilga edilerek Basbakanliga bagli bir Umum Müdürlüge havale edildi. 429 sayili kanunla Vakiflar Umum Müdürlügü de kurulmus oldu. Bununla beraber bu kanun, vakiflarda fazla bir degisiklige sebep olmuyordu. Cumhuriyetten sonra vakif mevzuatinda ilk mühim degisiklik, 5 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayili kanunla yapildi. Bu kanun 5 Aralik 1935 tarihinde yürürlüge girdi.

Vakiflarin kurulusu, kurulus sartlari ve idaresi gibi hukukî özelliklerine isaret ettikten sonra bir vakfin resmen tesis edilmis oldugunu gösteren belgeden (vakfiye) bahs etmemek, konu için bir eksiklik olarak kalacakti. Onun için biz de fazla teferruata girmeden bu hukukî belgeden söz etmek istiyoruz.

VAKFIYE

Vakfiye, vakfin vâkifi (vakf eden, vakfi tesis eden) tarafindan hazirlanmis nizamnâmesine verilen bir isimdir. Vakfiyeler, kadilik siciline kayd edilip islendikten sonra kesinlesirlerdi.

Islâm tarihinde ilk vakfiyenin Hz. Ömer tarafindan yazildigi söylenmekle birlikte bunun, Hz. Peygamber devrinde mi, yoksa Hz. Ömer’in halifeligi zamaninda mi olduguna dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Büyük bir ihtimalle bu, Hz. Ömer’in halifeligi döneminde olmustur.

Tarih boyunca vakfiyeler, tas, deri ve kagit gibi yazi için elverisli bulunan malzeme üzerine yazilarak günümüze kadar gelmislerdir. Sayet vakfin mevzuu bir bina ise, bazan vakfiyenin özeti binanin duvarlarindan birine kazilirdi. Nitekim Türkçe ile vakfiye olan Germiyanoglu II. Yakub Bey (ö. 1428) vakfiyesinin tas üzerine yazildigini biliyoruz.

Tarih ve medeniyet açisindan bakildigi zaman vakfiyeler, büyük bir önem tasirlar. Çünkü bunlar, bize milletin muayyen bir zamanindaki hayat ve kültürüne ait muhtelif olaylari ile sekilleri görme imkâni verirler. Keza vakfiyeler, Müslümanlarin ekonomik ve sosyal hayatlarinda önemli rol oynamis olan vakif tesisinin nasil çalistigim, kimlerin bunlari idare ettigini, kimlerin vakif gelirinden istifade ettigini vs. gibi hususlari ögrenmemize yardimci olurlar. Bunlardan (vakfiyelerden) vakfin büyüklügüne göre hacimli olup defter gibi olanlar bulundugu gibi, muhtasar ve tek sayfa seklinde olanlar da vardir. Bu arada rulo seklinde uzun ve kalin varaklar halinde olanlar da bulunmaktadir. Mufassal olanlar uslûb bakimindan edebî degeri yüksek olan eserlerdir.

Vakfiyelerde, Allah’a hamd ve senâ, Resûlüne salât ve selâmdan sonra hayir yapmaya tesvik edici, sadakanin sevabindan bahs edici âyet ve hadisler verilir. Bazan konuyu daha cazip hale getirmek, insani tesvik etmek ve edebî san’at yapmak bakimindan âyet ve hadisler, siirlerle de desteklenir. Bütün bunlar vakfiyenin mukaddimesi kabilinden olduklari için hukukî bünyeden sayilmazlar. Bu mukaddimeden sonra vakfiyelerde genellikle su hususlar yer alir:

1- Vakf olunan mallarin neler oldugu.

2- Vakf olunan bu mallarin nasil idare edilecegi.

3- Vakif gelirlerinin, nerelere ve kimlere hangi sekillerde verilip sarf edilecegi.

4- Vakfin kimler tarafindan idare edilecegi, müessesede kaç kisinin çalisacagi, bunlara ne miktarda ücret ödenecegi, bu ücretlerin hangi gelirlerden elde edilecegi, esyanin fiyati vs. gibi konular, teferruatli bir sekilde açiklanir.

5- Hakimin (kadi), vakfin sihhat ve lüzumuna dair olan hükmü.

6- Sonunda da tarih ile kadinin mührü bulunur.

Vakfiye, eb’ad, bakimindan ister büyük, ister küçük olsun, mahiyet itibari ile içindekiler üç ana bölümden meydana gelir. Bunlar:

a. Dîbâce (Giris): Vâkifin, vakfi kurma sebep ve gayesinden bahs eden bu bölüm, âyet ve hadislerle kuvvetlendirilir.

b. Vakfin Hizmet Sartlan: Gelir kaynaklan ve masraf yerlerini gösteren bu bölüm, vakfiyenin en uzun kismidir.

c. Sonuç: Bu kisimda müessesenin seriata uygunlugu belirtilerek, hiç bir kimsenin bu vakfa müdahale edemiyecegi anlatilir. Bundan sonra da tarih ve sahidlerin imzalari bulunur.

Farkli dönemlerde kurulan vakiflarin vakfiyelerinde, gerek basta ve gerekse sonda pek çok dua bulunur. Vakfiye metninde geçen dualari iki kisma ayirmak mümkündür. Bunlardan biri hayir dua, digeri de beddua seklindedir. Vakfiyelerde bu neviden dualarin bulunmasi normaldir. Zira vakif hizmetlerinin yürütülmesinde, dogru ve dürüst çalisan, hizmetin görülmesine yardimci olan yönetici ile görevlilere, bu hizmetlerinden dolayi vâkifin hayir duada bulunmasi bir çesit sükran ve minnet borcu olarak kabul edildigi için tabii bir harekettir. Bundan baska, vakfiyede belirtilen hizmetleri yerine getirmeyen, ona ihanet eden, onu gayesinin disinda kullanan idareci ve görevlilere de beddua edilmektedir. Vakfiyenin sonunda bulunan beddua kismi, düsünen ve basiretli kimseler için tüyler ürpertecek sekildedir. Bu bedduada vakfi kötüye kullanan, onu degistiren, bilerek ona zarar veren, gelirinin azalmasina sebep olan, haksiz olarak onun malindan yiyen vs. gibi, vakfa kötülügü dokunacak olanlar hedef alinmislardir.

Gerçekten, ebediyet (devamlilik) sarti üzerine kurulan vakiflarda, vâkifin seneler sonra (ölümden sonra) ona müdahale edenlere baska türlü karsi koymasi mümkün degildir. Bunun içindir ki o: “Allah’in, Peygamberlerin, meleklerin, insanlarin ve bütün mahlukatin lâneti”nin, vakfi degistirenin üzerine olmasini dilemekten baska bir sey yapamaz. Bu sebeple vakfiyelerin sonuna bakildigi zaman, böyle bir beddua kismi görülür ki bu, insanlar için manevî bir tehdid olmaktadir. Gerçekten inanan ve muvahhid (Allah’in birligine iman eden) olanlar, böyle bir bedduaya maruz kalmak istemezler.

Osmanlilarda vâkif, vakfiyesini Istanbul’da Defterhâne’nin bu islerle ilgili bürolarindan birine kayd ettirirdi. Defterhanede sicillere geçirilmis olan bu vakfiyeler, bugün Ankara’da Vakiflar Genel Müdürlügü Arsivinde bulunmaktadirlar. Bu arsivde 26300 kadar vakfiye oldugu belirtilmektedir. Bununla beraber bunlar, vakfiyelerin tamamini temsil etmekten çok uzaktirlar. Ancak muhtelif vilayet mahkemelerine ait bütün ser’iyye secilleri ve tahrir defterleri tarandiktan sonradir ki, Osmanlilar döneminde kurulmus bulunan vakiflarin sayisi yaklasik olarak tesbit edilebilir. Belli bölge veya belli zamanlardaki vakiflarin sayisi konusunda ancak iki örnek zikr edilebilir. Bunlardan biri 927-1005 (1519-1596) yillari arasinda Istanbul’da tesis edilen vakiflarin sayisidir ki, bunlarin yekûnu 2868′dir. Bu konuda baska bir örnek te 1718-1800 yillari arasinda Haleb’te kurulmus vakiflarin sayisidir. Buna göre belirtilen tarihte Haleb’te 485 vakif kurulmustur.

Vakfiyelerin en eski tarihi tasiyanlarindan, en yenilerine kadar tedkik edilecek olursa bunlarin kültür ve medeniyet tarihimizin bir çok özelliklerine isik tuttuklari görülecektir. Nitekim, bunarin; tarih, kültürel gelismeler, folklorik özellikler, sanat tarihi ve sosyolojik yönleri ile toplumun bilgilendirilmesine de yardimci olduklari görülür. Vakfiyelerin bu özelliklerine kisaca temas ederek, bu vesikalar üzerinde uzmanlarin hangi yönleri ile arastirma yapabileceklerine isik tutmaya gayret edecegiz.

Vakfiyeler, düzenlendikleri dönemin tarihine isik tutan önemli belgelerdir. Bilhassa hükümdar, bey, zengin ve bunlarin yakinlarinin düzenledikleri vakfiyeler, bu sahislarin hem hayatlari, hem de sahsiyetleri hakkinda bilgi sahibi olmamizi saglarlar.

Vakfiyeler, birer müessese olan vakiflarin, ilk elden incelenmesi gereken kaynaklaridir. Gerek dinî, gerek sosyal, gerekse ilmî müesseselerde çalisan insanlarin hangi isleri yaptiklari, çalisma sartlarinin nasil olduklari ve hatta yetisme ortami bakimindan bize bilgi veren yegane kaynak o müessesenin vakfiyesidir.

Vakfiyeler, birçok özellikleri yaninda döneminin iktisadî hayati hakkinda da faydah bilgiler verirler. Gerek fiyat hareketleri, gerekse insanlarin geçim standartlarini tesbit etmemize yardim edecek bilgiler, vakfiye metinlerinde mevcut bulunmaktadir. Bu bakimdan, dönemin iktisadî tarihini yazacaklar için vakfiyeler, basta gelen kaynaklar arasinda zikredilebilir. Keza vakfiyeler, sehir tarihçiligi ile ugrasanlar için de birer kaynaktirlar. Zira vakif müessesesi, kuruldugu sehrin bir parçasidir. Dolayisiyle vakif müessesesinin tarihi, o sehrin tarihi ile iç içedir. Özellikle sehrin yerlesim durumu ile halkinin dagilimi hakkinda bilgilerin yer aldigi vakfiyeler, bize, bölgenin cografyasi, siyasî ve fizikî haritasi, hatta iklimi bakimindan da bilgi sahibi olma imkani veren yardimci vesikalar hüviyetindedirler.

Vakfiyeler, kültürel özellikleri bakimindan da önemli birer vesika olarak karsimiza çikmaktadirlar. Nitekim vakfiyelerde kullanilan dil ve uslûb, gelisi güzel degil, belli bir sistem ve usûle bagli olarak kullanilmaktadir. Bu sebeple vakfiyelerin kendilerine ait özel bir dili bulunmaktadir.

Vakfiyeler, halkin günlük yasayislari hakkinda bilgiler vermekle, toplumun folklorik özelliklerine de isik tutarlar. Kara Ahmed Pasa vakfiyesinde Ramazan ve Kurban bayrami ile mübarek gün ve gecelerde halkin yasayisi hakkinda bilgiler bulunmaktadir. Giyecek ve yiyecek satin alinabilmesi için kayitlar konulan vakfiyede bu günlere mahsus yemeklerin pisirilmesi için gerekli malzemenin alinmasi gayesiyle vakif gelirlerinden tahsisatlar ayrildigi görülmektedir. Keza vakfiyelerde devrin isinma kültürü bakimindan da bilgilerin bulunduguna tesadüf edilmektedir. Kisin odun ve kömürün yakildigini gösteren metinler, bunun açik birer delilidir.

Misafir karsilama ve ugurlama âdetleri ile bineklerin kullanimi hakkinda bilgiler buldugumuz vakfiyelerde, sünnet geleneginin Anadolu’da nasil oldugunu gösteren ifadeler de bulunmaktadir.

2. VAKIFLARIN HIZMET SAHALARI

Allah’in rizasini kazanmak gayesiyle, baskalarina karsiliksiz yardim etmek gibi bir prensipten dogan vakiflar, toplumun hayir ve iyiligine olan her yerde saglam birer sigorta teskilâti gibi vazife görüyorlardi. Günümüz sigorta sirketlerinden daha üstün olduklarini söyleyebilecegimiz bu müesseseler, “sadaka-i câriye” denilen hayir çesitlerinin basinda gelmektedirler. Bu bakimdan, Islâm âleminin hemen her yerinde rastladigimiz vakiflarin yardim elini uzatmadigi bir saha görmek mümkün degildir. Dünyanin, her dönem ve bölgesinde görülebilen yoksullarin elem ve izdirabini gidermek, yollar, köprüler, çesmeler, su bentleri, okul, cami, hamam, hastahane, tekke, zâviye vs. gibi daha nice hizmetleri yerine getiren bu müesseselerin pek çok çesidi bulunmaktadir. Bu bakimdan, “toplumda birer sigorta vazifeleri görüyorlardi” derken bir gerçege isaret ediyorduk. Hatta bir mânâda sigortalardan daha ileri seviyede bir hizmet ifa ediyorlardi denebilir. Çünkü sigortalar belli bir süre aidat yatiranlara bu katkilarindan dolayi hizmet verirler. Fakat vakiflar için böyle bir sey söz konusu degildir. Onlar, tamamen karsiliksiz hizmet ediyorlardi. Asagida verecegimiz birkaç örnek, bütün bu söylediklerimizde ne kadar hakli oldugumuzu gösterecektir.

Fakir, dul, öksüz ve borçlulara para yardimi yapmak; ögrencilere elbise ve yemek vermek; evlenecek genç kizlara çeyiz hazirlamak; her günün ihtiyaçlari yanisira efendileri azarlamasin diye kâse ve bardak gibi kapkacak kiran hizmetçilere verilmek üzere para vakiflarinin yapildigini biliyoruz. Bu vakiflari kuran hayirsever insanlar, sadece bununla da yetinmiyorlardi. Onlar, divitinde mürekkeb kalmayanlarin divitlerine mürekkeb koymalari için “Mürekkeb Vakfi”ni da kuruyorlardi. Halka meyve ve sebze verilmesi, çalisamayacak derecede yaslanan kayikçi ve hamallarin bakimi için vakif tesis edilmesi, çocuklarin emzirilmesi gayesiyle kurulan vakiflar, sehirlerdeki cadde ve sokaklarin temiz tutulmasi için ecdad tarafindan yapilan vakiflari bütün bu söylediklerimiz için sahit gösterebiliriz. Bilhassa temizlik bakimindan günümüz insaninin düsünemeyecegi ve fakat anlatildigi zaman da hayrette kalacagi bir vakiftan söz etmek yerinde olacaktir. Buna göre sokaklara atilan tükrük ve balgamlar ile insani tiksindiren diger maddeler, üzerine kül döktürülmek suretiyle çirkin manzaralarini ve zararlarini gidermek için para tahsis edip adamlar tayin eden hayir sahipleri (vâkif) de vardir. Osman Nuri Ergin bu konuda su örnegi verir: “Ser’î mahkeme sicillerinde söyle vakif ve vakfiyelere rastlamak mümkündür. Söz gelimi Serez’deki vakfiyeye göre her gün iki adam bir kaba kül koyarak sirtlarina alip çarsi ve pazari geziyor, nerede bir tükrük veya balgam görürlerse üzerlerine bir miktar kül serpip geçiyorlarmis. Külün antiseptik bir madde oldugu düsünülürse atalarimizin tatbik ettikleri usûl daha dogru ve daha iyi degil midir?” Keza, oyuncagi bulunmadigi için arkadaslari ile oynayamayan çocuklara oyuncak alinmasi ile ilgili vakiflari tesis edip meydana getiren hayirseverlerin yaptiklari, bu kadar da degildir. Selçuk Hatun gibi, biraktigi vakif bahçe ve tarlaya her yil muhtelif cinsten 100 meyve agacinin dikilmesini sart kosanlar da vardi. Abdullah oglu Haci Ibrahim, Yeni Cami’de duran leylekler için yilda 100 kurus yem parasi vakf etmisti. Yorganci Ismail Çelebi, Beykoz’daki tekkeye vakf ettigi mandirada çalisan esirlerin (köle ve cariye) münasipleri ile evlendirilmesini sart kosar ve “gence kari, kariya genç tezvic olunmaya ve evladlari dahi uslûb-i mezkûr üzre tezvic oluna” diyerek yaslari birbirine yakin olmayan gençlerle yaslilarin birbirleri ile evlendirilmemesini ister. Bunlardan, vakfa 10 yil hizmet edenlerin de azad edilmesi, vakfiyenin sartlari arasinda yer almaktadir. Sonuç olarak sunu diyebiliriz ki Osmanli toplumunda vakiflarin hizmet götürmedigi bir sahayi görmek hemen hemen mümkün degildir. Bununla beraber biz, vakiflarin hizmet sahalarini asagida görülecegi sekilde bir tasnife tabi tutabiliriz:

a) Dinî hizmetinm ifasi için yapilmis bulunan vakiflar: Cami, mescid, tekke, namazgâh vs.

b) Egitim ve kültürle ilgili vakiflar: Mektep, medrese, kütüphâne, dâru’l-hadis, dâru’l-kurra vs.

c) Sivil ve askerî sahada hizmet eden vakiflar: Evler, saraylar, kislalar, tophaneler, silah saraylari, bahçeler.

d) Ekonomik sahada hizmet veren vakiflar: Çarsilar, bedestenler, arastalar, hanlar, kapanlar, dükkânlar vs.

e) Sosyal hizmetler için kurulmus bulunan vakiflar: Hastahaneler, dâru’s-sifalar, kervansaraylar, imâretler, dâru’l-acezeler, kör evleri, çocuk emzirme yurdu, cüzzamlilar yurdu vs.

f) Su hizmetleri ile ilgili vakiflar: Çesme, sebil, sadirvan, su kemerleri, bentler, hamamlar, kaplicalar vs.

g) Spor hizmetleri için yapilmis bulunan vakiflar: Pehlivan ve kemankes (okçuluk) tekkeleri, ok meydanlari, spor âbideleri.

Bundan baska vakiflarca kurulan tesislerde vazife yapan ve bundan dolayi ücret alip geçimini saglayan nisanlarin meydana getirdigi yekûn, büyük rakamlarla ifade edilmektedir. Bunlara ödenen meblagin büyüklügü düsünülürse vakiflarin ne denli birer hizmet unsuru olduklari anlasilir.

Osmanli toplumunun sosyal hayatinda önemli rol oynayan bu müesseselerin tamamindan bahs etmek mümkün degildir. Zira Osmanli toplum hayatinda dogum ile ölüm arasindaki hayat çizgisinin bütün köse baslarinda vakiflari görmek mümkündür. Bunun için “Kisi vakif bir evde dogar, vakif bir besikte büyür, vakif bir müesseseden beslenir, vakif bir evde ikamet eder, vakif bir müessesede çalisir, vakif bir evde ölür, vakif bir tabuta konur ve vakif bir mezarliga defn edilir” denilmistir. Gerçekten, Osmanli toplum hayatinin bütün sinif ve safhalarinda tesirleri görülen bu müesseselerin tamamindan ve yeterince teferruatli bir sekilde bahs etmek mümkün degildir. Bununla beraber biz, bu eserlerin çesitlerine göre bazi örneklerinden ana hatlari ile söz etmek istiyoruz.

 

CAMI

Osmanli toplumunun sosyal ve kültürel bakimdan gelismesinde önemli rolü bulunan müesseselerden biri de câmidir. Tamamen vakiflara bagli olan câmiler, mimarî yapi olarak dinî eserlerin baçinda gelirler. Ibâdet, egitim, kaza (yargi), ve sura gibi toplantilarin yeri olarak insa edilen câmilerin ifa ettigi hizmetler, küçümsenmeyecek kadar büyüktür.

Hz. Peygamberin, Medine’ye hicreti ile baslayan câmi insaati, Hz. Ömer’in halifeligi döneminden itibaren önemli merkezler basta olmak üzere Islâm dünyasinin hemen her tarafinda görülmeye baslar. Daha o zamandan itibaren insa edilen câmi binalari, kuru bir yapi olarak birakilmadigi gibi bunlar, çevrelerinde çesitli hayir kurumlarinin yapilmasina da vesile oluyordu.

Yapi olarak dinî mimarî grubunun basinda gelen câmi, özellikle Osmanlilarda mahallenin idare merkezi ve imamlarin karargahi idi. Kendisine verilen Arapça isimden de anlasilacagi gibi câmi, halki toplayan veya halkin toplanti yeri mânâlarina gelmektedir. Bu sebeple sosyal müesseselerin basinda zikredilen câmiler, hem ibâdet yeri, hem de cemaatin toplu bulunmasi sebebiyle memleket, muhit ve mahalleye ait islerin görüsülüp karara baglandigi yerlerdi. Bu yüzden, sosyal bir yapi olarak büyük bir önemi haizdi. Bunun içindir ki Osmanlilarda câmi, mahallenin odak noktasini teskil ediyordu. Câmilerin etrafinda bazan geometrik bir düzen içinde, bazan da yerin özelligine göre çok defa belli bir estetik dikkate alinarak evler serpistirilirdi. Bu evlerden baska en önemli bina medrese idi. Medreseler, özel mimarî tarzi bulunan zarif ve agir basli eserlerdi. Bu binalardan bir kaçi bir câmi etrafinda siralaninca bunlara kütüphane gibi yardimci tesisler de ekleniyordu. Bundan baska özellikle büyük câmilerin yanina sebil, imâret, dâru’s-sifa vs. gibi sivil ve sosyal vazifelerin görüldügü binalar yapilirdi. Bu haliyle bunlar, bir külliye meydana getirir ve âdeta yeni bir mahallenin kurulmasina yardim ederlerdi. Çünkü bir câmi yaptirmak isteyen hayir sahibi (vâkif), topraga agaç diker gibi binasini tek basina yalniz ve garip birakmazdi. Öyle ki yaptirdigi ibâdethaneye sosyal ihtiyaçlari karsilayacak canli bir organ karakteri vererek onu, medresesi, imâreti, mektebi, hamami ve diger müstemilati ile bütünlerdi. Bunun için Osmanli sehirlerinde vakif tesisleri ehemmiyetli kuruluslardi. Feth edilen sehirlerin yenilestirilmesi ve bir Türk sehri haline getirilmesinde en çok bu neviden vakif binalarin hizmeti olmustur. Yeniden kurulan sehirlerde ise bu rol daha büyüktür. Vakif, hem kurulan binalarin saldirici kuvvetlere karsi koruyucusu ve sigortasi görevini görmüs, hem de kurucularin millet gözünde “gâsib” gibi görülmelerine engel olmustur.

Hâlâ bugün bile câmi yakininda namaz vaktinin girmesini bekleme için oturulan kahvelerin varligi, câmiler sayesinde olmustur. Nitekim Istanbul’daki kahve ve kiraathânelerin açilis sebebini câmilere baglayan O. Nuri Ergin, bu konuda söyle der: “Istanbul’da kahveler ve kiraathâneler de câmi teskilâti ve ibâdet yüzünden açilmistir. Namaz vakitlerinden evvel câmiye gelen ve fakat kapisini kapali bulanlar, yahut iki namaz arasindaki vakti geçirmek isteyenlerin bir müddet oturmasi ve beklemesi için ilk önce her câminin yaninda birer yer tahsis edilmis ve hicretin X. (M. XVI) asrinda Yemen’den kahve gelince, buralarda kahve içilmesi âdet haline gelmisti. Bundan dolayidir ki adina kahvehâne denmistir. Kahvelerde namaz vaktine kadar halki oyalamak için bilhassa aksamla yatsi arasinda “Hamzanâme”, “Battalgazi” vs. gibi halk kitaplari okunurdu.”

Klasik Türk câmileri, baslica su kisimlardan meydana gelirler. Dis avlu, iç avlu, son cemaat mahalli, sahn, yan sofalar ve mihrab. Iç avlunun etrafi revakli olup orta yerde abdest almak için çok sayida musluklu bir sadirvan bulunur. Câminin bu avlu tarafinda ve orta yerdeki kapisindan ekseriya son cemaat mahalline girilir. Bu kisim, namaz vaktinden sonra gelen veyahut câmi dolu oldugu zaman cemaat tarafindan doldurularak ayri bir imamla namaz kilinan ve hususi bir mihrabi olan yerdir. Buradan bir kapi ile câminin içine girilir. Cemaatla namaz kilindigi vakit bu sahnda cemaat, mihrabta duran imama uyarak namaz kilar. Mihrabin saginda hutbe için bir minber vardir. Câminin uygun bir yerinde müezzin mahfili oldugu gibi zeminden yüksekçe sofalari ve büyük câmilerin üst katlarinda hünkâr mahfilleri bulunur. Câmilerin binalarina bitisik bir veya daha fazla minare bulunur. Bunlar, ezan okunmaya mahsus tek veya müteaddid serefeli olurlar. Bazi selâtin câmilerinde minarelerin üçer serefesi bulunur. Büyük câmilerin etrafinda daima büyük bir avlu vardir. Buraya çogu zaman agaçlar da dikilir. Böyle büyük câmilerin yaninda türbe ve mezarliklardan baska sebil, imâret, mektep, medrese, kütüphâne gibi binalar da bulunur. Bunlarin tamami, bir külliye meydana getirir. Ve âdeta müstakil bir mahalle olustururlar.

Günümüzde, çesitli yönleri ile kendilerinden yararlandigimiz câmiler, tarihte de ayni özellige sahip olduklari için görüntüleri ile yabancilari cezb etmekten ve onlari kendilerine hayran birakmaktan geri kalmazlardi. Bunu, seyyahlarin eserlerinden takib etmek mümkündür. Nitekim XIX. asrin ilk yarisinda Osmanli ülkesine gelen Gerard de Nerval “Voyage en Orient” adli seyahatnâmesinde bu hayranligini söyle dile getirir: “Ayni anda Istanbul âbidelerinin yükseldigi geri plânda sihirli bir manzara belirmeye basladi. Karanlik çöktükçe kubbeler üzerinde ve minare aralarinda mahyalar yaniyor, sehir isil isil parliyordu. Süphesiz, mahya denilen isikli harflerle, bir seyler anlatiliyordu. Binlerce geminin diregi gibi göge uzanan minarelere isiktan halkalar takilmisti. Bunlar, o narin serefeleri aydinlatiyor ve gökyüzüne resm ediyordu. Baska günlerde pek tatli ve agir olan müezzinlerin her taraftan yükselen sesleri o gün bir zafer sarkisini andiriyordu.

Osmanlilarda câmi mimarisi, bu sahada yeni uslûb ve ekollerin dogmasina da sebep olmustu. Bu bakimdan, kisaca bunlardan bahs etmek, mimarlik tarihimiz açisindan faydali olacaktir. Bunlar:

1. Bursa Uslûbu (1325-1501): Bursa’nin fethinden Istanbul’da Bâyezid Camii’nin yapilmasina kadar olan devre. Bursa’daki Ulu ve Yesil Câmi’ler bu uslûbun ilk örnekleridir. Osmanli mimarisinin bu ilk devresine ait örneklerine Edirne’de de rastlanir. Bu tarz mimarî, Istanbul’un fethinden sonra da bir müddet devam etti. Edirne ve Istanbul’un ilk anitlari asagi yukari hep bu uslûba uyularak yapilmistir.

2. Klasik Üslûb (1501-1616): Bâyezid Câmii’nden Sultan Ahmed Câmii’nin yapilisina kadar olan devre. Osmanli mimarîsinin bu klasik devresi, 1501-1506 yillari arasinda Istanbul’da insa edilen Bâyezid Câmii ile baslar. Bu câmi ile birlikte yeni bir mimarî tarz ortaya çikti. Câminin plani, Bursa’daki Yesil Câmi’nin ilkel seklini korumakla beraber kubbeyi büyütmüs; bunu, binanin kalin duvarlarina dayandiracak yerde dört büyük ve kalin sutûna istinad ettirmistir. Bu düzen, mimara yan sahnlar elde etme imkâni vermistir. Bu yan sahnlar, ya baska küçük kubbelerle ya da küçük yarim kubbelerle örtülmüstür. Bu andan itibaren mimarî artik yeni bir safhaya girmektedir. Ilk devrin câmileri ve âbideleri bu devrin binalari yaninda agir ve kaba kalmaktadir. Mimar Hayreddin, câmiin tamamina, o zamana kadar bilinmeyen bir ahenk ve karekter vermistir.

Bu uslûbun örneklerinden bir kaçi söyledir: Sultan Selim I Câmii, Süleymaniye Câmii, Sehzâde Câmii, Edirne Selimiye Câmii.

3. Yenilestirilen Klasik Uslûb (1616-1703): Bu tarz mimarinin ilk örnegi Sultan Ahmed Câmiidir. Bu dönemde mimarî gelismede ani bir degisiklik oldu. Mimar Sinan tarafindan tesbit edilen plan modeline göre yapilan Sultan Ahmed Câmii’nin, klasik uslûbla yapilmis binalardan farkli bir karakteri ve yüzü vardir.

Câmiinin mimari olan Mehmed Aga, Mimar Sinan’dan daha ileri gitmek ve kendi orijinalligini göstermek hevesine kapilmisti. Klasik dönemin büyük câmilerini taklid eder görünmek istemeyen Mehmed Aga, yasadigi devrin mimarî geleneklerini terk etti. Mehmet Aga, klasik Camiin planina ve dis sekline sadik kalmakla beraber iç görünüsünü tamamen degistirdi. Bu dönem, Sultan III. Ahmed devrine kadar devam etti.

4. Lâle Devri (1703-1730): Sultan III. Ahmed devri. Bu devrin önemli bazi mimarî eserleri sunlardir: III. Ahmed Çesmesi. Bu çesme, Ayasofya Camii ile Topkapi Sarayi yaninda 1729 yilinda yapilmis olan çesmedir. Lâle devrinin en karekteristik âbidelerinden biridir. Çesmenin krokisi

bizzat padisah tarafindan yapilmistir. Bundan baska Azapkapi çesmesi, Üsküdar ve Tophane çesmeleri de bu dönemin baslica eserleri arasinda zikredilirler.

5. Barok Uslûbu (1730-1808): I. Mahmud ve III. Selim devirleri. Bu dönemde Avrupa’dan getirilen esya ile gelen turistler (seyyah), Türklerin zevklerinde büyük bir degisikligin meydana gelmesine sebep oldular. Artik Osmanli sanatçisi da rönesanstan etkilenmeye baslamisti. Eski motifleri birakan sanatçilar, rönesans eserlerinde yeni bir takim fikirler buldular. Onun için yavas yavas klasik sekillerden uzaklasildi. Mimar Sinan ekolunun alisilmis sekilleri ve lâle motifleri terk edildi. Bununla beraber Türk sanatçilari bu uslûbu kendilerine göre yorumladilar. Böylece, Batx barokundan farkli bir uslûb meydana gelmis oldu. Bu tarz, XIX. yüzyil baçlarina kadar sürdü. Bu tarzin örnekleri arasinda Nuru Osmaniye Camii (1757), Lâleli Camii (1763), Hamidiye Imâreti, Harem’de Selimiye Camii ve kislasini sayabiliriz.

6. Ampir Uslûbu (1808-1874); Sultan II. Mahmud ve Abdülmecid ile baslayip Abdülaziz’in saltanatina kadar sürmüstür. Fransa’da barok uslûbundan sonra gelen ampir uslûbu, o dönem Osmanli ülkesini de etkiledi. Sultan II. Mahmud zamaninda 30 yillik süre içerisinde yapilan binalarda hep bu uslûb kullanildi. Bununla beraber Osmanli ülkesinde bu uslûba yeni bir karekter kazandirildi. Burada hayvan figürleri kullanilmadi. II. Mahmud türbesi bunun örneklerinden biridir. Ortaköy Camii ile, Ermeni Karabet Balyan tarafindan yapilan Dolmabahçe Sarayi, ampir ve barok karisimi bir uslûbla insa edilmistir.

7. Yeni Klasik Uslûb (1874-1930): 1861 yilinda padisah olan Sultan Abdulaziz zamaninda mimarî sanatinda bir çöküntü dönemi yasaniyordu. O zamanlar, Rum ve Ermenî mimarlari, Türk sanat ve zevkine uymayan tuhaf bir takim binalar yapiyorlardi. Avrupa mimarî eserlerinden kopya suretiyle alinmis motifler bu uslûpta açikça görülüyorlardi. Konya’da, Sultan Abdulaziz’in annesi Pertev Nihal Sultan tarafindan yaptirilan Aziziye Camii, Türk sanati ile ilgisi bulunmayan bu sanatin tipik örneklerinden biridir. Istanbul Aksaray’da yaptirilan Valide Camii de bu tarzda bir eserdir.

Osmanli döneminde daha kurulus yillarindan itibaren baslayan vakif gelenegi, câmi ve görevlileri için gelir getiren birçok tesisin meydana gelmesine sebep olmustur. Böylece vakiflar, günümüzde devlet bütçesinden maas almak suretiyle geçimlerini saglayan pek çok kimseyi, devlet bütçesine yüklenmeden besleyebiliyorlardi. Bundan baska câmi ve diger dinî müesseselere vakf edilen emlâkin, mütevelli, câbi, muarrif vs. gibi görevlileri de hizmetlerine karsilik devlete daha fazla yük olmadan geçimlerini sagliyorlardi. Maaslari vakif tarafindan karsilanan görevliler ile bunlarin tayinlerine isaret eden pek çok belge bulunmaktadir. XVIII. asir Osmanli cemiyetinde camilerdeki görevlilerin isim, sayi ve maaslarini belirten bir cetveli buraya almakla câmilerde vazife görenlerin sayilarini ögrenme imkânini bulacagimiz gibi devlet hazinesine yük olmadan ne denli bir masrafin yapildigini da ögrenmis olacagiz. Baska bir cetvel ile de resmî vazifeli olmadiklari halde yine camilerde dua etmek, Kur’an okumak gibi hizmetlerinden dolayi vakiftan ücret alanlarin miktar ve ücretlerini ögreniyoruz.

Yedi mescid ve altmis camide görevlendirilmis kisilerin sayilari ve akçe olarak günlük ücretleri

Ücret Kategoriler Görevli Ücret

Görevliler 1-4 5-9 10-19 20-29 30-3940-49 50-120 Toplami Toplami

Imam 29 17 26 11 10 3 9 105 1736

Eczâhân 49 68 47 20 184 1338

Vâ’iz 6 28 27 3 10 2 5 81 1305

Müezzin 81 51 47 179 1117,5

Hatib 28 13 17 6 4 2 1 72 791

Kayyim 32 29 25 5 1 92 715,5

Devirhân 56 35 27 118 686

Desi’âm 4 11 11 4 2 3 35 525

Ferras 49 35 8 92 416

Seyhü’l-kurrâ 4 15 3 6 2 31 407

Müderris 1 4 1 2 8 277

Bevvâb 6 25 1 32 170

Talebe, sibyan 60 60 160

Na’athân 7 9 5 21 154

Muvakkit, sa’âtî 1 1 3 1 1 6 129

Mu’allim-i sibyan 3 2 1 1 1 8 80

Muhaddis 1 1 1 1 4 60

Hâfiz-i kütüb 5 2 2 9 45

Kandilci, sirâcî 23 36 4 63 326

Buhûrî 4 1 1 6 27

Muhammediyehân 3 1 4 15

Hâfiz-i seccâde 9 9 16

Mahyaci 1 1 2 20

Hatm-i hâcegânhân 1 1 1 2 14

Delâil-i hayrât kârî 7 7 14

Sifâ-i serif hocasi 1 1 4

Digerleri 20 11 3 2 36 194,5

Toplam 486 393 261 60 33 10 21 1264 10743

Du’gûyân’in sayisi ve akçe olarak günlük ücretleri

Görevli Ücret

Görevliler 1-4 5-9 10-19 20-29 30-39 40-49 150 Toplami Toplami

Du’ûgûyân 34 41 11 2 1 1 90 841

Eczâhân 449 8 49 9 1 516 2267

Du’âciyi hatm-i serîf 1 1 10

Yâsinhân 6 3 9 47

Tebârekehân 1 1 10

Mülkhân 7 7 13

îhlâshân 8 1 9 36

Hatimhân 3 1 7 11 120

Fethhân 1 1 5

En’âmhân 14 14 42

Ammehân 1 1 1

Delâil-i serifhân l 1 5

Nâzir-i cüzhân l 1 1

Müvezzi’, sandûkî 13 1 14 26

Hafizieczâ’ 6 1 7 13

Noktaci 13 2 15 30

Sermahfil 3 1 4 9

Buhurcu 2 2 2

Ed’iyye-i me’sûrehân l 1 5

Toplam 561 58 72 2 10 1 1 705 3478

Osmanli toplumunun ekonomik, sosyal ve kültürel bakimlardan gelismesine yardimci olan câmilerde görev yapan ve adina kisaca “imam” dedigimiz görevlinin vazifelerinden de biraz söz etmek yerinde olacaktir. Mahallenin dinî, idarî ve beledî yöneticisi durumunda bulunan imamin vazifesi, günümüzdeki gibi mihrab ile minber arasina sikisip kalmamisti. Osmanlilarda imamlik, sorumluluk alani genis ve önemli bir vazife idi. Bundan dolayi bazi zâbita ve beledî isler de yine mahalle imamlari tarafindan takip edilirdi. Mesela ahlakî yönden zabitayi ilgilendiren olaylardan imam sorumlu idi. Nüfus kayitlari, dogum, Ölüm, evlenme, bosanma gibi islemler de imamlar vâsitasiyle yerine getirilirdi. Mahalleye gelip gidenler, mahalle halkini rahatsiz edecek sekilde uygunsuz davrananlar, içki içip sarhos olanlar ile benzer kimseler, imamlar tarafindan gözetilirdi. Tabir caiz ise onlar, mahallenin gören gözü isiten kulagi idiler. Vazifeye tayinleri padisah berati ile olan imamlarin bu özelliklerini belirten pek çok arsiv belgesi bulunmaktadir. Bu bakimdan bunlara örnek vermeye bile ihtiyaç hissetmiyoruz. Ancak baska hukukî bir durumu ortaya koymasindan dolayi bir belgeden söz etmemiz gerekir. 2 Receb 972 (3 Subat 1564) tarihini tasiyan ve Edirne Kadisi’na gönderilen bir hükümde, imam ve hatiplerin, vazifelerine dair çikan beratlarini alti aya kadar almalari gerektigi bildirilmektedir. Bu müddet içinde beratlarini almayanlarin vazifeye tayin edilemeyeceklerini de yine adi geçen belgeden ögreniyoruz. Herhalde bu yüzden olsa gerek ki, baska bir vesikaya göre resmen imamlik vazifesi ile tayin edilmeyen kimseler için adi geçen tabirin (imam) kullanilmasi bile mümkün görülmemektedir. Bir baska belgeden ögrendigimize göre sadece mahalle veya köy halkinin istegi ile görev yapanlar için “imam” tabiri yerine “Namazci” ifadesi kullanilmaktadir.

Osmanli Devleti’nde, imamlik vazifesine getirilen kimse, özellikle sosyal faaliyetleri bakimindan basi bos birakilmazdi. Kadilar, her zaman imamlari teftis edebilirlerdi. Bu teftislerde onlar sadece dinî görevleri degil, mahalledeki diger hizmetlerin yapilip yapilmadigini da arastirirlardi. Bu bakimdan isinin ehli olmayan kimseler vazifeden uzaklastirilirlardi.

Memleketimizde 1245 (1829) senesinde muhtarlik teskilati kurulana kadar mahalle yöneticisi olan imamlar, kadi’nin bir nevi temsilciligini yapiyorlardi. Kadilarin, yerine getirmeleri gereken pek çok iste imamlardan yardim gördüklerine sahid olunmaktadir. Bu meyanda onlar, mahallenin düzeninden, halk arasindaki ahenk ve baristan sorumlu idiler. Arsivlerimizdeki birçok belge, imamlarin bu konudaki yetkilerine isik tutmaktadir. Nitekim Muharrem 1130 (Aralik 1717) tarihini tasiyan asagidaki su hüküm dikkat çekicidir. Biz bu hükmün bir kismini aynen buraya almayi faydali görüyoruz:

“Âsitane kaymakamina ve Istanbul Kadisi’na ve Sekbanbasiya ve

Hassa Bostancibasiya hüküm ki: Mahrûse-i Istanbul’da bazi mahallatta fevahis taifesi tavattun ve âdet-i mazmûmeleri üzre bazi erazil ve müdmin-i hamr olan eskiya ile ihtilat ve irtikab-i fisk u fücûr ve baise-i fitne ve fesad olduklari mesami-i âliye-i malûkâneme ilka olunup emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker’in meviza-i kerime muktezasinca uhde-i cenab-i hilafetmeabimi vacib ve zimmet-i mehin vârid-i töhmet-i cihanyanima lazim vârid olmagla sen ki vezir-i müsarun ileyh ve siz ki muma ileyhimsiz insaallahu taala is bu emr-i serif-i vâcibu’l-imtisâlim vusûluna mahruse-i Istanbul ve tevabü mahallati imamlarina mahallelerine fevahis sakin olmamak üzere ve ahalisi dahi evkat-i hamsede cemaat ile eday-i salâti mefruza içün hazir olup ve içlerinden tarik-i salât ve siirb-i hamr ve sair menâhiyi mürtekib olanlar, mahallelerinden ihraç olmak üzere…” diye devam eden emre göre mahalle imamlari kendi mahallelerinden sorumlu tutulmaktadirlar. Vesikanin metnini verdigimiz için burada fazla bir açiklama yapma geregini duymuyoruz. Keza,Haslar Kadisi’na selh-i Safer 975 (7 Agustos 1567) tarihinde yazilan bir hükümde de Eyyub ve civarindaki mahallelerde bulunan fisk ve fücûr ehlinin mahallelerden çikarilmasi, kahve ve sair oyun yerleri ile fuhsiyatla istigal eden kadinlarin bulundugu yerlerin kapatilmasi için de imamlardan yardim istenmektedir. Bu emirlere itaat etmeyenlerin haps edilmesi isinde de kadiya yardim etmek üzere mahalle imamlari ile kethüdalarin görevlendirildigi adi geçen belgeden anlasilmaktadir.

Gazete, radyo, televizyon vs. gibi nesir araçlarinin bulunmadigi bir dönemde devlet, her türlü emir ve yasaklarini imam ile câmi vâsitasiyle halka bildiriyordu. Bu sayede devlet, memleketin her yerinde ayni anda (yatsi namazi vakti) emir veya yasaklarini bildiriyordu. Zira o asirlarin toplum suuru geregi, mahallede ergenlik çagina gelmis bulunan erkeklerin büyük bir kisminin yatsi namazi vaktinde camide toplanacaklarini bilirdi. Bildirilmesi istenen bir emrin mevcudiyeti halinde imam, günün son ibadeti olan yatsi namazini müteakip: “Ey cemaat, dagilmayiniz, hükümetin emri vardir, simdi söyleyecegim” der ve kendisine verilen emri ilân ederdi.

Günümüzle mukayese edildigi zaman gerçekten büyük bir farklilik gösterdigine sahid oldugumuz Osmanli devri mahalle imamlarinin bu görevleri, o kadar önemli ve devamli bir hal almisti ki, sehir merkezinde kadilik müessesesi büyük bir sarsintiya ugrayip fonksiyonunu yitirdigi halde, o müessesenin alt kademedeki temsilcisi olan mahalle imamlarinin durumu o kadar sarsilmamistir. Bununla beraber, memlekette bu derece önemli hizmetler ifa etmis olan imamlarin yetkileri, degisen dünya sartlarina göre zamanla daraltilmistir. Bu durum, Tanzimat (1839)’a takaddüm eden senelere kadar uzanmaktadir. Tanzimat’a dogru mahalle yöneticisi statüsündeki imamlarin, din isleri disinda yönetim ve diger dünya isleri ile mesgul olmalarini önlemek için, danismalari gereken ve halk tarafindan seçilen birkaç muhtar, imamlarin yanina verilmistir. Böylece 1829′da baslayan bu muhtar seçme isi, asirlarca mahalle islerinin yönetimini üstlenen imamlarin yönetimdeki vazifelerine son vermek için atilmis bir adim oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasi ile de imamlarin vazifesi sadece câmiye hasr edilmistir.

TEKKE

Islâm dünyasi kültür ve sosyal hayatinda önemli yeri bulunan müesseselerden biri de tekkedir. Tasavvuf düsüncesinin, anlayis ve terbiyesinin islendigi, derinlestirildigi ve halka takdim edildigi tekkeye (tekye), zâviye, hankah ve dergâh gibi isimler de verilmektedir. Ilk tekkenin Remle’de Hâce Abdullah Ensarî tarafindan kurulmasindan kisa bir müddet sonra her tarafta yayilan ve dolayisiyla daha sonra kurulan Müslüman devletlerin kurulus faaliyetlerinde bulunan tekkeler, Türklerin Anadolu’ya gelip yerlesmesinde de büyük ölçüde rol oynadilar. Anadolu’nun Islâmlastirilmasinda da tekkelerin oynadigi rol, inkâr edilemeyecek kadar büyüktür. Nitekim Mentese Beyligi adli arastirmasinda Paul Wittek, adi geçen bölgede dervislerin Islâmlastirma hareketlerinde nasil faal bir rol oynadiklarini anlatir.

Tekke ve zâviyelerin, Osmanli fütûhatim kolaylastirmada büyük bir ehemmiyeti haiz olduklarini biliyoruz. Zira Osmanogullari ile birlikte birçok seyh, gelip Anadolu’nun bati taraflarina yerlesir. Bu yeni gelen dervis muhacirlerin bir kismi, gazilerle birlikte memleket açmak ve fütuhat yapmakla mesgul oluyor, bir kismi da o civardaki köylere veya tamamen bos ve tenha yerlere yerlesiyorlardi. Köy veya bos araziye yerlesenler, bu yerlerde müridleri ile birlikte ziraat ve hayvan yetistirmekle mesgul oldular. Bunlar, özellikle bos topraklar üzerinde zâviye kuruyordu. Bu sayede buralar kisa bir zamanda din,kültür ve imar merkezleri haline geliyordu. Bu zâviyelerin, ordulardan önce gelip hudud boylarina yerlesmeleri, onlarin (ordularin) harekâtini kolaylastiriyordu. Bundan baska Osmanlilar, fetihlerden önce istedikleri yerlere dervis gönderiyorlardi. Böylece yerli halkin psikolojik olarak hazirlanmasi saglaniyordu. Evliya Çelebi’deki bir kayit bunu teyid etmektedir. Tekke seyhleri, maddi olarak da orduya yardim ediyorlardi. Nitekim gerek Âsikpasazâde, gerekse Nesrî’de bulunan asagidaki ifadeler, bu yardimlarin, ordularin sevk ve idaresi için ne denli kiymetli oldugunu göstermektedir. Buna göre Göynük ve Taraklu’ya hazirlanan bir akinda Osman Gazi, Köse Mihal’in tedbirlerini sevab (dogru) bilip güzati cem’ edüp gelüp Bes tas (Besiktas) zâviyesine konup seyhine Sakari (Sakarya) suyunun geçidini sorarlar. Seyh de kendilerine geçidi gösterir.

Bundan baska tekkelerin, köylerin gelismesinde ve köy halkinin ilerlemesinde de büyük hizmetler yerine getirdikleri bilinmektedir. Gerçekten, köy ictimaî toplulugu içinde bir imam ile bir de zâviye seyhinden (varsa) bahs etmek gerekir. Zâviye seyhleri, XIII. asirdan itibaren “Köy Gençlik Ocaklari”ni nüfuzlari altina alarak buraya tarikat usûl ve âdetlerini sokmuslardir. Böylece bunlar da sehirlerdeki ahî teskilâtlari gibi kuvvetli bir manevî birlik kazanmislardi.

Osmanli toplum hayatinin ekonomik ve sosyal gelismesinde harç vazifesi gören tekkelerin son zamanlarindaki durumlarina bakip bunlarin devamli böyle olduklarini zannetmek, büyük bir haksizlik olur. Nitekim M. Cevdet de bu mevzuya temasla “son zamanlardaki tereddisine bakip ta tekkelerin daim öyle olduguna hükm etmemelidir. Dört mevsimden sonbahara bakarak ilkbaharda da ortaligi yapraksiz ve yesilliksiz sanmak dogru olmadigi gibi, kemâl zamanlarinda tekkeler, ruhlari çok terbiye etmistir. Eskiden tekkeler, edebiyat, musikî ve tarih ocaklari idi. Hayatin izdirabini dindirmek ihtiyacinda olanlar, oralara kosar, nefis bir ahengin selâlesi altinda ruhlarini yikar, tesellikâr söz ve tarihî menkibelerle yeniden canlanirlardi. Hâsili tekkeler, ye’s ve mahrumiyet ile canina kiyacak insanlarin, yeniden tamir gördügü yerlerdir” diyerek tarihî bir gerçegi dile getirmeye çalisir. Bu ifadeler, tekkelerin insan hayatinda, özellikle psikolojik rahatsizligi bulunan ve çesitli sebeplere bagli olarak bunalima giren insanlar için nasil bir mânâ ifade ettigini göstermektedirler.

Osmanlilar, tekke düsüncesini sistemlestirmek, müesseselestirmek ve bu düsünceyi çesitli yol ve teskilatlarla cemiyete aktarmak hususunda önemli hizmetler ifa ettiler. Bu anlayistan hareketledir ki, daha önceki Müslüman devletlerin tekke ve zâviye seyhlerini korumalari an’anesi, Osmanlilarda da aynen devam etti.

Görüldügü gibi, psikolojik, pedagojik ve tibbî problemlere varincaya kadar genis bir hizmet sahasina sahip olan tekke, o devrin mektebidir, hastahanesidir, spor yurdudur, moral kaynagidir, dinlenme kampidir, beldenin güzel sanatlar akademisidir, edebiyat ve fikir ocagidir. Velhasil tekke, insanlarin hayrina olan her seydir. Tekke’nin, tarih boyunca icra ettigi fonksiyonlarini kisaca söyle özetleyebiliriz:

a. Tekkeler, özellikle kurulus yillarinda kendi seyhleri tarafindan seçilen bölgelerde kuruluyorlardi. Bundan dolayi onlar, etraflarindaki insanlarin manevî ihtiyaçlarini temin ederek bölgelerinin insanlarina sahip çikiyorlardi. Böylece, Kur’an’in tavsiye ettigi bir metod olan hikmet ve güzel ögütle insanlari dine ve hakikata çagiriyorlardi.

b. Tekke ve zâviyelerin bir kismi, devlet tarafindan, bilhassa yolculuk için tehlikeli olan yerlerde tesis ediliyorlardi. Bu bakimdan, daglarda korkunç bogaz ve geçitlerde tesis edilen tekkeler, askerî sevk ve idareyi kolaylastirmak, ticarete engel olabilecek eskiya vs. gibi kimselere mani olmak için birer jandarma karakolu vazifesi de görüyorlardi. Böylece tekkeler, kar ve yagmurlu günlerde de ticarî sevkiyatta bulunanlara birer siginak oluyorlardi.

c. Çok genis topraklara sahip olan Osmanli Devleti’nin, merkeze olan uzakliklari dolayisiyle, otoritenin zaaf gösterdigi yerlerde bazi isyanlarin çikmasi normaldi. Devlet, böyle yerlere maas vermek suretiyle devamli bir zâbita kuvveti yerlestirecegine, orada bir zâviyenin kurulmasini daha uygun ve netice itibari ile daha faydali görüyordu. Devlet, tekke vasitasiyle bu neviden dert ve sikintilari ortadan kaldiriyordu.

d. Oturma merkezlerinde (meskûn mahallerde) kurulan dergahlarin gördügü önemli hizmetlerden biri de temel inanç ve kültürün, halk arasindaki birlik ve saglikli bir haberlesmenin saglanmasi idi. Günümüz yayin organlari tarafindan verilen hizmet, o dönemde câmi ve tekkeler vâsitasiyla yerine getiriliyordu. Tamamen vakiflara bagli olan bu müesseseleri hemen her yerlesim biriminde görmek mümkündür. Söz gelimi, Urfa’da Seyh Yalincik, Seyh Tahir, Câbir el-Ensarî, Halil Rahman; Erzurum’da Ibrahim Hakki; Maras’ta Ereglice, Seyyid Mazlum; Sam’da Zeyne’l-Âbidin; Mustafa Pasa tekkesi gibi tekkeler ilk akla gelenler olarak zikr edilebilir.

e. Nihayet tekke ve zâviyelerin zaman zaman ruh ve sinir hastaliklari için tedavi merkezi olarak kullanildigini da biliyoruz. Daha çok telkin ve irsad yolu ile hizmetlerini sürdüren bu sifa yurtlari, çogu zaman bir seyhin önderliginde toplumun bu sahadaki yaralarina çareler ariyordu. Bu seyhlerden bir kisminin da gerçek mânâda doktor (tabib) olduklarini düsündügümüz zaman, tekkelerin bu konudaki hizmetlerinin ne kadar önemli olduklari anlasilir.

Tamamiyle vakiflara bagli olan tekkeler, insanlara yardimi hedeflemislerdi. Devlet, çesitli yollarla bunlara yardimda bulunuyordu. Hatta bu yardimlarin yaygin sekli, kendilerine bagli olan vakif arazilerden vergi almamakti.

Tekkeler, insanlara sunduklari hizmetleri yanisira, dervislerin devamli olarak ikamet ettikleri ve tarikata intisab edenlerin, zikir ve merasimi toplu olarak yaptiklari yerlerdir. Bu sebeple tekkeler mimarî yapi olarak su kisimlardan meydana geliyordu:

1. Semâhâne: Semâhâneler, zikir ve ibadet etmek için hazirlanmis özel sofalardir. Bunlarin sekli tarikatlara göre degisir. Mevlevilerde dönmeyi kolaylastiracak sekilde ortasi yuvarlak bir meydan seklinde yapilir. Semâhâneler ayni zamanda birer mescid vazifesi de görürler. Bu sebeple mihraplari da bulunur. Buralarda cemaatla namaz kilinir. Bazi büyük semâhânelerde kadin ve itibarli insanlar için özel mahfiller de bulunur. Kadinlar, zikri kafes arkasindan seyrederler ki buraya haremden girilir.

2. Türbe: Genellikle tekkelerin içinde bir veya bir kaç kisinin türbesi bulunur ki, bunlar, tekke seyhleri ile yakinlarina aittirler.

3. Çilehâne: Bazi tekkelerde çilehâne denilen los isikli bir bölüm vardir. Dervisler burada çile çekip derece kazanirlar. Mevlevî çilehaneleri ise aydinliktir.

4. Dervis odalari: Tekkelerin de camiler gibi birer avlusu vardir. Oraya bir kapidan girilir. Avlunun etrafinda, medreselerde oldugu gibi sira ile dizilmis odalar bulunur. Önlerinde revak bulunan bu odalara hücre denir. Dervisler ayri ayri bu odalarda yatip kalkarlar.

5. Selamlik: Seyh efendinin dairesidir. Buna meydan evi de denir. Misafirler burada kabul edilir. Burasi ayni zamanda yemek yenen yerdir.

6. Harem: Seyhin ailesi ile birlikte oturdugu ikametgâhidir. Buranin disardan da bir kapisi vardir.

7. Mutfak ve Kiler: Dervislerin, yemeklerini yapmak ve erzaklarim saklamak için avlunun uygun bir yerine yapilmistir.

8. Kahve Ocagi: Kahve pisirilen ve seyhin hizmetinde olanlarin bulunduklari yerdir.

 

IMÂRET

Osmanli toplum hayatinin sosyal gelismesinde önemli rolü bulunan müesseselerden biri de imârettir. Temeli vakif sistemine dayanan imâretin, memleketin kültür ve ekonomik hayatinin gelismesinde de büyük hizmetleri olmustur.

Dar mânâsiyla “asevi” demek olan imâret, genis ve daha kapsamli bir sekilde tarif edilmektedir. Buna göre neredeyse bir sehir veya kasabanin nüvesini teskil eden bir külliye hüviyetini tasimaktadir. Bu açidan bakildigi zaman müessesenin kapsamina câmi, medrese, bimarhâne, kervansaray, kütüphâne, hamam gibi insanlara faydali olan tesisler girmektedir. Imâret külliyesinin kapsamina giren tesislerin azligi veya çoklugu, vakfin imkânlarina göre degisir.

Sosyal birer hayir kurumu olan imâretlerdeki yemeklerin kaliteli olmasina dikkat edilirdi. Bu konu gerek Fâtih, gerekse Kanunî Sultan Süleyman’in vakfiyelerindeki imâret ile ilgili bölümlerde ifade edildigi gibi bizzat imâret mütevellisi, bazan da onun imkânlarindan istifade edenler tarafindan dikkatle izlenirdi. Uygun olmayan ve hijyen sartlarini tasimayan gidalar imârete sokulmazdi. Aksi takdirde gerekli mercilere sikâyetlerde bulunulurdu. Bu sikayetler üzerine gerekli tedbirler alinirdi. Nitekim Zilkade 1177 (Nisan 1764) tarihini tasiyan bir belge Istanbul ve tevabündeki imâretlerde “talebe-i ulûm ve fukuray-i müstahakkîn” için daha önce her gün firinlarinda pisirilen ekmegin (nan-i aziz) unu beyaz ve has oldugundan yenmesi de güzel oluyordu. Fakat bir müddetten beri Degirmenderesi uncularinin verdikleri un karisik oldugundan yenmesi güzel olmadigindan bu firinlarin degistirilmesi ve daha kaliteli un veren firinlardan un alinmasi gerektigi bildirilmektedir. Keza, Bursa Kadisi’na yazilan bir hükümde imârette pisen yemeklerin kaliteli olmasi, kasaplarin en iyi etten imârete vermesi ve mütevellinin bizzat bunu kontrol etmesi gerektigi istenmektedir. Imâretlerde saglik ve temizlik kaidelerine de siki bir sekilde riayet edilirdi. Nitekim XVI. asir ortalarinda Istanbul’a gelip Fâtih külliyesi misafirhanesinde kalan Radiyüddin el-Gazzî, burada karsilanisini söyle anlatir:

“îmârethâneye bakan zat yanimiza gelerek hal ve hatirimizi sorduktan sonra ihtiyaçlarimizin iyi bir sekilde temin edilecegini vaad etti. Dogrusu her seyleri gibi yatak ve yorganlari da temizdi”. Bu sözler, misafirhanenin kurulusundan bir asir sonra dahi yatak ve yorganlarinin ne denli temiz oldugunu ve bu temizlige nasil riayet edildigini göstermektedir.

kimsesiz ve yoksullarin da imkânlarindan istifade ettigi imâretler, sadece yemek vermekle yetinmiyor, ayni zamanda adam basina günde 3-5, hatta bazan 10 akçaya kadar para da veriyordu.

Bütün imâretlerde her seyden önce mektep ve medrese talebesinin ihtiyaçlari temin ediliyordu. Bu da imâretlerin kültür hayatimizda nasil bir fonksiyon icra ettiklerini göstermektedir. Her imâretin, vâkifin sartlarina uygun olarak hazirlanan bir nizamnâmesi (yönetmeligi) bulunur. Bu bakimdan, ögrencilerin imâretlere nasil girecekleri, ne kadar yemek alacaklari, nerede ve nasil oturmalari gerektigine varincaya kadar her türlü hareketleri bir nizama baglanmistir. Istanbul’da talebelerden sonra yemek yiyen fakirlerin en çok bulundugu imâretler, Lâleli, Sehzâde; Üsküdar’da Valide-i Atik ile Mihrimah; Eyyub’te de Mihrisah imâretleri idi.

Cemiyetin daha saglikli olmasi için, ögrenci, fakir ve kimsesizlere yardimda bulunmak gerektigini bilen Osmanli toplumu, bu neviden kurumlan gelistirmek için bütün imkânlarini efer etmisti denebilir. Gerçekten, Orhan Bey’den baslamak üzere Osmanli Devleti’nde pek çok hayir tesisi kuruldugu görülür. Nitekim Orhan Bey, daha isin basinda eski kiliseleri mescid ve medreselere çevirir. Bursa’da yoksullar evi yaptirir ve onlari doyurmak için mallar vakf eder. Yoksullar evindeki bilgin ve hafizlara da maas baglar. Daha önceki müslüman devletlerde de varligina sahid oldugumuz bu müessesenin (imâret) Osmanlilardaki ilk müessisi (kurucusu), Orhan Bey oldu. O, Iznik’in Yenisehir kapisinda bir imâret kurdu. Bu imâretin seyhligini de, dedesi Edebali’nin müridi olan Haci Hasan’a verdi. Orhan Gazi, bu ilk imâretin açilis merasiminde bizzat kendisi hizmet etmis, fakirlere çorba dagitmis, aksam olunca da imâretin kandillerini bizzat kendisi yakmistir. Sultan Orhan’dan sonra oglu Murad da pek çok hayir ve hasenatta bulundu. Bunlar içinde Kaplica nahiyesinde tesis ettigi imâreti ve imâretle ilgili bilgiyi onun 787 (1385) tarihli vakfiyesinden ögreniyoruz. O, ahiret azigi olarak insa ettigi imâretine pek çok arazi vakf etmisti. Vakfiyeye göre hiç kimse imârete inmekten men olunmaz. Hizmetçiler, gelenlere en güzel sekilde hizmet etmek zorundadirlar. Hele fakirlere bu hizmeti daha iyi yapmalilar. Çünkü onlar, kalbi kirik kimselerdir. Imârete inen kimse orada üç gün kalabilir. Bundan sonrasi mütevellinin kararina baglidir. Artik böyle bir baslangiçtan sonra feth edilen her yerde imâret sitelerinin kuruldugu görülür. Kisa bir müddet sonra imâretler, öyle bir artis gösterdi ki, XVIII. asrin sonlarinda, sadece Istanbul imâretleri her gün 30.000′den fazla insani doyurma imkânina sahib olmuslardi. Ayni sekilde 937 (1530) tarihinde yalniz Fâtih imâreti, günde bin kisiden fazla insani doyuruyordu. Hadidî, “Tarih-i Âl-i Osman” adli eserinde, hem kimlerin imâretten istifade ettigini, hem de bunlarin sayisini su ifadelerle dile getirmektedir:

“Yine emr etti bir âli imâret

Imarindan kala sonra emâret

Ki bin kisiye her gün iki nevbet

Verilir as u et ekmek ziyafet

Yaya, atli, misafir u hassu âmi.

Konukluk eyleyüp üç gün tamami.

Nefaisten niam-i vâfir ulfeler

Gece gündüz ziyafetler ederler.”

Meshur seyyahimiz Evliya çelebi (1611-1682) de Istanbul’da bulunan imâretlerin isimlerini verdikten sonra: “Ben, elli yilda on sekiz padisahlik ve krallik yer seyahat ettim. Hiç bir yerde bu kadar hayrat görmedim” diyerek, memleketteki hayir müesseselerinin çoklugundan iftiharla bahs eder.

Dar mânâsiyla “asevi” veya “ashane” demek olan imâretin imkânlarindan istifade edecek olanlar medrese talebesi, câmi veya hayrat hademesi, fakirler ve misafirlerdir. Bundan baska gerçekten dikkat çeken ve baska bir yerde örnegine rastlanamayacak bir istifadeci sinif daha vardir. Bu, kuslar sinifi idi. Gerçi özel olarak hayvanlar için pek çok vakfin kuruldugunu biliyoruz. Fakat bu vakiflarin disinda kalan ve hem kuslarin beslenmesini saglayan hem de çevrenin temizlenmesine katkida bulunan imâretler, bu imkânlarin saglanmasi bakimindan bas vurulan baska bir çaredir. Böylece imâretten kuslar da (yirtici, vahsi kuslar) istifade ediyordu. Nitekim Sultan Ahmed Camii Imâreti’nde, bunlar için, kule gibi bir yer yapilmisti ki, vakfiyesinde yenmeyecek yemeklerin vuhus-i tuyura (vahsi kuslara) burada verilmesi yazilidir. Görüldügü gibi bu, hem artik yemeklerin bosa gitmemesi, hem de ortaligin kirlenmemesi için bas vurulan güzel bir çaredir. Bu vesile ile kuslar da imâretin yemeklerinden nasiplerini almis oluyorlardi.

Biraz önce imâretlerde bir iç nizamin bulundugunu ve herkesin buna göre hareket etmesi gerektigine isaret etmistik. Imâretlerde pisen yemekler ve onlardan istifade edenlerin nasil hareket edeceklerine dair olan hükümler, hemen hemen bütün imâretlerde ayni olmakla beraber biz, kültür tarihimiz bakimindan önem arz eden bu konuyu Müftüzâde Es’ad Bey’den kisaca özetlemek istiyoruz:

“Talebe efendilere “fodla”, çorba, pilav, zerde, bazen de zirve (incir, üzüm, hurma ile pirinç ve sekerden yapilir) gibi çesitli yemekler tevzi olunurdu. Bir fodla 90 dirhem-i atik miktarinda ekmektir. Bazi imâretlerde 45′lik fodlalar da yapilirdi. Bir medreseye yeni kayd olan bir talebeye mülazim istihkaki olan bir tam fodla verilirdi. Bilâhere sahib-i hücre olunca bir misli zam alir. Imâretler, sabah namazi vakti açilir, sabah derslerinden evvel fodlalar dagitilarak talebeye bugday ve arpa unundan veya kirmasindan mamul çorba dagitilir. Bu çorba, imâret içinde “me’kel” denilen yerde her talebeye büyük bir kepçe olarak verilerek taslarla içilirdi. Dersten çiktiktan sonra yagli pirinç çorbasi alinir. Buna bazen de nohut katilirdi… Persembe günleri her imârette zerde, pilav ve Hamidiye ile Lâleli imaretlerinde Pazartesi ile Persembe günleri zerde ve etli pilav yapilarak bolca dagitilir.”

Imâretlerde yemek konusuna büyük bir titizlikle dikkat edilirdi. Yukarida genel olarak verdigimiz bilgiden baska bir de daha açik bir örnek olmasi bakimindan imâret vakfiyesinde bizi ilgilendiren sartlara deginmek yerinde olacaktir:

“Müsarun ileyh vâkif hazretleri, bina olunacak imârette Ramazan geceleri için her gün kirk vukiyye (okka = 1282 gr.) taze et pisirilmesini, sair günlerde sabahlari 15 vukiyyesinin ve aksamlari mütebaki yirmi bes vukiyyesinin pisirilmesini sart etmistir.

Her bayramda dahi körpe ve güzel etten kirk vukiyye pisirilmesini sart ve tayin etmistir.

Cuma ve Regaib ve berat gecelerinde… devam üzre tane pirinç ve zerde pirinç… ve Ramazan gecelerinde devam üzre tane pirinç ve münavebe ile arpa çorbasi ve icasiye pisirilecektir. Bayram günlerinde tane pirinç ve zerde ve zirve pisirilecektir. Bu mübarek günler ve gecelerin gayrinda sabahlari pirinç çorbasi ve aksamlari arpa çorbasi pisirilecektir…

Medrese odalarina her gün pisirilen yemeklerden sabah ve aksam ekmekle beraber birer çanak verilecektir.

Her gün, hususiyle aksamlari misafirlere ziyafet olmak üzere mübarek günlerden maada günlerde tane, pirinç pisirilecek ve beher kimsenin hakki elli dirhem pirinç ve on bes dirhem hâlis yag olacaktir…

Mutfak ve diger mahallerde kullanilan bakir kaplarin kalayi için günde birbuçuk dirhem tayin etmistir…

Vâkif, (Allah, hayratini kabul ve ecr ü mükâfatin mebzul eylesin). Imâret için emanet ve diyânet ve ahlâk-i hamîde sahibi bir de seyh tayin etmistir ki bu zât yemeklerin iyi ve kötüsünü bilecek ve her gün iki defa muayyen saatlerde imârete gelip me’kûlat ve metbuhata nezâret edecek ve yemeklerin harçlarinda veya pisirilislerinde veya lezzet ve rayihalarinda bir kusur ve noksan görecek olursa bunlari islah ve ikmâl kilacak ve tenbihatta bulunacaktir.

Bu seyh, ulema ve sulehadan ve fukaha ve zuafadan gelen misafirlere taam tevzi edecek ve her kim olursa olsun bunlari üç gün ve üç gece agirlayacak ve her birinin hal ve sânina münasip yatak ihzar ile bunlari münasip mahallere yerlestirecek ve hepsine güler yüz gösterecektir. Buna günde sekiz dirhem verilecektir…”

Görüldügü gibi vakfiyenin imâretle ilgili kismindan nakl ettigimiz bu ifâdeler, imâretin nasil olmasi, gelenlerin kaç gün misafir edilmesi ve bunlarin idaresi için hangi sifatlari haiz kimselerin bulunup seçilmesi gerektigini anlatmaktadir. Bundan baska imârette çalisacak kimse ve vazifelileri de burada tafsilatli bir sekilde anlatilmaktadir.

Sadece ögrenci ve memleket fukarasinin ihtiyaçlarinin giderildigi yer olmayan imâretler, ayni zamanda birçok kimseye is imkâni saglayan yerlerdi. Böylece, mütevazi bir sekilde de olsa imâretler, memleketteki issizligin ortadan kalkmasina sebep oluyorlardi. Nitekim sadece Fâtih imâretinde 44 kisiye is imkâni saglanmistir. Bunlar, çalismak suretiyle imâretten maas alan kimselerdi. Kezâ, Isa Bey vakfiyesinden anlasildigina burada da 17 kisiye is imkâni saglanmistir. Halbuki bu imâret pek fazla geliri olmayan ve sultanlarin imâretleri ile mukayese edildigi zaman çok küçük kalan bir kurulustur. Burada özellikle sunu da belirtmek isteriz ki verilen bu rakamlar bütün vakiflarin veya külliyelerin kadrosu degil, sadece imârette çalisanlarin ve bu yolla geçimlerini saglayan kimselerin kadrosudur.

Memleketin iktisadî ve ictimaî hayatinda, irfan, imar ve kültürünün gelismesinde büyük bir hizmet ifa eden imâret müessesesi, ne yazik ki son zamanlarda, memleketin umumî sartlarina bagli olarak vazifesini hakkiyle icra edemez oldu. Bunun üzerine 19 rebiülevvel 1329 tarihinde (20 Mart 1911) çikarilan bir kanunla Istanbul’daki yirmi imâretin onsekizi kapatiliyor, sadece fakirlere bakmak üzere iki tanesi ibka ediliyordu. Nihayet farkina varilan bu hata düzeltilerek, 10 Zilkade 1332 (30 Eylül 1913) de nesredilen baska bir nizamnâme ile (madde 12) yine talebeye mahsus olmak üzere Fâtih, Sehzâde, Nur u Osmaniye ve Valide-i Atik imâretleri tekrar ihya edildiler.

KERVANSARAY

Asirlar boyunca, vakiflarin medeniyet tarihimize kazandirmis oldugu, devrinin mimarî özelligi ve sosyal seviyesini gösteren muhtesem âbideler arasinda kervansaraylarin özel bir yeri bulunmaktadir. Gerçekten, Müslüman toplumlarin ulasim bakimindan meydana getirdigi hayir ve sosyal kurumlarin basinda gelen müesseselerden biri de kervansaraylardir. Din, dil, irk, renk ve mezhep farki gözetmeden herkese hizmet veren bu müesseseler, tarih boyunca önemli fonksiyonlar icra etmislerdir. Uzaktan bakilinca bir kaleyi andiran kervansaraylar, Islâm dünyasinda daha önce kurulan “Ribat”larin bir devamidir. Bundan dolayi, Selçuklu devrine ait vakfiye, kitâbe ve kronik gibi kaynaklarda bunlara, ribat da denilmektedir.

Asli, Farsça “kârbân” olan kervan, günümüz nakil vâsitalarinin sagladigi imkândan yoksun bulunuldugu bir devirde, at, katir ve develerle bir memleketten digerine ticaret esyasi tasiyan kafilelere denir. Gerek böyle ticaret kafileleri ve gerekse bunlara iltihak eden veya kendi basina seyahat eden yolcular, her günkü seyahatin aksaminda, hayvanlarini dinlendirmek, yemleyip, sulamak ve ertesi günkü yola hazirlanmak üzere menzillerde geceyi geçirmek zorunda idiler. Takriben 40 km. araliklarla ve yukarida belirtilen hizmetleri görmek için insa edilen bu neviden binalara kervansaray denir.

Iyi ve liyâkatli bir hükümdarin özelliklerinden bahsederken Nizâmülmülk, onun yol baslarina ribatlar kurmasi gerektigine de temas eder. Demek oluyor ki kervansaraylar, daha baslangiçtan itibaren, sultan ve padisahlarin himayesi altina alinmislardi. Böylece bir sosyal sigorta müessesesi de dogmus oluyordu. Derbent, bogaz vs. gibi menzillerde yapilan kervansaraylar sâyesinde insanlar, rahatça ve emniyet içinde seyahat edebiliyorlardi. Biraz önce de belirtildigi gibi Yol emniyet ve huzurunun saglanmasi sadece müslümanlar için degildi. Nitekim, Türkiye’ye gelen yabanci tüccarlara taninan imtiyazlardan bahsederken Osman Turan: “Yollarda herhangi bir sekilde zarar gören, soyguna ugrayan veya emtiasi denizde batan tüccarlarin mallari, devlet hazinesinden tazmin edilmekteydi ki, bu, Selçuklu Devleti’nin bir devlet sigortasi takib ettigini gösterir. Bu keyfiyet, dünya ticareti tarihi içinde çok ehemmiyetlidir. Zira ticaret tarihi ile ugrasanlar, sigorta müessesesinin zuhurunu XIV. asra Ceneviz ve Venediklilere kadar çikarmaktadirlar.” der. Gerçekten, Selçuklularda sadece malin tazmin edilmesiyle kalinmiyor, ayni zamanda kervan soyucular için de en agir cezalar uygulaniyordu. Demek oluyor ki, ticaret erbabinin mal ve can güvenligi, tamamen devletin himayesi altinda bulunuyordu.

Ekserisi, Islâmî yardimlasma anlayisi neticesi ortaya çikan ve vakiflara bagli bulunan kervansaraylar, iki mühim gaye için insa ediliyorlardi. Bunlar:

a. Zengin ticarî emtia nakleden kervanlara, hudud boylarindan baslamak üzere, tehlikeli bütün bölgelerde gerek düsman çapullarindan, gerek eskiyadan ve gerekse diger baskinlardan korumak için emniyetli ve müstahkem yerler insa etmek. Bu gayenin tahakkuku için, bunlarin etrafi kalin ve mustahkem surlarla çevriliyordu. Surlar üzerinde kule ve burçlar insa edildigi gibi kapilan da demirden yapiliyordu. Böylece kervansaraylar, her türlü tehlikeye karsi koyacak bir müdafaa tertibine sahip oluyorlardi.

b. Kervansaraylarin hedef tuttugu ikinci mühim gâye de, yolcularin konduklari veya geceledikleri yerlerde, onlarin her türlü ihtiyaçlarini temin etmekti. Gerçekten bu maksatla kervansaraylarda vücuda getirilen tesisler dikkate sayandir. Içlerinde yatakhaneleri, ashaneleri, erzak anbarlari, ticarî esyayi koyacak depolar, yolcularin hayvanlarini barindiracak ahirlari, samanliklari, mescidleri, hamamlari, sadirvanlari, hastahaneleri, eczaneleri, yolcularin ayakkabilarini tamir ve fakir yolculara yenisini yapmak için ayakkabicilari, nalbantlari ve bütün bunlarin gelir ve masraflarini idare edecek divan (büro) ve memurlari vardi. Bu muazzam yapilar, bütünüyle vakiftilar. Bu kervansaraylara inen yolcu, zengin olsun fakir olsun bütün ihtiyaçlari, Parasiz olarak karsilanirdi.

Kervansaraylarda hizmet eden kimselerin tavirlarmi da vakfiyelerinden ögrenmek mümkündür. Buna göre hizmetliler, tatli sözlü, güler yüzlü olacaklardir. Gelenlere yorgunluklarini unutturacak derecede nazik davranacaklardir. Onlara karsi öyle hareket edecekler ki, yolcular kendilerini evlerinde hissedeceklerdir.

Askerî gayeler disinda, sadece yolcularin yemek, yatmak ve istirahat etmeleri için kervansaray (Ribat) insasi an’anesi, Islâm âleminde daha ziyade Türkistan’da inkisaf etmisti. Selçuklular bir çok an’ane ile birlikte bunu da Türkistan’dap getirmislerdi. Bu yüzden Anadolu’daki ilk kervansaraylara Ikinci Kiliçarslan (1115-1192) zamaninda raslanmaktadir. Artik bu baslangiçtan sonra özellikle Konya-Kayseri yolu üzerinde pek çok sayida kervansaray insa edildi. Böylece kervansaray insa gelenegi, Ortaasya’da dogmus, Iran’da gelismis ve Anadolu Selçuklulari zamaninda nihaî seklini alarak zirveye ulasmistir. Türkiye’deki han ve kervansaraylari bir katalog halinde veren bir esere göre Türkiye sinirlari içinde 112 Selçuklu, 221 de Osmanli kervansarayi bulunmaktadir.

Kervansaraylarin Ifa ettigi önemli hizmetlerden biri de kisa bir müddet sonra çevrelerinde bir ticaret merkezi meydana getirmis olmalariydi. XIII. Asirda Suriye, Irak, Dogu Anadolu, Kayseri ve Sivas istikametinde ilerleyen yollarin kavsaginda bulunan Karatay Kervansarayi civari, böyle bir merkezdi. Kervansarayin insasindan sekiz sene sonra orada 15 dükkân ve kira getiren evlerin bulunmasi, bu ticarî faaliyet hakkinda bize bir fikir vermektedir.

Bati’nin, para kazanmak gayesiyle ancak XVIII. asrin ortalarinda (1750, Ingiltere) yaptirabildigi otele karsilik müslümanlar, birer ictimaî hayir kurulusu olan kervansaraylari vasitasiyle din farki gözetmeden herkese hizmet edebiliyorlardi. Kervansaraylarin bu hizmetine örnek olmasi bakimindan Evliya Çelebi’nin, Lüleburgaz’daki Sokullu Mehmed Pasa Kervansarayi hakkinda verdigi bilgiyi buraya aliyoruz:

“Bir bâb-i azîm içre kal’a misâl karsu karsuya yüz elli ocak han-i kebirdir. Haremli, develekli, ahirli olup sadece ahuru 3000′den ziyâde hayvan alir. Kapida daima dîbebanlari nigehbânlik ederler. Ba’de’l-asâ kapuda mehterhâne çalinup kapu sedd olunur. Dîdebanlar, vakiftan kandiller yakup dibinde yatarlar. Eger nisfu’l-leylde tasradan misafir gelirse kapuyu açip içeri alirlar. Ma hazar taam getirirler. Amma cihan yikilsa içerden tasra bir âdem birakmazlar. Sart-i vâkif böyledir. Tâ cümle misafirîn kalktikta yine mehterhâne dövülüp herkes malindan haberdar olur. Hancilar, dellallar gibi:

“Ey ümmet-i Muhammed! maliniz, caniniz, atiniz, donunuz tamammidir?” diye rica edüp nidâ ederler. Müsafirin cümlesi “tamamdir Hak sahib-i hayrata rahmet eyleye” dediklerinde bevvablar, vakt-i safî iki dervazeleri küsâde eyleyüp yine kapu dibinde “Gâfil gitmen, bisât gaib etmen, herkesi refik etmen, yürün, Allah âsan getire” deyü duâ ve nasihat ederler.”

Kervansaraylarin küçüklerine han denir. Vakia eski büyük kervansaraylara da han dendigi görülmekte ise de umumiyetle bu tabir küçük kervansaraylar için kullanilir.

Osmanlilar, Iran ve Selçuklu Türklerinde oldugu gibi hanlarim çok büyük yapmamislardir. Onlar, daha ziyade medrese ve hamamlari da dahil olmak üzere bunlarin kullanisli olmasi için plâni küçük tutmuslardir.

Hanlar, ekseriyetle bir büyük avlu etrafinda iki katli olarak yapilmis bulunan binalardir. Hanin sokak tarafindaki cephesinde büyük bir kapisi bulunur. Bu kapinin iki tarafinda genellikle bir kahvehane, bir nalbant ve araba tamircisi bulunur. Kapidan, üstü açik genis bir avluya girilir. Bu avlunun karsi tarafinda ahirlar ve önünde arabalari koymak için bir sundurma ile denkleri ve esyayi koymaya mahsus odalar vardir. Bir taraftan tas bir merdivenle yukaridaki gezinti yerine çikilir. Burasi bir revakla örtülmüstür. Bu gezinti yerine kapilari açilan odalar vardir ki, yolcu orada yatar. Her odanin bir ocagi vardir. Bazi hanlarin ortasinda bir sadirvan ve hayvanlari sulamak için yalaklar oldugu gibi büyük kervansaraylarda küçük bir mescid de bulunur.

Yol güzergâhlarinda yapilan hanlardan baska sehirlerde yapilan hanlar da vardir. Çünkü, kervanlarin esas hedefi olan sehirlerde, bunlara daha çok ihtiyaçlari vardir. Bunun için de sehirlerde ihtiyaca göre irili ufakli pek çok han insa edilirdi. Buralarda yolcular kaldigi gibi herhangi bir is için sehre gelmis olanlarla bekârlar da birer oda tutmak suretiyle kalabilirlerdi. Hanlara ne gece ne de gündüz kadinlar yalniz baslarina giremezlerdi. Ya han kahyasi veya odabasisi, onlara refakat ederek istedikleri ile görüstürürlerdi.

îdare bakimindan kervansaraylar iki kisma ayrilirdi. Büyük bir kismi vakifli idi ki, yolcular buralara parasiz alinirdi. Bunlar, Bati’da hiç bir zaman esine rastlanmayan birer sefkat ve yardim müesseseleriydi. Kervansaraylardan bir kisminin vakfi yoktu. Oralarda yatip kalkan cüz’î bir miktar ücret öderdi.

Anadolu’yu âbideler ülkesi haline getiren bu kervansaraylar, son asirlarda küçülmeye ve sanat degerini kaybetmeye basladilar. O heybetli tas yapilarin yerine kireç sivali, kerpiç hanlar geçti, Yollar eminlesip sehirler büyüdükçe onlar da degerini kaybettiler.

HASTAHANE

Temeli, vakiflara dayanan sosyal müesseleremizden biri de hastahanelerdir. Islâm dünyasinda dâru’s-sifa, dâru’s-sihha, dâru’l-âfiye, bîmaristan, bîmarhâne, maristan, dâru’t-tib, sifâiyye gibi isimlerle anilirlar. Islâm tarihinde tipla ilgilenmeyi Hz. Peygamber devrine kadar götürmek mümkündür. Bilindigi gibi Hz. Peygamber, vahye dayali anlayisi ile insanlari her konuda ilim sahibi olmaya tesvik ediyordu. Islâm ,maddî oldugu kadar manevî alanda, baska bir ifade ile hayatin bütün safhalarinda uygulanan bir sistem olduguna göre Hz. Peygamber’in gayretini sadece ruhanî ve manevî saha ile sinirlandirmak mümkün degildir. Çünkü o, hastalanan kimseleri, dinlerine bakmadan doktorlara gönderiyordu. Nitekim Veda Hacci esnasinda hastalanan Sa’d b. Ebi Vakkas’in tedavi edilmesini, zamanin Arap tabibi ve henüz Müslüman olmayan Hâris b. Kelde es-Sakafî’den istemisti. Keza hastahâne kurulma isi de Hz. Peygamber dönemine kadar uzanmaktadir. Nitekim Hendek Muharebesi esnasinda yaralilarin “Rüfeyde Çadiri” denilen bir çadira kaldirilip orada tedavi edilmelerini istemesi de buna isaret etmektedir. Bu baslangiçtan sonra tam teskilâtli ilk hastahânenin Hicrî 88 (M 707) tarihinde Sam’da Emevî halifesi Velid b. Abdülmelik tarafindan tesis edildigi bilinmektedir. Bununla beraber, Islâm hastahânelerinin en parlak devri daha sonraki Abbasîler döneminde gerçeklesmistir. Nitekim, Harun Resid’in yapilan her caminin yaninda bir hastahânenin açilmasi için emir verdigi rivâyet edilmektedir.

Islâm, insan sagligina önem veren, insanin hastalanmamasi için gereken tedbirlere basvurmasini ve hastalandigi zaman da tedavi edilmesini emreden bir dindir. Bu bakimdan Müslümanlar, hastalara yardim etmek ve onlarin sikintilarini gidermek için elinden gelen çabayi sarf etmekten geri durmadilar. Bu anlayistan hareketle kurulan hastahânelere gelenlerin din, dil ve irklarina bakmadan onlara tibbî yardimda bulunmayi bir vazife telakkî ettiler. Hastalar için böyle düsünen Müslümanlar, tabibler için de ayni seyi uygulamaktan geri kalmadilar. Nitekim XIII. asirda yasayan Ibn Ebî Usaybia (1203-1270) yazdigi “Uyûnu’l-Enba fî Tabakati’l-Etibba” adli eserinde Müslüman hükümdarlari, görevlendirip istihdam ettikleri pek çok Hiristiyan tabibin ismini verir.

Islâm tip tarihinde hastahanelerin egitim bakimindan da önemi büyüktür. Zira buralar, hem tedavi, hem de egitim yeri vazifesi görüyorlardi. Nitekim dâru’t-tib denilen tip medreseleri ayni zamanda hastalara sifa dagitan ve hastahâne vazifesi gören birer müessese idiler.

Islâm dünyasinda hastahâneler sadece bedenî rahatsizliklarla ilgilenmiyor, ayni zamanda ruhî ve psikolojik hastaliklarla da ilgileniyorlardi. Yakubî ile Mes’udî, eserlerinde Bagdad yakininda bulunan bir tekkenin psikiatrik bir müessese olarak akil hastalarinin tedavisine tahsis edildigini belirtirler. Mes’udî’nin ifadesine göre Dayr (Dair) Hizkil akil hastahanesi, Abbasî halifesi el-Mütevekkil (847-861) döneminde, el-Müberred tarafindan ziyaret edilmistir. Demek oluyor ki, adi geçen akil hastahanesi, simdilik belgelerle isbat edilebilen ve sadece akil hastalarinin tedavisine tahsis edilmis en eski psikiatrik hastahâne olmak serefine daha lâyiktir. Çünkü bu müessese, Bati’da ancak XV. asirda ve çok zor sartlarda ortaya çikan hastahânelerle mukayase edilmeyecek kadar bir öncelige sahiptir.

Abbasîler döneminde gelisen hastahaneler, daha sonra hemen hemen her tarafta vakif olarak ortaya çiktilar. Selçuklular zamaninda da gelismesini devam ettiren bu hastahânelerden Sam, Bagdad, Musul ve Mardin’de insa edilenleri pek meshurdur. Anadolu’da gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlilar tarafindan da birçok hastaheâne insa edilmistir. Bu cümleden olmak üzere Kayseri’de Gevher Nesibe (1205), Sivas’ta Izeddin Keykâvus (1217), Divrigi’de Turan Melik (1228), Çankiri’da Cemaleddin Ferahlâla (1238), Konya’da Kemâleddin Karatay (1255), Bursa’da Yildrim Bâyezid (1339), Istanbul’da Fatih (1470), Edirne’de, Bâyezid (1488), Istanbul’da Haseki Hürrem Sultan (1550), Manisa’da Sultan III. Murad (1591), yine Istanbul’da Sultan Ahmed (1671) hastahaneler’ zikredilebilir. Hastahâneler o kadar çogalmis ve faaliyet sahalari o kadar genis tutulmustur ki, A. Süheyl Ünver bunlarin isimlerini tek tek vermekte ve bunlarin vakfiyelerine göre faaliyetlerini anlatip ortaya koymaktadir.

Osmanli devlet ricalinin, diger ilmî ve sosyal müesselerde oldugu gibi sihhî müesselerle de yakindan ilgilendikleri, bu sahanin adamlarini destekleyip koruduklari anlasilmaktadir. Nitekim, daha devletin kurulus yillarinda ilk Osmanli hastahânesinin Sultan Orhan tarafindan Bursa’da açildigi bilinmektedir. Böylece devletin tipla olan ilgisi daha o zamanlarda ortaya çikmis olmaktadir. Bununla beraber, Osmanlilarin, tam teskilâtli diyebilecegimiz ilk hastahânesi, Bursa’da Hicrî 801 (M. 1399) tarihinde Yildirim Bâyezid tarafindan sehrin dogusunda ve Uludagin eteginde kurulmustur. 1400 senesi Mayisinda, Bursa kadisi Molla Fenarî Mehmed b. Hamza tarafindan vakfiyesi tertip edilmis olan bu hastahânede, vazife görmek üzere, Sultan Bâyezid, Memlûk hükümdari Zâhir Berkuk’tan üstad bir tabib göndermesini rica etmis, o da Semseddin Sagîr isminde bir tabib yollarinsti.

Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul’da Sahn-i semân ve Tetimme medreseleri ile Câmi ve imâreti yaptirdiktan sonra bir de hastahâne yaptirir. Hastahâne Hicrî 875 (M. 1470) yilinda hizmete girer. Vakfiyedeki kayitlara göre burasi, hastahâne ile hastalara yemek pisirecek imâreti hâvi olmak üzere iki kisimdi. Hangi din, mezheb ve irka mensub olursa olsun, hastahaneye hazakat sahibi iki tabib ve yardimcilari ile, hastalarin ilaçlarini hazirlayan bir eczaci, bir göz hekimi ve bir cerrah tayin edilmesi vâkifin sartlan arasinda yer almaktadir. Yine vakfiyeye göre tabiplerin her birine günde yirmi, eczaciya alti,, göz hekimi ile cerraha sekizer akça verilecektir. Bundan baska, hastalara bakacak hizmetçiler, kâtipler, asçilar, vekilharçlar vs. gibi hizmetliler sinifinin durumu da en ince teferruatina varincaya kadar vakfiyede açiklanmistir.

Bu hastahânede, mevcud hastalardan baska, hariçten ayakta tedavi için gelen fakir hastalar, haftada bir gün muayene edilerek ihtiyaçlari olan ilaçlar, karsiliksiz olarak kendilerine verilirdi. Günümüzde oldugu gibi asçilar, tabiblerin isteklerine göre yemek pisiriyorlardi.

Osmanli diyarinda kurulan önemli hastahânelerden biri de Kanunî Sultan Süleyman tarafindan tesis edileni idi. 965 (M. 1557) tarihinde tertip edilen vakfiyeye göre, Süleymaniye dâru’s-sifâsi kadrosunda birisi otuz akça yevmiyeli bashekim olmak üzere digerleri yirmi ve on akça yevmiyeli üç hekim; biri alti digeri üç akça yevmiyeli iki cerrah ile ayni yevmiyeli iki göz hekimi ve bir eczaci ile iki eczaci kalfasi, bir vekilharç, bir kâtip, dört serbetçi (surup yapan) bir kilerci, hastalara hizmet eden ve akil hastalarini zapteden dört kayyum, iki çamasirci, bir berber ve bir tellâk vardi. Her gün kullanilacak ilâç için, bashekimin emrine üçyüz akça gibi külliyetli miktarda bir para verilmisti.

Süleymaniye hastahânesinde akil hastalan için ayri bir kogus bulunmaktaydi. Her sabah erken saatlerde açilan hastahânede hariçten gelen hastalar da ögle vaktine kadar muayene edilirlerdi.

Süleymaniye hastahanesinden baska tip medresesine yirmi akça yevmiyeli bir müderris (profesör) tayin edilmisti ki, bunun vazifesi, nazarî tip bilgisini ögrenecek olan talebeye ders vermekti.”

Islâm dünyasinda ilim ve ibadet birbirinden ayrilmayan iki unsur olarak kabul edildigi için tip ilmi ve hastahânelerle ilgilenmek bir emir olarak telâkkî ediliyordu. Hattâ, Emevî halifesi Velid tarafindan Sam’da kurulan tam teskilâtli ilk hastahaneden önce de tip ilmi câmilerde tedris ediliyordu. Islâm egitim tarihi ile ugrasanlar, bunu yakindan bilirler. Keza yine Emevîler döneminde Fustat’ta Zukaku’l-Kanadil adi verilen ve cüzzamlilara bakan bir hastahâne açilmisti. Bu gelismeler, Islâm dünyasinda tibbî bazi kesiflere de sebep olmustu. Nitekim kan dolasiminin kesfi, mikrop ve diger bazi hastaliklara ait ilâçlarin bulunmasi, ilk akla gelenler arasinda zikredilebilir. Buna karsilik Bati dünyasinda herhangi bir ilaçla tedavi olmak, taniya güvensizlik olarak kabul ediliyordu. Dinden baska ilâç aramak, mânevî ilaçlardan baskasini kullanmak, hele hekim olarak, eliyle bir seyler yapmak, cerrah araçlari kullanmak büyük bir serefsizlikti. Hastalanan veya yaralanan bir hiristiyan, önce bütün günahlarini itiraf edecek, daha sonra Isa’nin eti diye kutsal ekmegi yiyecek ve sonra da Allah’a güvenecektir. Batida, hastalarin alindigi yurtlar XII. asirdan sonra kuruldu. Bu da Haçli seferleri vâsitasiyle taninan Araplar örnek alinmak suretiyle gerçeklesti. Bununla beraber buralarda hekim bulunmazdi. Kilisenin anlayisina göre hasta bakimi, iyi etmek için degil, sadece izdiraplari hafifletmek içindir. Bu hastahânelerin ilklerinden biri ve zamanindakilerin dediklerine göre en iyisi Paris’teki Hotel-Dieu (Allah’in hani) idi. Bu hastahânede tugla döseli zeminin üzerine saman yigilmisti. Hastalar bu samanlarin üzerinde birbirine sokulup yatiyorlardi. Birinin basi, ötekinin ayaklarina gelecek sekilde siralanmislardi. Ihtiyarlarin yaninda çocuklar, hattâ kadin ve erkek karmakarisik yatmaktaydi. Bulasici hastaliklari olanlar ile sadece hafif bir rahatsizligi bulunanlar yan yana yatmaktaydilar. Tifo hastaligina yakalanmis olan atesler içinde sayiklarken, veremli biri öksürüyor, deri hastaligi olan da derilerini yirta yirta kasiyip kanatiyordu.

Bati dünyasindaki hastahâneler bu durumda iken, Islâm dünyasindaki hastahâneler insani masallar diyarindaki saraylarda yasatiyormus gibi huzur veriyordu. Sigrid Hunke, Islâm dünyasinin hastahânelerinden birinde yatan bir hastanin mektubundan bahseder. Gerçekten, bu mektup okundugu zaman, yukaridaki sözlerimizin günümüz insani için bile bir hikâyeye benzedigini söylemek pek yanlis olmayacaktir. Ama bütün bunlar, Islâm hastahâneleri için tabiî olan bir seydi. Bu mektuptan bazi pasajlari almak suretiyle, Islâm dünyasinin, hastahânelere ne denli ehemmiyet verdigini anlayabiliriz:

“Babacigim, benden para getirmenin lâzim olup olmadigini soruyorsun. Taburcu edilirsem hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalismaya baslamak zorunda kalmayayim diye bes altin verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel. Ben, operasyon salonunun yanindaki ortopedi servisinde yatiyorum. Eger büyük kapidan girersen, güneydeki revak boyunca yürü. Düstükten sonra beni getirdikleri poliklinik oradadir. Orada her hastayi önce asistan hekimler ve ögrenciler muayene eder. Birinin yatmasi gerekmiyorsa reçetesini verirler, o da hemen yandaki hastahâne eczanesinde ilacini yaptirir. Muayeneden sonra beni orada kaydettiler. Sonra bashekime götürdüler. Daha sonra da bir hademe beni erkekler kismina tasidi. Hamama da girdikten sonra tan-i bir hastahâne elbisesi giydirdiler.

“Sonra kütüphaneyi sag tarafta birakir ve bas hekimin ögrencilere ders verdigi büyük konferans salonunu geçersin. Avlunun solundaki koridor, kadinlar tarafina gider, onun için sag tarafi tutmalisin, iç hastaliklari bölümü ile cerrahî kisminin önünden geçmelisin. Eger bir yerden musikî ya da sarki sesi duyarsan, içeriye bir bak. Belki de ben, iyilesmis olanlarin toplanti salonundayimdir. Biz orada mûsikî ve kitaplarla oyalaniriz.

“Bas hekim bu sabah, asistan ve bakicilarla viziteye çiktiginda beni muayene etti, servis hekimine anlamadigim bir seyler not ettirdi. O da sonradan bana, bir gün sonra ayaga kalkabilecegimi ve çok geçmeden taburcu olabilecegimi söyledi. Ama canim buradan çikmak istemiyor. Yataklar yumusak, çarsaflar bembeyaz, battaniyeler yumusak ve kadife gibi. Her odada akar su var, soguk gecelerde her oda isitiliyor. Hemen her gün midesi kaldiranlara kümes hayvanlari ve koyun kizartmalari veriliyor… Sen de sonuncu tavugum kizartilmadan önce gel.”

Kitabin müellifi, bu konuda daha fazla bilgi vermekte ve “bu mektupta anlatilan sartlari hiç tereddütsüz o kadar övündügümüz yirminci yüzyilimiza koyabiliriz” demektedir.

Kaynak: Osmanli tarihi

MEDRESELER

Islâm egitim tarihi içinde müstesna bir yeri bulunan Osmanli medreseleri, orta ve yüksek tahsili gerçeklestiren müesseselerdi. Medrese, memleketin ihtiyaç duydugu kültürü veren ve elemanlari yetistiren bir egitim ve ögretim kurulusudur. Daha önceki devirlerde oldugu Osmanli’da da sahislar tarafindan tesis edilen ve yasamasi için vakiflar kurulan medreselerin hocalarina “müderris” (profesör), yardimcilarina da “muîd” (asistan, arastirma görevlisi) denirdi. Medrese talebesi ise “danismend”, “suhte” veya “talebe” adlariyla anilirdi. “Sibyan Mektebi” veya o seviyede özel egitim görmüs olan kimseler, medreselere giderek muayyen hocalardan bir program dahilinde belirlenmis dersleri okurlardi.Osmanli Devleti, mükemmel bir egitim, askerî ve idarî teskilâta sahip bulunuyordu. Bu teskilât, XVI. asirda, günümüzdeki modern devletlerin teskilâtlari derecesinde muntazam ve mürekkeb bir manzara arzetmektedir. Gerek egitim ve ögretim, gerekse diger teskilâtlarla ilgili durumu daha iyi kavrayabilmek için, binlerce defter ve milyonlarca vesikanin bulundugu Osmanli arsivini görmek gerekir. Kendinden önceki Müslüman devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da medreseleri genel anlamda iki grupta mütalaa etmek gerekir. Bunlar: genel egitim veren medreseler ile özel egitim ve ögretim veren ihtisas medreseleridir.

 

GENEL EGITIM VEREN MEDRESELER

Osmanlilar medreseyi, Selçuklu ve Anadolu beyliklerini örnek alarak kurdular. Bununla beraber Osmanli medreseleri, naklî ilimlerde Sam-Misir, aklî ilimlerde de Bagdat-Semerkant bölgelerinde yetismis ulemadan istifade etmisti. Daha önce de belirtildigi gibi Orhan Gazi, Iznik’te ilk Osmanli medresesini kurdugu zaman Kayseri ve Kahire’de tahsil görmüs olan Davud-i Kayserî’yi ilk müderris olarak tayin etmisti.

Bilindigi üzere Osmanlilar’da medrese egitimi hemen hemen devletin kurulusu ile baslamistir denebilir. Umumî bilgi veren medreselerde “ulûm-i Õâliye” denilen kelam, mantik, belagat, lugat, nahiv, matematik, astronomi, felsefe, tarih ve cografya gibi “âlet ilimleri” denilen ilimlerin yaninda “ulûm-i âliye” denilen Kur’an ilimleri ile hadis ve Islâm hukuku (fikih) gibi ilimler okutulurdu.*

Osmanli ‘Devleti’nin, medenî gelismeye imkân veren birçok konuda oldugu gibi, egitim ve ögretimdeki açik politikasini sonuna kadar devam ettirdigini, ülkeye davet ettigi hocalar ile ilim adamlari sayesinde ögrenmistik. Bu bakimdan, ilk dönemlerde Osmanli medrese sisteminin Anadolu Selçuklu ve yine Anadolu Beyliklerinin medrese sistemi seklinde olacagini kestirmek kolaydir. Bununla beraber daha Yildirim Bâyezid devrinde bir düzenlemeye gidildigi, II. Murad döneminde Edirne’deki Halebiye Medresesi’ndeki* Tetimme ve yine burada Dâru’l-hadis Medresesinin açilmasiyla gelistigi ve nihayet köklü degisikligin Fatih Sultan Mehmed devrinde ortaya çiktigi bilinmektedir. Fatih zamanindaki medrese sistemi, Kanunî Sultan Süleyman’in Süleymaniye Medresesi’ni açmasina kadar devam eder.

Ister klasik dönemde olsun, ister Tanzimat’tan sonraki yeni dönemde olsun genel egitim medreseleri devirlerindeki ilimlerin birlikte okutuldugu medreselerdir.

Istanbul’da Sahn-i semân ve Tetimmeler yapildiktan sonra, Osmanli Devleti hududlari içindeki medreselerde yeni bir düzenlemeye gidildigine daha önce temas edilmisti. Buna göre asagidan yukariya dogru her derecede hangi ders ve kitaplarin ne ölçüde okutulduklarini kesin olarak söylemek pek mümkün görülmemekte ise de bazi vakfiye, kanunnâme ve biyografi sayesinde bunlari tesbit etmek kolaylasmaktadir. Genellikle müderrislerinin aldiklari yevmiye (günlük) miktarina göre de isimlendirilen Osmanli medreseleri, asagidan yukariya dogru söyle bir sira takib ederler:

 

HASIYE-I TECRID (YIRMILI) MEDRESELERI

Bu sinifa giren medreseler, Seyyid Serif Cürcanî’nin Hasiye-i Tecrid adli eserinin adini tasimaktadirlar. Ilm-i Kelâm’a aid olan bu eser, Nâsiruddin Tusî’nin Tecridu’l-Itikad veya Tecridu’l-Kelâm adli eserinin hasiyesidir. Öyle anlasiliyor ki Hasiye-i Tecrid, bu medresede okutulan en önemli ders kitabidir. Belirtilen medresede, bu eserden baska yine Seyyid Serif’in fikha dair olan Serh-i Feraiz’i ve Sa’düddin Teftazanî’nin belagata dair Mutavvel’i okutulmakta idi.Öbür taraftan, bu medresede okutulan eserleri anlayabilmek için “ilm-i Sarf”tan Emsile, Bina, Maksud, Izzî, Merah, “Ilm-i Nahiv”den Avamil, Izhâr, Kâfiye gibi eserleri, Serh-i Isagoci gibi Arapça, Tevali gibi fikih usûlüne dair eserlerin de okunmus olmasi gerekir.

 

MIFTAH (OTUZLU) MEDRESELERI

Bu medreseler de, belagat ilminden Sa’düddin Teftazanî’nin belagata dair eseri olan “Serh-i Miftah”in adini tasimaktadirlar. Bu medreselerde, Serh-i Miftah’tan baska fikihtan Tenkih ve Tavzih, kelâmdan Hasiye-i Tecrid’in devami ve hadisten Mesâbih okutuluyordu. Bununla beraber Hasiye-i Tecrid medreselerinde oldugu gibi bu medreselerde de baska eserlerin okutulmasi gerekir. Nitekim Kâtib Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in otuzlu medreselerde Miftah-i Meânî ve Sadru’s-Seria’nin okutulmasini tayin buyurdugunu söyler.

 

TELVIH (KIRKLI) MEDRESELERI

Müderrisine günlük olarak 40 akça verildigi için kirkli medrese diye anilan bu medreselerde belagattan Miftahu’l-Ulûm, usûl-i fikihtan Tavzih, fikihtan Radiyuddin Hasan Saganî’nin Mesariku Envari’n-Nebeviyye’si, Sadrusseria Ubeydullah b. Ishakî’nin Mesarik’i, hadisten de Begavî’nin Mesabih adli eseri okutuluyordu. Bütün bunlardan baska daha farkli eserler de ders kitabi olarak takib edilmislerdir.

 

ELLILI MEDRESELER

Müderrislerine günlük (yevmiye) 50 akça verilen bu medreseler “Hâric” ve “Dâhil” olmak üzere ikiye ayrilirlar. Kirkli ve Hâric Ellili medreseler, Osmanlilar’dan daha önceki devirlerde Anadolu’da hükümran olan Anadolu Selçuklulari ile Beyliklerin hükümdar, hükümdar aileleri ve vezirlerinin yaptirdiklari medreselerdir. Dâhil medreseleri ise Osmanli padisahlari ile sehzade valideleri, sehzadeler ve padisah kizlarinin yaptirdiklari medreselerdir. Ellili medreselerin Hâric bölümünde: Fikihtan Hidâye, Kelâm’dan Serh-i Mevakif, Hadis’ten Mesâbih okutuluyordu. Dâhil bölümünde ise: Fikih’tan Hidâye, Usûl-i Fikih’tan Telvih, Hadis’ten Buharî, Tefsir’den Kessaf ve Beyzavî okutuluyordu.

 

SAHN-I SEMÂN MEDRESELERI

Daha önce de belirtildigi gibi Sahn-i Semân Medreseleri, Fatih Sultan Mehmed’in Istanbul’da kurdugu külliyede bulunan 8 medresedir. Bu medreseler, Kanunî Sultan Süleyman tarafindan Süleymaniye Medreseleri kuruluncaya kadar en yüksek tahsil veren egitim kurumlari idi. Fatih vakfiyesinde müderrislerine yevmiye 50 akça tayin edilmisse de bazi müderrislerin burada kalarak terakki ettikleri, yani baska medreselere gitmeden yevmiyelerinin, bulunduklari yerde yükseltildigi ve böylece 60, 70, 80, 90 akçaya kadar çikarildiklari görülmektedir. Burada okutulan derslere gelince bunlar, daha öncekilerin bir devami mahiyetinde olmak üzere sunlardir: Fikih’tan Hidâye, Usûl-i Fikih’tan Telvih ve Serh-i Adûd, Hadis’ten Buharî, Tefsir’den Kessaf ve Beyzavî.

Biraz sonra temas edilecegi gibi bütün bunlar, naklî ilimler denilen ilimlerdir. Bunlarin yaninda tip, hendese, hey’et, cografya, mantik gibi aklî ilimlerin de okutuldugunu söyleyebiliriz. Hele Sahn-i Semân içinde bir de Dâru’s-sifa denilen bir tip fakültesinin mevcudiyetini gözönünde bulundurarak burada hem teori hem de pratik olarak tibbin tahsil edildigini söyleyebiliriz.

 

ALTMISLI MEDRESELER

Müderrisine yevmiye 60 akça verilen medreselerdir. Bu medreselerde okutulan dersleri söyle siralamak mümkündür:

Fikih: Hidâye ve Serh-i Feraiz

Usûl-i Fikih: Telvih

Kelâm: Serh-i Mevakif

Hadis: Buharî

Tefsir: Kessaf

Zaman zaman degisiklikler olmakla birlikte medreselerde okutulan bu derslerin yaninda “Cuz’iyât” adi verilen Hikmet (Felsefe), Hesap, Hendese (geometri) Hey’et (astronomi), Cografya, ilm-i zic (astronomi, cetveller), Ilm-i Nücûm (Yildizlar ilmi), tip ve Tesrih de vardir. Son asirlarda bunlara “Koltuk Dersleri” veya “Âlet ilimleri” de denmistir. Asil ilim subesini bitirenler yukarida isimleri verilen müsbet ilimleri tahsil edebilirlerdi. Nitekim bu branslara giren ilimleri Fatih medreselerinde bulunan fazil ve zu’l-cenaheyn (iki kanatli, iki bransta da söz sahibi) denilen âlimlerden ya genel mahiyette veya özel olarak tahsil ederlerdi. Her ne kadar isim olarak bunlara cüz’iyat deniyorsa da bunlar medreselerde bulunan esas derslerdir.

Osmanli dönemi genel egitim ve ögretim veren medreselerinde gerek aklî, gerekse naklî ilimlerde okutulan dersler zaman zaman degisik olagelmislerdir. Hatta bazi kaynaklarda bu derslerin isimleri manzum olarak verilmislerdir. Örnek olmasi bakimindan bunlardan, Fatih kütüphanesinde 4985 numarali eserin bos bir yerine ilave edilmis ve medreselerde okunan dersleri sira ile manzum olarak bildiren satirlari buraya aliyoruz.

Sarf okusan bir muhterem kisiden

Eline kitabin alsam olmaz mi?

Çalissan aferin dese isiten

Düsmanin bagrini delsen olmaz mi?

Emsile’yi ezber edüp süre gör

Maksud ile muradina ire gör

Izzî bilüb kaideye gire gör

Merah’i bir hosça bilsen olmaz mi?

Avamil ne derse âmil ol sen de

Misbah ile nur-i ilmi bul sen de.

Kâfiye’yi Câmi ile bilsen de

Kendini âlâ eylesen olmaz mi?

Mantik’in çok olur kiyl ile kali

Hacegâni hûb yazmistir akvali

Kutbeddin’den bilmek için eskâli

Seyyid-i Hasiye’yi bulsan olmaz mi?

Telhis’in dersine gark olup yanup

Muhtasar sözüne Mütavvel katup

Miftah’in üstüne Seyyid’i tutup

Ilim deryasina dalsam olmaz mi?

Menâr’in üstüne tut Ibn-i Melek

Tavzih u Telvih’e eris giderek

Pezdevî’de hâsil eylesen gerek

Usûlü mahlûlün alsan olmaz mi?

Bunlardan baska, Cüz’iyât denilen müsbet ilimler ile ilgili olarak da siirler kaleme alinmistir:

Hikmetten oku hem cüz’iyati

Fehm et cihani seyreder cihati

Hendese ilmin okursan evvel

Eskâl-i tesis serhin bil eshel

Ilm-i hesaptan oku hülasa

Ibn-i celi bul ersin havasa

Bil ilm-i hey’et bul Serh-i Çagmin

Berçendî’yi kil halline tayin

Ilm-i amelden bil usturlabi

Üç bist bâbi seyret dolabi

Rub’u Müceyyeb dogru ameldir

Oku amel kil kim bî-bedeldir.

Rub’u mukantar bil eyle seyran

Cografiya bil Takvim-i Büldan

Bil ilm-i ziycten fasl-i Tusî

Takvimin ol dürür ziba arusi

Ilm-i Nücum’dan ahkâmi bulma

Olacak olursan bos yorulma

Ahkâm-i necmi bilmek haterdir

Ahkâm-i ser’î bil muteberdir.

Okut ulumu cüz ile bile

Tesrih ilmin Tibb-i Nebiyle

Tesrihi seyret görsen de san’at

Tib ilmini bil, bul tende sihhat

 

SÜLEYMANIYE MEDRESELERI

Osmanli medrese sistemindeki en büyük gelismelerden biri de süphesiz ki, Kanunî Sultan Süleyman döneminde meydana gelmisti. Kanunî devri, her sahada oldugu gibi medrese teskilâtinda da zirveyi ifade eder. Fatih Sultan Mehmed’in Sahn-i Semân medreselerinde Dâru’s-sifa olmakla beraber henüz tip ve matematik fakülteleri yoktu. Bu medreselerde tefsir, hadis, kelâm ve edebiyat gibi dersler okutuluyordu. Bununla beraber buraya gelecek olan ögrenciler, günümüzün ifadesiyle ilk ve orta tahsillerinde matematik, geometri, astronomi gibi dersleri daha önce gördüklerinden bu neviden fen bilimlerine vâkif idiler.

Günün sartlari ve ihtiyaçlari gözönüne alinarak Süleymaniye medreselerine Tib, Riyaziye (matematik) ve Dâru’l-hadis ilave edildi. Süleymaniye Vakfiyesi’nden anlasildigina göre, Süleymaniye Câmii’nin kuzey tarafina düsen kisimda medrese-i evvel ve sâni denilen birinci ve ikinci medreselerle, kuzey doguda bir hamam, kible tarafinda bir dâru’l-hadis, caminin tam güneyine tesadüf eden kisminda medrese-i rabi’ (4. medrese), bunun dogusunda da medrese-i sâlis (3. medrese), câminin güney batisinda tip medresesi ve eczahâne, câminin bati kismina düsen tarafinda ise imâret, tabhâne ve dâru’s-sifa denilen hastahâne yapilmisti. Demek oluyor ki, Kanunî Sultan Süleyman tarafindan vücuda getirilen medreseler manzûmesi (üniversite), Dâru’l-hadis, Tib, Riyaziye, Tabiiyye, Din, Hukuk ve Edebî tedrisat yapilan fakültelerden tesekkül ediyordu. Ayrica hastahâne, imâret, hamam, tabhâne vesair müstemilat bütün bu siteyi (külliyeyi) meydana getirmisti.

Câmi, medrese ve diger tesislerin temeli 7 Cemaziyelevvel 957 (24 Mayis 1550) senesi Persembe günü atilmis, Seyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi tarafindan mihrabin temel tasi konmustu. Câmi, Sevval 963 (Agustos 1556) da bitmis ise de diger tesislerin bitis tarihi daha sonralari olmustur. Süleymaniye medreseleri içinde en yüksek olan Dâru’l-hadis idi. Müderrisi yevmiye 100 akça aliyordu. Diger müderrislerin yevmiyesi ise 60 akça idi.

Hâriç ve Dâhil derslerini gören bir ögrenci Hukuk, Ilâhiyat ve Edebiyat Fakültesi durumunda bulunan Sahn-i Semân medreselerine girmeyerek Riyaziyât ve Tip Fakültesi derslerini takib edecekse Musila-i Süleymaniye denilen medreselere devam eder. Buradan mezun olduktan sonra Süleymaniye Medresesi’ne devam edip yüksek tahsil yapabilirdi.

Böyle bir sistemle Kanunî, bir tarafdan Sahn-i Semân medreselerinin üstünde medreseler kurmayi gerçeklestirirken, bir taraftan da Osmanli medreselerinin pâyelerini yeni bir sisteme göre tanzim etmis oluyordu. Buna göre Osmanli medreselerinin asagidan yukariya dogru su sekli aldigi görülür:

1. Ibtida-i Hâric Medreseleri

2. Hareket-i Hâric Medreseleri

3. Ibtida-i Dâhil Medreseleri

4. Hareket-i Dâhil Medreseleri

5. Musila-i Sahn Medreseleri

6. Sahn-i Seman Medreseleri

7. Ibtida-i Altmisli Medreseleri

8. Hareket-i Altmisli Medreseleri

9. Musila-i Süleymaniye Medreseleri

10. Süleymaniye Medreseleri

11. Dâru’l-Hadis Medreseleri.

Görüldügü gibi Kanunî Sultan Süleyman devrinin en yüksek pâyeli medresesi, Süleymaniye Dâru’l-Hadisi idi. Daha sonraki dönemlerde Osmanlilarda birçok Dâru’l-Hadis açilmakla beraber Süleymaniye Dâru’l- Hadisi, devletin son dönemlerine kadar bu pâyesini muhafaza etmistir.

Bütün bunlardan anlasildigina göre Süleymaniye ile birlikte en yüksek müderrislik derecesi de Süleymaniye müderrisligi oluyordu. Süleymaniye müderrisligi için söyle bir sira takib ediliyordu. Buna göre sira ile ibtida-i altmisli, yani altmis akçali yevmiyeden baslayarak Hareket-i altmisli, Musila-i Süleymaniye, Hamise-i Süleymaniye,* Süleymaniye ve nihayet Dâru’l-Hadis-i Süleymaniye gelirdi. Bu medreselerde kaç müderrisin olacagi belli idi. Sayilarinda artis olmazdi.

Ibtida-i Altmisli denilen ve altmis akça yevmiye alan müderrislerin sayisi 48 rakaminda dondurulmustu. Bu derecede bulunan bir müderris, terfi ettigi zaman daha yüksek bir dereceye hareket ettigi için buna Hareket-i Altmisli denilmisti. Yevmiyesi daha öncekinin ayni idi. Buna karsilik müderrislik derecesi daha yüksekti. Bunlarin sayilari da otuz iki idi. Buradan terfi eden birisi Musila-i Süleymaniye denilen ve kendisini Süleymaniye müderrisligine götürecek olan dereceye yükselirdi.

Musila-i Süleymaniye müderrisligi, “kibar-i müderrisîn” denilen müderrisliklerin ilk kademesi idi. Bundan sonra Hamise-i Süleymaniye, daha sonra da Süleymaniye’nin dört müderrisinden birinin müderrisligi ve en sonunda da Dâru’l-Hadis müderrisligi gelirdi.

Osmanli Devleti’nde, pâye itibariyle Dâru’l-Hadis medresesinin üstünde bir medrese olmadigi gibi, müderrisliginin üstünde de bir müderrislik bulunmuyordu. Bu bakimdan buranin müderrisi arzu ettigi takdirde “Mahrec Mevleviyetleri”ne dahil Kudüs, Haleb, Eyüb, Selanik, Tirhala, Yenisehir, Galata, Izmir, Sofya, Trabzon ve Girit kadiliklarindan birine tayin edilebilirdi.

Osmanli ilmiye teskilâtinda müderrislerin, protokol ve pâye bakimindan gerek birbirleri ile gerekse kadilarla olan durumlari kanunnâmelerde düzenlenmis bulunmaktadir. Nitekim degerli bir devlet adami olan Tevkiî Abdurrahman Pasa (öl. 1692)’nin 1677-78 siralarinda hazirladigi ve medeniyet tarihimiz için çok degerli olan Kanunnâmesinde bu konuda söyle denilmektedir:

“… Ve müderrislerden Süleymaniye müderrisleri Musila-i Süleymaniye müderrislerine tasaddur eder. Ve Musila-i Süleymaniye müderrisleri altmisli müderrislere tasaddur eder. Ve altmisli müderrisler Sahn müderrislerine tasaddur eder. Ve Musila-i sahn müderrisleri dâhil müderrislerine tasaddur eder. Ve dâhil müderrisleri hâric müderrislerine tasaddur eder.

Ve hâric müderrisleri kudat-i kasabata (kaza ve kasaba kadilari) tasaddur eder. Lâkin bu tasaddur itlâk üzere degildir. Hâriç müderrisleri ile kudat-i kasabat mâ-beynlerinde (aralarinda) ilim irfan ve zat ve zaman itibar olunur. Ve bilcümle kasaba kadisi bir zî san (san, söhret sahibi) kimse olsa elbette hâric müderrislerine tasaddur ettirilir.

Ve medârisin (medreselerin) her sinifinda olan müderrisler, kendi hempâyelerine tasaddurlari zat ve zaman itibariyledir.” Fatih Kanunnâ-mesinde de belirtildigine göre Sahn müderrisi 500 akça yevmiyeli mevleviyetlerden birine geçebilirdi. Hâriç ve Dâhil medreselerinde yevmiye 50 akçaya müderrislik yapanlar, yevmiyesi 300 akça olan kadiliga geçebilirlerdi. Ayni sekilde bunlar, Nisanci veya Defterdarlik gibi önemli memuriyetlere de geçibilirlerdi. Ayrica Sahn-i Semân müderrisleri protokol (tesrifat)da sancakbeylerinden önce gelirlerdi.

Bütün bunlardan baska Iç-il denilen Istanbul, Edirne ve Bursa sehirleriyle bunlarin etraf ve mülhakatindaki medrese müderrislerinden yevmiye yirmi akça alan bir müderris, kadi olmak istedigi zaman yevmiye 45 akçali bir yere kadi olarak tayin edilirdi.

Osmanlilar döneminde ilk defa tedris (egitim-ögretim) hayatina baslayacak olan bir ögrenci, “muhtasarat” denilen dersleri gördükten sonra “Hasiye-i Tecrid” medresesine devam eder. Orada muvaffak olursa müderristen bir belge (icâzet, diploma) almak suretiyle bir yukari derecedeki “Miftah” medresesine devam eder. Ondan sonra Kirkli, Hâric ve Dâhil medreselerinin derslerini gördükten sonra baslangiçta Sahn medreselerine, Süleymaniye’nin kurulusundan sonra da dilerse Sahn-i Semân’a veya Süleymaniye medreselerine devam edebilir. Buralari da tamamladiktan sonra “icâzet” alir. Yani, kendisine müderrislik yapabilecegine dair diploma verilirdi. Cevdet Pasa, Sahn medreselerine gelinceye kadar Osmanli dönemindeki talebenin geçtigi merhaleleri su ifadelerle anlatir:

“Ve talebeden biri danismend olmak murad eylese, ibtida ulemadan bir zata varup Hâric derslerini yani mukaddemat-i ulûmi taallum ve tahsil ettikten sonra ol zatin tavassut ve delâletiyle müderrisînden birine varup ve “Dâhil” derslerini görüp Sahn derslerine kesb-i liyakat eylerdi. Ve Sahn medreselerine dâhil olabilmek için onlarin “idâdiye”si hükmünde bulunan medreselerde ikmal-i ulûm-i mürettebe etmek lâzim gelirdi ki, bunlara “Musila-i Sahn” denilirdi. Ve Sahn medreseleri Fatih Camii Serifi’nin iki tarafindaki kargir ve kursunlu sekiz medresedir ki, Sahn-i Semân denir. Bunlarda sahib-i hücre olan talebe, ulema ve fuzelâdan zatlar olup nicesinin telifat-i makbulesi vardir. Ve bunlarin eskilerine “Muid” denilir ki, medreselerinde müzakereci olup bu medreselerin arkalarinda ve idadiyeleri makaminda sekiz Tetimme medreselerindeki talebeye dahi tedris-i ulûm ederlerdi.”

Osmanli medreselerinde icazet alan müderris adayi “nevbet” denilen sirayi beklerdi. Anadolu’da müderrislik yapmak isteyenler Anadolu, Rumeli’de müderrislik yapmak isteyenler de Rumeli kadiaskerinin belli günlerdeki meclislerine devam edip “Matlab” denilen deftere (Ruznâme) isimlerini kaydettirirlerdi. Ebu’s-Suûd Efendi’nin Rumeli kadiaskerligine kadar muntazam bir mülâzemet defteri olmayip herhangi bir sekilde yolunu bulanlar sira beklemeden mülâzemete geçerken, bundan sonra yedi senede bir mülâzemet usûlü kanun oldu ki, ulemadan her pâyede olanlarin ne kadar mülâzim verecekleri de bu dönemde tesbit edildi. Bununla beraber zaman zaman bu kanuna aykiri olarak degisik zamanlarda mülâzemetler verilir oldu. Ayrica padisah cülûslarinda, padisahin ilk seferinde, savaslardan müzafferiyetlerle dönüsünde veya sehzâde dogumlarinda da mülâzemetler verilir oldu.

Medresedeki dersleri sirasiyla görüp icazet alan ve danismend olan kimse, bundan sonra mülâzemet ve kadiasker defterine kayd olunarak sira beklerdi. Sirasi gelen müderris adayi en alt seviyedeki “Hasiye-i Tecrid” medresesi müderrisligine atanirdi. Bu medrese yirmi ve yirmi besli medresedir. Buradan terfi edince bir derece yüksek olan otuz, daha sonra otuz bes akça yevmiyeli “Miftah” medreselerinden birinin müderrisligine tayin edilirdi. Böylece en üst kademeye kadar çikabilirdi. Medreseyi bitiren askerî sinifa geçmek isterse o zaman kendisine yirmi bin akça ile zeâmetin ilk derecesi verilirdi.

Baslangiçta bütün müderrislerin tayinleri kadiaskerlerin Pâdisaha arz etmeleriyle yapilirken, XVI. asir ortalarindan itibaren Hasiye-i Tecrid, Miftah ve Kirkli medreselerin müderrislerinin kadiasker, daha üst seviyedeki medreselerin müderrislerinin tayinleri ise Seyhülislâm’in sadrazam vasitasiyla inhasi üzerine olmustur.

Osmanli medreselerinde müderrislik yapmak isteyenler ayrica bir imtihana tabi tutulurlardi. Sayet bir medresede münhal yer varsa (bos kadro) ve buraya da birden fazla tâlib bulunuyorsa o zaman imtihan yapilirdi. Bu imtihan için adaylara bir mesele (problem, tez) verilir, takrirleri dinlenir ve bir de risâle yazdirilirdi. Jüri tarafindan dinlenen ve sorulara dogru cevab vermekle birlikte risâlesi kabul edilen aday, müderrislige atanirdi. Müderrislerin imtihaninda kadiaskerler de hazir bulunurlardi. Imtihan, herkese açik olarak bir camide yapilirdi. Sorular, müderrislerin seviyesine göre olurdu.

Osmanlilarda, ilk medresenin kurulusundan ve bilhassa Fatih’in Semâniye medreselerinden sonra belli bir nizam ve kanuna baglanan medrese egitimi ile müderrislik, ufak tefek bazi olaylar bir tarafa birakilacak olursa güzel ve sistemli bir sekilde isliyordu. Fakat XVI. asrin son çeyreginde degisik sebeplerden dolayi egitim ve ögretim müessesesinde bazi aksakliklar görülmeye baslanir. Bunlar, medresenin gerilemesine ve hatta ileride çökmesine sebep olmuslardir. Bu çöküsü durdurmak için zaman zaman basvurulan islâh çalismalari ve bu ugurda harcanan çabalar ile yapilan teklifler fazla tesirli olmamis görünmektedir. Bununla beraber biz, genis bir açiklamada bulunmadan Osmanli medrese ve ilmiye teskilatinin bozulma sebeplerini asagidaki sekilde ismen zikretmekle iktifa ediyoruz. Bunlar: Nüfus kesâfeti, Devletin diger müesseselerindeki bozukluklar, Ulemâ-zâdegân sinifinin dogmasi, Ilmiyeye âid kanun ve geleneklerin çignenmesi, Merkezcilik, Saltanat kavgalari, talebe isyanlari, bencillik, ilmî hürriyetin olmamasi gibi her biri basli basina çöküs sebebi olabilecek maddelerdir.

Biraz önce, bozulmaya tesir eden sebebler olarak gördügümüz hususlarin ortadan kaldirilmasi için degisik zamanlarda fermanlar isdar edilmisti. Fakat bir türlü medreselerin islâhi veya kendini düzeltmesi gibi arzu edilen seyler yapilamiyordu. Zamanimizin teknik medeniyetini meydana getiren yenilesme çaginin gerektirdigi sartlara uymak, degil sadece Osmanli Devleti’nde bütün bir Islâm dünyasinda mümkün görülemiyordu. Halbuki baslangiçta ilmî gelismeye çok müsait olan ve günümüz üniversitelerinin egitimi seviyesinde egitim ve ögretim veren medreselerin bu durumu, pek çok kimseyi üzmekteydi. Zira medrese, artik kendisini, degisen dünya sartlarina uyduramiyor, ilim, teknik ve sanatta takib edilen metodlara yabanci kaliyordu. Bu arada, kurulus dönemindeki kanun ve tüzükleri de hakkiyla tatbik edemiyordu. Iste bunun içindir ki medreselerin disinda yeni bazi okullarin açilmasina ihtiyaç hasil oldu. Özellikle 1770′deki Çesme savasindan sonra Osmanli Devleti artik kendisini yenilemek ihtiyacini hissediyordu. Bu yüzden 18 Kasim 1773 senesinde Mühendishâne-i Bahri-i Hümayûn adi ile denizcilikle ilgili bir okul, Kaptan-i Derya Cezayirli Gazi Hasan Pasa’nin teklifi üzerine açilmis oldu. Ilk hocasi da ayni zat olan bu mekteb, tarih boyunca Osmanli egitim sisteminde bir yenilik olarak kabul edilir. 10 Mayis 1796 senesinde de (III. Selim devri) kara kuvvetleri subayi yetistirmek üzere Mühendishâne-i Berri-i Hümâyun açilmisti. Burada zamanin gerektirdigi hesap ve geometri konulari ile tarih, cografya, astronomi gibi ilimler de okutulurdu. 1826′da Tibhâne-i Âmire ve Cerrah-hâne-i Ma’mûre açilmis olmakla, eskiden beri medrese kisimlari arasinda sayilan Dâru’t-tiblar da medrese disina çikmis oldu.

Daha sonralari degisik isimlerle anilmalarina ve farkli program tatbik etmelerine ragmen baska mektepler de kuruldu. Bunlardan birkaçini tarih sirasina göre vermekle yetinmek istiyoruz.

1838 senesinde açilan Mekteb-i Maarif-i Adliye,

1839 senesinde açilan Mekteb-i Ulûm-i Edebiye,

1847 senesinde açilan Dâru’l-Muallim Rüsdî.

1867 senesinde açilan Mekteb-i Sultanî’ler vs. Böylece medreselerin egitiminden farkli egitim ve ögretim veren ve degisik programlar uygulayan bu mektepler, bozulmaya ve gittikçe ortadan kalkmaya dogru hizla giden medreselerin, üzerinde oturdugu araziyi, yavas yavas ellerinden almaya basladilar. Gerçi ilk bakista bunlar, medreselerin disinda gibi görünmekte iseler de II. Mesrutiyetin ilanini takib eden sene (1909), medreselerde de islâhat tesebbüslerine girisilmis, dinî tedrisat yaninda Türkçe, tarih ve cografya gibi sosyal derslerle, riyaziye, fizik, kimya gibi fen derslerinin okutulmasi için yapilan tesebbüsten de tam bir netice alinamamisti.

Medreselerde asil islahat, Padisah Sultan Mehmed Resâd (1909-1918) devrinde, Seyhülislâm Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi’nin seyhülislâmligi sirasinda ve dört sene süren çalismalar sonunda yapildi. Bu sirada medreselerde yeni bir sistemin tatbikine geçildi. Bu sistemle ilgili layiha, 10 Zilkade 1332 (Ekim 1914) tarihli Ceride-i Ilmiye, nüsha-i fevkalâde de yayinlandi. “Islâh-i Medâris Nizâmnâmesinin Esbâb-i Mûcibe Layihasi” adi ile Istanbul’daki bütün medreseler tek isim altinda toplanacaklardir. Bütün Istanbul medreselerindeki talebeler ayni usûl ve kaideler içinde yetistirileceklerdir. Bunun temini için de bütün medreselerin tek bir isim altinda toplanmasi kararlastirilmistir. Islâm hilafetinin merkezinde bulunmasindan dolayi da bunlara “Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi” adi verilmistir. Nizamnâmenin ikinci maddesinde bu medresenin “tâli kism-i evvel”, “tâli kism-i sâni” ve “âlî” olmak üzere üç kisma ayrildiklari görülür. Her kisimda dört sene egitim görülecektir. Her kisim dörder sinif ve her sinif da dörder subeyi muhtevi olacaktir. Besinci maddede de medresenin idare sekline yer verilmektedir. Buna göre bu medresenin her kisminda birer müdir-i umûmî (genel müdür), sinif ve subelerinde de birer müdür bulunur. Sube müdürleri sinif müdürlerine, sinif müdürleri, müdir-i umûmîlere, müdir-i umumîler ise ders vekâletine baglanmisti.

Dâru’l-Hilâfe Medresesine alinacak talebenin sayisi tesbit edilirke de o günkü medrese talebesinin sayisi göz önünde bulundurulmustu. Buna göre Tâlî siniflara 260, Âlî siniflara ise 200 talebe alinmasi, tedrisatin daha iyi yürütülebilmesi için de her sinifin dört subeye bölünmesi kararlastirilmisti.

Dâru’l-Hilafe’nin âli kismini bitirenler veya disaridan bütün siniflara âid imtihani verenlerden ser’î ilimlerde ihtisas yapmak isteyenler için Sultan Selim Camiî içindeki Yeni Medrese “Medrese-i Cedîde”nin tahsisi ve buna “Medresetu’l-Mutehassisîn” adi verilerek bir genel müdür tarafindan ve özel bir yönetmelikle idaresi uygun görülmüstü. Bu medresenin siniflari kirkar kisilik olacakti.

Dâru’l-Hilâfe medresesinde okuyacak talebenin haftada 24 saat ders görmesi gerekiyordu. Bu derslerin isim ve saatleri, Ceride-i Ilmiye’deki programlara dayanilarak Mübahat S. Kütükoglu tarafindan tesbit edilmis ve semasi çikarilmistir. Bir senelik ögretimden sonra müfredat programinda bazi degisiklikler yapilmis ve Ingilizce, Fransizca, Almanca veya Rusçadan birini geçen talebe bu dili ögrenmek zorunda birakilmisti. Ayrica hergün “münasib bir zamanda” gösterilecek olan beden terbiyesi (egitimi) dersi de bu programa ilave edilmisti.

Dâru’l-Hilâfe medreselerinde dinî ilimler yaninda müsbet ilimlerin de tedris edilmesi, 1923 senesinde Ismail Hakki Baltacioglu’nun “Bugünkü medrese kimyayi camilerde mihraba kadar sokmustur” sözlerine göre modern bir egitim müessesesi haline gelmisti. Yeni bir sistem ve asrin icablarina göre kurulan bu medreseler, akademik bir hüviyet kazanmislardi. Medresetu’l-Mütehassisinin her üç subesinde 500, Dâru’l-Hilâfe medreselerinde ise 7000′e yaklasan bir ögrenci mevcudu vardi. Ayrica, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafindan çikarilan bir nizamnâme ile Anadolu’nun pekçok yerinde hatta büyük köylerde bile imam ve hatip ihtiyacini karsilamak için açilan medreselerin sayisi 465, talebesi de 16.000 civarinda idi. Cumhuriyetin ilânindan dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde Siirt mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadasinin teklifi üzerine Ser’iyye ve ve Evkaf Vekâleti’nin lagvedilir. Ayni tarihte Saruhan mebusu Vâsif Bey ile 50 arkadaiin takriri üzerine görüsmesiz kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün medreseler Maarif Vekâletine devredilmisti. O zamana kadar bu medreselerde egitimine devam eden ögrenciler Dâru’l-fünûn bünyesinde açilan Ilahiyat Fakültesine naklolunmuslardi.

Osmanli Devleti’nde kurulusundan beri itina ile üzerinde durulan egitim ve ögretim sistemi, daha sonralari degisik sebeblerden dolayi geregi gibi uygulanamamis ve hatta eski kanunlar bile tatbik edilemez olmustu. Bilhassa Fatih ve Kanunî devirlerindeki medreselerin, devirlerine göre bir irfan yuvasi olmalari artik mazide kalmisti. Ne talebe ne de hoca kadrosunda yeni metodlarin tatbiki düsünülmemisti. Bu yüzden bozulmaya yüz tutan medreselerin islâhi için çalismalar yapilmisti. Bu sebeple farkli isimlerle degisik tarihlerde çesitli okullarin açildigina daha önce temas edilmisti.

Bilindigi gibi Osmanli Devleti’nde köklü degisiklikler Sultan II. Mahmud zamaninda yapildi. Onun için biz de önemine binaen bu dönemde ilk egitimi mecburi kilan II. Mahmud’un fermanini buraya aynen almak istiyoruz.

Istanbul ve bilâd-i selâse kadilarina hitaben yazilan fermanin metni söyledir:

“Cümleye ma’lumdur ki, ümmet-i Muhammed’denim diyen kâffe-i ehl-i Islâm’a göre ibtida serâit-i islâmiyeyi ve akaid-i diniyesini ögrenip bilmek ba’dehû iktisâb-i maiset için kangi dirlige sulûk edecek ise etmek. Ve’l-hasil her bir seyden evvel zaruriyat-i diniyyeyi ögrenmekligi umur-i dünyeviyenin cümlesine takdim eylemek lâzim iken bir zamandan beri ekser-i nâs analarinin ve babalarinin seyyiesi olarak kendileri kaldiklari misillû evladlarinin cahil kalmasini düsünmeyerek ve Rezzak-i âlem olan Hak Sübhanehu ve Taala Hazretlerine adem-i tevekkül ile hemen akça kazanmak daiyesine düserek çocuklari bes alti yasina vardigi gibi mektepten alip ehl-i hiref (sanatkâr) yanina sâkirdlige verdiklerinden o makûle sabiler küçükten cehaletle büyüyüp sonra dahi okuyup ögrenmeye heves etmediklerine binaen vizr ve veballeri analirinin ve babalarinin boynuna olup yevm-i kiyamette bir taraftan bunlar giriftar-i mes’uliyet ve bir taraftan kendileri duçar-i hiyz u nedâmet olacaklarindan baska maazallahi Taala zamaneyi cehâlet istiabiyle ekser halk diyanetten bi haber olduklarindan bu keyfiyet nusretsizlige sebeb-i mustakil olup Aseman-Allahu Teâlâ böyle giderse min kibeli’r-Rahman terbiye-i sedideyi müstelzim olacagi erbab-i basirete zâhir ve hüveyda olmaktan nâsi ibâd-i müslimini o misillû dünya ve ahiret ukubatindan tahlis ve siyânet lâzim gelmekle imdi emr-i dinde serm ve istihya câiz olmadigina binaen simdiye kadar câhil kalmis olan genç ve ihtiyar bi’l-cümle ümmet-i Muhammed, cahilligin DAREYN’de (dünya ve ahiret) vehametini düsünüp ve bu babta birbirinden utanmayarak hemen Hak’dan utanip kendileri bulunduklari kâr, kisb ve san’at ve hizmetleri arasinda bilmedikleri mesâil-i diniyye ve akaîd-i islâmiyelerini dahi ögrenip bilmekle hasbe’l-imkân sa’y ve gayret ve ol vechle kendilerini Dâreyn selâmetligine irgürmekle sarf ve sa’y ve makderet eylemeleri fariza-i uhde-i diyânetleri oldugundan baska fî mâ ba’d, herkes evladlarini mürahik derecesine varmadikça ve ilmihal ve serait-i islâmiyesini lâyikiyle taallum etmedikçe mektepten alip ustaya vermemek ve murahik olup ustaya vermek derecesine geldikte babasi, babasi yok ise sâir velisi olan kimesne murahik derecesinde oldugunu eger Istanbul sekenesinden ise Istanbul kadisi olan efendi tarafina ve Eyyüb ve Üsküdar ve Galata sükkânindan iseler kadilari efendiler taraflarina, mektep hocasiyle beraber varup ve çocugu dahi getürüp gösterip taraf-i ser’den yedlerine memhur (mühürlü) izin tezkiresi almak ve izin tezkiresi almadikça esnaf taifesi sakirdlige almamak; ve sakirdlige alinmakla esnaf kethüdalarinin dahi re’y ve marifetleri munzam olmak lâzimeden olduguna binaen sâyet esnaftan biri o makule tezkiresiz çocugu sâkirdlige alur ve babasi ve validesi verir ise okudugu mektebin hocasi veyahut mahallesinin imami dogru kadi efendilere haber vermek ve kadi efendiler dahi bu keyfiyeti ihyay-i din-i mübin kaziyesine mebni oldugundan taraflarindan taharri olunarak (arastirilarak) izin tezkiresi almaksizin san’ata verilmis sabi bulunur ise alani ve vereni ve ol esnafin kethüdasini ve haber vermedigi için mektep hocasini li ecli’t-te’dib Bâb-i Âliye inha eylemek. Anasiz-babasiz yetim çocuklar olup da kimesnesizligi sebebiyle zarurî (olarak) bir usta yaninda veyahud bir kimesnenin terbiyesinde bulunur ise ustasi ve gerek mürebbisi olan adam sirf san’at ögrenmeklige ve hizmete hasr etmeyerek günde iki defa mektebe gönderip mürahik oluncaya kadar okutturmak ve kezalik el-haletü hazihî, ustalarda bulunan çocuklar dahi bi tipkiha bu nizama dâhil olarak anasi, babasi veya sâir velisi olanlar ustadan alup mektebe vermek ve kimsesiz olanlari dahi ustalari mektebe verip câhil kalmamasina dikkat etmek ve mektep hocalari dahi mekteplerde bulunan çocuklari güzelce okutup Kur’an-i Azimü’s-sâni ta’lim akabinde her bir çocugun haysiyet ve istidadina göre tecvid ve ilmihal misillû risâleler okutarak serâit-i Islâmiye ve akaid-i diniyelerini ögrenmeklige sa’y ve ikdam eylemek üzere ale’l-umûm tenbih ve ikaz olunmasina irâde-i seniye suduriyle keyfiyet bilâd-i selâse kadilari efendilere baska baska bâ fermân-i âlî tenbih kilinmis olmagla siz dahi âsitanede kâin bi’l-cümle mahallat imamlarini ve mektep hocalarini ve esnaf kethüdalarini tarafiniza celb ederek tenbihat-i mezkûreyi gûs-i hûslarina telkin ve tefhîm ve is bu fermân-i âlînin birer mamzâ (imzali) suretlerini dahi yedlerine ita birle imamlar mahalleleri ahalilerine ve kethüdalar dahi esnaflarina okuyup anlatmak ve mektep hocalari bilip mûcibiyle amel etmek üzere cümlesine geregi gibi tenbih ve te’kide mübaderet ve bi-tevfikihi isbu nizam ve tenbihatin ale’d-devam icra ve istikrari vesâilini istihsâle tarafinizdan dahi bizzat ihtimam ve dikkat eyliyesiz deyü buyruldu.

 

IHTISAS MEDRESELERI

Görüldügü gibi simdiye kadar genel egitim ve ögretime tahsis edilen medreselerin egitim ve ögretim faaliyetleri üzerinde durduk. Halbuki bunlarin disinda da bazi medreseler bulunmaktadir. Bunlar, daha ziyade ihtisasi gerektiren bir dalda agirlikli egitim ve ögretim yapilan medreselerdir. Belli branslarda faaliyet gösteren bu medreseler, Osmanlilardan önceki Islâm dünyasinda olduklari gibi Osmanlilarda da ayni isimle varliklarini devam ettirmislerdir. Klasik dönemde bunlari: Dâru’l-kurra, Dâru’l-hadis ve Dâru’t-tib olmak üzere üç kisma ayirabiliriz. Osmanli dönemi ihtisas medreseleri ile bunlarin fonksiyonlarini daha iyi anlayabilmek için biraz gerilere, yani Osmanli öncesine gitmemizde fayda mülahaza ettigimiz için, Osmanlilarin örnek aldigi bu medreselerin ilk kurulus yillarindan da kisaca bahs etmek icab etmektedir.

 

DÂRU’L-KURRA

“Yer, mekân, ev” gibi anlamlara gelen “dar” ile “okuyan” anlamindaki “kari” kelimesinin çogulu olan “kurra” kelimelerinden meydana gelen “Dâru’l-Kurra”, Kur’an-i Kerim’in ögretildigi, bir bölümünün veya tamaminin ezberletildigi ve kiraat vecihlerinin talim ettirildigi mektepler için kullanilmistir. Bazi Müslüman devletlerde bu müesseselere “Dâru’l-Kur’an” ve “Dâru’l-Huffaz” gibi isimler de verilmistir.

Bilindigi gibi Hz. Peygamber, daha bi’setin (Peygamberlik ve vahyin gelisi) dördüncü senesinde kendi evinden baska gizlice egitim ve ögretim fayetlerinde bulunmak üzere, Safâ tepesinin eteklerinde bulunan ve Beni Mahzûm kabilesinden olan Erkam’in evini kullanmaya baslar. Hz. Peygamber burada hem Müslümanlara, hem de kendisini dinlemek ve buna göre karar vermek isteyenlere Kur’an okuyup ögretiyordu. Böylece burada özellikle Müslümanlara hem Kur’an ögretiyor, hem de inanç ve sabir konusunda onlari egitiyordu. Bunlari nazar-i itibara aldigimiz zaman vahyin baslangicinda kendi evindeki ilk ögretimi bir tarafa birakacak olursak, Islâm dünyasindaki ilk “dâru’l-kurra”nin Erkam b. Ebu’l-Erkam’in evindeki bu dâru’l-kurra, ilk hocanin da bizzat Resulullah oldugu söylenebilir.

Islâm yayilis tarihinde bir dönüm noktasi olarak kabul edilen Akabe bey’atlarindan sonra Hz. Peygamber, Yesriblilere (Medine) Kur’an muallimi (ögreticisi) olarak Mus’ab b. Umeyr’i göndermisti. Böylece, daha kendisi ve ashabi oraya varmadan, oradaki Müslümanlarin gerek Kur’an, gerekse bu sayede Islâm’i ögrenmelerine imkân saglamisti.

Mekke’nin fethinden sonra vilayetlere tayin ettigi valilerden bir kismi, ayni zamanda Kur’an muallimi idi. Bugün, “Mescidu’n-Nebevî” dedigimiz mescidinde çesitli vesilelerle bizzat kendisi Kur’an ögretirken, Suffa’da da hem kendisi hem de Ubâde b. Sâmit gibi kimseler bu konuda ona yardimci oluyorlardi. Bu sayede Suffa ashabi da Kur’an ögrenmis oluyordu. Keza o, mescidlerde Kur’an derslerini tesvik ediyordu. Nitekim, Sahih-i Müslim’de belirtildigine göre Yahya b. Yahya et-Temimî’nin Ebû Hüreyre’den nakledilen uzunca bir hadisinde Resulullah: “Allah’in evlerinden birinde, Allah’in kitabini okumak ve kendi aralarinda mütalaa etmek (tedârüs) üzere toplanan her topluluga Allah, sekinet (iç huzuru, rahatlik) verir, onlari rahmet kaplar, çevrelerinde melekler toplanir ve Allah, onlari meleklerin yaninda anar.” Gerek bu hadis, gerekse daha baska birçok hadiste Kur’an ve onunla ilgili ilmin ögrenilmesinin önemi üzerinde durulur.

Hz. Peygamber’in, Kur’an ögrenmenin önemli vasitalarindan biri olan okuma yazmaya karsi olan ilgisini ortaya koyan olaylardan biri sudur: Bedir savasinda harp esiri olarak karsi taraftan ele geçen her bir esir için dört bin dirheme kadar fiyd-i necât (kurtulus akçasi) takdir edilmis iken, bunlarin okuma yazma bilenlerinden her biri, Medine’li on Müslüman çocuga bunu ögretmek karsiliginda hürriyetlerine kavusabileceklerdi. Zeyd b. Sâbit, bunlardan okuma yazma ögrenen Ensar çocuklarindan biridir.

Dokuz mescidde egitim ve ögretimin devam ettigi Medine’den baska, fethedilen veya yeni kurulan merkezlerde ashabin kiraatta mahir olanlari dersler veriyordu. Dimask (Sam)’da Ümeyye Câmii’ndeki ders halkalarinin bir çogu kiraatla ilgiliydi. Ebu’d-Derdâ burada Kur’an tâlim ettigi için “Muallimu’s-Sam” veya “Kâriu’s-Sam” ünvaniyla anilmisti. Ögrenci sayisinin zaman zaman 1500 sayisinin üstüne çikmasi,onun derslerine olan ragbeti gösterir. Ebu’d-Derda vefat etmeden önce, kiraatini takdir ettigi Fedâle b. Ubeyd el-Ensârî’yi yerine hoca olarak görevlendirmesi için Sam Valisi Muaviye b. Ebi Süfyan’a tavsiyede bulunmustu. Öyle anlasiliyor ki bu durum (kiraat ilmi ile ilgilenme) burada uzun süre devam etmisti. Nitekim seyahatlari sirasinda Dimask’a da ugrayan Ibn Cübeyr (539-614/1144-1217), bu sehirdeki Ümeyye Camii’nde bütün gün devam eden Kur’an dersleri hakkinda tafsilatli bilgi verir. Buna göre sabah namazindan sonra “Sub’” denilen meclisle baslayan kiraat dersleri, ikindiden sonra “Kevseriye” adi verilen derslerle devam ederdi. Burada kendilerine “Kevserî” denilen ve Kur’an’i ezberlemede güçlük çeken yüzlerce kisiye el-Kevser sûresinden itibaren namaz sûreleri ögretilirdi. Birçok merkezde Kur’an dersleri veren ashabtan itibaren, tabiîn ve tebeu’t-tabiîn dönemlerinde degisik lehçelere göre okuyus tarzlari sekillenmeye baslar. Kur’an-i Kerim’in yedi harf üzerine indirilmesi, onun yedi lehçe ile okunmasina ve buna bagli olarak kiraat ilminin dogmasina sebep olmustur. Bizzat Hz. Peygamber, Kur’an’i yedi kiraatla okumus ve bunu ashabina da ögretmisti.

Müslümanlar, hicrî ikinci asrin baslarinda, ashabtan nakledilen bu yedi kiraati temsil eden “Kurra”lar etrafinda toplanarak onlari ögrenmeye basladilar. Böylece câmilerde veya özel yerlerde kurralar etrafinda tesekkül eden halakalarla kiraat ilmi tahsil edilmeye baslandi. Mekke’de Abdullah b. Kesir (öl. 120/737), Medine’de Nâfi b. Abdurrahman (öl. 169/785), Sam’da Ibn Âmir (öl. 118/736), Basra’da Ebû Amr b. Alâ (öl. 154/770) ve Yakub (öl. 205/820), Kûfe’de Hamza b. Habib (öl. 188/803) ile Âsim b. Behdele (öl. 127/744) gibi kimselerin etrafinda ilk kiraat halakalari meydana geldi. Daha sonra bu mevzudaki çalismalara ilaveten saz kiraatlarla ondört kiraat (Kiraat-i erbaa asere) dogdu ki bu konuda birçok eser telif edilmistir. Bu mahsuller, “Kurra halakalari”, “Dâru’l-Kur’anlar”, “Dâru’l-huffaz”lar ve “Dâru’l-kurralar”in müfredatini meydana getirmisti. Buralarda, Kur’an’daki kelime ve ibârelerin telaffuzu ile okunustaki ihtilaflari, nakledenlere isnad ederek bildiren “Ilm-i Kiraat” tahsil edilmistir.

Anadolu Selçuklulari ile Karamanogullari dönemlerinde bu müesseseler “Dâru’l-huffaz” adini almis olup baslica Selçuklular devrinde Konya’da Sâhib Atâ, Ferhûniye (700/1300), Sa’duddin Ömer, Nasuh Bey (715/1315); Karamanogullari döneminde Haci Yahya Bey,Hoca Salman, Has Yusuf Aga, Kadi Imaduddin ve Haci Semseddin Dâru’l-huffazlari tesis olunmustur.

Bilindigi gibi Islâm dünyasinda camiler, uzun süre birçok fonksiyonu birden icra eden mekan olma özelligini koruyorlardi. Bununla beraber egitim ve ögretim faaliyetleri bakimindan da Kur’an ve hadis tahsilinin merkezi özelligini muhafaza ettiler. Buralarda ileri seviyede Kur’an ögrenimi için olusturulan ders halakalari “subÕ” ve “tasdir” diye anildi. Kiraat hocasina “seyhu’l-kiraa”, görevine de “mesihatu’l-kiraa” denildi. Sehir câmilerinde yürütülen Kur’an okutma faaliyeti “mesihatu’l-mescid”, ordugâhlarda yürütülen faaliyetler “mesihatu’l-cünd” ismini aldi. Bu sonuncunun hocalarina “kâriu’l-cünd” de denirdi.

Öyle anlasiliyor ki, Kur’an egitimi için açilan bu müesseselere Islâm dünyasinin hemen her yer ve bölgesinde büyük bir önem verilmistir. Zira burada hem Kur’an’in okunmasi, hem ezberlenmesi, hem de bazi görevlerin yapilmasi bakimindan böyle bir mekâna ihtiyaç vardi. Kaldi ki bu ilim sayesinde Allah kelâmi ögreniliyor ve bunun karsiliginda da sevab kazaniliyordu. Iste bu sebeple her dönemde oldugu gibi Osmanli döneminde de bu isimle ve özel bir ihtimamla açilan adi geçen müesseseyi görmek mümkün olmaktadir.

Osmanli egitim ve ögretim sistemi içinde yer alan ihtisas medreselerinden biri de dâru’l-kurralardir. Osmanlilardan önce oldugu gibi Osmanlilarda da “kari”ler ile câmi hizmetlileri genellikle bu müesseselerden yetisirlerdi. Sibyan mektebini bitiren veya o seviyede özel bir ögrenim görmüs olan bir talebe, bu müesseselerde okumak istedigi zaman, önce en alt seviyedeki bir dâru’l-kurraya girer ve orada hifzini tamamladiktan sonra yüksek seviyedeki bir dâru’l-kurraya devam ederdi. Buralarda “ilm-i kiraat” ve “ilm-i maharic-i hurûf”u ögrenirdi.

Osmanlilar’in, dâru’l-kurralara büyük bir önem verdikleri anlasilmaktadir. Zira gezdigi yerlerdeki dâru’l-kurralarin bazi özellikleri hakkinda bilgi veren Evliya Çelebi (1611-1682), kendi asrinda oldukça fazla sayida dâru’l-kurradan söz etmektedir. Nitekim onun verdigi bilgiye göre Amasya’da dokuz dâru’l-kurra vardi. Bunlardan sadece Sultan Bâyezid dâru’l-kurrasinda 300′den fazla hafiz bulunmakta idi. Bunlarin arasinda kiraat-i seb’a, asere ve takribi bilenler de vardi. Ilk bakista abartili gibi görünen bu bilgi, Amasya Tarihi yazari Hüseyin Hüsameddin’in buradaki mevcud sekiz dâru’l-kurra hakkinda ayrintili bilgi vermesi, Seyahatnâmedeki sayinin abartilmamis oldugunu göstermektedir.

Gerçekten, Evliya Çelebi, gezdigi bütün Osmanli sehirlerindeki dâru’l-kurralar hakkinda tafsilatli bilgiler vermektedir. Nitekim Istanbul, Edirne, Bursa, Erzurum gibi hemen her yerde bir veya daha fazla dâru’l-kurra oldugu anlasilmaktadir. Nitekim Basbakanlik Osmanli Arsivi’nin sadece Cevdet Tasnifinin “Evkaf” ve “Maarif” bölümlerine bakildigi zaman bile karsimiza sayisiz dâru’l-kurra çikacaktir ki, bunlarin büyük bir kismi halk tarafindan vakif suretiyle yapilmis olanlardir. Halkin, dâru’l-kurralara olan bu ilgisi son zamanlara kadar devam etmis görünmektedir. Biz, örnek olmasi bakimindan sadece iki dâru’l-kurra ile ilgili iki arzdan (dilekçe) bir iki cümle nakletmekle yetinmek istiyoruz:

a. “Der-i devlet mekine arz-i dâi-i kemine oldur ki, medine-i Izmir’de Hasan Hoca Mahallesi’nde Keçeciler sükunda vaki Haci Emine Hatun binti Mustafa Efendi medrese-i dâru’l-kurrasi vakfindan almak üzere bâ berât-i âli vazife-i muayene ile seyhu’l-kurra ve müderris olan…”

b. “Der-i devlet mekine arz-i dâi kemine oldur ki, nezâret-i dâilerinde âsûde evkaftan Istanbul’da merhum Üveys Bey’in dâru’l-kurra vakfindan almak üzere…” diye devam eden belgelerdeki bilgiler, bize dâru’l-kurralarin diger Osmanli medreseleri gibi vakiflara bagli oldugunu da göstermektedir.

Dâru’l-kurralar, oralarda ögretilen ilimlerle alakasi bakimindan daha çok câmiler içinde veya çevresinde tesis edilmislerdir. Bugünkü bilgilerimize göre Osmanlilarin ilk dâru’l-kurrasi Bursa’daki Yildirim Bâyezid dâru’l-kurrasidir. Bu dâru’l-kurra, Imam Cezerî’nin gelisiyle Ulu Cami’de açilmisti. Evliya Çelebi, Istanbul dâru’l-kurralarindan bahsederken “evvela ne kadar selâtin camileri, vüzera ve gayri ayân-i kibar camileri varsa her birisinde mutlaka birer dâru’l-kurra bulunur” dedikten sonra müstakil dâru’l-kurralarin isimlerini vermektedir. Böylece Osmanlilarda da, Anadolu Selçuklulari ile Karamanogullari’nin “dâru’l-huffazlari” gibi müstakil binalari bulunan dâru’l-kurralarin mevcudiyetine sahid olmaktayiz.

Osmanli dâru’l-kurralarinda ders kitabi olarak Semseddin Muhammed b. Muhammed el-Cezerî (öl. 833/1429)’nin bizde “Cezerî” diye söhret bulan eseri, ayrica Ebû Muhammed es-Sâtibî’nin “Sâtibî” diye meshur olan “Kaside-i Lâmiye”si okutulurdu. Bundan baska Cezerî’nin Sâtibî’ye yaptigi “Fethu’l-Vahid” adli serhi, Osmanli dâru’l-kurralarinda okutulurdu.

Öyle anlasiliyor ki, Osmanli dâru’l-kurralari, Yildirim Bâyezid devrinde 798 (1395)’de Bursa’ya gelen Imam Cezerî vasitasiyla Sâtibî ve Cezerî tesirinde gelisme göstermislerdir. XVI. asirda Kanunî Sultan Süleyman’in emriyle Sokullu Mehmed Pasa, Misir’da Kur’an ögretimiyle söhret bulan Seyh Ahmedu’l-Misrî’yi Istanbul’a celb ederek Eyyub Camii imamligina tayin etmis ve bu zat, 1006 (1597) tarihine kadar bu câmide “Teysir Tariki” ile kiraat okutmustu. Bu zatin yetistirmis oldugu talebeleri, Osmanli Devleti’nin muhtelif sehirlerine dagilarak kiraat ilmini okutmuslardir. Hicrî 1000 (M. 1591) tarihinden sonra “Teysir Tariki”, “Islâmbol Tariki” adiyla meshur olmaya baslamisti.

Gerek ezberletilmek istenilen Kur’an-i Kerim’in, gerekse ögretilmek istenilen diger ilimlerin özellikleri bakimindan dâru’l-kurralarda sik sik tekrar ve uygulamaya dayanan bir ögretim metodunun takib edildigi anlasilmaktadir. Bu uygulamada câmiler, âdeta birer labaratuar olarak kullanilmislardir. Bununla beraber dâru’l-kurra mezunlarinin imâmet ve müezzinlik gibi câmi hizmetleri de yapabilecekleri göz önüne alinarak itikad ve amele müteallik yeterli ilm-i hal bilgilerinin, diger medreselerde takib edilen metodlarla tedris olunmalari gerekir.

Türkiye’deki dâru’l-kurralar, 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayili Tevhid-i Tedrisât Kanunu’nun 2. maddesi geregince bütün diger okullar gibi Maarif Vekâleti’ne baglanmak istenmisse de zamanin Diyanet Isleri Baskani Rifat Börekçi’nin, bu kurumlarin birer ihtisas okulu olduklari için baskanliga bagli olarak ögretime devam etmesi gerektigi yolundaki israrlari sonucu, Kur’an kurslarina dönüserek varliklarini devam ettirme imkâni bulmuslardir.

 

DÂRU’L-HADIS

“Yer, mekân, ev” gibi anlamlara gelen “dâr” ile “hadis” kelimelerinden meydana gelen “Dâru’l-hadis”, Hz. Peygamber’in söz fiil ve takrirlerinden ibaret olan hadis tedris ve tedkiklerinin yapildigi yer demektir. Bunun içindir ki bu müesseselere “dâru’s-sünne”, “dâru’s-sünneti’n-nebeviye” veya “dâru’s-sünneti’l-Muhammediye” gibi isimler de verilmistir.

Hz. Peygamber’in, vahyin ilk yillarinda Mekke’de ilk dersleri verdigi Erkam b. Ebu’l-Erkam’in evi, “ilk dâru’l-kurra” olarak kabul edilebilecegi gibi, ilk “dâru’l-hadis” olarak da kabul edilebilir.

Islâm tarihi boyunca mescidlerde degisik ilimlerin okutuldugu meclislerin kuruldugu bilinmektedir.Fakat zamanla bilhassa hadis ögrenimi için mescidler çok önemli görevler yüklendiler. Genel olarak hadislerin müzakere edilip yazdirildigi meclislere “meclisü’l-ilm” veya “meclisü’l-imlâ” denirdi. Bu meclislere, talebenin hocanin etrafinda toplanmasindan dolayi Hz. Peygamber döneminden itibaren “halaka” da denilmistir.

Dâru’l-hadis adi ile ilk defa müstakil bir ögretim müessesesi, Haleb Atabeklerinden Nureddin Mahmud b. Zengi (541-569 / 1146-1174) tarafindan Sam (Dimask)’da açilmistir. Bu dâru’l-hadis, kurucusuna nisbetle “en-Nuriye” diye adlandirilmistir. Bu müessese, büyük muhaddis ve tarihçi Ibn Asakir (öl. 571 / 1175) adina yaptirilmistir. Bunlarin ikincisi Musul’da açilmis olup, bunlari takiben Eyyubîler’den el-Melikü’l-Kâmil, “el-Medresetu’l-Kâmiliyye” (622/1225)’yi, el-Melikü’l-Esref de Sam’da “el-Medresetu’l-Esrefiyye’yi tesis ettiler. Yine bu siralarda Seyfeddin Mahmud b. Urve (öl. 620/1223) adina “Dâru’l-Hadis-i Urviyye”nin Sam’da (Dimask) Ümeyye Câmii dâhilinde açildigini ögrenmekteyiz. Bu ilk dönemden sonra pek çok yerde benzer isimle ögretim müesseselerinin açildigi görülmektedir. Nitekim Osmanli öncesi Anadolu sehirlerinde de bu gaye ile kurulmus ihtisas medreselerine tesadüf edilmektedir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin meshur veziri Sâhib Atâ, Konya’da Ince Minare Dâru’l-hadisi’ni, Ilhanli veziri Semseddin Cüveynî, Sivas’ta Çifte Minare Dâru’l-Hadisi (670/1271-72)’ni kurmuslardi.

Öyle anlasiliyor ki, Osmanli öncesinde de Dâru’l-hadis hocaliginin payesi en yüksek payelerden biridir. Burada hocalik yapabilecek olanlarin hadis ilminde en üst seviyede bir bilgiye sahip olmasi gerektigi gibi rivayet ve dirayet ilmini en iyi bilenlerden olmalidir.

Dâru’l-hadis gelenegini devam ettiren Osmanlilar da hadis ilminin egitim ve ögretimi için ayni isimle müstakil eserler kurdular. Osmanlilar döneminde ilk dâru’l-hadisin Sultan I. Murad döneminde Çandarli Hayreddin Pasa tarafindan iznik’te yaptirildigi bilinmektedir. Ancak bu eserden günümüze hiç bir iz kalmamistir. Bundan baska Bursa’da Kale içinde Yerkapi yakinindaki dâru’l-hadis sahasindan bahsedilmis olmasi, bu bölgede de daha devletin kurulus döneminde bir dâru’l-hadis yapildigini düsünmemize imkân vermektedir. Bununla beraber ilk devir Osmanli dâru’l-hadislerinin en meshuru, Sultan II. Murad tarafindan Edirne’de Tunca nehrinin kenarinda 1435 senesi Nisan’inda yaptirilan dâru’l-hadistir. Bu dâru’l-hadis, Osmanli medrese teskilâtinda bir dönüm noktasi olarak görülmektedir. Bugün, binasindan hiçbir iz kalmayan bu dâru’l-hadisin ilk müderrisi Fahreddin-i Acemî’dir. Tabakat kitaplarinin verdigi bilgiler isiginda bu medresenin baslangicindan XVIII. yüzyila kadar olan müderris kadrosunu tesbit etmek mümkündür.

Fâtih Sultan Mehmed’in Istanbul’u fethinden sonra burada yaptirilan Fatih külliyesi bünyesinde dâru’l-hadis bulunmadigina daha önce temas edilmisti. Muhtemelen Fâtih, babasi Sultan II. Murad’in Edirne’de yaptirip ve yüksek bir pâye verdigi Dâru’l-Hadis Medresesi’ni ikinci plana düsürmemek için Istanbul’da kurdugu külliyesinde dâru’l-hadise yer vermemistir. Nitekim bu devirde Edirne Dâru’l-hadisi ile Fatih Semâniye Medreseleri’nin müderrisleri ayni pâyeye sahip olup her ikisi de günde (yevmiye) 50 akça aliyordu. Gerçekten Fâtih Sultan Mehmed, daha sonra kendisine hoca ve vezir edinecegi Sinan Pasa’yi Edirne Dâru’l-hadisi’ne müderris tayin etmisti. Bundan sonra gerek bizzat Fâtih, gerekse ondan sonra gelen Osmanli Padisahlari’nin zamanlarinda birçok Dâru’l-hadis yaptirilmistir. Böylece sayilarinda büyük bir artis görülen dâru’l-hadisler, bânilerinin isimleri ile zikredilmeye baslanir. Nitekim Istanbul’daki ilk dâru’l-hadisin Kanunî tarafindan açilmis olmasindan dolayi “Süleymaniye Dâru’l-hadisi” adini aldigini biliyoruz. Dâru’l-hadislerin bu artisi, Osmanli ülkesinin her tarafina yayilmis bulunuyordu. Sadece Istanbul’da hicrî 1300 (miladî 1882) senesinde yapilan nüfus sayimi için bastirilan istatistige göre Istanbul’da bulunan dâru’l-hadislerin isim ve sayilarini ögrenebiliyoruz. Buna göre belirtilen senede Istanbul’da mevcud olan ve faaliyetlerine devam eden dâru’l-hadisler sunlardir: Haci Besir Aga (Eyyup’te Baba Haydar), Izzet Efendi (Sultan Selim’de Çiragi Hamza), Misli Ali Efendi (Otlukçu Yokusu), Hulusi Efendi (Otlukçu Yokusu), Bosnevî (Horhor), Baba Mahmud Bekir Aga (Sehzâdebasi), Papaz-zâde (Koska), Damad Ibrahim Pasa (Sehzâdebasi), Hasan Aga (Kalender-hâne), Süleymaniye (Tiryaki Çarsisi) ve Süleymaniye (Dökmeciler). Burada hemen sunu de belirtelim ki, Istanbul medreseleri arasinda, baslangiçta dâru’l-hadis iken sonradan terk edilenler bulundugu gibi, baslangiçta dâru’l-hadis olmayip sonradan dâru’l-hadis haline getirilenler de vardir.

Osmanli dâru’l-hadislerinde hadis ve ilimlerinden baska tefsir gibi diger Islâmî ilimlerin de okutuldugu anlasilmaktadir. Hadisten Buharî, Müslim, Mesarik gibi muteber eser ve serhleri okutulurdu. Bu medreselerde ders okutan müderrislere “Muhaddis” denirdi. Buralara ögrenci olarak girebilmek için genel egitim veren medreseleri ikmâl etmek gerekirdi. Dâru’l-hadisler de kendi aralarinda çesitli seviye ve kademelere ayrilirlardi.

Burada sunu da belirtmek gerekir ki Osmanli dâru’l-hadislerinde okutulan hadis, baska bir ifadeyle ders kitaplari meselesi kesin olarak açikliga kavusturulmus degildir. Biraz önce ders kitaplarindan bahs ederken, okutulduklarini söyledigimiz kitaplar, daha ziyade Süleymaniye Külliyesi Vakfiyesi’nin dâru’l-hadisle ilgili bölümünde müderrisin vasiflari sayilirken bazi kelimelerin birer sifat mi, yoksa bu isimleri tasiyan Mesabih ve Mesarik gibi hadis kitaplarinin isimlerini tasiyan eserlere mi ait oldugu kesin olarak anlasilamamaktadir. Biraz önce temas edilen Buharî ve Müslim bir tarafa birakilacak olursa herhalde hadisten okunacak kitaplar vakif sahibi tarafindan degil, müderrisin kendi arzusu istikametinde olmustur.

Mimarî yönden genel medreselerden farkli olmayan dâru’l-hadisler, halkin egitilmesinde, birlik ve beraberligin saglanmasinda hizmet veren egitim müesseselerinden biri olmuslardir. Gerek kurulus döneminde, gerekse duraklama ve gerileme dönemlerinde büyük hizmetler görmüslerdi.

 

DÂRU’T-TIB

Islâm dünyasinda tib egitim ve ögretimi ile tedavinin birlikte yürütüldügü müesseseler, “Dâru’t-tib”, “Dâru’s-sifa”, “Dâru’s-sihha”, “Dâru’l-merza”, “Sifahâne”, “Mâristan”,”Bimaristan”, “Dâru’l-afiye” ve “Bimarhane” gibi isimlerle anilmaktadir.

Islâm’dan önce Arap tibbi, genellikle tecrübeye dayaniyordu. Bununla beraber onlar, daha ziyade bitki ve özellikle çöl bitkilerini ilaç olarak kullaniyorlardi. Islâm’in gelisi ile tib için yeni ufuk ve kapilar açilmaya baslandi. Çünkü bizzat Hz. Peygamber, doktorlarla istisare ve görüsmeyi tesvik ediyor, onlarin bilgilerinden istifade etmeyi gerekli görüyordu. Hatta bu konuda o, doktorlarin Müslüman olup olmamasina da bakmiyordu. Nitekim Veda Hacci esnasinda hastalanan Sa’d b. Ebi Vakkas’in tedavi edilmesini, zamanin Arap tabibi ve henüz Müslüman olmamis bulunan Hâris b. Kelde es-Sakafî’den istemisti.

Islâm tarihinde tip ilmi ile mesgul olma ve tedavi için hastahâne kurulmasinin gerektigi anlayisi, Hz. Peygamber dönemine kadar uzanmaktadir. Nitekim Hendek Gazvesi (Savasi) esnasinda yaralanan Sa’d b. Muaz ile diger yaralilar için seyyar savas hastahânesi diyebilecegimiz bir hastahânenin (Rüfeyde Çadiri), mescidin yanina kurulmasini emreden ve yaralilarin buraya kaldirilip tedavi edilmesini isteyen Hz. Peygamber, Eslem kabilesinden olan Rüfeyde el-Ensariye adindaki kadinin, bu çadirda yaralilari tedavi etmesini de istemisti. Böyle bir uygulama sayesinde biz, Hz. Peygamber’in, Islâm âleminde ilk defa hastahâne kurulmasini emreden kimse oldugunu söyleyebiliriz. Bununla beraber, ilk defa tam teskilatli dâru’s-sifa (hastahâne)nin Emevî Halifesi Velid b. Abdülmelik tarafindan Sam’da hicrî 88 (miladî 706) tarihinde kuruldugu bilinmektedir. Yine Emevîler döneminde Fustat’ta Kanadil sokagindaki Ebû Zübeyd’in evi bimaristan haline getirilerek burada da bir bimaristan yapilmisti. Velid, burayi bazi doktorlarin nezaretinde cüzzama yakalananlarin tedavisi için açmisti. O, doktorlara ücret tayin eden ve cüzzamlilar ile körlerin sokaklara çikip sikinti çekmemelerini isteyen, bu sebeple onlara maas baglayan birisi idi. Ayrica o, bunlara yardimci olacak bedenen saglam insanlari da görevlendirmisti. Emevîler döneminde tip egitim ve ögretiminde büyük bir gelisme olmustu. Emevî Halifesi Ömer b. Abdülaziz (99-101/717-720) döneminde tip ilminin büyük bir merhale katettigi görülür. Çünkü o, Iskenderiye’deki bu meslegi Antakya ve Harran’a tasidi. Bu da Abdülmelik b. Ebcer el-Kinanî’yi Antakya’ya getirmekle olmustu.

Bütün bir Islâm dünyasina ve dolayisiyle Osmanlilar üzerinde de tesiri olmasi bakimindan kisaca Abbasî dönemi tibbina bir göz atmak istiyoruz. Böylece Osmanli dönemindeki gelismelerin köklerini görmüs olacagiz.

Abbasî halifelerinden Harun Resid (170-197/786-809) Bagdad’da bir hastahâne tesis etmisti. O, Cündisapur hastahânesinin doktorlarindan kendi sarayina gelenlerin tabibligini begendigi için onlara ayni sistemle Bagdad’da bir hastahane kurdurur. Bagdad’da kurulan bu hastahanenin söhreti her tarafa yayilir. Bu durumdan haberdar olan imkân sahibi herkes benzer bir hastahane yapma gayretine düser. Böylece Islâm dünyasinin birçok yerinde ayri ayri hastahaneler kurulur. Buralarda din ve mezheb farki gözetilmeksizin her hasta en iyi sekilde bakilip tedavi edilirdi. Her hastalik için de ayri salonlar tahsis edilmisti. Ayrica buralarda hocalar, asistanlar ve ögrenciler bulunmak suretiyle amelî dersler de görülürdü. Bu dönemde Hiristiyan Avrupa, çok kati bir din taassubu içinde bulunuyordu. Zira bunlarin anlayisina göre eski dönemlere ait ne kadar ilim varsa ya “yalanci” veya “zararli” idi. Hele tip konusunda Kitab-i Mukaddes’ten baska bir sey aramak dinsizlik belirtisi idi. Zira bedenî rahatsizliklarin sebebi, Allah’in kula olan gazabi idi. Onun için doktor eli ile tedavi olmaya çalismak inançsizlik sebebi sayiliyordu. Kilise babalari, hastaliktan kurtulmak gayesiyle seytani bedenden uzaklastirmaya gayret ediyorlardi. Bu da ancak ölüm ile mümkündü.

Türk emirlerinden Emir Ebu’l-Hasan Yahkem (öl. 329/941) Bagdad’da bimaristan tesis etmisti. Türk hükümdarlari tarafindan kurulan ve sonradan “Bimaristan el-atik” adiyla anilan ilk bimaristan, Ahmed b. Tolun tarafindan h. 259 (m. 872) tarihinde Kahire’de tesis edilmisti. Bundan baska Nureddin Mahmud b. Zengi’nin Haleb ve Sam’da, Suriye Atabeklerinden Emîr Alemüddin Sencer Kerek’te, Tutus’un oglu Dukak da yine Sam’da dâru’s-sifalar kurmuslardi. Daha sonra Eyyubî ve Memlûklular’in da birçok bimaristan yaptirdiklarini kaynaklardan ögrenmekteyiz.

Osmanlilar’dan önce Anadolu’da kurulan birçok dâru’s-sifa bulunmaktadir. Kayseri Gevher Nesibe Dâru’s-Sifasi (602/1205), Sivas I. Keykâvus Dâru’s-Sifasi (614/1217), Mengücekler’den Fahreddin Behram Sah’in kizi Turan Melike Hanim’in Divrigi’de (626/1228) yilinda yaptirdigi Divrigi Dâru’s-Sifasi, Ilhanlilar devrinde Amasya’da yaptirilan (708/1308) dâru’s-sifa, ayrica Diyarbakir ve Mardin gibi yerlerde Artuklular tarafindan yaptirilan dâru’s-sifalar, belirtilen dönem için örnek olarak gösterilecek dâru’s-sifalardan sadece birkaçidir.

Islâm dünyasinda hastahâneler sadece bedenî rahatsizliklarla degil, ayni zamanda ruhî ve psikolojik hastaliklarla da ilgileniyorlardi. Yakubî ile Mes’udî eserlerinde Bagdad yakinlarinda bulunan bir tekkenin psikiatrik bir müessese olarak akil hastalarinin tedavisine tahsis edildigini belirtirler. Mes’udî’nin ifadesine göre Deyr Hizkil akil hastahânesi Abbasî Halifesi Mütevekkil Alallah zamaninda (847-861) ünlü dilci el-Müberred tarafindan Bagdad ile Vâsit arasindaki hastahâne hakkinda IX ve X. yüzyil müellifleri tarafindan genis bilgi verildigine göre (Ya’kubî, s. 321; Mes’udî, IV, 89; Yakut, II, 540-541) hiç süphesiz burasi, sadece akil hastalarinin tedavisine tahsis edildigi belgelerle isbat edilebilen en eski psikiyatrik hastahane olma serefine daha layiktir. Çünkü bu müessese, Bati’da ancak XV. asirda ve çok zor sartlarda ortaya çikan hastahânelerle mukayese edilemeyecek kadar bir öncelige sahiptir.

Selçuklular’in, Dogu Islâm dünyasinin koruyucusu olarak Çin ve Hindistan’dan Akdeniz’e kadar yayilmalarinin sadece Türk-Islâm tarihi için degil, Avrupa tarihi için de bir dönüm noktasi teskil ettigi, son zamanlarda yapilan arastirmalarin isigi altinda anlasilmaya baslanmistir. Avrupa’da Rönesans devrinin dogmasinda Müslüman Türklerin oynadigi rol etraflica incelendiginde Selçuklular’in Avrupa kültürünü, özellikle Avrupa tibbini, hastahanelerini ve üniversite kuruluslarini ne kadar çok etkiledikleri daha belirli bir sekilde ortaya çikacaktir. Bununla beraber, Selçuklular’in daha Sultan Alparslan zamanindan baslayarak Nisabur, Bagdad, Siraz, Berdesir, Kâsân, Ebher, Zencan, Gence, Harran ve Mardin gibi merkezlerde kurduklari bimaristanlar ne yazik ki bugün ortadan kalkmis bulunmaktadirlar.

Selçuklular döneminde genel bimaristanlardan baska sadece akil hastalarinin tedavisi ile ugrasan Bagdad yakinindaki Deyrihizkil Tekkesi gibi müesseselerle, cüzzamlilarin tecrid edilerek bakildigi miskinler tekkesi veya cüzzamhâne denilen hastahaneler de kurulmus ve bunlardan Anadolu’da bulunanlar Osmanlilar tarafindan yakin zamana kadar isletilmistir. Mesela Afyon dolaylarindaki Karacaahmet Tekkesi ile Burdur yakinlarinda Onacak’taki Melek Dede Türbesi bunlardandir. Erzurum civarinda simdiki adi Deli Baba olan köyde akil hastalarinin tedavisiyle ugrasan Selçuklu dönemineit böyle bir tekkenin XV. yüzyilin baslarinda faal oldugu, Ispanya Krali’nin Timur’a gönderdigi elçi Klavijo’nun seyahatnamesinden ögrenilmektedir. Semerkant’a giderken buradan geçen Klavijo’nun yazdigina göre Deli Baba köyünde akil hastalarinin tedavisiyle mesgul olan dervisler yasiyor ve buraya getirilen hastalar, onlarin telkin ve mesguliyet tedavileriyle sifa buluyorlardi.

Diger medreselerde oldugu gibi Osmanli tip medreseleri de Islâm dünyasinda daha önce kurulmus olan dâru’s-sifa ve özellikle Anadolu Selçuklulari dâru’s-sifalari örnek alinarak kurulmuslardir. Osmanlilarda ilk dâru’s-sifa Yildirim Bayezid tarafindan Bursa’da kurulmustu. Bundan sonra Istanbul’da Fatih Sultan Mehmed, Edirne’de II. Bayezid, Istanbul’da Haseki Sultan ve Atik Valide gibi tesisler kurulmustu.

Günümüze ulasabilen Islâm hastahanelerinin çogu, Osmanlilara ait olanlardir. Özellikle XVI ve XVII. yüzyillarda dünya tarihinin en büyük devletlerinden biri olan Osmanli Devleti’nin genis topraklarinda halk, ordu ve saray mensuplari için bimaristan, bimarhâne, sifahâne, timarhâne veya dâru’s-sifa denilen hastahaneler tesis edilmisti.

Yildirim Bayezid döneminde askerî islere verilen önem kadar ilim, irfan ve kültürel gelismelere de önem veriliyordu. Bu sebeple, daha önce kendi imkânlari ile tibbin gelismesine yardimci olanlar için XV. yüzyilin ilk senesinde (15 Ramazan/12 Mayis 1400) Yildirim Bayezid tarafindan Bursa’da “dâru’t-tib” adiyla bir hastahane açilmisti. Baslangiçta en güzel tibbî müesseseler ve hastahaneler Iran’da, Cündisapur’da idi. Araplar da bunu örnek alarak en güzellerini Bagdad’da yapmislardi. Osmanli ülkesinde yapilacak olan da bunlara benzeyecekti. Islâm medeniyet tarihinde bimaristanlar hem hastahâne hem de tip ilminin tedris edildigi birer tip fakülteleri idi. Daha önce de belirtildigi gibi Türkler bazi farklarla bu müesseseleri Araplardan almislardi.

Bursa’da kurulan bu ilk tip medresesi, o zamanlar Türkiye’de insa edilen hanlarin mimarî özelliklerine göre yapilmisti. Bu medrese iki katli olup ortada genis bir bahçe vardi. Hücre ve salonlarin kapilari bu bahçeye açilirdi. Yildirim Bayezid tarafindan insa ettirilen bu ilk Dâru’t-tib, kisa zamanda büyük bir söhrete ulasti. Genis vakiflari ile herkese hizmet eden bu müessesenin egitim sisteminin, Cündisapur ve Selçuklu dönemi Sivas Darussifasina benzemesi normal karsilanmalidir. Bu devrin (XV. asir) sonunda da Mukbilzâde Mü’min adinda bir hekim yazar, II. Murad zamaninda yetismisti. “Zahire-i Mudariye” adiyla padisaha ithaf edilen eserin en dikkate deger tarafi, Arapça terimler arasinda Türkçe terimlerin serbestçe kullanilmis olmasidir.

Fâtih Sultan Mehmed tarafindan tesis edilen sahn medreselerinin yaninda bir de Dâru’s-sifa yapilmisti. Bu müessesenin mükemmel bir sekilde vazife icra etmesi için hiç bir masraftan kaçinilmamisti. Fâtih hastahânesi (bimarhâne)nin yetmis hücre ve seksen kubbesi oldugu belirtilmektedir. Buraya Fâtih tarafindan dersiam ve hekim basi tayin edilmisti.

Osmanli hastahânelerinin en bariz mimarî özelligi câmi, medrese, imaret, tabhâne, kervansaray, hamam, çarsi, çesme, kütüphâne ve benzerlerinden meydana gelen külliyelerin bir parçasi olarak planlanmalaridir. Bu külliyeler sehir içinde adeta yeni birer küçük mahalle olusturarak bir sosyal merkez gibi halkin her türlü sosyo-kültürel ve saglikla ilgili ihtiyaçlarini da karsiliyorlardi. Osmanli hastahânelerinde Selçuklu geleneklerinin devam ettirildigi, ancak bu dönem hastahânelerinde yeni mimarî fikirlerin de uygulandigi görülmektedir. Nitekim Bursa’daki Yildirim Bayezid ve Manisa’daki Hafsa Sultan dâru’s-sifalarinda Selçuklu hastahanelerinin mimarî özellikleri yasatilirken, Edirne’deki II. Bayezid Dâru’s-sifasinda ve Mimar Sinan’in Istanbul’da yaptigi hastahanelerde yeni mimarî düsüncelere yer verilmistir.

Mimar Hayreddin’in Edirne’de insa ettigi II. Bâyezid Dâru’s-Sifasi, hastahâne tarihinde esi bulunmayan bir âbidedir. Bu hastahânenin külliyeye dahil medrese, câmi, tabhâne, firin ve imâretle birlikte Tunca nehrinin kenarinda yesil ibr sahaya insa edilisi, sehircilik bakimindan da bugünün modern Isveç hastahanelerindeki en ileri planlama yönteminin Türkler tarafindan 500 yil önce uygulandigini göstermektedir.

Osmanli döneminde hastalar, bimarhânede kendilerini sagliga kavusturacak müsfik eller buluyorlardi. Kadinlar ve hiristiyanlar için özel daireler ayrilmisti. Tedavide en küçük teferruat bile gözden kaçirilmiyordu. Tedavi mükemmeldi. Hastalara uygun devalar (ilaçlar)dan baska ruhî tedavi de uygulaniyordu. Icra edilen musikî ahengi karsisinda hastalar maddî izdiraplarini unutuyorlardi. Vakfiyelerde kimlerin hangi vazife ile buralarda hizmet görecekleri, ne kadar ücret alacaklari ve nasil hizmet etmeleri gerektigine dair bilgilerin yaninda hastalara hangi ilaç ve yemeklerin verilecegine dair bilgi de bulunmaktadir.

XV. yüzyilda Bursa’da kurulan dâru’t-tibbi, bir tip okulu sayanlar vardir. Her ne kadar vakfiyede ögretime dair bir bölüme tesadüf edilememekte ise de, eskiden beri devam edegelen âdete göre usta hekimler çirak yetistirirlerdi. Hastahânelerde tip ve eczaciliga dair dersler verilir ve her iki sanatin tatbikati gösterilirdi. Elimizde bulunan birçok belge, buralarda “Muidlik” esasina dayali ve ögrencilere mümkün mertebe faydali olma anlayisinin bulundugunu göstermektedir. Binaenaleyh,herhangi bir sebeple vazifesinden ayrilan muidlerin yerine derhal yenisi geliyordu. Nitekim 12 Zilhicce 1167 (30 Eylül 1754) tarihli bir belgeye göre Sivas’taki Sifaiyye medresesine Mehmed Halife adinda bir muidin tayini istenmektedir. Çünkü daha önce muidlik yapan Abdullah adindaki sahsin öldügü anlasilmaktadir. Doktorlar her çesit tib bilgilerini ögrendikleri gibi, günümüzdekine benzer, cerrah, kan alici, kehhal (göz doktoru), disçi, akil hastalari tabibi gibi ihtisas siniflarina da ayriliyorlardi.

Osmanli dönemi Dâru’t-tiblarindaki egitim hakkinda kesin bir bilgiye sahip olmamakla beraber, buralarda umumi medreselerde ve dâru’l-hadislerde uygulanan sistemden farkli bir uygulamanin oldugunu söyleyebiliriz. Çünkü tabiblik, daha ziyade uygulama gerektirmektedir.Bu bakimdan, bazi tabiplerin özel dersler vermek, bazisinin da özel dershaneler açmak suretiyle sakird (çirak) yetistirdikleri görülmektedir.

Osmanli tip hayatinda muhtesib ile tabiplerin birbirleri ile siki bir iliskileri bulunmaktadir. Zira görevi geregi muhtesib (veya ihtisâb Agasi) zaman zaman tabipleri kontrol etmekte, onlardan sanatini kötüye kullananlar veya gerçekte tabip olmadigi halde tabiblik yapanlari bu isten uzaklastirabilmektedir.

Osmanli Devleti’ndeki ihtisas medreselerinden bahsederken, degisen dünya sartlarinin geregi olarak, klasik dönemde bulunmayan yeni ihtisas medreselerinin kurulduguna da temas etmek gerekir. Bu bakimdan bunlardan bazilarina kisaca isaret etmek istiyoruz.

 

MEDRESETÜ’L-KUDÂT

Kadi yetistirmek maksadiyla 1270 (1854)’te Seyhülislâm Mesreb Efendi hafidi Mehmed Arif Efendi zamaninda açilmistir. Ilk açilisinda “Muallimhane-i Nuvvab” adini tasiyan medrese, 1302 (1884)’ten sonra “Mekteb-i Nuvvab”, 1329 (1910) ise Mekteb-i Kudât adi ile anilmistir. Iki yil tahsil müddeti olan medrese ilk mezunlarini 1272 (1856) tarihinde vermistir. Ilk sene bir tek mezun veren bu medreseden çikanlar, hukuk mektebi talebe yetistirinceye kadar mahkemelere tayin ediliyorlardi.

 

MEDRESETÜ’L-VÂIZÎN

Bu medrese, 6 Subat 1912 tarihli bir nizamnâmeye göre “Ahkâm-i âliye-i Kur’aniyye ve Sünnet-i seniyye-i Nebeviyye dairesinde mevâizi, hasene-i ictimaiyye icrasiyla din-i mübin-i Islâm’in, müessis-i medeniyet ve fazilet oldugunu cihan-i insaniyete nesr edebilecek erbâb-i kemâl-iyetistirmek maksadiyla” açilmisti.

Kurulus gayesinden de anlasilacagi gibi medrese, adeta Islâm tebligcilerini (misyoner) yetistirmek için kurulmustur. Üç siniftan meydana gelen medresenin her sinifinda okutulacak olan dersler, ögrencilerin hem dinî hem de kültürel seviyelerinin yüksek olmasina yardimci olacak derslerdi. Önemine binaen, siniflara göre ders dagitim cetvelini buraya aliyoruz.

Birinci Sinif: Hadis, Kelâm, Fikih, Siyer-i Nebi, Târih-i Islâm, Hitabet ve Mev’iza, Edebiyat-i Osmaniye, Edebiyat-i Farisiyye, Edebiyat-i Arabiyye, Tarih-i Umumi, Tarih-i Osmanî, Cografya-yi Osmanî ve Islâmî, Cografya-yi Umumi, Hesap, Hendese, Terbiye-i Bedeniyye (Beden Egitimi).

Ikinci Sinif: Tefsir, Hadis, Kelâm, Fikih, Usûl-i Fikih, Hitabet ve Mev’iza, Edebiyat-i Arabiyye, Edebiyat-i Farisiyye, Edebiyat-i Osmaniyye, Tarih-i Umumi, Tarih-i Osmaniyye, Siyer-i Nebi ve Tarih-i Islâm, Cebir, Hikmet-i Tabiiyye, Malumat-i Hukukiyye, Terbiye-i Bedeniyye.

Üçüncü Sinif: Tefsir, Hadis, Kelâm, Fikih, Usûl-i Fikih, Felsefe, Hitabet ve Mev’iza, Edebiyat-i Arabiyye, Edebiyat-i Farisiyye, Edebiyat-i Osmaniyye, Tarih-i Edyan (Dinler Tarihi), Hey’et (Astronomi), Hifzissihha (Saglik bilgisi), Kimya, Hikmet-i Tabiiyye, Terbiye-i Bedeniyye.

 

MEDRESETÜ’L-EIMME VE’L-HUTEBÂ

Günümüzde, vazifesi hemen hemen mihrab ile minber arasina sikisip kalan mahalle imamlarinin selâhiyetleri, baslangiçta bu kadar kisitli degildi. Osmanlilar’da imamlik, sorumluluk alani genis ve önemli bir vazife idi. Bunun için, bu göreve atanacaklarin belli seviyede bir bilgi ve kültür birikimine sahip olmalari gerekiyordu. Vazifeye tayinleri, Padisah berâti ile olan imamlar, 1245 (1829) senesinde muhtarlik teskilâti kurulana kadar mahallenin yöneticisi durumunda idiler. Onlar, kadilarin temsilcileri olduklarindan, mahallenin düzeninden, halk arasindaki ahenk ve baristan sorumlu idiler. Tabir caizse belirtilen dönemde mahalleyi onlar yönetiyor diyebiliriz. Bu sebeple olacak ki bir arsiv belgesine göre resmen imamlik vazifesi ile görevlendirilmeyen kimselere imam degil, “Namazci” adi verilmektedir.

Baslangiçta daha ziyade dâru’l-kurra mezunlari arasindan seçilen imamlar için sonralari yeni bir medrese açilir. Iste bu medrese Imam ve Hatip yetistirmek için 1329 (1913) yilinda açilmisti. Medrese iki bölümden olusmaktaydi. Bunlardan biri Imam ve Hatip’lik bölümü, digeri de Ezan ve Ilâhî bölümü idi ki bir mânada müezzinlik bölümü diye isimlendirebiliriz.

 

MEDRESETÜ’L-IRSÂD

Medresetü’l-Vâizîn ile Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutebânin birlestirilmesi ile meydana gelmis bir medresedir. Bu medrese talebesinin yedirilip içirilmesi isi, Dâru’l-Hilâfe talebesininki gibidir. Bu medreseyi bitirenler, zeyil mesihatlarina, kara ve deniz askerî kitalari imamliklarina, vilayet, liva ve kaza merkezlerindeki vaizliklere tayin olunurlardi. Bundan böyle imam ve hatiplik sadece bu medrese mezunlarina verilirdi. Bu medrese, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun nesrine kadar devam etti. Adi geçen kanunla medreseler kapatildigi zaman bu medrese Imam-Hatip Okulu’na çevrildi.

 

MEDRESETÜ’L-MÜTEHASSISÎN

Medreselerin ilk teskilât ve taksimatinda onlarin üstünde ihtisas medresesi olarak Dâru’l-Hadis, Dâru’t-Tib gibi müesseseler vardi. Fakat Fikih (Islâm Hukuku), Kelâm, Felsefe ve özellikle Kur’an’in tefsiri gibi konularda ihtisas veren bir medrese yoktu. Nihayet 1908′deki medrese islahatinda bir de “Medresetü’l-Mütehassisîn” adiyla yeni bir medrese kurulmasina ihtiyaç hâsil olmustu. Nihayet 1333 (1917) yilina gelindiginde Dâru’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi programini tanzim ve islah etmek üzere toplanmis olan 38 kisilik komisyon, üç bölümü ihtiva eden Medresetü’l-Mütehassisîn’i kurmustu.

Bütün bu medreselerden baska gerek saray erkâninin çocuklarini okutup egitmek, gerekse askerî egitimle ilgili medreseler de kurulmustu. Biz, bilgi vermek bakimindan bunlardan da kisaca bahs etmek istiyoruz. Bunlar: Saray ve Askerî mekteplerdir.

Görüldügü gibi simdiye kadar genel egitim ve ögretime tahsis edilen medreselerin egitim ve ögretim faaliyetleri üzerinde durduk. Halbuki bunlarin disinda da bazi medreseler bulunmaktadir. Bunlar, daha ziyade ihtisasi gerektiren bir dalda agirlikli egitim ve ögretim yapilan medreselerdir. Belli branslarda faaliyet gösteren bu medreseler, Osmanlilardan önceki Islâm dünyasinda olduklari gibi Osmanlilarda da ayni isimle varliklarini devam ettirmislerdir. Klasik dönemde bunlari: Dâru’l-kurra, Dâru’l-hadis ve Dâru’t-tib olmak üzere üç kisma ayirabiliriz. Osmanli dönemi ihtisas medreseleri ile bunlarin fonksiyonlarini daha iyi anlayabilmek için biraz gerilere, yani Osmanli öncesine gitmemizde fayda mülahaza ettigimiz için, Osmanlilarin örnek aldigi bu medreselerin ilk kurulus yillarindan da kisaca bahs etmek icab etmektedir.

 

SARAY MEKTEPLERI

Bu mektepler, saraydaki çocuklari okutmak, hünkârin hizmetinde bulunacak memur ve müstahdemleri yetistirmek üzere saray içinde açilan mekteplerdir. Bunlar da:

1. Sehzâdegân Mektebi

Osmanli sehzâdelerinin okuduklari mekteptir. Bu mektep, Topkapi Sarayi’nin Harem dairesinde Dâru’s-saade Agasi’nin bulundugu binanin üst katindadir. Mektebin âmiri, adi geçen agadir. Tahsil derecesi, halka açik olan ve halk çocuklarinin devam ettikleri “Sibyân Mektebi” seviyesindedir. Osmanli hanedanina mensub olanlarin bir kisminin ilimde ileri merhalede bulunmalari, onlarin söhretli ve devrin en bilgili hocalarinin nezaretinde yetismis olmalarindandir.

Sibyan mekteplerinde oldugu gibi burada da okuma-yazma, Kur’an-i Kerim, dört islem gibi basit bilgiler verilirdi.

Sehzâdelerin ilk defa derse basladiklari zaman ve onlar için yapilan tören Türk maarif tarihi bakimindan önemlidir. Bu tören, sehirde halk tabakasi çocuklarinin mektebe ilk baslama zamaninda yapilan ve “Bed’-i Besmele” denilen törenden daha parlak ve muhtesem olurdu.

2. Enderûn Mektebi

Ilk defa I. Murad tarafindan tesis edildigi, II. Murad döneminde müfredat programinin gelistirildigi veya Fâtih tarafindan kuruldugu belirtilen Enderûn mektebinin, devletin kudretini korumaya kabiliyetli bir (kapi-kulu) sinifi yetistirmek için çesitli odalarda, muhtelif kademelerde egitim ve ögretim faaliyeti yürüttügü ve Acemî oglanlar arasinda seçilen talebelerin (Gilmân) buralarda 7-8 yil tahsil gördügü anlasilmaktadir.

Osmanli Devleti’nde Enderûn, özellikel XV. yüzyil ortalarindan itibaren medrese disinda en önemli resmî egitim kurumu ünvanini tasimaktadir. Daha çok mülkî ve askerî idarecilerin yetistirildigi bu mektep, Osmanli merkez ve tasra bürokrasisinde gerekli insan gücü kaynagini olusturmak için kurulmustur. Bu vasfi ile resmî Osmanli ideolojisi veya zihniyetinin ögretilip gelistirildigi temel egitim birimini teskil ettigi gibi idarî ve siyasî hedeflerin tayininde, devletin ana kurumlarinin isleyisinde önemli bir yere sahip olmustur. Biraz önce belirtildigi gibi kurulus tarihi hakkinda farkli görüsler bulunmakla beraber bunun II. Murad zamaninda Edirne Sarayi’nda teskil edildigi, ancak gerçek ve olgun teskilatina Fâtih döneminde kavustugu söylenebilir. Böyle bir kurumun teskilinde esas hedef, askerî temele dayanan Osmanli Devleti’ne yetenekli komutan yetistirmek ve devamli büyüyen ülkenin farkli din, dil ve kültürlere mensub kitleleri idare edecek saglam yönetici kadrolari temin etmekti.

Enderun Mektebi, Topkapi Sarayi içinde idi. Enderun tabiri de bunu göstermektedir. Buraya devsirmeden gelen çocuklar alinirdi. Bununla beraber bazan rehine olarak Istanbul’a getirilmis olan baska devlet hükümdarlarinin çocuklari da alinirdi.

Mektebin teskilâti zamanla bir hayli degisiklige ugrayarak XVII. asirda bilhassa acemi oglanlar mektebine son sekilleri verildigi sirada kat’î seklini almis ve yedi odaya, yani sinifa ayrilmisti. Her odanin basinda bir aga bulunurdu. Bu odalar sunlardir:

a. Küçük oda: (Hâne-i sagir)

b. Büyük oda: (Hâne-i kebir)

Bu iki odadakiler yalniz okuyup yazarlardi. Bunlar Enderûn mektebinin ibtidai yahut hazirlik sinifi durumunda idiler. “Dolama” denilen elbiseyi giydikleri için bunlara “Dolamali” da denirdi. Bunlarin sayilari digerlerinden daha fazla idi. Kapi agasinin maiyetinde bulunurlardi. Anahtar, serbet ve peskir isleri büyük odalilara aitti.

c. Dogancilar odasi (Hâne-i bazban)

Hünkârin avda kullandigi doganlara bakan 40 kisilik bir sinifti. Agalarina “doganci-basi” denirdi.

d. Seferli odasi

Bu odadakiler, hünkârin çamasirlarina bakar, sarik, seccade hizmeti gibi seyler bunlara aitti. Câmide, hünkârin üzerinde namaz kilacagi seccadeyi bunlarin agasi serer ve padisahi tatmin etmek için evvela kendisi bu seccade üzerinde secde ederdi. Sarayin mefrusat isi de bunlarin hizmet alanina girmekteydi.

e. Kiler odasi

Bunlar, sarayin yiyecek ve içecegi ile ugrasir, onlara bakarlardi. Agalari kilerci-basi idi. Bilhassa hünkârin yiyecegi yemegin tadina bakmak, onlarda zehirleyici bir maddenin olmadigina inandirmak için mutfakta hazirlanan yemek tablasini padisahin yemek odasina kadar götürüp bizzat sofraya koymak bunlarin baslica vazifelerindendi.

f. Hazine odasi

Agalari, hazinenin muhafazasi ile mesgul olurlardi.

g. Has oda

Bunlar, “zülüflü” denilen 40 agadan mütesekkildi. Gece-gündüz hünkârin hizmetinde bulunurlardi. Hirka-i serifte devamli olarak dua ederlerdi. Bunlarin agasina “Odabasi” denirdi. Hünkâri giydirip kusatmak bunlarin vazifeleri arasindadir. Has odabasi, kapi agasindan sonra en yüksek rütbeli idi. Bunun için mührü hümâyunlardan birini tasirdi.

Enderûnlularin yalniz küçük ve büyük odadakiler degil, digerleri de bir san’at ve hüner sahibi olmaktan geri durmazlardi. Dinî tahsil ve Kur’an-i Kerim tilaveti, en çok mesgul olduklari saha idi.

1045 (1635) senesinde Evliya Çelebi’nin 20 yaslarinda iken Ayasofya’da müezzin mahfilinde okudugu Kur’an, Sultan IV. Murad’in hosuna gittigi için saraya alinmasini istemistir. Sarayda kendisine verilen kitaplardan anlasildigina göre buradaki tahsil, medreselerde oldugu gibi dinî egitime dayali ve hatta seviye itibari ile medreselerden daha yüksek bir mevkide görünmektedir. Atâ tarihinde Enderûn’da okutulan ders ve takip edilen sistem hakkinda genis bilgi bulunmaktadir. H. XIII. asra kadar bu mektepten pek çok devlet adami yetismistir. Nitekim 79 sadrazam, 36 kaptan-i derya, 3 seyhülislâm isminin Atâ tarihinin ikinci cildinde verilmesi bunu göstermektedir.

3. Meskhâne

Musikî, refah, servet ve medeniyetle birlikte yürüyen bir san’at olduguna göre Osmanlilar’da da ayni sekilde kendisini kabul ettirmistir. Gerçekten, Osmanlilarin yükselislerine paralel olarak pek çok musikî âletinin bu dönemde meydana çiktigi bilinmektedir. Kaynaklarimiz, II. Murad’dan itibaren konu ile ilgili eserlerin Osmanli sultanlarina sunuldugunu kaydederler. 1045 (1635) senesinde saraya alindigi zaman oradaki musikî hayatini anlatan E. Çelebi, “Meskhanenin” has hamam yaninda bulundugunu nakleder. O, burada gece-gündüz saz ve fasillar dinlendigini de anlatir (E. Çelebi, I, 245). Burada musikî tahsil edildigi, devrin en iyi ustalarindan ders alindigi da kaynaklarda belirtilir. Bugün, hâlâ mûsikimizin en ziyade muteber olan ilahî, semaî, beste, pesrev gibi eserleri, meskhaneden çikan üstadlarin eserleridir.

 

ASKERI MEKTEPLER

Istanbul’u fethetmekle dünyanin en büyük ve egitilmis ordusuna sahip oldugunu gösteren Osmanli Devleti’nin, dönemine göre modern askerî mektepler açacagi kaçinilmaz bir sonuçtu. Gerçi daha önce de ocaga hizmet etmek isteyen ve bunlarin yetismesini saglayan mektep seklinde olmasa bile çesitli müesseseler vardi. Bu sinifa giren mektepleri üçe ayirabiliriz. Bunlar, daha ziyade askerî teskilati ilgilendirdigi için üzerinde fazla durmuyor, sadece isimlerini vermekle iktifa ediyoruz. Bu mektepler, Acemioglanlar mektebi, Mehterhâne ve Canbazhânedir. Mehterhâne, Osmanli Devleti’nin kurulusu ile birlikte ortaya çiktigi sanilan bir müessesedir. Selçuklu hükümdari Alaeddin Keykûbad’in bagimsizlik nisânesi olarak Osman Gazi’ye gönderdigi hediyeler içinde bulunan davulun, bu müessesenin temelini teskil ettigi kaynaklarda belirtilmektedir. Canbazhâneye gelince bunun asil vazifesinin ne oldugu kesin olarak bilinememektedir. Bunlarin XV. asrin ilk yarisinda ortaya çiktiklari kabul edilmektedir.

Askerî teskilâtin genislemesi ve bu teskilâtin ayri ayri siniflara ayrilmasindan sonra, her sinifin egitimi için uygun olan mekteplerin açildigi bilinmektedir. Tophane, Kiliçhâne, Tüfekhâne, Humbarahâne gibi mektepleri sayabiliriz. Bu arada, ismi mektep olan daha bazi kuruluslarin da bulundugunu belirtmekle yetiniyoruz.

 

MEDRESELERDEKI EGITIM VE ÖGRETIM METODU

Islâm egitim tarihi içinde müstesna bir yeri bulunan Osmanli medreseleri, yüksek tahsili gerçeklestiren müesseselerdi. Bununla beraber Osmanli medreselerindeki egitim ve ögretim sistemi, hiç süphesiz diger Islâm devletlerinde oldugu gibi bir usûl takip etmis olup, medreselerin adedi arttikça bunlar da derece ve siniflarina göre bir tertibe tabi tutulmuslardi.

Osmanlilar’da Fâtih Sultan Mehmed’le medrese ögretimi belli bir kanuna baglandi. Dersler kahvaltidan sonra baslar ve ögle namazina kadar devam ederdi. Ögrenci ögleden sonra kütüphane veya câmide çalisirdi. XV. asirda günde dört, XVI. asirda ise bes ders okutuldugu anlasilmaktadir. Nitekim Fâtih devri müderrislerinden Hamiduddin b. Efdaluddin haftada dört gün medreseye gelmekte ve her gün dört saat ders vermektedir. Bu zatin biyografisini veren Mecdi Mehmed Efendi bu konuda sunlari söylemektedir:

“Haftada dört gün medrese-i mezkûreye geldikten maada her günde âdet-i kadime-i müstedimesi üzre bin türlü ihtimamla dört dersin edasina müdavemet ve mülâzemet eyledi.”

XV. asirdaki dört ders, XVI. asirda bese çikarilmistir. Nitekim hem Kanunî, Süleymaniye’de hem de oglu II. Selim Edirne’deki Selimiye’de günde bes ders okutulmasini sart kosmuslardi.

Osmanli medreselerinde Sali günü hafta tatilidir. Bundan baska dinî bayram ve kandillerde ders yapilmazdi. Bununla beraber medreselerde bazan Sali, Persembe ve Cuma günlerinin de tatil oldugu belirtilmektedir. Herhalde bu en uzun tatil olsa gerekir. Bundan baska senelik tatiller daima Ramazan ayina tesadüf eder. Ramazan’da talebeler, dogduklari veya büyüdükleri yerlere, bazan da davetli veya davetsiz köy ve kasabalara gidip hem halka bilgi birikimlerini aktarir (bu önemli bir stajdir), hem de bu hizmetlerine karsilik kendilerine bir sene yetecek miktarda maddî imkân saglarlardi.

Her günün belli dinlenme zamanlari da genellikle ögle ve ikindi aralaridir. Medreselerde en önemli olan sabah dersleridir. Bu dersleri sadece talebe degil, disardan dinleyip takip edenler de çoktur. Bu gelenek asirlarca Istanbul’da devam edegelmistir.

Medreselerde çok defa zihnin hafiza ve muhakeme fonksiyonu dikkate alinarak naklî bilgiler yaninda düsünceyi gelistiren aklî ve felsefî ilimlere de yer veriliyordu. Bununla beraber zaman zaman bu ideal programin, ikinciler aleyhine bozuldugu da olmustur.

MEDRESE ÖGRETIM KADROSU

Islâm dünyasinda medreselerin ortaya çikmasi ile baslayan medrese dönemi egitim ve ögretimi, bir veya birkaç kisinin ögrencilere bilgi vermesi ve belli bir sistem çerçevesinde onlari egitmesi sonucunda ögretim kadrosu tesekkül etti. Kendisinden önceki Islâm devletlerinin uygulamalarindan bir hayli istifade eden Osmanli dönemi medreselerinin, ögretim kadrosuna dahil olan elemanlar ile ögrenciler hakkinda fazla teferruata girmeden bilgi vermek istiyoruz. Bu arada Osmanli öncesine de kisaca temas edecegiz.

1. MÜDERRIS (PROFESÖR)

Bilindigi gibi Nizâmiye medreseleri, yüksek seviyede ögretim ve egitim faaliyetlerinde bulunan kurumlardi. Bu sebeple, bu ve daha sonra kurulan bütün medreselerde ders veren kimseler için “müderris” ünvani kullanildi. Bu tabir, Arapça bir kelime olup “tedris” mastarindan ism-i faildir. Buna göre mânasi medreselerde ders okutan kimse olmaktadir.

Islâm’in ilk devirlerinden itibaren özellikle bazi ilimlerin tahsilinde bir ögreticiye (muallim, müderris, ögretmen) ihtiyaç duyulmus oldugundan kendi basina kitapla ugrasmak pek hos karsilanmamistir. Ayrica, insanlarin bildiklerini baskasina ögretmek için gayret sarf etmesi de tesvik edilmistir. Bütün bunlar, Islâm dünyasinda medreselerin yayginlasmasi ile birlikte her tarafta saygi ve itibar gören müderrislerin yetismesine sebep oldu. Ilmin yayilmasi için gayret sarf eden bu zümrenin, gerek fikir ve çalisma hürriyeti, gerekse büyük bir malî imkâna sahip olmasi, bu sahanin ragbet görmesine sebep oldugu gibi, bu zümre mensuplarinin daha iyi bir sekilde ilmî faaliyetlerde bulunmasina da sebep olmustu. Baslangiçta hükümdar, emîr veya vakfi tesis eden herhangi bir kimse tarafindan tayin edilen müderris, devrin en bilgili ve kabiliyetli âlimleri arasindan seçilirdi. O, hemen hemen dinî ilimlerin tamaminda bilgi sahibidir. Özellikle kendi mezhebi hakkinda usûl ve füru’ ilimlerine iyice vâkif olmak zorundadir.

Osmanli dönemi medreselerinde, belirli bir tahsilden sonra icazet, mülâzemet ve beratla medreselerde ders veren kimselere müderris (günümüzde profesör) denir. Vakfiyelerde müderrislerin nasil seçkin kimseler arasinda seçilmesi gerektigi ve özelliklerinin neler olmasi hakkinda bilgiler verilmektedir. Bu konuda Fâtih ve Kanunî vakfiyeleri ile kanunnâmelerde genis bilgi bulunmaktadir. Osmanli medrese teskilâtinda “Hâric” ve “Dâhil” derslerini gören talebe, “Sahn-i Semân” veya “Süleymaniye” seviyelerindeki egitim ve ögretimden sonra mezun olur. Yani, icazet alir. Bu, onun müderrislik yapabilecegini gösteren bir diplomadir. Sayet Anadolu’da vazife almak istiyorsa Anadolu, Rumeli’de vazife alacaksa Rumeli Kadiaskeri’ne müracaat ederek onun, muayyen günlerdeki meclislerine devam edip “Matlab” denilen deftere (Rûznâme) mülâzim kayd edilir. Bundan sonra sirasi gelinceye kadar beklerdi ki, buna nevbet (nöbet) denirdi. Sirasi geldiginde en asagi derecedeki “Hasiye-i Tecrid” medreselerinden birine yevmiye (günlük) 20 akça ile müderris tayin edilirdi. Bundan sonra sira ile yükselerek en üst seviyedeki bir medreseye kadar çikabilirdi.

2. MUID (ASISTAN, ARASTIRMA GÖREVLISI)

Arapça bir kelime olan “Muîd” birçok mânaya delâlet etmektedir. Teknik yani istilâh olarak müzakereci, müderrisin derslerini tekrarlayip izah eden müderris yardimcisi. Gerçekten muîd, müderrisin dersten ayrilmasindan sonra onun dersini talebeye tekrarlayan bir kimsedir. Talebe bazan konuyu anlamadigindan, bazan müderrise sormaktan utandigindan her seyi tam olarak kavrayamaz. Iste bu durumda muîd onlara yardimci olur. Demek oluyor ki, muîdin müderris ile talebe arasinda bir derecesi vardir. Bugünkü asistan veya arastirma görevlisi pozisyonundadir. Muîdler, talebelerle ayni yerde otururlar. Vazifesi, dersi ögrencilerle tekrarlamak olan muîde müzakereci de denebilir. Bu vazife medreselerin kurulmasiyla birlikte ortaya çikmistir. Eyyubîler döneminde muîdlik, aranan bir görev haline gelmistir. Hemen her medresede bir muîd vardir. Hatta, bazi medreselere tayin edilen her müderris için iki muîd tayin edilmistir. Nitekim Melik Necmeddin Eyyub tarafindan yaptirilan Selâhiyye Medresesi’ne dört müderris, her müderrise de ikiser muid verilmistir. Muîdler, ayni zamanda talebenin disiplini ile de mesgul olurlardi. Hatta bazan (Misir’da görüldügü gibi) bir medresede müderris, digerinde de muîd olanlara rastlanmaktadir.

Osmanli egitim ve ögretim tarihinde muîdlerin önemli bir yeri bulunmaktadir. Fâtih vakfiyesinde muîdlerle ilgili olarak söyle denilmektedir:

“Hadid ve fikr-i sedid ve re’y-i resid ile akrani beyninde ferid ve ta’lim-i muhtasarat-i kütübde mâhir ve teallüm ve iktisâb-i mütavvelata kadir kimesne olur. Her müderrisin medresesinde muîdi olup vazife-i yevmiyesi hâsil-i vakf-i seriften bes akça ola.” Görüldügü gibi Osmanli dönemi muîdi, akranlari arasinda en iyi bilgiye sahip, zeki, saglam ve isabetli görüslere sahip bir kimse olarak tavsif edilmektedir. Muîd, yaptigi is ve gördügü hizmet karsiliginda da günde bes akça gibi bir ücret almaktadir.

Süleymaniye vakfiyesinde de muîdlikle ilgili su bilgilere yer verilmektedir:

“Ve tullab-i ilimden birer maarif u fezâil ile mümtaz, rütbe-i istifadeden derece-i ifadeye vüsûle isti’dad ile ser-efrazini muîd eyleyeler. Ve vazife-i yevmiyyeleri beser akça ola.” Vakfiyenin bu metninden anlasildigi üzere Süleymaniye medreselerinde muîdlik yapacak olanlarin talebenin en iyilerinden olmasi, bilgili ve arkadaslari arasinda her bakimdan üstünlügü kabul edilen bir kimse olmasi gerektigi belirtilmektedir.

Muîdlerin, Ellili medreselerden asagi seviyedeki medreselerde de bulundugu ve bunlarin da müderrisler gibi tayin edildikleri anlasilmaktadir. 5 Saban 1247 (9 Ocak 1832) tarihini tasiyan bir belge, Sivas Dâru’s-sifa medresesinde muîdlik yapan Musa adindaki sahsin vefati üzerine yeri ve hizmetin hâli oldugu, bu sebeple islerin görülemez oldugu anlasildigindan yerine beratla, bu ise lâyik olan oglunun geçmesi Sivas Kadisi Müftüzâde Abdullah tarafindan istenmektedir. Öyle anlasiliyor ki bu medresede muîdlik hizmeti eskiden beri uygulanmaktadir. Zira adi geçen sehrin kadisi tarafindan Istanbul’a gönderilen 12 Zilhicce 1167 (30 Kasim 1754) tarihli baska bir arzda muîdlik hizmetinin bir baskasina verilmesi istenmektedir.

Danismendler arasinda muîd olabilecek evsafta bulunanlarin seçimi ise müderrisler tarafindan yapilmis olmalidir. Muîdlerin, kaç yil bu görevde kaldiklari henüz kesin olarak tesbit edilebilmis olmamakla beraber, (Dâru’t-tiblar disinda) bunun iki sene devam ettigi belirtilmektedir.

Osmanlilar döneminde bu görev, 1908 inkilâbindan sonra da Sultanî-ler’de devam etmek üzere yeniden ihdas edilmisse de sonradan kaldirilmistir.

3. TALEBE

Islâm dünyasinin egitim ve ögretim tarihinde medreselerin esas unsurlarindan biri de süphesiz ki ögrencilerdir. Talebelerin gerek zekâ gerekse bedenî yapi bakimindan saglam olmalarina dikkat edilirdi. Bu bakimdan hocalar tarafindan bazi zekâ testlerinin yapildigi da belirtilmektedir. Bu testler neticesinde hocalar talebe olarak seçecekleri kimseleri belirlerlerdi. Böylece zeki veya daha az zeki olan insanlarin ayni yerde bulunmamalari saglanmis oluyordu. Zira farkli zekâ seviyesine sahip olan ögrencilerin ayni sinifta bulunmalari hos karsilanmamistir. Çünkü böyle bir uygulama, zeki çocuklari geri birakacagi gibi, zekâ bakimindan fazla gelismemis olanlara da büyük bir azap çektirir.

Her ne kadar ögretim için belli bir yas sözkonusu degilse de bazi müderrislerin, belli ilimlerde ögrenme kabiliyetini nazar-i dikkate alarak belli bir yas grubundan ögrenci seçtikleri de olmustur. Gerçekten, Kâtib Çelebi’nin de ifade ettigi gibi ilim yolcusunun fedakâr olmasi, dünya ile iliskisinin fazla bulunmamasi, çoluk çocuk kaygisinin olmamasi gerekir. Bütün bunlar da ilim tahsil etmek isteyen kimsenin bir ölçüde genç olmasini gerektirmektedir. Hatta bazi müellifler, talebenin mümkün mertebe bekâr olmasini da isterler. Çünkü evli bir kimse, evlilik hukuku ve geçim derdi gibi islerle mesgul olacagindan kendisini rahat ve huzurlu bir sekilde ilme veremez. Bu da ilmî tedkik ve arastirmaya bir engel teskil eder.

Talebe sayisi genellikle vakfi tesis edenlerin isteklerine bagli kalmissa da, bazan bu sayilar degisebilmektedir. Misir medreselerindeki ögrenci sayisi 3-100 arasindadir. Bazan sayi çogaldigi zaman bunlarin iki kisma ayrildigi, hocalarin böyle bir taksim yaptiklari da belirtilmektedir.

Osmanli döneminde talebelerin yetismesi üzerinde ehemmiyetle durulmus olmasi onlara büyük bir degerin verildigini göstermektedir. Osmanlilarin ilk medreseleri ile birlikte bütün talebeye vakiflarca bakilmis, onlara imâretler vasitasiyla da yeme, içme, yatma ve para temin etme gibi imkânlar saglanmistir.

Islâm ve Osmanli dünyasinda talebeler için degisik kelime ve istilahlar kullanilmistir. Araplarin “tâlib” dedikleri medrese talebesine Selçuklular “fakih” ve “mülazim” derlerdi. Osmanlilarda ise “tâlib”in çogulu “talebe” ve “tüllâb” kelimeleri kullanildigi gibi, Farsça’da âlim ve akilli mânasina gelen “danismend” ve yine Farsça’dan yanmis mânasina “suhte” kelimesinin bozulmus sekli olan “softa” kelimeleri ile Arapça’da istidadli ve kabiliyetli mânasina gelen “müsteid” kelimesi kullanilmistir. Bu kelimelerden her birinin digerinin yerine kullanilabildigi anlasilmakla birlikte, Sibyan mektebi talebelerine sadece “talebe”, asagi seviyedeki medrese talebelerine “suhte” yüksek seviyedeki medrese talebesine de “danismend” denildigi anlasilmaktadir.

Osmanli medreselerindeki talebe sayisi, medresenin büyüklük veya küçüklügüne göre degismekle beraber, medreselerin en büyüklerinde bile bir müderrisin okuttugu ögrenci sayisi 20 rakamini geçmez.

Öyle anlasiliyor ki Osmanli Devleti’nde daha kurulus yillarindan itibaren tahsilini belirli seviyeye getiren talebeler, hocalarinin da tavsiyesi ile Islâm dünyasinin o dönemlerde taninmis ilim merkezleri olan Kahire, Semerkant, Buhara, Mâveraünnehr, Bagdad ve Sam (Dimask) gibi merkezlerine giderek tahsillerini tamamliyorlardi. Böylece birkaç yil sonra Islâm dini, kültürü ve medeniyeti konusunda yetismis birer âlim olarak dönerlerdi. Hangi sehrin hangi sahalarda meshur oldugu, buralardaki ilmî gelisme ve ilim mahfilleri, daha önce gidip dönenler veya oralardan gelen misafir hocalar tarafindan bilinir ve akademik seyahata çikan ögrenciye tavsiye edilirdi.

 

HUZUR DERSLERI

Osmanli Devleti’nde, özel zamanlarda ve yine özel insanlara yönelik yapilan egitimlerden biri de huzur dersleridir. Bu sebeple ilmiye teskilâtindan bahsetmeden önce bu konuya yer vermek gerekiyordu

Osmanli devlet teskilatinda bulunan dört tarikten biri olan “ilmiyye sinifi”, bu devletin kültür tarihinde önemli ve faal bir rol oynamistir. Cemiyet hayatinin belli bir noktaya kanalize edilmesi, özellikle “Ramazan” gibi hususiyet arzeden günlerde daha belirgin bir sekil almakta idi. Bu da “Huzur Dersleri” adi verilen ve devrin padisahi ile saray erkâni tarafindan takib edilen dersler vasitasiyla olmakta idi. Bunun içindir ki daha küçük yasta bulunmalarina ragmen sehzâdeler, pek çok ilmî meselelere bu vesile ile vâkif oluyorlardi. Devlet adamlari ile diger davetlilerin bu mecliste kazandiklari malumat, ileride kendilerine isik tutacagindan dolayi son derece ehemmiyetli idi.

Ilmiye sinifi mensuplarinin, Osmanli ülkesinde gördükleri saygi ve itibari, baska hiç bir ülkede görmedikleri bilinmektedir. Bu ülkede bilginler devlet memurlarina tatbik edilen birçok cezadan da muaf idiler. “Vebi’l-cümle ülemaya bu devlet-i aliyyede olan ikram ve i’zaz bu devlet-i Islâmiyyede olmustur. Kendi kesbleri olan zilletten gayri devlet canibinden amme içün tertib olunan siyaset ve ukubât havfindan emin irz (ve) mallari dest-i taaddi-i avamdan masun ve mahfuzdur.”

Ilim adamlarina gösterilen bu saygi, onlarin fikir ve görüslerini hiç çekinmeden ortaya koymalarina sebep oluyordu. Hele Ramazan’a mahsus huzur derslerinde bu serbestiye, daha çok dikkat ve riayet edilirdi. Hatta III. Selim (1789-1807) devrinde bu derse istirak eden mukarrir ve muhataplarin istediklerini söylemekte tamamen serbest olacaklari, dersten önce bizzat padisah tarafindan bir irade-i kat’iyye olarak adi geçen zevata bildirilirdi.

Osmanli devletinde, Ramazan ayinin ilk günü baslamak ve umumiyetle sekiz derste sona ermek üzere sarayda padisah huzurunda “mukarrir” adi verilen zamanin taninmis âlimleri tarafindan takrir olunan derslere “Huzur Dersleri” deniliyordu. Zamanla sayilarinda degisiklik olan ve muhatab adi verilen, yine devrin âlimlerinden mütesekkil bir heyetin de münazarasinda bulundugu bu derslere, padisah huzurunda icra edilmelerinden dolayi “Huzur-i Hümayun Dersleri” de deniliyordu.

Birçok Müslüman devlet baskanlarinda oldugu gibi, Osmanli Sultanlari da herhangi bir konuda bilgi edinmek istedikleri zaman, devrin âlimlerin-den birini saraya davet eder ve ondan istedikleri mevzuda bilgi alirlardi. Bunun, Ramazan ayinda olmayisi ve ayni zamanda mukarrir ile muhataplar aasinda münakasali bir sekilde cereyan etmemis olmasindan dolayi bunlara “Huzur Dersi” denmez.

Tarihçiler, Tefsirden ibaret olan bu dersin baslangicini, Osman Gazi (1299-1326)’ye kadar çikarmaktadirlar. Nitekim, Tayyarzâde Ahmed Ata; “Osman Han Gazi asr-i fezâil hasr-i âlisinden bed’ ile, Orhan Han Gazi ahdinda daimi surette icraya baslanilarak ol zamanlardan ve hususiyle Murad Han-i evvel vaktinden beru Ramazan-i serifte vakit bulundukça her gün ve eyyâm-i sâirede irade buyruldukça fühulin-i ülemadan olan zevat-i fezail-simâtin ekserisi huzur-i hümayunda ictima ile âyât-i celile-i fürkaniyeden bazi süver-i serife tefsir olunmasi kaide hükmüne girmisken Mustafa Han-i salis hazretlerinin (1172/1758) eyyâm-i rûzesinden bed’ ile sehr-i ramazan-i serifin evvelki gününden onuncu gününe kadar birer mukarrir ile çend nefer muhataptan ibaret olmak üzere bir hey’et-i ülema celb ederek tefsir-i serif-i Beyzavî’den birkaç âyet-i kerime tefsir ettirmek ve bu cihetle istifaza-i feyz ve bereket etmek ve onuncu günü kütüphâne hocasi pisva oldugu halde mukarrir olan zatlardan mürekkeb bir meclis-i mütemayiz dahi akdolunarak kezalik tefsir-i seriften mübahasat-i hasene icrasiyle tenvir-i mübalât edilmek usulü vaz’ buyurulmustur.” demek suretiyle, bu derslerin tarihi ve geçirdigi merhaleleri hakkinda bir bilgi vermektedir.

Sultan III. Mustafa (1757-1774) tarafindan belli bir kanuna baglanarak devami saglanan Huzur Derslerinin baslangici hakkinda Ahmet Cevdet Pasa da sunlari söyler: “… evail-i ramazan-i serifte her gün huzur-i hümayunda huzur dersi ünvaniyle bir meclis tertib olunarak her mecliste efahim-i ülemâdan birer mukarrir ile müderrisinden yediser-sekizer muhatap bulunup tefsir-i Kad-i Beyzavî kiraat edilir.”

Bu ifadelerden de anlasilacagi üzere huzur derslerinin takriri Osmanli devleti için, eskiden beri riayet edilen güzel bir âdet olarak kabul edilmektedir.

Ramazan’a mahsus bu güzel gelenek, padisah, sehzâde ve devlet erkâninin, özellikle dinî konularda birçok seyi ögrenmelerine sebep oluyordu. Bu derslerde Kur’an-i Kerim’den zamana münasip bir âyet okunarak “mukarrir” tarafindan tefsiri yapilirdi. Bundan sonra “Muhatap”lar tarafindan vaki itiraz ve suellere cevap verilirdi. Böylece ilmî bir mübahese açilmis olurdu. Mukarirr ve muhataplar bu ilmî mübahasede fikirlerini açikça belirtmekte tamamen serbest idiler. Hatta bu yüzden ilminin derecesini göstermek isteyen bazi muhataplarin, bulunduklari mahalli unutarak münazaralarda terbiye ve edep haricine çiktiklari görülmüstür. Meselâ 1176 senesi Ramazaninda muhataplardan Tatar Hoca, mukarrir Abdülmü’min Efendi ile olan mübaheseyi asarak Mü’min Efendiye terbiye disi agir sözler sarfettiginden Bozcaada’ya sürgün edilmistir.

Biraz önce belirtildigi gibi H. 1200 senesinden önce Kur’an-i Kerimden degisik âyetler ve özellikle Fetih sûresinden seçilen bölümler tefsir edilirken, mezkur senenin Ramazaninda, Fatiha sûresinden baslamak üzere sira ile Kur’an’in tefsiri cihetine gidilmistir.

Saray Ramazan’inin baslica hususiyetlerinden biri olan Huzur Dersleri, her gün degisen bir mukarrir ile muhataplardan mütesekkil ulemadan bir zümre tarafindan icra edilirdi. Her ders için, önceden Mesihat makaminca tesbit ve tayin edilmis olan bir mukarrir ile, (7-15) muhataplarin icra ettikleri bu derslerin kadrosuna girebilmek bazi sartlar ve vasiflari tasimakla mümkündü. Binaenaleyh, belli birtakim vasiflari tasimayanlar huzur dersleri için mukarrir ve muhatap olamazlardi. Aranan bu özellikleri söyle maddelendirmemiz mümkündür:

a. Istanbul rüusunu hâiz müderris olmak,

b. Talebesi ziyade, müretteb tahsile nazaran dersi ileri bulunmak,

c. Meleke, ihtisas ve zâti kemaliyle muhitte söhret bulmus olmak.

Huzur derslerinin takrir ve icrasinda riayet edilen bazi usul ve kaideler de vardir. Biz bunlari Ebül-ólâ Mardin’den özetleyerek nakletmekle iktifa ediyoruz:

1. Huzur Dersleri, Istanbul rüûsunu haiz olup uhdesinde herhangi resmî bir vazife bulunmayan ve Istanbul sehrinde ikamet eden “zevat-i fâzila”dan tesekkül eder. Binaenaleyh, mevleviyetle terfi edenler veya tasrada müderrislik ve naiplik gibi vazifeleri kabul edenler ile Istanbul haricinde ikamet edenler bu derse istirak edemezlerdi.

2. Meclisleri teskilde ve sirayi tayinde rüustaki kidem nazara alinir. Bu kaidenin bir sonucu olarak ilk meclisi teskil eden zevatin rüus dereceleri “kibar-i müderrisin” mertebeleri olan Dâru’l-hadis, Hamise-i Süleymaniye, Musila-i Süleymaniye olarak görülmektedir.

3. Hacc ve sila-i rahm gibi sebeblerle muvakkaten Istanbul’dan ayrilan meclis üyeleri, ayrilislari Ramazan’a tesadüf etmese bile seyhülislâmdan izin almak zorundadirlar.

4. Huzur Dersi mukarrir ve muhatapligina yapilacak tayinler, seyhülislamin inhasiyle, irade-i seniyye üzerine olur.

5. Mukarrirlikte bosalma olunca muahhar meclis mukarrirleri sirasiyla üst meclis mukarrirligine çikarlar.

6. Mukarrir, herhangi bir sebeble Ramazanda dersini takrir edemeyecek bir durumda ise kendisine vekalet hususunda meclisinin basmuhatabi mihaniki olarak yerine geçemeyip yine seyhülislâmin inhasi üzerine vekalet edecek olan zat, irade-i seniyye ile belirlenir.

7. Her mukarrir ve muhatabin rütbesi ve ders sirasi mesihatça bilindiginden derslerin esasini teskil edecek olan sûrelerin metni iki üç ay evvel mukarrirlere teblig edilir. Saban’in 15 inde de her bir mukarrire dersinde bulunacak muhataplarin isimleri bildirilirdi.

8. Mukarrir ve muhataplar, meclisin toplanmasindan önce kendi aralarinda ders mevzuu üzerinde fikir beyaninda bulunamazlar. Zira dersin takririnden evvel gizlilik, ders esnasinda ise aleniyet (açiklik ve serbestlik) asildir.

9. Meclisin ictima yerini padisah tayin eder. Mukarrir ders ve duasini oturarak takrir eder. Keza muhataplar da oturmus olduklari halde sorularini sorarlar. Mukarrir padisahin sag tarafina oturur. Muhataplar da mukarririn yanindan baslamak üzere yarim daire meydana getirirler.

10. Mukarrir ve muhataplarin önlerinde rahleler bulunur.

11. Ders açik ve aleni olmakla beraber, erkek-kadin ders dinleyecek zevat hakkinda padisaha malumat verilir.

12. Misafir ve dinleyiciler de mukarrir ile muhataplar gibi minderler üzerine diz çöküp otururlar. Herhangi bir mazeret bulunmadikça, padisahlar da bu sekilde otururlar.

13. Mukarririn ders sonunda yapacagi duada ihtisar (kisaltma, özet) kaidedir. Dua kisa olur. Sayet dua uzarsa bu durum kendisine nazikane ve kimsenin anlayamayacagi bir sekilde ihsas ettirilir.

14. Ders, Kadi Beyzavî tefsirinden takib edilir.

15. Dersler, Ramazan’in ilk günlerinde, her meclis ayri bir gün toplanmak üzere, 8 meclis halinde verilir.

16. Meclis ictimalarinin mütetabi (birbiri ardinca) olmasi kaidedir.

17. Cuma günleri ders takrir olunmaz.

Sultan III. Mustafa tarafindan 1172 (1758) senesi Ramazan’inda icra edilen ilk derste Fetva emini Ebubekir Efendi mukarrir; Nebil Muhammed Efendi, saray hocasi Hamidî Muhammed Efendi, Seyhülislâm müfettisi Idris Efendi, Müzellef Muhammed Efendi ve Konevî Ismail Efendi muhatap olarak intihab olunmuslardir. Icra edilen bu ilk derste “Ey inananlar! Kendiniz, ana babaniz ve yakinlariniz aleyhlerine de olsa, Allah için sahit olarak adaleti gözetin; ister zengin ister fakir olsun, Allah onlara daha yakindir. Adaletinizde heveslere uymayin. Eger egreltirseniz veya yüz çevirirseniz, bilin ki Allah islediklerinizden süphesiz haberdardir.” âyet-i kerimesi takrir olunmustur.

Huzur dersleri, Ramazan’in ilk on gününde icra edilirdi. Ilk on gündeki cuma günleri ders okutulmamak ve diger günlerde okutulmak adetti. mukarirler, rütbelerine göre ders okuturlardi. Bu yüzden rütbesi büyük olanin takaddum hakki vardi. Keza muhataplar da rütbelerine göre taksim edilir. Mecliste buna göre otururlardi. Mukarirrler, seyhülislamlik makami tarafindan muhataplar arasindan seçilirlerdi. Bu intihapta ehliyet ve liyakat esasti.

Dersler saray salonlarindan birinde ve ögle ile ikindi arasinda takrir olunurdu. Salona biri mukarrir efendiye, on besi de muhataplara mahsus olmak üzere on alti rahle ve her bir rahleye birer de minder konulurdu. Mukarrir efendinin rahlesi sedef islemeli, muhataplarinkiler ise ceviz boyali idi. Mukarrir efendinin minderi de muhatap efendininkinden bir parça büyükçe idi. Salonda bu suretle tertibat alindiktan ve davetli olan zevat da birer birer geldikten sonra Hünkâr, salonu tesrif buyururdu. Verilen malumat üzerine ulema-i kirâm da müteakiben birer ihtiram selâmi vererek salona girerlerdi. Padisahla maiyetindekiler o sirada ayakta bulunurlar ve hünkârin oturmasi üzerine digerleri ile birlikte mukarrir ve muhatap efendiler de yerlerini alirlardi. Salon bu sirada tam alatürka bir hal alirdi. Bir ihtiram mevkiine konulmus olan ve hünkârin oturmasina mahsus bulunan koltuktan baska sandalye ve kanape gibi seyler mevcut degildir. Sair erkanin oturmasi için hep silteler konulmus bulunuyordu. Muhatap efendilerin rahleleri mukarrir efendinin rahlesinin sag ve sol tarafinda ve bir daire teskil edecek surette konurdu. Mukarrir efendinin takriri, umum tarafindan kemal-i husu ile dinlenirdi. Mukarrir efendi derse ait tefsirden bir eserle buna müteallik notlarini, muhataplar da kitaplarini rahle üzerine koyarlardi. Ders bir iki saat sürerdi. Dersin sonunda mukarrir muhataplara sorulacak sualleri bulunup bulunmadigini sorardi. Rütbe itibariyle yer almis olan muhatap efendilerden rütbesi en yüksek olan ve basta oturan zattan baslanarak her biri sirasiyla sualini sorar ve mukarrir efendi de lâzim gelen cevabi verirdi. Sorular dersle ilgili olurdu. Dersin sonunda mukarrir efendi dua ederdi. Dersin sona ermesinden sonra padisah tarafindan mukarrirlere birer miktar atiyye ile birer bohça, muhataplara da yalniz birer atiyye verilirdi. Atiyyenin miktari zamana göre degisirdi. Bohçanin muhteviyati ise her vakit bir top çuha, iki top kumas ve bir tane Lahor saldan ibaret bulunurdu.

Osmanli Devleti’nin basinda bulunan hükümdar ile sehzâde, hükümet erkani vs. gibi ileri gelen zevatin kendisinden istifade ettigi bu dersler, padisahligin nihayete ermesinden sonra da devam etmisti. Halife Abdülmecid Efendi’nin huzurunda devam eden bu derslerde en son okunan ve tefsiri yapilan âyet sudur:

“Kendilerinden öncekiler de tuzaklar kurmuslardir. Nihayet Allah, onlarin binalarini ta temellerinden (yikmayi) diledi de üstlerindeki tavan tepelerine göçtü (onlari helâk etti). Hem bu azab onlara akil erdiremeyecekleri taraftan gelmistir.”

Sultan III. Mustafa tarafindan bir kanuna baglanan Huzur Dersleri, belirtilen tarihten itibaren 169 sene araliksiz devam etmisti. Buna göre 1172 senesi Ramazan’inda baslayan resmî uygulama 1341 senesi Ramazan ayinda sona ermisti.

 

ILMIYE TESKILATI

Osmanli ilmiye sinifi, klasik Islâmî egitim kurumu olarak bilinen medresede, usûlüne uygun tahsilden sonra icâzet almak suretiyle mezun olup, Osmanli Devleti’nde hukuk, egitim, dinî hizmetler ve nihayet merkezî brokrasinin kendi sahalari ile ilgili önemli bazi makamlarini dolduran Müslüman ve çogunlukla da Türkler’den olusan bir meslek grubudur.

Bu meslegin, tarihî seyri içinde kendine has özellikleri ile tesekkül, olgunluk, karisiklik ve toparlanip küçülme dönemleri olmak üzere baslica dört devresinden bahsedilebilir.

Türk-Islâm dünyasindan devraldigi temel kavram ve unsurlar ile Istanbul’un fethine kadar uzanan bu dönemde çok basarili gelismeler olmustur. XV. yüzyil ortalarindan XVII. yüzyil baslarina kadar devam eden bu dönemde, saglam bir meslek anlayisi olusmus, egitim ve yargi alaninda belirlenen dereceler, ulemânin gv alanlari, yetki ve sorumluluklarinin kesinlik kazanmasi gibi önemli gelismeler olmustur. XVI. asirdan itibaren ilmiye, seyfiye ve kalemiye mesleklerinin (tarik) ayri ayri formasyonlar gerektiren branslar haline gelmesiyle, ilmiye mensuplari egitim ve yargi (adalet) alanlarini tekellerine almislardir. Böylece bu sahalarda yegane söz sahibi olan kimseler durumuna gelmislerdir. XIX. yüzyil ortalarina kadar devam eden bu uygulama 1820′lerden itibaren daralmaya baslamistir. Burada sunu da belirtelim ki olgunluk döneminin asil özelligi, ulemânin müsbet, yapici ve yipranmamis agirliginin devlet ve toplumun her kesiminde hissedilmis olmasidir.

XVII. yüzyil, ilmiye teskilâti ve ulemâ için bir yipranma dönemi olup, siyasetin içerisine âdeta zorla çekilmislerdir. Bu durum, büyük ölçüde ulemânin disinda olusmus bir gelismedir. Bunun en önemli sebebi, Osmanli hükümdar geleneginin sarsilmasidir. Gerçekten, Sultan I. Ahmed’le baslayan ve pespese çocuk yasta denecek hükümdarlarin hüküm sürdügü bu dönemde dizginler, askerin, saraydaki nüfuz odaklarinin ve tabii olarak ulemânin eline geçmistir. Her zümre kendi güç ve nüfuzunu kuvvetlendirmek için ulemâyi yanina çekmek istemistir. Bunun sonucunda siyasî fetvalar, ilmiye ricalinin bölünerek farkli taraflarda yer almasi, onlari hem ilim yolundan alikoymus, hem de siyasî mücadele içinde yipratmistir.

Yenilik tesebbüsleriyle girilen XVIII. yüzyilda ulemâ yeniliklere taraftar, hatta yer yer öncü görünmektedir. Devletin toparlanmasinda agir sorumluluk üstlendigi bir dönemdir. XIX. yüzyildan itibaren ulemânin istihdam alaninda devamli bir daralma baslamistir. Ilmiye teskilâti ile ilgili bu özet bilgilerden sonra teskilâtin kendi içindeki siniflandirmasina geçebiliriz.

 

SEYHÜLISLÂMLIK

H. IV. (M. X.) asrin ikinci yarisinda ortaya çikan “Seyhülislâm” tabiri, fukaha arasindaki ihtilafli meseleleri halledebilen âlimler için, bir seref ünvani olarak kullanilmistir. “Fukaha-yi izâm ve füdelâ-yi fehâmdan sol sahib-i sadr-i iftâya istilâhat-i örfiyyede seyhülislâm denilirdi ki, aralarinda tahaddüs eden münazaa ve mühâsemeden dolayi hall-i müskilât-i enâm eyleye.” ifadesi, yukarida temas edilen görüsün dogrulugunu ortaya koymaktadir.

Bu asirdan itibaren, “Islâm” kelimesi, pek çok kelimeye izafe edilerek kullanilmaya baslanmistir. Fakat bütün bu tabirler arasinda sadece “seyhülislâm” terkibi devamliligini muhafaza edebildi, digerleri ise unutulup gitti.

Seyhülislâm tabiri ile birlikte kullanilan öbür deyimlerden bir kismi, dünyevî iktidar sahipleri (bilhassa Fâtimî vezirleri) tarafindan da kullaniliyordu. Ama “seyhülislâm” ünvani, daima ulemâ ve sûfilere has olarak istimal ediliyordu.

Hicrî IV. asrin ikinci yarisindan itibaren, ortaya çiktigini belirttigimiz bu seref ünvanini almaya hak kazananlari üç kategoride toplamak mümkündür. Bunlar:

1. Sadece, kendi zamanlarindaki bir sehir halki tarafindan kendisine bu ünvan verilenler,

2. “Seyhülislâm” ünvani ile her tarafta söhret bulmus olanlar,

3. Fetva ile icazetnâmeyi birlikte verebilen ve bu isimle söhret bulmus olanlar.

Görüldügü üzere, Osmanlilardan önce de varligindan haberdar oldugumuz bu makam ve müessese, Osmanlilarda oldugu gibi resmî degildi. Keza bu müessese, “ilmiye sinifi”nin en üst makami olma gibi bir hüviyet de tasimiyordu.

Osmanlilarin, alti sari askin hükümranlik döneminde “seyhülislâm” ünvaninin ne zaman kullanilmaya baslandigi kesin olarak bilinemedigi gibi, ilk defa bu ünvani alan zâtin kimligi dahi kesin ve net olarak tesbit edilememektedir. Bununla beraber, Fâtih kanunnâmesinde seyhülislâmin ulemanin reisi oldugu açikca belirtilmektedir. Fâtih Sultan Mehmed’in (1451-1481) tedvin ettirdigi kanunnâmede seyhülislâm tabiri, açik ve sarih bir sekilde zikredilmektedir ki, bu da Fâtih ve babasi II. Murad (1421-1451) devirlerinde mezkur ünvanla adlandirilan kimselerin varligini ortaya koymaktadir.

Osmanli Devleti’nde, kendisine sorulan dinî ve ser’î meseleleri cevaplandiran kimseye “müftî”, verilen karara da “fetva” dendigini biliyoruz. Nitekim mesihat makami, ilk önce, “mesned-i fetva” veya “mansib-i ifta” gibi isimlerle basmüftilik tarzinda tesekkül etmisti. Bu durumu ile o, bir müddet “kadiasker” ve “muallim-i sultanî” vazifelerine nisbetle ikinci derecede kalmisti. Bunun için müftilik makami, Divan-i hümayun âzaligina dahil bulunan kadiaskerlik makamina göre daha hususî bir vaziyet arzediyordu. Ancak fetva vermek yetkisi Ibn Kemal (1525-1533) ile Ebu’s-Suûd (1545-1574) Efendi gibi zevata havale edilince, bu makam daha çok ehemmiyet kazanmaya basladi. Çünkü bu iki kisi, kadiaskerlikte bulunduktan sonra bu vazifeye getirilmislerdi. Bundan böyle “seyhülislâmlik makami”, “sadreyn efendiler”in üstünde tutularak “ilmiyye tarikinin reisi ve ser’î mahkemelerin nâziri olmustur. Yukarida adi geçen kudretli zevatin yetismesi,bütün ilmî tevcihatin seyhülislâmlara verilmesine sebep olmustur. Muhtemelen bunun da tesiriyle olsa gerek ki, makam ve mevki itibariyle seyhülislâmlar sadrazamla denk bir seviyede tutulur olmuslardir.

Osmanlilarda, ileri gelen zevat için kullanilan ünvanlarin bir çogu, daha önceki müslüman devletlerde de kullanilmistir. Nitekim, takva sahibi olarak kemal mertebesine ulasan sahsiyeti ve müellefâtinin çoklugu sebebiyle büyük bir ün kazanmis olan Ibn-i Kemal’e, bu özelliklerinden dolayi, Necmeddin Ebu Hafs Ömer en-Nesefî’nin ünvani olan “müfti’s-sakaleyn…” lakabi verilmistir. Osmanli döneminde bu tabir, sadece adi geçen seyhülislâm için kullanilmistir.

Ilmiyye sinifinin en yüksek mevkii olan ve “Mesihat-i Islâmiyye” diye adlandirilan bu makamin Osmanlilarda ortaya çikis gayesine yönelik degisik bazi görüsler bulunmaktadir. Bu mevzuda farkli görüslerin ortaya atilmasina sebep ve bu görüslere kaynaklik eden kimsenin J.H. Kramers oldugu ileri sürülmektedir. Filhakika Islâm Ansiklopedisindeki makalesinde bu mevzua temas eden Kramers, Gaudefroy-Demombyn’e dayanarak bazi fikirler ileri sürmektedir. Bunlari, su sekilde siralayabiliriz:

a) Osmanli padisahlari, Misir’da Memlûk sultanlari yaninda bulunan Abbasî halifesinin hâiz oldugu mevkii taklid etmek suretiyle böyle bir müesseseyi kurmus olabilirler.

b) Osmanli ulemâsinin bir dinî reisin baskanliginda teskilâtlanmasi, devletin tebeasi olan gayr-i müslimlerin basinda bulunan patrikligi taklit etmek suretiyle olmustur.

c) Bu müessese, devlette mevcut dünyevî iktidar yaninda, kazaî selâhiyetlerle teçhiz edilmis sûfî-dinî bir an’anenin neticesi olarak da dogmus olabilir.

Zuhurunu, tek ve belli bir sebebe baglama imkâni bulunmayan bu müessesenin kurulusunu, baska dinlerdeki ruhanî riyasetin taklid edilmesi ile izâha kalkismak, tamamen indî bir mütalâa olur. Çünkü Islâmin din ve devlet anlayisi ile Hiristiyanligin din ve devlet anlayisi arasinda büyük farklar vardir. Biri, müntesiblerinden hem dünyevî, hem de uhrevî vazifeler beklerken, digeri sadece uhrevî hizmetler beklemektedir. Bunun için, bu iki müesseseyi birbiri ile mukayese etmek ve hele, seyhülislâmligin, patrikligin bir taklidi olarak ortaya çiktigini söylemek, dogru olmasa gerektir. Nitekim, I. Hâmi Danismend de, bu meseleye temasla söyle der: “Dikkat edilecek noktalardan biri de mesihat makaminin baska dinlerdeki ruhanî reisliklerle mukayesesinin dogru olmadigidir.”

Seyhülislâmligin dogus ve ortaya çikis sebebini tek bir vak’aya baglamak yerine, tarihî olaylari incelemek ve bu yolla bir neticeye varmak daha dogru gibi görünmektedir. Bunun için de meseleye tarihî olaylar açisindan bakmak gerekir.

II. Murad devrinde yasayan ve umumiyetle ilk seyhülislâm olarak kabul edilen Molla Fenari (1424-1431)’nin, böyle bir makama getirilmesi ve kendisine böyle bir ünvan verilmesi, dikkat çekicidir. Devletin, dinî ve siyasî bir kargasalik içinde bulundugu bir sirada tahta geçen II. Murad, böyle bir ortamda, ahlâkî, ilmî ve dinî otoritesi bütün memleketçe kabul edilen büyük bir âlime ihtiyaç bulundugunu düsünmüs olmalidir. Keza bu zâtin, tebeayi bütün sapik cereyanlardan koruyabilecek bir otoriteye sahip olmasi ve halk ile devletin dinî meselelerini çözmesi gerektigine inanmis olmalidir. Yine bu esnada, devlet sinirlarinin dahilindeki gayr-i resmî müftülerin, dinî meseleler hakkinda kendi dünya görüsleri ve kabiliyetlerine göre ayri ayri fetva vermelerinin, devlet için bir tehlike arzettigini de sezmis olmalidir. Gerçekten böyle durumlar, hos olmayan bir takim tenakuzlarin ortaya çikmasina yol açabilir. Bu yüzden de hem devletin otoritesi, hem de mü’minlerin seriata olan bagliliklari zedelenebilirdi. Bu sebeple fetvalarin, tek kanaldan ve resmî sifati bulunan bir kimse tarafindan verilmesi ihtiyaci hissediliyordu. Ayni zamanda, durmadan yayilma istidadi gösteren Bâtinî-Rafizî görüslere karsi sed çekecek kuvvetli ve dirayetli sünnî bir sese de ihtiyaç vardi.

Iste bütün bu hususlar nazar-i dikkate alinmis olacak ki, ilk defa bu makama getirilen Molla Fenarî’nin sahsinda adi geçen ünvanla bir makam ve müessese kurulmus oldu.

Ilk Seyhülislâm: Osmanli devlet teskilatinda, “müfti’l-enâm” ünvani ile de anilan seyhülislâmlarin, ihraz ettikleri bu resmî makama ilk defa kimin getirildiginin kesin olarak bilinemediginden söz etmistik. Bu hususta farkli görüsler bulunmaktadir.

Osmanlilardan önceki müslüman devletlerde, varligindan haberdar oldugumuz seyhülislâmlik, bu devlette eristigi dinî ve siyasî ehemmiyeti hiç bir ülkede bulamamistir. Fâtih kanunnâmesinde kendisinden söz edilen seyhülislâmin bu devirdeki durumu da tartisilabilir nitelikte görünmektedir. Mezkûr kanunnâmeye göre ulemânin reisi olmakla birlikte ilmiyenin basi sayilmasi XVI. asrin ortalarina ve belki az daha sonraya rastlar. Bu durumu göz önüne almis olacak ki, M. Tayyib Gökbilgin bu ünvanin (seyhülislâmligin) ilk önce Ibn Kemâl’e verildigine kani görünmektedir. Bu konuda o, “fetva hizmeti vazifesi, Ibn Kemal ve Ebu’s-Suûd Efendi gibi kimselerin bu vazifeye getirilmesinden sonra ehemmiyet kazanmis ve artik bunlara seyhülislâm denilmistir. Bu iki kisi kadiaskerlikte bulunduktan sonra bu vazifeye getirilmislerdi.” diyerek bu konudaki görüsünü belirtir.

Bununla beraber, Fatih Sultan Mehmed’in tedvîn ettirdig ikanunnâ-mede, açikça isminden ve ulemanin reisi olma gibi bir sifati bulundugundan söz edilen seyhülislâmlik makaminin daha önce mevcut olmasi gerekir. II. Murad devrinin dinî, siyasî ve ictimaî kargasaliklari sucunda meydana gelen hadiseler, böyle bir makamin kurulmasini mecburî hale getirmisti. Böylece kurulup teessüs eden bu müessesenin basina da -daha önce belirtildigi gibi- devrin bilgini ve otoritesi herkesçe kabul edilen Molla Fenarî getirilmistir.

Günümüzün, Adalet ve Millî Egitim Bakanligi ile Diyanet Isleri Baskanliginin görev ve yetkilerini kendisinde toplayan bu makamin, Osmanli devlet teskilati içindeki mevkii ve durumu, Fâtih kanunnâmesinde açikça belirtilmektedir. Bundan anlasildigina göre seyhülislâm, diger devlet erkâni üzerinde büyük bir nüfuza sahiptir. Buna dayanarak, Brockelmann: “Fâtih Sultan Mehmed ve Kanunî Sultan Süleyman, seyhülislâmin bütün memurlar sinifinin en üstünde bulunan müstesna mevkiini teyid ettiler.” diyerek bu ehemmiyeti belirtmek ister.

Fâtih kanunnâmesinde mevkii belirtilmis olmakla beraber, esas ehemmiyet, Zenbilli Ali Cemalî Efendi (1503-1525) ile baslamis, Ibni Kemal ve Ebu’s-Suûd Efendi gibi dirayetli zevatin yetismesi ile kemâl mertebesine ulasmistir. Ilmî dirayet ve temiz sahsiyetleriyle mesihat makamina çikan bu çok kiymetli âlimler, en heybetli padisahlar üzerinde bile nüfuz ve tesir sahibi olduklari için, icâb-i halda onlara bile dogru yolu göstermekten ve sert sözler söylemekten çekinmiyorlardi. Mevzûun daha iyi kavranabilmesi için birkaç tarihî olaydan söz etmek gerekecektir.

a. Daha kadiligi zamaninda, Yildirim Bayezid (1389-1403)’in cemâatla namaza devam etmesinden dolayi sahidligini kabul etmeyen Molla Fenari, ibadetlerinde kusur eden kimsenin, insan hukukunun gözetilmesi gereken yerlerde de dikkatsiz olabilecegini düsünerek, mahkeme salonunda, bizzat Yildirim Bayezid’e sehadetini kabul etmiyecegini söylemek suretiyle büyük bir cesarete sahip oldugunu göstermistir.

b. Yavuz Sultan Selim, Hazine-i Âmire muhafizlarindan 150 kisinin katline karar verir. Bu iradeyi dogru bulmayan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi, çagirilmadigi halde ve hiç kimseye bildirmeden Divân’a girerek, böyle bir cezanin seriat ve adalete aykiri oldugunu söylemek suretiyle büyük bir cesaret örnegi verir. Bunun üzerine padisah, 150 kisinin katli kararindan rücû’ eder.

c. Birgün divan’da, Sadriâzam Dervis Pasa’nin kabahatsiz bir adamin katline hüküm vermesi üzerine, onu muahaza eden ve bu yüzden Divan-i terkeden Seyhülislâm Yahya Efendi (1553-1644)’nin bu davranisi, devrin padisahi I. Ahmed (1603-1617)’in dikkatini çeker. Pâdisah, davranisinin sebebini sordugunda o da “kaza emânettir. Pâdisah, kadiaskerleri istimai deâvî, ihkak-i hak, mazlumlari siyânet için nasbeyler. Icâb-i ser’î yogiken bugün bir adam katlolundu. Artik benim için icray-i kazaya imkân kalmadigindan terk-i mansiba mecbur oldum” der. I. Ahmed, Yahya Efendi’nin bu cevabi üzerine sadrâzami cellâda teslim etmekle isi bitirir.

XVI. asirdan itibaren ehemmiyeti daha da artan seyhülislamlik makami, manen sadrazamliktan daha yüksek telâkki ediliyordu. Çünkü, Osmanli devletinde din asil, devlet ise onun bir fer’i olarak görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucudur ki, sadriâzamlarin seyhülislhamlari ziyaretleri III. Murad (1574-1595) devrinde 922 (1584) tarihinde kanun haline getirilmisti. Tâyini, bizzat padisah tarafindan yapilmakla beraber, bilhassa idarenin zayif zamanlarinda veya herhangi bir isyan esnasinda padisah aleyhine fetva verebilir endisesiyle daima seyhülis-lâmdan çekinilmistir. Çünkü Osmanli padisahlari, tebea üzerinde keyfî bir tasarruf hakkina sahip degillerdi. Onlar da birtakim kanun ve nizamlarla bagli idiler. Zahiren, hudutsuz bir selahiyete sahip görünseler bile, hakikatte bazi kanunlarla mukayyettiler. Idarî mekanizmada dini asil, devleti de onun bir fer’i olarak kabul eden bir devlette bu durum normal karsilanmalidir. Bu anlayisin bir neticesi olacak ki, yürürlüge girmesi istenilen her türlü kanun ve nizam hakkinda, önce seyhülislâmdan, bunun seriata uygun olup olmadigina dair fetva alinirdi. Ancak bundan sonra, istenilen kanun yürürlüge girerdi. 1686 yilinda Amsterdam’da basilan ve Türkçe tercemesi yayinlanan bir eserde bu mevzu ile ilgili olarak söyle denilmektedir: “Seyhülislâm, sahip oldugu genis yetkisi ile herhangi bir mesele hakkinda hüküm verince padisah bile bunun aksini iddia edip karsi çikamaz.”

Seyhülislâmligin haiz oldugu önemi belirten hususlardan biri de, seyhülislâm olarak tayin edilecek olan zatin saraya daveti esnasinda, protokol geregi sadriâzamla birlikte huzura girerlerken padisahin onlara karsi üç adim atmasi ve onlari ayakta istikbal etmesidir. Keza, seyhülislâm adayinin, padisahin elini öptükten sonra oturmasi, buna karsi sadriâzamin ayakta beklemesi de bu hususu açikça ortaya koymaktadir. Bu tatbikat, IV. Mehmed devrinde (1648-1687), sadriâzam Melek Ahmed Pasa’dan itibaren devam edegelmistir.

Seyhülislâmligin Sona Ermesi: Osmanli Devleti’nde, ilmiye sinifinin en yüksek mevkii olan ve mesihat-i islâmiyye diye adlandirilan bu önemli makamin uzunca bir tarihçesi vardir. Ilk seyhülislâm Molla Fenarî’nin tayin tarihi olan 1424/25 senesinden, Medenî Mehmed Nuri Efendi (1920-1922 = 1339-1341)’nin istifa tarihi olan 26 Eylül 1922 yilina kadar mesihat-i islâmiyye müessesesi, kesintisiz olarak tam 498 sene devam etmistir. Bes asra yaklasan ve özellikle kayd-i hayat sarti ile bu makama gelen dirâyetli zevatin yeri, daha sonra gelenlerle ayni sekilde doldurulamamistir.

Bütün Osmanli müesseselerinde oldugu gibi, bu müessese de, XVI. asrin son senelerinden ve bilhassa XVII. asirdan itibaren yavas yavas inhitata (gerileme) yüz tutmustur. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman saltanatinin ortalarinda 948 (1541/42) baslayan seyhülislâm azli, daha önce benzeri görülmediginden büyük bir hadise olarak karsilanmistir. Devrin seyhülislâmi, Çivizâde Muhyiddin Seyh Mehmed Efendi (1539-1542)’nin, Mevlâna Celaleddin-i Rumî ve Muhyiddin-i Arabî gibi mütavassiflar hakkinda vazife ve selahiyetini asan bir dil kullanmasi, vazifesinden azledilmesine sebep olmustu.

Çivizâde Muhyiddin Seyh Mehmed Efendinin, yukarida belirtilen sebepten dolayi azli, bu makama yükselenlerin artik “azledilemez = lâ yen’azil” olan özelliklerini ortadan kaldirmis oldu. Bundan böyle sadriâzamla aralarinin iyi olmamasi veya maiyetinin çesitli islere müdahalesi neticesinde, dedikodularin ortaya çikmasi gibi nahos olaylar, seyhülislâm azilerinin sebepleri arasinda idi.

Seyhülislâmlarin “azledilemez” özelligi ortadan kalktiktan ve eskiye nisbetle bir gerileme basladiktan sonra, azledilmis olan bir seyhülislâmin, ayni vazifeye tekrar getirilmesi ile karsilasiyoruz. Böyle bir adim da Bostanzâde Mehmed Efendi ile atilmistir. Ilk mesihat-i 997-1000 (1589-1592) yillari arasinda olan mezkûr zâtin ikinci mesihati da 1001-1006 (1593-1598) seneleri arasindadir.

Osmanli Devleti idarî kadrosunda bulunan hemen herkese en büyük ceza olan idâmin verilebildigi ve sadriâzamlarin bile böyle bir cezadan kendilerini kurtaramadigi bir gerçektir. Hal böyleyken seyhülislâmlar, bu kaidenin disinda tutulmuslardi. Dinî reis olmalari, onlari böyle bir cezadan uzak tutuyordu. Bununla beraber, bes asra yaklasan tarihi içinde sadece üç seyhülislâm ölüm cezasina çarptirilmisti. Böyle bir cezaya çarptirilmakla beraber bunlara “sehid” denilmektedir. Bu, “inhitat devrinde, ilmiyye masûniyyetinin ihlâline karsi, meslegin protesto tezahürleri mahiyetindedir.” Efkâr-i umumiyece bunlar, yanlis anlasilmanin kurbani olarak idam edilmislerdi. Böyle bir ceza ile hayata vada eden seyhülislâmlar sunlardir:

1. Ahîzâde sehid Hüseyin Efendi (1041-1043/1632-1634).

2. Hocazâde sehid Mes’ud Efendi (1066/1656) 4 ay 12 gün.

3. Erzurumlu Seyyid Feyzullah Efendi (1088/1688) ikinci mesihati (1106-1115/1695-1703).

Osmanli devlet teskilatinda, herhangi bir kimseye seyhülislâm ünvaninin verilebilmesi, o kimsenin mesihat makamina getirilmesiyle mümkün oluyordu. Bu makamin, eskiye nisbetle bir gerileme gösterdigi, resmen ve fiilen bu makama gelmedigi halde bazi kimselere bu makam pâyesinin verilmesiyle de ortaya çikmaktadir. Gerçi asirlarca süren bir tarih içinde ancak iki kisiye bu pâye verilmistir ama bu da, çok yüksek bir makam olan seyhülislâmlik için, bir gerileme sayilabilmektedir. Bu makama gelmedigi halde pâyesi ile taltif edilen iki kisiden birincisi Karaçelebizâde Abdülaziz Efendidir. Bu zat, 1059 (1649) tarihinde “Ravzatu’l-Ebrar” adli eserini devrin padisahi IV. Mehmed’e takdim edince kendisine bu pâye verildi. Bundan iki sene sonra da 1061 (1651) tarihinde Karaçelebizâde fiilen bu makama getirilmistir.

Bilfiil seyhülislâmlik makamina gelmedigi halde bu pâyeyi alanlardan ikincisi de Erzurumlu Feyzullah Efendi’nin büyük oglu Fethullah Efendi’dir. Fethullah Efendi, Nakibu’l-Esraf olarak Rumeli kadiaskeri bulunurken, Seyhülislâm olanbabasi Feyzullah Efendi’den sonra bu makama gelmek üzere bu pâyeyi almistir. Fakat 1115 (1703) senesinde babasi ile birlikte azledilir. Bundan kisa bir müddet sonra da vefat etti.

Böylece tarihî seyri içinde geçirdigi çesitli merhalelerden sonra nihayet, Seyhülislâm Medenî Mehmed Nuri Efendi (1920-1922)’nin, dahil bulundugu son Osmanli kabinesiyle birlikte istifasi neticesinde, seyhülislâmlik makami, Osmanlilar’la birlikte Islâm âleminden de kalkarak tarihe mal olur.

Sehülislâmin Tayin ve Azli: Osmanli Devleti müesseselerinden biri olan ilmiyye’nin reisi durumundaki seyhülislâmin bu makama gelebilmesi, basit bir tayin veya formalite isi degildi. Bununla beraber, seyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi’den önce, bu makama gelebilmek için kesin ve tayin edilmis bir kanun yoktu. Kadiaskerlik, büyük kadilik veya müderrislik yapmis olanlardan münasipleri, bu makama getirilebiliyordu. Fakat Ebu’s-Suûd Efendi’den itibaren seyhülislâmlik, Rumeli kadiaskeri olanlara verilir oldu. Bu tarihten sonra nâdiren, Anadolu kadiaskeri veya bunun pâyelilerinin getirildigi görülür.

Ebu’s-Suûd Efendi’den itibaren bu makama gelebilmek için bazi merhalelerden geçmek gerekiyordu. Bunun için, müderrislik mertebesini ihraz eden bir kimsenin en az 15-20 sene talebeye ders vermesi, belli mevlevîyet-lerden* sonra Istanbul kadiligi, Anadolu kadiaskerligi ve sonunda da Rumeli kadiaskerligine getirilmis olmasi gerekiyordu. Ancak bu siranin takibinden sonra mesihat makamina gelinebilirdi.

Ilmiye sinifinin reisi ve dinî lider olmakla beraber, seyhülislâmin tayini, bizzat devletin basinda bulunan padisah tarafindan yapilirdi. Bu tayinde çogu zaman sadriâzamin da müessir oldugu bilinmektedir. Ayni sekilde veziriâzamin azlinde, bazan seyhülislâmin müessir oldugu da bir gerçektir.

Sadriâzam, kadiasker veya mâzulleri arasinda, kendisiyle anlasabilecegi birisini padisaha empoze edebilirdi. Maamafih, padisah, bazen hiç kimseye sormadan ve hiç kimsenin fikrini almadan da seyhülislâm tayini yapabiliyordu.

Seyhülislâmin kim olacagi kararlastirildiktan sonra, veziriâzam, o zat hakkinda telhis denilen arîzayi padisaha takdim eder; bundan sonra, seyhülislâm olacak zat,saraya veya icabina göre Pasakapisina dâvet olunup sadriâzamla beraber saraya giderlerdi.

Sayet, seyhülislâm namzedi, dogrudan dogruya saraya dâvet edilmis ise, veziriâzam da çagirilirdi. Teamül geregi, seyhülislâm tâyin edilenler “Arz odasi”nda padisahin elini öperlerdi. Fakat, Zekeriyezâde Yahya Efendi’nin seyhülislâmligindan sonra bu âdet terk edilerek sadece bahçede el öpmekle iktifa edilmisti.

Seyhülislâmin tayini ile yakindan ilgili bulundugundan, bu makamda en çok kalmis olanlardan da kisaca bahsetmemiz gerekir. Araliksiz, 498 sene devam eden bu makamda, en fazla kalan kisi, Kanunî ve II. Selim devri seyhülislâmi Ebu’s-Suûd Efendi’dir. Mesihat müddeti toplam olarak 28 sene 11 ay sürmüstür. Ebu’s-Suud Efendi’den sonra gelenler artik onun kadar kalamamis ve 3-4 senelik bir vazifeden sonra bu makami baskalarina terk etmek zorunda kalmislardir. Seyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi’den sonra ikinci sirayi, 24 sene ile II. Murad ve Fâtih devri seyhülislâmi, Molla Fahreddin Acemî (1436-1460) almaktadir. Bu makamda uzun süre kalma imkânini elde eden ve üçüncü sirada bulunan Zenbilli Ali Cemalî Efendi’dir. II. Bâyezid, Yavuz ve Kanunî devirlerinde “mesned-i mesihatta” bulunan bu zâtin hizmeti, toplam olarak 23 seneyi bulmaktadir.

Bazi kimselerin bu makamda uzun süre kalmalarina karsi, bir kismi da çok az denebilecek kadar kisa bir süre bu vazifede kalabilmistir.

Memikzâde Mustafa Efendi’nin mesihat müddeti, Osmanli mesihat tarihinde en kisa olani olarak bilinir. Bu müddet, 13 saatlik bir zamani kapsamaktadir. Hizmetin azligi ve müddetin kisaligi ile ikinci sirada bulunan, IV. Mustafa (1807-1808) devrindeki Sâmanîzâde Ömer Hulusi Efendi (öl. 1812)’nin ikinci mesihatidir. Bu müddet de bir günlük bir zamani kapsamaktadir.

Daha önce de belirtildigi gibi mükerrer seyhülislâmlik, h. 1000 (1591) yilindan itibaren Bostanzâde Mehmed Efendi ile baslamistir. Bu zattan sonra mükerrer vazifeler devam edegelmistir. Bu tatbikatin neticesi bazi kimseler, birkaç defa bu makama getirilmislerdi. Bu makama en fazla yani dörder defa gelenleri söyle siralayabiliriz:

1. Cafer Efendizâde Haci Mustafa Sun’ullah Efendi.

2. Yusufzâde Cemaleddin Efendi.

3. Musa Kâzim Efendi.

4. Haydarîzâde Ibrahim Efendi.

5. Mustafa Sabri Efendi.

Isimleri zikredilen bu zevatin son dördü, Ikinci Mesrutiyet’in kabine degisikligi sonucu tekraren bu makama getirilmislerdi. Zira artik II. Mesrutiyetten itibaren seyhülislâmlar da kabine üyesi olarak onunla birlikte atanir ve yine onunla birlikte vazifeden alinir oldular.

Seyhülislâmin vazife ve selahiyeti: Kurulus döneminde vazifesi, sadece ser’î meseleler üzerindeki talepler hakkinda fetva vermekten ibaret olan seyhülislâmin, bu hükümler hakkinda hiç bir icra selâhiyeti yoktu. Bununla beraber, hiç bir kadi, onun verdigi fetvayi reddetmeye cür’et edemezdi.

Kurulus döneminden sonra ise Seyhülislâmin fetvalari, sadece ammeyi ilgilendiren siyasî sahalara inhisar etmistir diyebiliriz. Bunun için, devlette, ammeyi ilgilendiren hususlarda mutlaka seyhülislâmin fetvasi gerekiyordu. Böylece seyhülislâm, fetvalari ile devlette kanunlarin vazi’ligi vazifesini de üstlenmis denebilir. Nitekim, Seyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi’nin tasvibinden geçen kanunnâmenin bas tarafinda aynen söyle denilmektedir:

“Merhum ve magfurun leh Sultan Süleyman Han aleyhi’r-rahme ve’r-ridvan hazretlerinin zamân-i bâemanlarinda merhum Seyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi hazretlerinin asrinda olan kanunnâme-i sultanîdir ki, ser-i serife muvafakati mukarrer olup hâlâ muteber olan kavanin ve mesâildir.” Kanunlasmasi için fetva istenilen mevzularda, seyhülislâmlarin gözettigi esaslar, Islâm cemaatinin hayri ve adalet prensibidir. Nitekim, Seyhülislâm Pîrizade Mehmed Efendi (öl. 1748) “Raiyyet, babasinin kaçtigi topraga geri getirilir mi?” sualine karsi su fetvayi vermistir: “Gerçi ser’î maslahat degildir, lakin koyun kimin ise kuzu dahi onundur, deyü sayi, Ancak bu makûlede ûlu’l-emre müracaat olunur. Nizâm-i memleket için olan emr-i âliye itaat vacibtir” der.

Kararlarini tatbik edebilme imkânina sahip bulunmayan ve ayni zamanda, Divân’in âzasi da olmayan seyhülislâma, önemli meselelerin görüsülme ve müzakeresi esnasinda müracaat edilirdi. Hattâ bazen, seyhülislâm-lar, hiç kimseye haber vermeden Divan’a girip istedikleri konu hakkinda mütalâada bulunabilirlerdi.

Devlet teskilâti içindeki vazifesi, önceleri sadece fetva vermek gibi bir sahaya inhisar eden seyhülislâmlarin bu makami, Ibni Kemal ve Ebu’s-Suûd Efendi gibi dirayetli zevatin yetismesi ile daha da önem kazanmaya basladigindan yetki alani da buna paralel olarak genislemistir. Bu yüzden, bilhassa XVI. asrin ikinci yarisindan itibaren ilmî tevcihatin seyhülislâmlara verildigi görülmektedir. Nitekim, 982 (1574) tarihine kadar müderris ve mevali ile müftülerin tertip ve telhisleri hususu, veziriâzamlara ait iken, bu tarihten sonraki bazi veziriâzamlarin cahil olmalari, bu islerin seyhülislâmlara birakilmasina sebep olmustur. Böyle bir yükten kurtulmak için Ebu’s-Suûd Efendi, Veziriâzam Ibrahim Pasa’ya bir tezkire yazarak “Fetva istigâli vaktimizi istiâb ederken bir bâri dahi üzerimize tahmil bize çevirdir.” diyerek bu vazifeyi kabul etmek istememisse de bundan böyle vazife ve selâhiyet alani daha da genisletilerek, kirk akçadan yukari” hâriç” ve “dâhil” müderrislikleri ile, orduya tâyin edilecek kadilar; vilâyet, sancak ve kaza müftüleri; imam, hatip ve müezzinlerin; Konya’da post-nisîn olan Çelebi Efendi’nin inhasi üzerine mevlevî seyhlerinin ve mevâlî denilen büyük kadilar ile kadiaskerlerin tâyinleri seyhülislâmlara verildi. Bu, seyhülislâmligin en yüksek makam oldugunun bilinmesi ve kadiaskerlerle veziriâzamlarin haksizlik yapmalarini önlemek içindi. Seyhülislâm, yapacagi tâyin hususunda kanun geregi, veziriâzam ile görüstükten ve anlastiktan sonra tayin edileceklerin listesini bir telhis ile veziriâzama bildirir, böylece, onun vasitasiyla padisahin iradesini almis olurdu. XVII. asir sonlari ile XVIII. asirda veziriâzamin muvafakatinin alinmasi sadece kadiasker ve mevâlî tayinlerine tahsis edilmistir. Digerleri için böyle bir muvafakata ihtiyaç yoktu.

Böylece seyhülislâm, günümüzün hem Adliye, hem de Millî Egitim Bakanliklari vazifesini üstlendigi gibi, Diyanet Isleri Baskanligi vazifesini de üstlenmisti. Bütün bu vazifelerle yükümlü tutulan seyhülislâm, sadece belli bazi tâyin ve fetva islerinin tedvini ile yetinmiyordu. O, medreselerin idare ve kontrolundan da mes’ul tutuluyordu.

Önceleri, Divan-i hümayûn âzasi olmayan seyhülislâmlarin meclise girmesi, II. Mahmud (1808-1839) devrine rastlar. Bu devirde, kadiaskerler meclisten çikarilmis, onlarin yerine seyhülislâm gelmistir. Tanzimat’in ilânindan 1908 senesine kadar nâzirlar gibi degistirilebilen seyhülislâmlar, bu tarihten sonra, kabine ile degistirilir olmuslardi.

Tanzimat’la birlikte nâzirlik derecesine inen seyhülislâmlik makami, 1876′da Mithat Pasa tarafindan ilan edilen Kanun-i esâsî’nin 27. maddesine göre kendisine taninan hak mucibince derece bakimindan öbür nâzirlara olan üstünlügü muhafaza edildi. Mezkûr maddede: “Sultan, sadriâzami ve seyhülislâmi kendisi seçer, diger nâzirlar ise sadriâzam tarafindan tâyin olunurlar” denilmektedir.

Seyhülislâmlik makaminin devlet teskilati içindeki ehemmiyeti, bir hayli yüksekti. Bu ehemmiyet, ifadesini tesrifatta bulurdu. Bu mânâda seyhülislâm, zamaninin Imam Ebu Hanife (H. 80-150)’si gibi tesrifat üstü kabul edilirdi. Onun, sadriâzam ve sultan huzurundaki tesrifat kaideleri ile dinî bayramlarda, sultanlarin cenaze merasiminde, yeni hükümdara beyat ve kiliç kusatma (Kiliç Alayi) esnasindaki vazife ve selâhiyetleri bütün teferrüatiyle tesbit edilmistir.

Seyhülislâmin maiyyeti: Osmanli devlet teskilâti içinde önemli bir yeri bulunan seyhülislâmlarin, XVIII. asra kadar belli ve herkesçe bilinen bir daireleri yoktu. Seyhülislâm olarak tayin edilen zatin konagi müsaitse kendi konaginda, degilse münasip bir konaga tasinarak orada vazifesini icra ederdi. Nitekim, Ali Cemalî Efendi’nin kendisinden istenen fetvalarin cevaplarini, konaginin penceresinden, iple sarkittigi bir zenbile koymak gibi bir âdetinin bulundugunu ve bundan dolayi da “Zenbilli” adini aldigini biliyoruz. Bu bilgi, bize onun kendi konaginda vazifesini icra ettigini göstermektedir.

Osmanlilarda XVIII. asir sonlarina dogru baslayan idarî yenilesme hareketlerinin sonucu olarak, zamanla reisi seyhülislâm olan idarî bir kisim meydana geldi. Daha önce, belli bir dairesi bulunmayan seyhülislâma, Tanzimat döneminde Yeniçeri Agasi’nin dairesi tahsis edildi. Artik bundan sonra buraya “Seyhülislâm Kapisi” veya “Bab-i Fetva” denmeye baslandi.

Devlet teskilâti içindeki durum, yetki ve vazifesine uygun olarak seyhülislâmin maiyetinde de hayli kabarik bir memurlar kadrosu tesekkül ediyordu. Birçok memuru yaninda, baslarinda “Fetva Emini” bulunan ve pek mühim bir daire olan fetva kalemi vardi. Bu dairede müsevvid, mübeyyiz, mukabeleci, kâtip, mühürdar ve müvezziler bulunurdu. Dairenin basinda bulunan Fetva emini, fikih, yani Islâm hukukunu çok iyi bilen bir kimse olurdu. Istenilen fetvayi bulmakla yükümlüydü. Bu zatin maiyetinde de yirmi kadar kâtip olup bunlar, verilen fetvalari yazarlardi.

Fetva eminliginin ihdasi, Seyhülislâmin sefere istiraki veya hastalanmasi gibi anormal bir durumun ortaya çikmasi yüzündendir. Ilk fetva emininin, Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi’nin hastaligi üzerine tâyin edildigi ve bu zatin da Balikesirli Mehmed Muhyiddin Efendi oldugu bildirilmektedir.

Seyhülislâm dairesinde, fetva eminliginden baska daha bazi önemli memuriyetler de vardir, bunlar:

Kethüda: Siyasî ve iktisadî islerinde seyhülislâmin vekili olan kethüda, onun adina hareket ederdi.

Telhisçi: Seyhülislâmin, hükümet nezdindeki temsilcisi durumundaki memuru olup, hukuk, dinî isler ve kanunlara ait muamelelerde hükûmetle temas ederdi. Seyhülislâmin, müderris ve mevali tayinleri bunun vasitasiyla ve Reisü’l-Küttab’in delâletiyle veziriâzama arzolunurdu.

Mektupçu: Seyhülislâmin divan efendisi veya mühardari ve simdiki ismiyle yazi isleri müdürü idi. Mesihattan çikan buyruldular, tayin rüusu ve beratlari ile icâzetnâmelerin yazildigi daire bunun emri altinda idi. Keza seyhülislâmin mührü de bunda (mühürdar) bulunurdu.

Seyhülislâmin maiyetindeki bu memurlardan (daire müdürleri) her birinin kendisine ait ve müstakil daireleri bulunmakta idi.

XIX. asirda maiyeti daha da genisleyen seyhülislâmlik makaminin bu devirdeki memurlari, kadiasker ve Istanbul kadisi maiyeti de dahil olmak üzere sunlardi:

Ders vekili, Fetva emini, Seyhülislâm mektupçusu, Arzuhalci, Ilâmat mümeyyizi, Rumeli kadiaskeri tezkirecisi, Kassam-i askerî, Rumeli ser’iyyatçisi, Rumeli vekayi kâtibi, Anadolu kadiaskeri tezkirecisi, Anadolu vekayi kâtibi, Istanbul Kadisi müsaviri, Istanbul ser’iyatçisi ve Istanbul kadisi vekayi kâtibi. 1293 (1875) yilindaki uygulamaya göre mesihat daireleri büyük memurlari (müdürleri) ise sunlardi:

Ders vekili, fetva emini, Mesihat mektupçusu ve üç muavini, Ilâmat-i ser’iyye mümeyyizi, Mesihat arzuhalcisi ve iki muavini, Ilâmat-i ser’iyye mümeyyiz muavini, maas-i ilmiyye kâtibi, Reisü’l-müsevvidîn. Bunlarin her birinin de müteaddid memurlari vardi.

 

KADILIK

Osmanlilar, kendilerinden önceki Islâm devletlerinin geleneklerine uyarak kadi tayininde çok titiz davrandilar. Zira Islâmî anlayisa göre adaletle hükmetmek bu dinin en önemli prensiplerinden biridir. Bu bakimdan Osmanlilar, herhangi bir kimseyi degil, her yönü ile taninmis ve güvenilir kimseleri bu makama getiriyorlardi. Kurulus döneminden itibaren Islâm dünyasinin maruf aileleri bir taraftan Anadolu’ya gelirken bir taraftan da açilan medreseler kaza tarikini ihtiyar edecekleri (kadiligi seçecek olanlari) yetistiriyordu. Hatta baslangiçta kaza isinin Islâm an’anesine uygun olarak camilerde görülmesi için Bursa’daki Yesil Câmi ile Yildirim câmileri dâva görülebilecek bir sekilde yaptirilmislardi. Nitekim Bursa’daki Yesil Câmi gözden geçirilecek olursa, biraz yüksek olan minberle mihrab arasi namaza, fiskiyenin bulundugu ve nisbeten alçak olan yer dâvacilara, iki tarafindaki odalar da dâvalari görecek olan kadi ve kadiaskerlere tahsis edilmisti.

Osmanlilarda kadi nasbi ilk defa Osman Gazi tarafindan, kayinpederi Seyh Edebali’nin damadi ve talebesi olan Dursun Fakih ile baslar. Devletin istiklâl ve hükümranligina bir isaret olan ilk hutbeyi okuyan kimse de ayni zatti.

Osmanli devlet teskilâtinda, kadi’nin adlî görevi yaninda idarî, ilmî ve hatta askerî görevi de vardir. Çünkü Osmanli sehir idaresinde beledî ve mülkî idare fonksiyonlari birbirinden kesin çizgilerle ayrilmamistir. Kadi, sehrin yargi mercii oldugu kadar, asayisin âmiri, vakiflarin denetçisi, beledî hizmet ve zâbita görevlerinin de âmiridir. Bütün bu vazifeleri yerine getirmesinde kendisine yardim eden bazi yardimcilari vardir. Böylece kadi’nin yükü hafifletilmis olur. Mesela kadi’nin yaninda Subasi, Böcekbasi, Çöplük Subasisi Mimarbasi gibi Yeniçeri ocagina bagli zâbit ve görevliler, genel güvenlik, temizlik ve imar düzeninin saglanmasina kadar çesitli alanlardaki zâbita hizmetlerini yerine getiriyrolardi. Keza çarsi ve pazarin kontrolü, narhin tesbiti, dinî emirlerin yerine getirilip getirilmediginin gözetilmesi, kötülüklerin islenip islenmediginin kontrolü, (emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker), bazi günlük vergilerin (yevmiye-i dekâkin gibi) toplanmasinda da kadi’nin en büyük yardimcisi “Ihtisâb Agasi” (Muhtesib)dir.

Osmanli toplumunda önemli bir yeri bulunan kadilar, biri Anadolu, digeri de Rumeli olmak üzere iki kadiaskerlige bagliydilar. Bunlar, bagli bulundugu kadiaskerligin icray-i faaliyet eyledigi sinirlar dahilinde adalet tevzi edip hizmet görürlerdi.

Osmanli ülkesinde kadi olabilmek için medresinin yüksek derecelerinden mezun olmak gerekiyordu. Bunun aksini düsünmek mümkün degildi. Tahsilsiz sadrazam olunabilirdi ama en küçük bir kazaya kadi olunamazdi. Vazifelerinin önemi, halk ile olan münasebetleri ve adalete gölge düsürmemek için kadilar, bazi isleri yapamazlardi. Ticaret yapmak, borç alip vermek, hediye kabul etmek, umumî ziyafetlerde bulunmak. Zira böyle isler onlarin hüküm vermesinde ileride herhangi bir süpheye sebep olabilir. Bu bakimdan onlar her türlü hareketlerden kaçinmak zorunda idiler.

Osmanli kadisi sancak ve kazalara tayin edilirdi. Hiyerarside sancak kadilari daha üstün idiler. Kadi ilk olarak kazaya tayin edilerek yevmiye 20 akça ile vazifeye baslardi. Rumeli kaza kadiliklari dokuz, Anadolu on, Misir ise alti sinifa ayrilmisti. Bir kadi terfihen son basamaga geldiginde yevmiyesi 150 akçaya yükselmis olup “esref-i kudat” adiyla anilan zümreden sayilirdi. Kaza kadilarinin görev süresi bir yerde 20 ay, Mevleviyetlerde de bir seneyi geçemezdi. Bu müddeti dolduran kadi, mazul sayilarak yerine sirada olan bir baskasi atanirdi. Müddetini dolduran mazul kadi, Istanbul’a gelerek her Çarsamba günü kadiasker dairesine devam edip sira beklerdi. Bu bekleyise “zaman-i infisal”i denilip, sonraki tayinine de “zaman-i ittisâl”i adi verilir. Kadilarin bu kadar kisa bir zamanda yer degistirmesi, muhtemelen terfi imkanlarinin tikanmamasi ve halk ile adalete süphe düsürecek kadar ileri gidebilecek bir yakinlik peydah etmemeleri içindir. Bundan baska, devamli olarak adlî problemlerle karsi karsiya kalan ve bu yüzden “ulûm ve fünûn” ile istigalden uzak kaldiklari düsünülerek, vazifedeki müddetleri belli dönemlere baglanmis, böylece onlara Istanbul’da yeniden bilgilerini tazeleme imkâni verilmis oluyordu.

Kaza kadiligindan yükselen kadi, sancak kadisi olur ve mevleviyet pâyesi alirdi. Mevleviyetler, kadilarin aldiklari yevmiye nazari itibara alinarak 300 ve 500 akçalik olmak üzere iki kisma ayrilir. Mevleviyetlerde kadilik müddeti bir senedir.

XVIII. yüzyildan itibaren mevleviyetler bes kategoriye ayrilmisti. Bunlar: Devriye, Mahrec, Bilâd-i Hamse, Haremeyn ve Istanbul Kadiligi idi.

1. Devriye Mevleviyeti: Bu mevleviyet, kategorinin en alt derecesidir. Maras, Anteb, Bosna, Sofya, Belgrad, Bagdad bu yerlerden bir kaçidir.

2. Mahrec Mevleviyeti: Kudüs, Haleb, Tirhala, Galata ve Izmir gibi yerlerdir ki sayilari onbir kadardir.

3. Bilad-i Hamse: XVIII. asirda bu sinifta yer alan mevleviyetler sunlardi: Edirne, Bursa, Sam, Misir ve Filibe, Bu bes kadiligin dereceleri esit idi. Bu mevkiye yükselenlerden herhangi birisi sirasi gelince Haremeyn Mollasi (Kadi) olur veya pâyesini alirdi.

4. Haremeyn Mevleviyeti: XVIII. yüzyilin ikinci yarisindan itibaren Mekke kadiligina ilâveten Medine-i Münevvere de bu kadiliga baglanarak Haremeyn mevleviyeti adi ile Istanbul kadiligindan sonra en yüksek dereceyi isgal eyledi.

5. Istanbul Kadiligi: Mevleviyetler içinde en yüksek kademe Istanbul kadiligi idi. Bundan sonra normal olarak sira Anadolu Kadiaskerligine gelirdi.

Osmanli devlet teskilâtinda hâkim sifatiyla davalari sonuçlandirip karara baglayan kadidir. Kadi hükmü olmadan hiç kimse ceza tertip ve infazinda bulunamaz. Bu, Osmanli adlî sisteminin temel prensiplerinden biridir. Bununla beraber, mahkemede degil de, yerinde hallolunmasi zarurî olan veya tahkikat ve kesif gibi isleri gerektiren hallerde kadi, her zaman mahkemeden ayrilamayacagi için, kendi adina bu isleri görmekle vazifelendirilen bir yardimci kullanir. Gerek bu sekilde kullanilan yardimci, gerekse bizzat kadi tarafindan kendi kazasina gönderilip onun adina hükmeden ve onun gibi bütün yetkileri haiz olan kimseye “Naib” denir. Kadilarin tayin olduklari kazanin büyük veya küçüklügüne göre nâiblerin sayisinda da farklilik olurdu.Genellikle kadilar, kendi kazalari dahilindeki nahiyeleri, nâib ismiyle tayin ettikleri bir ser’î memura iltizama verirlerdi. O memur da bulundugu nahiyede kaza kadisi adina nahiyenin ser’î muamelelerine bakardi. Nâib olacaklarin da mutlaka yüksek tahsil görmüs, halk arasinda ahlâk ve fazileti ile taninmis kimseler olmalari gerekirdi. Zira o da kadi’nin sahip oldugu bütün hak ve yetkilere sahip olan bir kimse olarak hüküm vermekteydi. Bu sebeple, kadi nâiblerinin de dürüst, ahlâkli bilgili ve faziletli kimseler arasindan seçilmesi icab eder. Bütün bu söylediklerimizi bünyesinde toplayan ve bir sureti Anadolu Kadiaskerine de gönderilen Evahir-i Muharrem 1173 (21-30 Eylül 1759) tarihini tasiyan asagida metnini verecegimiz hüküm, gerek kadilarda gerekse nâiblerde bulunmasi icab eden sifatlari ortaya koymakla kalmamakta, ayni zamanda sirf menfaat temin etmek gayesiyle, bazi kadilarin basvurdugu gayr-i hukukî yollara da isaret etmektedir. Benzeri birçok vesika arasindan rastgele alinan bu belge, büyük bir ehemmiyet arzetmektedir. Hukuk bilmeyen bazi kimselerin naib olarak tayin edilmelerinin, ser’î hukuk esaslarina göre idare edilen devlet ve halk için ne kadar zararli olduklarini da yine bu belgeden ögreniyoruz. Bu konuda hem daha fazla bilgi vermesi, hem de orijinalitesi bakimindan vesikanin metnini aynen buraya almayi faydali bulmaktayiz.

“Rumeli Kadiaskeri edâmellahu fezailehuya hüküm ki: Ümenay-i din-i mübin ve hademe-i ser’-i Seyyidi’l-mürselin olan kudata taklid-i kaza veyahut te’yid-i maiset cihetiyle müstahakkine kaza tevcih ve itâ olundukta binnefs kendileri gidüp hükümet-i kazayi icrâ ve özürleri oldukta icray-i ahkâm-i ser’iyyeye kadir munassak ve müteserrî’ kimesneleri yerlerine nâib nasb ve tayin edüp bu vechle ahval-i kudat muntazam ve mazbut ve nizam-i bilâd ve ibâd rabit-i ahkâm-i ser’iyye ile mustahkem ve merbut iken kazaya mutasarrif ve naib olanlar ziyade celb-i menfaat ve tahsil-i rahat içün binnefs kendileri memur olduklari mahalle gitmediklerinden gayri niyâbet ve hükümetleri ahkâm-i ser’iyye icrasina kadir kimesnelere siparis etmeyüp nâdân ve cahil ve ilm-i sakdan âri ve mütegafil olanlara ve belki hilye-i fadl ve irfandan âtil âyan ve serdarlara ziyade mesahire ile tefviz eylemeleri anlar dahi kazalarina varup kazalarinda meydana gelen olaylari yanlis ve rüsvet ile çesitli hüccet verdikleri. Bundan böyle benzer olaylarin olmamasi için dikkat etmeleri…” Görüldügü gibi bu hüküm, ülkede gayr-i kanunî olaylara vesile olacak durumlarin ortadan kaldirilmasi için dogrudan kadilarla ilgisi bulunan Rumeli Kadiaskerinin dikkatini çekmekte ve kendisinden böyle olaylara meydan vermemesi istenmektedir.

Osmanli toplumunda kadi, yegane sahsiyet olarak özelligini korurken, hükümlerine disaridan herhangi bir sekilde müdahale ve tesir edilmesi söz konusu degildir. Zira görevi, onun baskasinin tesiri altinda kalmasina müsaade etmez. Eger böyle bir durum (tesir altinda kalma) söz konusu ise veya istenmeyen bir olaya karismis ise o zaman vazifesinden azledilerek çesitli cezalara çarptirilirdi. Islâm ve Osmanli adlî teskilâtinin ne denli iyi oldugunu, adalet müessesesinin devrine göre mükemmel isleyip herhangi bir tesir altinda kalmadigini açik bir sekilde anlatmasi bakimindan, yabanci bir müellifin bu konudaki sözlerini buraya almak suretiyle bu teskilâtin nasil bir anlayisa sahip oldugunu ve hangi temellere dayandigini göstermek istiyoruz.

“Islâm, adaleti ibâdetten üstün tutmustur. Kadiyi azletmek selahiyeti yalniz hükümdara mahsustur. Kadiyi, kendi namina halka adalet tevzi etmek üzere padisah tayin eder. Bir kadi’nin sahsî hayatinda bir leke varsa, faziletli degilse, içki içiyorsa hiç bir kuvvet onu yerinde muhafaza edemez. Kadi’nin bilgili olmasi sarttir. Imam Safiî, cahil kadi’nin hükmünü geçersiz saymistir. Kadi, her sartta vakar ile hareket etmeye mecburdur. Siddet hareketinde bulunamaz, tehdid edici söz söyleyemez, sert tavir takinamaz, hatta konusurken sesini yükseltemez. Bir kadi, yalniz padisahi degil, hüküm vererek Peygamberi de temsil ettigini asla unutamaz.” Gerçekten Osmanli kadisi hükümlerinde tamamen serbest ve vicdanina göre hareket ederdi. Padisah bile onlarin tarafsizligina gölge düsürecek bir davranista bulunamazdi. Hergün cemaatla namaza devam edemiyen Yildirim Bayezid’in, bir davada sahitligini kabul etmeyen Bursa kadisi Molla Fenarî, Allah hukukuna riayet edemiyen kimsenin, kul hakkinin gözetilmesi gereken yerlerde de dikkatsiz davranabilecegini düsünmesi onun böyle bir harekette bulunmasina sebep olmustur.

Daha önce bir kismindan bahsettigimiz yardimcilardan baska, mahkeme kâtipleri de tabii olarak mahkeme bakimindan kadi’nin yardimcilaridir. Fakat bunlar disinda, Osmanli adlî teskilâti için bilmemiz ve üzerinde ehemmiyetle durmamiz gereken bir husus daha vardir ki, o da mahkeme esnasinda kadilarin yaninda bulunan bir jürinin mevcudiyetidir. Bütün ser’iyye sicillerinde (mahkeme kararlari) bol bol örneklerini gördügümüz ve adlî teskilâtimizin iftihar vesikalarindan olan bu jürinin mahiyetini Mustafa Akdag’in kendi ifadesi ile buraya aliyoruz.

“Bir defa, mahkemelerin mutlak surette alenî cereyan etmekte olmasina ehemmiyetle isaret etmeliyiz. Kadilarin, dâvalara bakmak üzere yaptiklari oturumlarda, yanlarinda “Suhudu’l-hal” yahut “Udûdu’l-müslimîn” veya “Suhûdu’l-udûl” tabirleri ile dâvalarda bir bilirkisi heyeti halinde mevcudiyetlerine zabit metinlerinde itina ile isaret olunan ve ayrica sicile geçen kararlarin altinda adlari yazili bulunan bes, alti ve bazan daha fazla sayida sahitler heyeti vardir ki bunlar, mahkemeye bir jüri mahiyeti vermektedir. Filhakika bunlar katiyyen görgü sahitleri olmayip, tamamiyle muhakeme tarzinin müsahidleridirler. Tabii, kadi’nin dâva ile ilgili taraflardan herhangi birisini tutmadigi, müdafaalarini serbestçe yapmalarina tam bir imkân verdigi itiraf veya inkârlarinda tazyik vesair yollarla tesir etmeyip, tamamiyle tarafsiz bir hakim olarak hareket ettigi hususunda en iyi vesikanin, adi geçen müsahidler oldugu görülüyor. Kararlarin yazilis sekli de bu esasa dayanmaktadir. Çünkü kadi’nin taraf tutmasi veya herhangi bir maksatla dâvaya müessir olmak suretiyle adaletin tecellisine mani oldugu hallerde, herkesin, her dâvada bassehre giderek dâvasini divanda gördürmesi mümkün olmadigindan dolayi, bu müsahidler heyetinin mevcudiyeti, mahkemede hakkin yerini bulmasi için çok mühim bir hadise olarak kabul olunmalidir. Bundan baska kadi, dâvaya baktigi esnada, onun bu müsahidlerle müsaverede bulundugunu da biliyoruz. Ser’î kanunlar yaninda örf ve âdetin ehemmiyetle gözde tutulmasi lazim gelen mahkemelerde kararlarini verirken birçok defa örf ve âdete vukufsuzluklari yüzünden yanilmalari mümkün olan kadilarin bu sekilde hareketleri elbette yerinde idi. Osmanli rejimi devri mahkemeleri bir gelenek halinde isleyip durmustur. Yalniz bahsettigimiz bu müsahidlerin seçilisi, gelisi güzel olmayip, kasabadaki ileri gelen sahsiyetlerin tercih olundugunu unutmamalidir. Böylece meshur müderrisler, âyan ve esraftan olanlar buraya dahil oluyorlardi. Suhûdu’l-hal denen yahut bizim bilirkisi heyeti diyebilecegimiz bu adi geçen müsahidler heyetini teskil eden kimseler her mahkemede ayni kadro ile bulunmayip, bazan birkaç kisi degistigi gibi, sayilarini da tayin etmek mümkün degildir. Çünkü belli basli sekiz on kisinin isimleri kayit olduktan sonra “… ve gayrihim” sözünün ilavesi, diger bir kisimlarinin isimlerini kaydetmekten vazgeçildigini ifade etmektedir.

“Kadiya hükümlerinin ser’a uygun olmasi bakimindan yol gösteren diger bir müsavir de kazanin müftüsüydü. Kendisi mahkemede bizzat bulunmayan müftü, taraflardan, ser’-i serife göre, dâvasinda hakli oldugu kimseye bir fetva verir, o da bunu mahkemeye ibraz ederek hükmün kendi lehinde olmasini taleb ederdi. Mamafih dogrudan dogruya kadi’nin kendisi de müftüye fetva için müracaat etmekteydi. Herhalde kadi tereddüd ettigi hallerde bu yola gidiyordu. Mahkeme kararlarinda kadi’nin daima fetvaya uydugu görülüyorsa da, müftünün fetvasindaki hukuki mesnedi yerinde bulmadigi hallerde, kadi’nin nasil hareket ettigine dair misallerimiz yoktur. Öyle saniyoruz ki, mutlaka fetvaya uymak lazim geldigine göre, kadi veya fetva geregince dâvayi kaybeden taraf, bu fetvayi hükümsüz birakmak için, daha selâhiyetli birinden, ihtimal en saglami Seyhülislâm’dan yeni bir fetva almak mecburiyetinde bulunuyordu. Su halde görüyoruz ki herhangi bir tesir ile veya vukufsuzlugu yüzünden kadi, hükmünün adalete aykiri olmamasi için, müftü ve adi geçen müsahidler heyeti bir nevi ilk kademe temyiz vazifesini görüyorlardi. Kaza dairesini teskil eden topraklarda çikan vak’alarin ve kaza halkinin bütün muhakemeleri yalniz o kaza mahkemesinde görülür, baska bir kazaya dava naklolunmazdi. Yalniz bassehre gidip davasini Divan’da gördürmek herkes için daima mümkün bulunmaktaydi.

Osmanli toplumunda vezirler, valiler vs. gibi devlet ileri gelenleri her ne suretle olursa olsun hukuki islere müdahalede bulunmazlardi. Kadilar, bu hususta serbest ve sadece vicdanlarina göre hareket ederlerdi. Hiç kimse onlarin tarafsizligini bozma cesaretini gösteremezdi.

Ihdasindan itibaren kadiaskerlere, daha sonra bir kismi mesihat makamina baglanan kadilik müessesesi, 1839′dan itibaren çesitli degisiklikler geçirdi. Nihayet Cumhuriyetin ilani üzerine ünvani ile birlikte eski teskilati ile birlikte bu müessesese de tarihe mal oldu.

NAKIBÜ’L-ESRAFLIK

Osmanli Devleti’nin bir yönü ile idarî diger yönü ile ilmî teskilâtina bagli bulunan müesseselerden biri de Nakîbü’l-esrafliktir. Bu devlette, ilmiye sinifi mensuplarina taninan imtiyazin, baska hiç bir devlette taninmadigina daha önc etemas edilmistimisti. Ilmiye sinifina gösterilen bu saygi ve hürmetten daha fazlasi, Hz. Peygamber’in soyundan gelenlere gösteriliyordu. Filhakika onlara gösterilen bu saygi, sadece Osmanlil hükümdarlari, degil, Islâm dünyasinin her devir ve ülkesinde vardi. Bunun içindir ki, Osmanlilar, Misir’in fethini müteakip Yavuz Sultan Selim zamaninda “Hadîmü’l-Haremeyni’s-Serifeyn” ünvanini almalarina ve bu tarihten sonra Mekke ve Medine (Hicaz) ile siki bir iliskide bulunmalarina ragmen daha Yildirim Bayezid (1389-1402) zamaninda Nakibü’l-esraf tâyin etmislerdir.

Vazifesi, nesl-i pâk-i necib (Hz. Peygamber’in nesli)ten gelmis bulunan seyyid ve serif lerin islerine bakmak, neseplerini kayd ve zapt etmek, dogum ve ölümlerini deftere geçirmek, onlari adi bir sanata girmekten ve fena hallerde bulunmaktan alikoymak, haklarini korumak, sülaleden olan kadinlarin küfvü olmayanlarla evlenmelerine mani olmak gibi hususlari ihtiva eden nakibü’l-esrafin bizzat kendisi de Hz. Peygamberin soyundan gelenlerden tayin edilirdi.

Biraz önce de belirtildigi gibi, hemen hemen her Müslüman ülkede varligi bilinen Nakîbu’l-esraflik teskilâtinin gördügü hizmetler de asagi-yukari aynidir. Nitekim Misir’da Nakibü’l-esraf, Hz. Ali’nin zevceleri olan Fatimatü’z-Zehra evladindan olanlara nezaret ederdi. Onlarin neseblerini tahkik ve teftis eder, aralarindaki anlasmazliklari çözüp karara baglar ve onlari gayr-i ahlâkî hallerden men ederdi. Fatimîler zamaninda bu makama “Nikabetü’t-talibîn” denirdi. Hz. Peygamber’in neslinden gelenlerin Türkiye Selçuklulari zamaninda da mevcud olduklarini vesikalarla belgeleyen Osman Turan, onlarin yeryüzüne dagilma sebeblerine temasla:

“Vesikada, Sadreddin Yusuf’un asaleti, nesebinin sihhati ve dindarligi kaydedilerek Selçuk Türkiyesinin seyyidleri reisligine tayin edildigi, eskiden oldugu gibi onun, evladi ve torunlari için (maiset temini için daimî gelir) tecdid edilip ona bagislandigini, seyyidlerin ahvalini zapt etmesi, nesebi sahih olan seyyidlere rivayet…” Emevî ve Abbasî devirlerinde vuku bulan hilafet mücadeleleri dolayisiyla bir çok tazyiklere ugrayan Hz. Peygamber evladi (seyyid ve serifler) Islâm dünyasinin her tarafina dagilmisti. Bunlar, çok itibar görür ve devletler kendilerine tahsisat baglardi.” der.

Islâm âleminde, seyyid ve seriflere gösterilen bu ragbetten dolayi bir çok kimse bunu istismar edip kendisinin seyyid oldugunu (müteseyyid) iddia eder oldu. Her yer ve zamanda görülmesi mümkün olan bu tip iddialarin önünü alabilmek ve gerçek seyyid ile müteseyyidleri birbirinden ayirmak isine çok önem veriliyordu. Bunun için de yeni dogan her seyyidin neseb defterinin tutulmasi, isminin kaydedilmesi ve anne ile babasinin da belirtilmesi gerekiyordu. Osmanli Devleti’nde bu is biraz daha siki kontrol ediliyordu. Bunlar (seyyid ve serif), deftere kayd edildikleri gibi ellerine de “temessük” adi verilen tanitici bir kimlik belgesi veriliyordu. Nitekim, H. 976 senesi Receb’inin baslarinda (1568 Aralik sonu) Defterdar Ahmed Çelebi’ye gönderilen bir hükme göre:

“Haci Mansur ve Bayram adindaki sahislar seyyid olduklarini iddia etmektedirler. Bunun üzerine adi geçenler nakibü’l-esraf önünde sahih seyyid olduklarini isbat ederlerse deftere kayd ettirilmeleri ve ellerine temessüklerinin verilmesi emr edilmektedir.

Böyle bir teftiste seyyid olduklarini isbat edemiyenlerin de baslarina sardiklari yesil sariklarinin alinmasi gerekmektedir. Zira yesil sarik sarmak, seyyidligin en önde gelen isareti idi. Nitekim H. 984 senesi Sevval ayinin sonlarinda (1577 Ocak basi) Bursa kadisina gönderilen bir hükümde gerçekten seyyid olmayanlarin Nakibü’l-esraf’in gönderecegi adamlari vasitasiyla teftis edilmeleri, siyadetini isbat edemeyenlerin baslarinda bulunan yesil sariklarinin alinmasi gerektigi bildirilmektedir.

Osmanli Devleti’nin kurulusundan kisa bir müddet sonra burada da gördügümüz bu müessesenin kurulusu hakkinda Rif’at Efendi Davhatü’n-Nukaba adli eserinde sunlari söyler:

“Yildirim zamanina kadar seyyidler için bir nakib ve zabita tayin edilmemisti. Ancak daha önceleri ve onun devrinde bir çok âlim ve fâzil kimse Osmanli ülkesine geliyorlardi. Yildirim zamaninda Buhara’dan kalkip gelen Seyyid Ali Neta’ ki “cedd-i âlâlari” Seyyid Muhammed, Bagdad’da esraftandi. Padisah bu durumu anlayinca onu tâife-i aliyye-i sâdâta zâbit ve nâzir tayinle “kendileri için Ebû Ishak zaviyesini bina eyleyerek tevliyetini ahfadina sart kilmisti. Timur vak’asinda Molla Fenari ve Seyh Muhammed Cezerî ile birlikte hapsedilmisti. Hapisten kurtulduktan sonra Hacc farizasini eda etmek üzere Mekke’ye gitti. Dönüste vefat eyledi. Yerine oglu Seyyid Zeynelabidin geçti. Onun da vefati ile bu makam uzun bir müddet bos kaldi. Ancak Ikinci Bâyezid (Bâyezid-i veli) devrinde H. 900 (1494/95) tarihlerinde “Emirî” mahlasli Kirimli Seyyid Mahmud Efendi Arap ve Acem seyahatini bitirip Osmanli ülkesine gelmisti. Âyan ve cumhurun ittifaki ile seyyidlere nâzir tâyin edildi. Araplarda bu vazifeyi alana “nakibü’l-esraf” dendigi için adi geçen zatin mensuru dahi bu ünvanla tayin edilerek ilk olarak bu zat hakkinda nakibü’l-esraf tabiri kullanildi. Önceleri günde 25 akça vazife ile maas aliyordu. Daha sonra bu maasi yevmiye 70 akçaya çikti.

Mevzumuza isik tutacagi için Ali Emirî (öl. 1924)’nin nakibü’l-esraflikla ilgili verdigi malumata temas etmeden geçemiyecegiz:

“Selâtin-i Osmaniyye’nin sâdât-i kiram hazeratina fevkalâde hürmet-i mahsuslari oldugundan bu silsile-i mübarekeye bazi müteseyyidler karismamak ve bir seyyid-i sahihu’n-neseb bir memlekete seyahat ederse hakkinda hürmet olunmak ve sayet gittigi sehirde temekkün ve tavattun buyurursa ismi zabt ve kayd olunmak üzere hicretin sekiz yüz tarihinde selâtin-i Osmaniyye’nin dördüncüsü olan Yildirim Bayezid tarafindan o vakit payitaht olan Bursa’da Nakibü’l-esraf ünvaniyle sâdâttan olmak üzere memur-i mahsus tâyin buyrulmus ve Fâtih Istanbul’u zapt ettikten sonra da bu hususa itina buyurduklari gibi mahdumlari sultan Bâyezid-i sani zamaninda umum vilayet ve liva merkezlerine vesair icabeden mahallere de Nakibü’l-esraf vekili ünvaniyle memurlar nasb ve tayin buyrularak sâdatin silsilelerinin muhafazasina itina edilmis ve el’an devam edilmekte bulunmustur. Zaten o misillû sâdât-i kiramdan olanlarin ellerinde secereleri bulunmak tabii ise de secereleri ziyaa ugrar veyahut secere tutmamis bulunanlar olursa ya Dersaadette Nakibü’l-esrafa veyahut Nakibü’l-esraf vekillerine müracaatla siyadetini irae ve isbat edebilirler.”

Nakibü’l-Esraf, Osmanli devlet tesrifatinda (protokol) diger bütün devlet erkânina takaddum ederdi. Nitekim padisah cüluslarinda yeni sultani ilk tebrik eden Nakibü’l-esraftir. Tesrifat-i Kadimede bu hususta söyle denilmektedir:

“Sevketlü kerametlü efendimiz hazretleri müsahede ve taht-i aliye cülûs buyurduklarinda alkis olunup ibtida Nakibü’l-esraf efendi gelüp dâmenbus ve kiyam ve alkis olunup duaya surû’ eyledigi gibi çavusbasi aga ile kapucular kethudasi aga temenna edüp kubbe-i hümayuna seyhülislâm efendi hazretleri ile kaimakam hazretleri kaldirmaya azimet ve müsarünileyhima dahi yerlerinden hareket ve süratlice reftar ile gelinceye dek Nakibü’l-esraf efendi dahi duaya hitam virüp kad-i hamidey-i tâzim eyledikten sonra avdet etmeyüp taht-i hümayunun sag tarafinda sevketlü efendimizin nazargahlarinda durdular.”

Sultan Ikinci Abdülhamid zamaninda, Nakibü’l-esraflarin oturmalarina mahsus Yildiz civarinda bir konak tahsis edilmisti.

1908 senesine kadar 1000 kurus maas alan Nakibü’l-esrafin ayligi daha sonra 5000 kurusa kadar çikarilmistir. Önceleri kalabalik bir kalem heyeti bulunan bu makamin bilahare 1000 kurus aylikli bir kâtible iktifa ettigi görülmektedir.

Osmanli devlet ve toplum hayatinda büyük bir yeri bulunan Nakibü’l-esraflik müessesesi, adi geçen devletle birlikte tarihe mal olmustur.

 

IMAMLIK

Insanlari dogru yola iletmek ve dolayisiyla onlara dünya ve ahiret saadetini tattirmak için, zaman zaman peygamber adi verilen elçilerini gönderen Allah, insanlara bu elçileri vasitasiyla emirlerini bildirmistir. Bu emirler Allah tarafindan gönderilen Kitap veya Sahifeler’de yazili idi. Peygamberlerin vefatindan sonra da emirlerine uyulmasi ve bunlarin tatbiki için bazi kimselere bu sahada çalisma imkân ve kolayligi verilmistir. Çesitli dinlere göre farkli isimler alan bu zümre genel olarak “Din adami” sinifi diye isimlendirilebilir.

Ilk emrinde okumayi emreden, ilmi herkese farz kilan ve ilimle mesgul olmayi ibadet sayan Islâm Dini, kendinden önceki dinlerde oldugu gibi, belli çizgilerle diger insanlardan ayrilan veya Allah ile insanlar arasinda aracilik yapan bir “din adami sinifi”na tarih boyunca yer vermemistir. Bu durum Islâm’la öbür dinler arasindaki belli basli farklardan birini teskil eder. Zira bir müslüman istedigi her yer ve zamanda Allah’a yalvarir, tevbe ve ibadet edebilir. Hiç kimse onun bu istegini engelleyemez. Ama öbür dinlerde meselâ hristiyanlikta oldugu gibi bir kimsenin günahlarinin bagislanmasini istemesi ancak bir papaz vasitasi ile mümkündür. Arada bir rahip olmayinca Hristiyanin tevbe ve bagislanma istegi Allah’a ulasmaz. Daha açik bir ifade ile Hristiyanlikta din adami Allah ile insanlar arasinda bir nevi aracilik yapar. Iste bu sebeple Islâmdaki din adamligi anlayisi ile baska dinlerdeki din adamligi anlayisi arasinda önemli farklar vardir. Burada bu farklardan sadece bir tanesine temas ettik. Konu ile ilgili böyle kisa bir giristen sonra artik Islâmdaki din adami, dogru bir ifade ile din görevliligi sayilan imamlik müessesesine geçebiliriz.

Kur’an-i Kerim’in yedi yerinde müfred (tekil), bes yerinde de cemî’ (çogul) olarak geçen imam kelimesinin âyetlerin isigi altindaki lügat mânasi: “Nümune, isaret, misal ve rehber”dir. Ilmî istilah olarak ta çok degisik mânalar ifade eden bu kelimenin bütün bu yönlerini simdilik bir kenara birakip sadece namazda müslümanlarin kendisine uydugu kimse (imâmet-i sugrâ) mâna ve medlûlüne temas edecegiz.

Günümüzde vazifesi mihrab ile minber arasina sikismis bulunan imamin yetki ve selahiyetleri baslangiçta bu kadar kisitli degildi. O, sosyal hayatin en önemli unsurlarindan biri oldugu için daha genis yetkilere sahipti. Osmanli sehrinin toplum hayatinda özellikle mahallenin her seyi ondan sorulur, onun haberi olmadan mahalleye yabanci bir kimse giremezdi. Ölüm ve dogumlarin kayitlarini o tutardi. Mahallenin genel ahlâkindan bir dereceye kadar o sorumlu idi. Nitekim Osmanli cemiyetinde mahalle imami kadi’nin vazife ve temsilciligini yapardi. Mekâna göre bir görev taksimi yapildiginda kadi-nâib-imam hiyerarsisi görülmektedir. Memleketimizde 1245 (1829) senesinde muhtarlik teskilati kurulana kadar mahallelerin mülkî ve beledî âmiri yani yöneticisi olan imamlar, ayni zamanda kadi’nin bir nevi temsilciligini de yapiyorlardi. Vazifeye tayinleri bizzat padisah berati ile olan imamlarin bu durumunu ortaya koyan pek çok vasika vardir. 2 Receb 972 (3 Subat 1564) tarihini tasiyan ve Edirne Kadi’sina yazilmis bulunan bir emre göre imam ve hatiblerin vazifelerine dair çikan beratlarini alti aya kadar almalari gerekmektedir. Aksi takdirde vazife yapamiyacaklari belirtilmektedir.

Osmanli Devleti’nde mahalle halkinin beledî, idarî ve dinî yöneticisi olan imamin vazifesi sadece sivil hayatta degil, askeriyede de vardi. Bu sebeple biz, onun askeriyedeki durumuna kisaca temas edecek daha sonra sivil toplumdaki yetkilerine temas edecegiz. Onun, askeriyede de önemli bir mevkii vardi. Osmanli Teskilât ve Kiyafet-i Askeriyesi adli eserinde Mahmud Sevket aynen söyle der: “Imam, basinda yesil çuhadan müdevveru’s-sekl kalafat üzerine beyaz sarik sarip arkasina dar kollu kirmizi cübbe ve bunun altina sivâî entari ve bacagina dökme salvar iktisâ eder. Ve ayagina mavi mest ve pabuç giyer ve Mushaf-i Serif vaz’ina mahsus olan cüz kesesini boynuna asar idi.

Yeniçeri ocagina mahsus olmak üzere “ImamGi Hazret-i Aga” ünvanini haiz bir imam bulundugu gibi kapikulu sünûf-i askeriyesi ortalarindan her birinde dahi efrad-i askeriyeye talim-i serâit-i dîniyye etmek ve edây-i salât ile talkin, gasl ve tekfin vezâifi dahi ifa eylemek üzere bir imam mevcut idi.

Kitâat-i askeriyenin büyük zâbitâni meyaninda vacibu’r-riâye olanlardan birinin ismine nisbetle yâdedilmesi orduy-u hümâyunca kadîmen mutâd oldugu cihetle yeniçeri ortalarindan 84. cemaat ortasina imâm-i Hazret-i Aga namina nisbetle “Imam” denirdi.

Imam-i Hazreti Aga hakkinda Uzunçarsili (Osmanli Devleti Teskilâ-tindan kapikulu Ocaklari, I, 232-233)’da söyle der: “Ocak imami resmî zamanlarda ve ordu alaylarinda basina yayabasi keçesi giymeyerek ulemâya mahsus örf giyer. Fakat Kadiasker ve Istanbul Kadisi gibi saçakli çuha abayi degil seraser abayi giyerdi. Bes vakit namazda aga kapisindaki yeniçeri agasina imamlik eder ve aga sefere gitmeyince bu da sefere gitmezdi.

Aga imami azlolunamazdi. Kendi arzusuyla devecilik isterse yani deveciler ortasina yayabasi olmasini arzu ederse o makam ayrilmasina müsaade edilirdi. Imam, yeniçeri agasinin yakini oldugundan ortasinin efradi fazla idi. 1035 (1625) tarihindeki ulûfe defterinin 28. imam ortasi mevcudu 327 ve 1074 (1663) senesindeki defterde ise 94. imam ortasi mevcudu 261 kisi idi.

Yeniçeri tesrifat defterinde (XVI. asir) Ocak imami basçavus ve Haseki agalar arasinda görülmektedir. Her ayda bir defa yeniçeri agasinin, alayla veziriazama gidip ziyaret ettigi vakit, Ocak imami da beraber gider ve el öptükten sonra diger bazi agalar gibi disari çikmayarak Yeniçeri Agasi ile beraber sadriazamin odasinda otururdu. Bayram merasiminde de imam, ayni tesrifata tabi idi.”

Halkin, daha dogrusu mahallenin idarî ve beledî âmiri olan imamlarin bu durumu, kendilerini bazi mükellefiyetlerden kurtarmaktadir. Nitekim bu yüzden devlet, imam ve hatiplik vazifelerinde kaldiklari müddetçe bunlardan vergi almamaktadir.

Osmanlilarda, mahalle yöneticisi olan imamlar, günümüzde oldugu gibi namaz kildirip köselerine çekilmiyorlardi. Onlar, mahallenin gören gözü ve isiten kulagi idiler. Kahvede vaaz eder, çocuklara ders verir, cemaata yol gösterir, hasta ve fakirlerle ilgilenirlerdi. Bununla beraber onlar, yalniz dinî bir kilavuz, ögrencilere ders okutan birer ögretmen, kahve ve minberlerde cemaata yol gösteren birer akil hocalari degillerdi. Onlar, mahallelerinin düzeninden, halk arasindaki ahenk ve baristan sorumlu birer yönetici idiler. Mahalleleri onlar yönetirdi. Nitekim, kötülükleri zahir olanlar, içki içenler ve namaz kilmayanlarin mahallelere sokulmamasi gibi bazi görevler bizzat imamlardan istenmektedir. Onlara bu vazifelerini bildiren emirler verilmektedir. Evahir-i Muharrem 1130 (Aralik 1717) tarihin, tasiyan asagidaki su emir bunlardan sadece bir tanesidir:

“Âsitâne Kaymakamina ve Istanbul Kadisina ve Sekbânbasiya ve Hassa Bostancibasiya hüküm ki: Mahruse-i Istanbul’da bazi mahallatta fevahis taifesi tavattun ve âdet-i mazmumeleri üzre bazi erâzil ve müdmini – hamr (içki içenler) olan eskiya ile ihtilat ve irtikâb-i fisk-u fücur ve bâsie-i fitne ve fesâd olduklari mesami-i aliyye-i mülûkâneme ilka olunub emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münkerin mev’ize-i kerime muktezasinca uhde-i cenab-i hilafetmeâ-bimi vâcib ve zimmet-i mehin vârid-i töhmet-i cihanyanima lâzim vârid olmagla sen ki vezir-i müsarün ileyh ve siz ki mûmâ ileyhimsiz insaallahu taala is bu emr-i serif-i vacibü’l-imtisalim vüsuluna mahruse-i Istanbul ve tevabii mahallati imamlarina mahallelerine fevahis sakin olmamak üzere ve ahalisi dahi evkat-i hamsede (bes vakit) cemaat ile eday-i salât-i mefruza içün hazir olup ve içlerinden târik-i salât (namazi terk edenler) ve sürb-i hamr vesair menahiyi mürtekib olanlar, mahallelerinden ihraç olmak üzre ma’rifet-i ser’le muhkem tenbih ve te’kid ve mehakime üzerlerine ta’zir-i ser’î iktiza eder cürmü sâbit olanlarin dahi müstahak olduklari cezalari töhmetleri tasrihi ile sen ki vezir-i müsarün ileyhsin huzuruna i’lam ve ser’an müstahak olduklari cezalari, sâire mucib-i ibret içün (baskalarina ibret olmak üzere) alenen tertib ve bitevfikillahi taala menhiyyat ve münkerati men ve ref’ine ve ibadullahin zill-i ma’delet-i mülûkânemde emn ve it’minanlerine ziyade takayyüd ve ihtimam eyleyüp tesamüh ve tekâsülün gayetü’l-gaye ihtiraz ve ictinab eylemeniz bâbinda ferman-i âlisanim sâdir olmustur.”

Bu fermana göre mahalle imamlari kendi mahallelerinden sorumlu tutulmaktadirlar. Belgenin metnini verdigimiz için burada daha genis bir açiklamaya girmek istemiyoruz. Bundan baska Haslar kadisina Selh-i Safer 975 (5 Eylül 1567) tarihinde yazilan bir hükümde de Eyyüp ve civarindaki mahallelerde bulunan fisk ve fücur ehlinin mahallelerden çikarilmasi, kahve vs. oyun yerleri ile fuhsiyatla istigal eden kadinlarin bulunduklari yerlerin kapatilmasi için de yine imamlardan yardim istenmektedir. Bu emirlere uymayanlarin hapsedilmesi isinde de kadiya yardim etmek üzere mahalle imamlari ile kethüdalarin görevlendirildigi adi geçen belgeden anlasilmaktadir.

Osmanli döneminde mahalle imamlarinin birçok görevi bulunmaktadir. Mahalle teskilâtinin basinda bulunan imamlar, mahallelerinde inzibati saglamak için siki tedbirler almak zorunda idiler. Bu inzibat ve güvenlik sebebiyle özellikle Istanbul halki birbirine kefil ettirilirdi. Kefilsiz olanlar mahallelerde barinamadiklari gibi, Istanbul’da bes yildan az oturanlar da geldikleri memleketlerine geri gönderilirlerdi. Mahallede kefilsiz oturanlar ile bes seneden az kalanlarin arastirilip ortaya çikarilmasi tamamiyla imamlara ait bir görevidir.

Mahalle halki tarafindan biriktirilip imama teslim edilen ve “avariz akçasi” denilen bir nevi yardimlasma sandigi vardi ki, burada biriktirilen para ile mahalledeki hasta ve fakirlere yardim edilirdi. Imamlar, bu parayi çalistirmak suretiyle fakirlere yardim ettikleri gibi, câmi ve mescidin ufak tefek ihtiyaçlarini da görürlerdi. Son senelere kadar devam eden bu faaliyet sayesinde memleket fukarasina önemli derecede yardim yapiliyor, az da olsa onlarin sikintilari giderilmeye çalisiliyordu. Ancak Kavalali Mehmet Ali Pasa ile çikan harpte bu para, devlet tarafindan alinarak askerin masraflarina harcandi.

Çesitli belge ve kroniklerin bildirdiklerine göre mahalle aralarindaki sokaklarin süpürülüp temizlenmesinden mahalle halki; çarsi ile pazarlardaki sokaklarin temizliginden de esnaf sorumlu tutulurdu. Nöbetlese ve bazan da imece suretiyle halka bu hizmeti gördürmek mahallede imam, çarsi ve pazarlarda da esnaf kâhyalari tarafindan yerine getirilirdi.

Imamlarin bu görevleri o kadar önemli ve devamli bir hal almisti ki, sehir merkezinde kadilik müessesesi büyük bir sarsintiya ugrayip fonksiyonunu yitirdigi halde, o müessesenin alt kademedeki temsilcisi olan mahalle imamlarinin durumu o kadar sarsilmamistir. Bununla beraber, memlekette bu derece önemli hizmetler ifa etmis olan imamlarin yetkileri zamanla daraltilmistir. Bu durum Tanzimat (1839)’a takaddum eden senelere kadar uzanmaktadir. Tanzimat’a dogru mahalle yöneticisi statüsündeki imamlarin, din isleri disinda yönetim ve diger dünya isleri ile mesgul olmalarini önlemek için, danismalari gereken ve halk tarafindan seçilen birkaç muhtar verilmistir. Böylece 1829′da baslayan bu muhtar seçme isi, asirlarca mahalle islerinin yönetimini üstlenen imamlarin bu vazifelerine son vermeye baslamistir. Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulmasi ile de imamlarin vazifesi sadece camiye hasredilmistir.

Gazete, radyo, televizyon vs. gibi nesir araçlarinin bulunmadigi bir dönemde devlet her türlü emir ve yasaklarini imam ile câmi vasitasiyle halka bildiriyordu. Bu sayede devlet,memleketin her yerine ayni zamanda (yatsi namazi vakti) istedigi emri ulastirabiliyordu. Çünkü mahallede, ergenlik çagina gelmis bulunan bütün erkeklerin yatsi namazi vaktinde camide toplanacaklarini bilirdi. Bildirilmesi istenen bir emrin mevcudiyeti halinde imam, günün son ibadeti olan yatsi namazini müteakip: “Ey cemaat dagilmayiniz, hükümetin emri vardir, simdi söyleyecegim” der ve kendisine verilen emri ilan ederdi.

Günümüzdeki vazife, yetki ve selâhiyetini çok iyi bildigimiz imamlik, asirlarca Isâm âleminde önemli rol oynamis mühim bir memuriyetti.

Önemli bir memuriyet oldugundan, resmen tayin edilmemis olnalarla köy veya mahalle halki tarafindan gayri resmî olarak bu vazifeye getirilenlere “imam” ismi bile verilmemektedir. Vesikalarda “namazci” adi verilen böyle kimselerin durumunu belirten uzunca bir vesikayi buraya almak istiyoruz. Böylece hem imamlarin hem de toplumun dinî ve sosyal hayati hakkinda bilgi vermis olacagiz.

“Mafharü’l-kudat ve’l-hukkâm ma”denü’l-fadli ve’l-kelâm Mevlâna Vize kadisi zîde fadluhû tevki’i refi-i hümayunum vasil olicak malum ola ki haliya taht-i kazanda vaki’ olan Abdi köy demekle ma’ruf karye halki ve kaza-i mezburun sair ahalisi evkat-i salatta tekâsül ve eday-i feraiz ve vacibatta tesahül gösterüp ve ekser mesacid haraba müsrif olup tamir ve termim olunmayup ve bazi eimme Kur’an-i Azim-i sihhat üzre kiraatina kâdir ve erkân-i salata âlim olmayup ve bazi dahi ser’an imameti münafi bazi ef’al ve akval ve evsaf ile maruf ve mevsuf iken imamet eyledikleri pâye-i serir-i a’laya arz olunmagin buyurdum ki hükm-i serif-i lazimü’l-itbaim vardukta bizzat mübaseret idüp bu hususu ayan-i vilayetten bî garaz müslümanlar mahzarinda ser’le teftis ve tetebbu’ edüp göresiz. Vaki ise târik-i salat olanlari tenbih ve tehdid edüp evkat-i hamsede eday-i salat (namazi terk edenleri) ittüresiz. Temerrüd ve inad idenlerin ser’le haklarindan gelesiz ve harap olan mesacidi dahi mütevellilerine telif idüp mahsul-i evkaflari ile tamir ve termim ittüresiz. Ve vakfi olmayup sehirde vaki’ olan mesacidi ehl-i mahallesine ve kurada olani ehl-i karyesine tamir ve termim ittürüp muhtac-i arz nesne vaki olursa yazup bildiresiz. Ve eimmeden (imamlardan) sol ki Kur’an-i Azim’in sihhat üzre kiraatina kadir veya erkân-i salâta âlim olmayup yahud ser’an imameti münafi bazi ef’al ve akval ve evsaf ile maruf ve mevsuf oldugu tamam zâhir ve malum olivereni mehma emken Kur’an-i Azimin sihhat üzre kiratina kadir ve müberra imamete elyak… kimesnelere tevcih idüp Asitane-i saadet penahiden arz idesiz. Amma hakk-i sahiha tabi olup garaz ve taassubtan ve bu bahane ile kimesnenin bî-gayri vech-i ser’i irzina ve malina halel gelmekten ve bi’l-cümle emr-i serifime muhalif is olmaktan be-gayet hazer ve ihtiyat idesiz. Ve bunun gibi husus oldukça vilayet kadilari taht-i kazalarinda “namazci” deyü bir kimesne tayin iderlermis reayaya teaddi olur imis. Imdi namazci tayin olunmaga emrim yoktur. Bu husus içün namazci deyü kimesne tayin etmeyüp ferman-i serifim muktezasinca emr olunan nesneleri kendin bizzat görüp… Receb 953.

Kaynak: Osmanli tarihi

KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMI

Osmanli Devleti’nin onuncu pâdisahi olup, Yavuz Sultan Selim’in ogludur. Osmanli hânedanindaki resmî ve mesrû silsileye göre onuncu hükümdar ve bu isimdeki pâdisahlarin ilki sayilmaktadir. Osmanli kaynaklari ve umumî efkâri onu, kanun koyucu (vâzii) vasfidan dolayi genellikle “Kanunî Sultan Süleyman” diye isimlendirirken, bati kaynaklari ile batililar, büyük ve kudretli vasfindan dolayi kendisini “Muhtesem ve Büyük” (Magnificent, Magnifique, Der Practige, çogu zaman da sadece Grand Turc) gibi isimlerle anmislardir.

Batili bir tarihçi, onun dönemi ve sahsiyetinin büyüklügü hakkinda bilgi verirken su ifadeleri kullanir: “Kanunî, “Muhtesem” ve “Büyük” gibi ünvanlarla anilan Süleyman’in sultanlik çagi, Osmanli tarihinin en önemli devresidir. Devlet, kudret, yeni fetihler, medeniyetinin, kanun ve mimarlik anitlarinin en güzel varligini bu pâdisaha borçludur. Osmanlilarin sadece “Kanunî” ünvanini verdikleri, fakat Avrupa tarihçilerinin “Büyük” sifati ile adlandirdiklari Osmanli Pâdisahi sadece Sultan Süleyman’dir. Sultan Süleyman devri, bütün dünyada gelisen büyük olaylar dolayisiyle Yeni Çag tarihinin en dikkate deger safhalarindan birini teskil eder. XVI. yüzyilin baslarinda, Amerika’nin kesfinden sonra, Avrupa politikasinin denge sistemi kurulmus ve kuvvetlenmis; Hiristiyanlikta ortaya çikan Reform, insan esprisine bir yeni yol açmistir. Bundan daha hasmetli çalisma ve büyük sonuçlu zaman, insan tarihinde güç bulunur. Fransa’da I. François ve Ingiltere’de VIII. Henri’nin kurduklari hükümetler; Papa X. Leo’nun kültür, bilim ve sanayinin gelismesine ön ayak olmasi, Sarlken’nin yeni mezhebe karsi bas kaldirisi, Andreas Gritti’nin Venedik Doçu makamini isgal etmesi gibi tarihin önemli olaylarini bünyesinde toplayan bir asra az rastlanir. Iste Kanunî, söhret sahibi bütün bu hükümdarlarla hakkiyle rekabet edebilecek bir hükümdardir. Kanunî, Osmanli Pâdisahlari’nin onuncusudur. Bu rakam, ugurlu telakki edilmistir. Ayrica, Padisahin onuncu hicret asrinin basinda (H. 900 / M.l495 ) dogmus olmasi da mânali sayilmistir.”

Muazzam ve âdil bir devletin vatandasi olmakla övünen büyük bir halk kitlesi, tebeasi olmak ve devrinde yasamakla iftihar ettigi Sultan Selim’in vefatina ne kadar müteessir olduysa, meziyetlerini yakindan bildigi Sultan Süleyman’in cülûsuna da o derecede sevindi. Bu cülûs, Kur’an-i Kerim’in en-Neml Sûresi’nde Hz. Süleyman’in Belkis’a gönderdigi mektuptan bahs edilirken temas edilen: ” O, Süleyman’dandir. Rahman ve Rahim olan Allah’in adiyla (baslamakta) dir. “Bana bas kaldirmayin, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadir)” âyetleri bir fal-i hayr olarak kabul edildi. Gerçekten de Kanunî Sultan Süleyman, saltanati boyunca bu âyetlerin sirrina mazhar oldugundan onun döneminde Müslüman Türkler ile birlikte bütün bir Islâm dünyasi en bahtiyar yillarini yasadi.

Fiilen l3 sefer harbe katilan ve döneminde 300′den ziyade kalenin fethedildigi Kanunî ile birlikte dünyaya parmak isirtan Osmanli Devleti, fütûhatta olsun, idare, siyaset ve medeniyette olsun, yeryüzünün daha önce benzerini tanimadigi, belki bir daha da taniyip bilemeyecegi bir kemâli zirvelestirmis bulunuyordu. Asya’da Kafkas daglarindan, Acemistan içlerine, Yemen’e, Aden’e, uçsuz bucaksiz Arabistan çöllerine uzarken, Afrika’da Habes, Misir, Tunus, Fas ve Cezayir’i almis, Hind denizlerinde görünmüs, Akdenizde ise kasirga gibi eserek Venedik ve Ceneviz denizciliginin itibariyle beraber, büyük küçük bütün adalari çiçek devsirircesine koparip derleyerek vatanina ilhak etmisti.

Avrupa’da ise Egri ve Estergon kalelerine kadar Macaristan’i itaati altina almis, Erdel Kralligi, Eflâk, Bogdan Beylikleri, Kirim Hanligi ile Lehistan arasindaki genis stepleri ele geçirmis, Avusturya Devleti ve Venedik Cumhuriyeti muayyen vergiler ve peskesler ödemeye mecbur edilmis, Fransa, Italya, Lehistan dize gelmis, Ispanya yedigi bir kaç kuvvetli sille ile hizaya getirilmisti.

Kanunî Sultan Süleyman’in, l520′deki cülûsu esnasinda Osmanli Devleti, Türk tarihinde esine kolay kolay rastlanmayan bir kuvvet ve kudrete sahip bulunuyordu. Babasi Yavuz Sultan Selim’in, dogu ve güneye dogru iki büyük hamlesi, Osmanli Devleti’nin seklini temelden degistirip hakimiyetindeki topraklarini neredeyse iki misline çikarmisti. Bu arada Siîlik, adeta Anadolu’dan atilmis, Iran Safevî Devleti, öyle agir bir darbe yemisti ki, hâla ondan kurtulma çabasi içindeydi. Buna karsilik heybetli Memlûk Devleti artik yeryüzünde mevcud degildi. Bu devletin bütün topraklari ile birlikte Kudüs, Haremeyn, Sam ve Kahire gibi önemli merkezleri Osmanli hâkimiyetine girmisti. Müslüman Türkler, Afrika’nin büyük bir kismina el uzatmislardi. Bu gidisle de pek yakinda neredeyse bütün medenî Afrika’yi ele geçireceklerdi. Cezayir’in, Osmanlilara itaat etmesi ve Barbaros kardeslerin mücadeleleri, Osmanlilari, Bati Akdeniz’in en güçlü kuvveti haline getirmisti. Müslüman Türk nüfuzu, güneyde Mozambik’e kadar uzaniyordu. Tunus, olgun bir meyve gibi Osmanlilarin eline düsmeye hazirdi. Kisaca Osmanli Devleti, üç kita üzerinde hâkimiyetini tesis etmisti. Böylece bir “Cihan Devleti” haline gelmisti. Bu durum, siyasî, iktisadî ve askerî bakimdan kendisini rakipsiz bir hale getirmisti. Böylece, Dogu ve Bati’daki devletlerden hiç biri, bütün bu sahalarda kendisi ile rekabete girisip boy ölçüsecek durumda degildi.

Yavuz Sultan Selim’in takib ettigi Dogu ve Güney siyaseti vasitasiyle büyük bir gelisme ve ilerleme gösteren Osmanli Devleti, her bakimdan rakipsiz bir duruma geldiginden son derece zengin gelir kaynaklarina da sahip olmustu. Güçlü Osmanli deniz armadasinin temelleri de yine bu devirde atilmisti. Bütün bu müsait sartlar, Yavuz’un vefatindan sonra, onun yerine geçen oglu Süleyman devrinin, son derece parlak geçecegini müjdeler nitelikteydi. Nitekim tarihçi Âli, onu “amûd-i neseb-i saltanat” itibariyle ve on rakaminin sayi basi olmasindan dolayi ugurlu saydigi onuncu pâdisah olarak, bununla beraber Emir Süleyman ile Emîr Musa’nin da “Fetret Dönemi”nde bir müddet Osmanli tahtinda bulunmalarindan dolayi ayni zamanda on iki remzinin hikmetlerini sahsinda toplayan bir hükümdar telakki etmekte ve bu mes’ud tesadüfleri, onun büyüklügüne bir isaret gibi göstermektedir. Öyle anlasiliyor ki Âli, bu tesbitlerinde pek de yanilmisa benzememektedir. Zira, Kanunî’nin sâhane talihi, tahtiniYavuz gibi ender yetisen bir harp dehâsindan ve bir islahatçidan devr almis olmasiyla baslar. Öyle ki bir tarafta idare ve askerlik isleri, kili kirk yararcasina inzibat altina alinmis, diger taraftan Türk – Islâm birligine kasteden Siâ bozguna ugratilarak ülkede istikrar saglanmis, öbür tarafta ise Iran ve Misir seferleri yüzünden dolup tasan bir hazine sebebiyle malî ve iktisadî refah son haddini bulmustu. Ve nihayet, bu medeniyet cihazini el ve gönül birligi ile isleten kahraman ve celâdetli büyük adamlar, yeni Pâdisah’in mükemmel ve mücessem talii idiler. Nitekim, Ibrahim Pasalar, Rüstem Pasalar, Sokollular, Iskender Çelebiler, Kara Ahmedler, Turgut Reisler, Molla Cemâlîler, Ibn Kemaller, Ebu’s-Suûd Efendiler, Celâlzâdeler, Ramazanzâdeler, Bâkiler, Sinanlar… Bütün bu ve daha önceki idare, siyâset, askerlik, ilim ve irfan ordusu sâyesinde baslangiçta Edirne’de dünya tarihinin en büyük medeniyetini mihraklandiran Osmanli mucizesi, artik bu muazzam yapicilar kadrosunun müsterek sevki ve imani ile en sâhane ve muhtesem çizgilerini verip, arkasindan da Istanbul medeniyetini gerçeklestirmis bulunuyordu. Osmanlilar, Islâm’dan aldiklari ilhamla bütün tebeasi için “saadet ve mutlulugun kapisi” anlamina gelen Dersaadet, yani Istanbul’un temsil ettigi medeniyetlerini öyle emsalsiz bir hâle getirmislerdi ki, bir yazarimiz bunu asagidaki ifadelerle güzel ve o medeniyete yakisir bir ahenkle ifade etmektedir:

Osmanlilarca sadece “Kanunî” ünvani ile anilan Sultan Süleyman, yeni bir hukuk devleti anlayisinin da müjdecisi oldu. Nitekim babasi Yavuz Sultan Selim’in cihan çapindaki icraati sirasinda gerçeklestirdigi bazi uygulamalar, onun döneminde derhal uygulamadan kaldirildi. Kanunî Sultan Süleyman döneminde devlet görevlilerinden her birinin yetki ve sorumluluklari tesbit edilmisti. Bu bakimdan herkes kendi yetkisini rahatlikla kullanabiliyordu. Baska birisinin buna müdahele etmesi pek düsünülmezdi. Özellikle hukuk ve idare gibi halk ile devleti yakindan ligilendiren sahalarda bunu görmek mümkündü. Mesela sadrazamin otoritesi yüksek ve kesindi. Makaminda kaldigi müddetçe pâdisah, sadrazaminin islerine müdahele etmezdi. Nitekim, Kanunî’nin yetistirmesi olan Damad Ibrahim Pasa, Alman elçisine, pâdisahin hükümet islerine karismadigini, hatta kendisi hükümet baskani oldugundan, reyi olmaksizin pâdisahin emirlerinin icra edilmeyecegini açikça söylemekten çekinmemistir. Bu sözleri, kismen Ibrahim Pasa’nin gururu ile tefsir etsek dahi, devrin hukuk anlayisi ve devlet baskani ile hükümetin selâhiyet ayriliklari, meydana çikmaktadir.

Avrupa, Osmanli’nin bir hukuk devleti oldugunu biliyordu. Bunun içindir ki, Ingiltere Krali VIII. Henry, bu siralarda Osmanli Devleti’ne bir hey’et göndererek onlarin adlî sistemini tedkik ettirmisti. Bu hey’etin raporu müvacehesinde Ingiltere adliyesinde islahatlar yaptirmisti.

“Istanbul medeniyeti… Hangi yönden, hangi ucdan, hangi kenar ve kösesinden tutulacak olsa, sanki bir rüya gibi, bir murâkabe, bir tilsim, bir tefekkür, bir ask, bir vecd gibi insani kavrayan, ürperten, derinden derine hükmeden, tasarruf eyleyen bir sihirdi. Bir macera, bir kivam, bir terkip ve essiz bir sahlanisti.

Bu, nasil dengeli ve islenmis bir ruhun yarattigi dünya idi ki, madde ile yek-vücud olup ondan konusan imân, âdeta madde denen kesif varligi billurlastirmis, elle tutulan, gözle görülen her surette kendi söyleyici olmustu. Devletçilikte bu ruh, idârecilikte bu ruh, barista, savasta, cemiyette, ailede, alista veriste, hünerde ve san’atta hulasa, hayatta, ölümde seyreden, hükmeyleyen hep bu ruh idi.

Insafla kahramanligin, adâletle merhametin, merdlikle cengâverligin, takvâ ile ibâdetin ölçülü bir nizâm, barisik bir kaynasma, ahenkli bir is birligi hâlinde tozu dumana katarak zamanin ötesine geçtigini, olmazlari oldurdugunu, târih ilk ve belki de son defa görüyordu.”

 

KANUNî SULTAN SÜLEYMAN’IN CÜLUSU VE ILK ICRAATLARI

Yavuz Sultan Selim’in vefatindan sonra akd edilen divanda, Manisa Valisi olan Sehzâde Süleyman’a derhal haber gönderilmesine ve o gelinceye kadar da ölüm haberinin gizli tutulmasina karar verilmisti. Zira Yavuz Sultan Selim’in ölümünün duyulmasi halinde meydana gelecek fitneden korkuluyordu. Bu sebeple Sehzâde’ye yazilmis olan mektup derhal yola çikarilmis, bundan sonra da hiç bir sey olmamis gibi günlük islerin yürütülmesine devam edilmisti. Babasinin ölüm haberi Sehzâdeyi oldukça sarsmisti. Bununla beraber Süleyman “kazaya riza” göstermesini bilmis ve haberi aldiginin ertesi günü Manisa’dan Istanbul istikametine dogru yola çikmistir.

Sultan Selim’in, Süleyman adinda bir oglu ile alti kizi vardi. Sultan Süleyman Istanbul’a gelerek l7 Sevval 926 (30 Eylül l520)’da hilafet merkezinde saltanat tahtina oturup hükümdar oldugu zaman saltanatta kendisine rakib olacak kardesleri bulunmuyordu. Lütfi Pasa, Sehzâde Süleyman’in, Osmanli tahtina geçisinden bahs ederken su ifadeleri kullanir: ” Süleyman, cenk ve cidal olmadan geçip tahta oturdu. Selim, bu dünyanin zahmetini çekip dikenlerini temizleyip ortaligi gülistanlik bir hale getirdikten sonra göçüp gitti. Süleyman da zahmet çekmeden o bag, bostan ve gülistanin meyve ile güllerini zahmetsiz bir sekilde devsirdi.” Böylece Osmanli Devleti’nin en muhtesem çagi baslamis oluyordu. Onun, 30 Eylül l520 tarihinde Osmanli tahtina cülûsunun duyurulmasi için her tarafa ulaklarla hükümler gönderilmisti. Cülûsunun ertesi günü Selim’in cenazesi de Istanbul’a gelmis bulunuyordu. Fâtih Camii’nde cenaze namazi kilinarak Mirza Sarayi denilen yerde defn edildi. Daha sonra Sultan Süleyman, babasinin temellerini attirdigi ve fakat tamamlamasina imkan bulamadigi bu yerde, onun adina bir câmi ve imâret ile mezarin üzerine bir türbe yaptirdi.

Babasinin defin islerini bitiren Süleyman, bundan sonra vüzera, ümera, dergâh-i âli kullari, yeniçeriler vesair sipaha ihsanlarda bulunmus, her birinin dirliklerini artirmistir. Bu arada hemen her gün akd edilen divanlarla memleket islerinin yürütülmesine çalisilmisti. Divanda alinan kararlar mucibince liyakatli kimselerin mansiplari yükseltildigi gibi mahlûl bulunan mansiblara da yeni tayinler yapilmistir. Öbür taraftan, Yavuz Sultan Selim’in Iran ile olan ipek ticaretinin men’i hakkindaki kararina aykiri hareket etmis olan tüccarin zaptedilmis bulunan mallarinin tazmini cihetine gidilmis ve bunun için hazineden külliyetli miktarda mal çikarilarak herkesin hakki kendisine teslim edilmistir. Öbür taraftan, kaynaklarimizin verdigi bilgiye göre Yavuz Sultan Selim zamaninda, Misir’dan Istanbul’a gönderilen 600 kadar hânenin (Kemal Pasazade’ye göre 800) memleketlerine dönmelerine müsaade edilmistir. Böylece, daha tahta geçer geçmez, degisen sartlara göre yeni faaliyetlerde bulunan ve babasinin dönemine göre bazi degisiklikler yapan hükümdar, halkina karsi adâlet ve merhametle hükm edeceginin ip uçlarini vermis oluyordu. Nitekim bazi sayialar üzerine “Kanli” lakabi ile meshur Gelibolu Beyi olan Kaptan Cafer Bey’i kethüdasi vâsitasiyle teftis ettiren Kanunî, bu teftis sonunda Cafer Bey’in gerek bazi haksizliklari, gerekse halka karsi yapmis oldugu zalimâne muameleleri tesbit edildiginden ilk önce, halka karsi yapmis oldugu haksizliklari kendi “rizkindan” (malindan) ödemeye mecbur birakilmis, daha sonra da Kasim l520 (Zilhicce 926) tarihinde hayatina son verilmistir. Kemal Pasazâde, Kanunî’nin tebeasina karsi gösterdigi adâlet örnegi ile Cafer Bey hakkinda su bilgileri verir:

“Mimar- rûsen -ara-yi himmet-i âlî-sâni bin-yi sara-yi cihan ara-yi insaf u intisafa bünyad urub icra-yi ahkâm-i vâcibu’l-ihkâm-i adl u dâd ile kura vu bilâdi mamur (adaletle köy ve ülkeleri imar) ve esnaf-i benî Âdem’i pür – huzur ve etraf-i âlemi âbâd eyledi. Hima-yi himâyetinde olan vilayetlerden nur-i adl ile deycur-i cevri dûr idüb keff-i kifayetinde olan memleketlerden zalâm-i zulm-i eyyâmi ref’ itdi.”(yönetiminde bulunan yerlerde adalet nuru ile zulüm karanligini ve haksizligi kaldirip uzaklastirdi.

” Raiyyete ve leskere, nükere ve beylere ayn-i adl ile yeryüzünden nazar eyleyüp ümerayi ve fukarayi insaf u intisafda beraber gördi. Mirliva-yi Gelibolu olan Kapudan Cafer Aga’yi ki, seffâk-i bî – bakidi, zulm ile halkin mal ü menalin alub nâ – hak yere kan döker kattal ü fettak idi.”

Hammer de Kanunî’nin adaleti ile ilgili bu ilk icraati hakkinda su bilgileri vermektedir: ” Zulümleri yüzünden “Kanli” lakabi almis olan donanma kaptani Cafer Bey’in, tersane kethüdasi tarafindan su-i istimal (görevini kötüye kullanma)’i ortaya çikarildi. Bu haberler üzerine Pâdisah, Cafer Bey’i önce azl ettirir. Yapilan muhakeme sonunda suçu sabit görüldügü için de astirir. Bu sekildeki adâletli hareketleri ve yüceligi Pâdisaha büyük bir sevgi kazandirdi. Bütün Osmanli ülkesinde hududun son noktasina varincaya kadar Asya ve Avrupa’da bulunan eyâlet valilerine, Misir’da Hayri Bey’e, Mekke Serifi’ne ve Kirim Hani’na cülûstan birkaç gün sonra gönderilen ilannâmeler kadar yeni Pâdisahin güzel hareketleri de sür’atle her tarafa yayiliyordu.”

 

KANUNî DÖNEMINDEKI OLAYLAR

Osmanli Devleti’nde Kanunî dönemi, idare, kaza, askerlik, kültür ve san’at muhitini teskil eden, son derece degerli aktif unsurlarin is ve el birligi yapip bir araya geldikleri bir devirdir. Bununla beraber bu dönemin daha baslangicinda bazi proplemler çikmis ve saltanatinin ilk yillarinda Avrupa’ya yönelmek isteyen genç hükümdar, tahta cülûsundan hemen sonra, doguda beliren gailelerle ugrasmak zorunda kalmasi, Osmanli tarihi bakimindan fevkalade önemli olan bu dönemi bir manada kronolojik siraya göre takib etmek yerinde bir hareket olacaktir. l. Canberdi Gazalî Hadisesi :Memlûk Sultani Melik Esref Kayitbay’in azadli kölelerinden ve Sultan Gavri ile Sultan Tomanbay’in nüfuzlu beylerinden olan Canberdi Gazalî, Misir’in ilhaki esnasinda Hayir Bey vâsitasiyle af edilmis ve Yavuz Sultan Selim’in, Sam’dan Istanbul’a hareketi esnasinda Sam Beylerbeyligine tayin edilmisti. Yavuz’un ölümü ve yerine Süleyman’in geçmesi üzerine Melik Esref ünvaniyle hükümdarligini ilan ederek isyan etmis, adina hutbe okutup para bastirmisti. O, bununula da yetinmeyerek kendisi ile birlikte hareket etmeleri için Sah Ismail ile Misir Beylerbeyi Hayir Bey’e elçi ve mektup göndererek onlari da yanina çekmeye çalismisti. Zira ona göre çok uygun bir firsat dogmustu. Osmanli tahtina geçen bu genç ve tecrübesiz hükümdarin, kendilerine bir sey yapamayacagina inanmisti. Hatta ona göre devir “eyyam-i fetret ve hengâm-i firsat” devri idi.

Halbuki, böyle bir düsünceye kapilip isyan bayragini açmis olan Canberdi Gazalî, daha önce af edilmis ve kendisine itibar gösterilmisti. Sadece kendisinin degil, arkadaslarinin da rahat ve huzur içinde yasamasi temin edilmisti. Öyle anlasiliyor ki o, Selimin’in ölümünden önce dahi isyan için uygun bir firsat kolluyordu. Zira Yavuz Sultan Selim’in ölümünden önce o, çevreye dagilmak suretiyle hayatlarni kurtarmis olan silah arkadaslarini etrafina toplayarak, yönetimine verilmis bulunan Sam vilayeti dahilinde onlara mevkiler vermisti.

Canberdi Gazalî, Suriye ve Filistin’i ele geçirmek, sonra da Misir’i zapt edip hilâfeti elde etmek gibi büyük emeller pesinde kosuyordu. Bu sebeple Hayir Bey’den de istifadeyi düsünerek ona mektuplar göndermisti. Böyle bir tekliften telasa düsen Hayir Bey, bir taraftan onu oyalarken diger taraftan da deniz yoluyla devleti keyfiyetten haberdar ederek, Gazalî’nin kendisine yolladigi mektuplari Istanbul’a gönderir.

Bu arada, 20.000′e ulasan kuvvetleriyle harekete geçip Beyrut’u zaptetmis olan Gazalî, Cebel-i Lübnan’daki Dürzîleri de isyana tesvik etmisti. Daha sonra Haleb’i kusatip muhasara altina alan Canberdi Gazalî, büyük bir mukavemetle karsilasmisti. Hayir Bey, Gazalî üzerine asker sevki hususunda Istanbul’un fikrini sormus, merkezin verdigi çok isabetli bir cevapla buna lüzum olmadigi ve icab eden kuvvetlerin Anadolu’dan sevkedilecegi bildirilmisti. Nitekim üçüncü vezir Ferhad Pasa ile Anadolu, Karaman ve Sivas eyaletlerinin timarli sipahileriyle kapikulu efradindan dört bin yeniçeri gönderildigi gibi Dulkadiroglu Sehsuvarzâde Ali Bey de isyani bastirmak üzere yardima memur edilmisti. Ferhad Pasa kuvvetleri henüz yetismeden Sehsuvaroglu Ali Bey maiyyetindeki kuvvetlerle Haleb üzerine yürür. Ali Bey’in gelisini haber alan Gazalî, buradaki kusatmayi kaldirarak Sam’a çekilir. Bu arada, Ferhad Pasa’nin kuvvetleri ile birlesen Haleb Beylerbeyi Karaca Ahmed Pasa’nin birlikleri ile Sehsuvaroglu Ali Bey’in kuvvetleri, iki kol halinde Sam yakinlarina gelirler. 27 Ocak l52l’de Mastaba mevkiinde vuku bulan çarpismalar sonucunda Gazalî yenilerek yakalanir. Devletin, gerek kendisine, gerekse arkadaslarina sagladigi bütün imkânlari bir tarafa birakip halife olma sevdasina düsen Canberdi Gazalî’nin bu nankörlügü, ibret-i âlem olmak için basinin kesilip Istanbul’a gönderilmesi ile son bulur.

Canberdi Gazalî isyaninin sür’atle bastirilmasi, bu hadiseden istifade ve Gazalî ile birlikte hareket etmek isteyen Sah Ismail’in isini bozmustu. Gazalî’nin maglubiyetini duyan Sah Ismail, yaylak bahanesiyle Tebriz’den kalkarak Kazvin taraflarina gitmisti. Elindeki kuvveterle Kayseri dolaylarinda bir müddet Iran taraflarini tarassut eden Ferhad Pasa, vaziyetten emin oluncaya kadar o yörelerde kalmisti. Bu hâdiseden hemen sonra Sam Beylerbeyligi’ne Ayas Pasa, Kudüs, Gazze ve Safed sancaklarina da birer sancakbeyi tayin edilmisti. 2. Belgrad’in Fethi Canberdi Gazalî’nin isyani esnasinda Macaristan’a karsi yeni bir seferin açilmasina karar verilir. Çünkü stratejik önemi haiz olan Belgrad, Avrupa’ya karsi girisilecek seferler için bir üs olarak kullanilabilecek durumda idi. Nitekim, bu stratejisinden dolayi Fâtih de daha önce, burayi almak için tesebbüslerde bulunmustu. Ayrica askerî güçlerine güvenen Macarlar, yeni Pâdisahi tebrik için bir heyet göndermedikleri gibi cülûsu haber vermek, iki devlet arasindaki barisi yenilemek ve daha önce taahhüd edilen haraci (vergi) istemek üzere Macaristan’a gönderilen Osmanli elçisini de öldürmüslerdi. Onlar, elçiyi öldürmekleyetinmemis olacaklar ki, onun kulaklari ile burnunu da keserek cevap diye Süleyman’a göndermislerdi. Böylece, insanlik tarihi için yüz karasi olabilecek bir vahset örnegi de sergilemislerdi. Bütün bu olumsuz gelismeler üzerine harp kaçinilmaz hale gelmisti.Downey, böyle bir hareketin karsiliginda Kanunî’nin yaptigi hazirliklari, bu hazirliklar esnasindaki geçit resmini , genç hükümdarin bunlari seyr ederken duydugu memnuniyeti ve ordunun maneviyatinin ne kadar yüksek oldugunu canli birer levha gibi tasvir edip gözler önüne serer. Gerçekten Kanunî, kendisine ve devletine yapilan bu hakaretin cezasinin verilmesi gerektigine inandigi için harp hazirliklarina baslanilmasi için emirler göndermisti. Iran hududunun güvenligi saglanip savas karari alindiktan sonra babasi ve dedeleri II. Bâyezid ile II. Mehmed (Fâtih)’in türbelerini ziyaret ettikten sonra l8 Mayis l52l’de bizzat kendisinin basinda bulundugu Osmanli ordusu, Belgrad üzerine hareket eder. Yol boyunca yapilan müzakerelerde Osmanli kuvvetlerinin, Veziriazam Pîrî Mehmed Pasa’nin görüsü dogrultusunda, dogrudan Belgrad üzerine yürümesi ve Rumeli Beylerbeyi olan Ahmed Pasa’nin önceden hareketle Bögürdelen (Sabacz, Czabacz) hisarini almasi kararlastirilmisti.

Sabacz’i kusatma altina alan Ahmed Pasa, muhasarayi daraltip sikistirmakla birlikte, kaledeki garnizon, kendisini savunuyordu. Sonunda muhafizlar yok edildiler. Bu kusatma esnasinda Osmanlilardan da epeyce sehid verilir. Ahmed Pasa, büyük bir mücadele sonucu (2 Saban) 7 Temmuz’da Sabacz (Bögürdelen)i zapteder. Böylece Kanunî ilk fethini gerçeklestirmis oluyordu. Sultan Süleyman, ertesi gün Ahmed Pasa ile sancakbeylerini huzuruna kabul ettikten sonra kaleye gelir. Pâdisah, sehrin istihkâmlarinin arttirilmasini emr ettikten sonra askerinin Sirmi’ye geçmesi için Sava üzerine köprü yaptirir. Insaatin sürdügü dokuz gün içinde Sultan Süleyman, isçilerin gayretlerini artirmak için nehir kenarinda bir çardak altinda kalip insaatin tamamlanmasini bekler. Böyle manevî bir destek ve etki altinda kalan ordu ve saray agalari can ve basla çalisarak köprü yapim isini çabucak tamamlatmak hususunda elden geleni esirgemezler. Bu sirada daha baska kalelerin feth edildigi haberi gelir. Insaata baslandiginin onuncu günü köprü tamamlanmisti. Ancak nehir birden tastigindan köprü kismen harab olmussa da kisa bir süre içinde yeniden onarilmis ve asker buradan geçmisti.

Bu sirada Belgrad’in kusatilmasi ile ugrasan Pîrî Pasa ise buranin karsisindaki Zemin Kalesi (Zemun, Zemlin)’ni ele geçirmisti. Bu esnada Pîrî Pasa’yi çekemeyen Ahmed Pasa’nin tesiriyle Belgrad muhasarasinin kaldirilip Budin üzerine yürünmesi kararini alan Sultan Süleyman, daha sonra bu karardan vaz geçerek l Agustos’ta Zemin civarinda yüksek bir mevkie otag kurup, kusatmanin bir an evvel sonuçlandirilmasi emrini verir. Siddetle kusatilan Belgrad’in kale muhafizi dayanamayacagini anlayinca eman dileyerek 30 Agustos’ta kaleyi teslim eder. Kale halkindan bir kismi Macaristan’a giderken, aslen Sirpli olan bir kismi da evlad, aile ve mallariyla Istanbul’a nakl olunarak Yedikule civarinda iskan edilirler. Belgrad’dan getirilenlerin yerlestirildikleri mahalleye Belgrad Mahallesi denilmeye baslanir. Fetihten sonra 200 top ile tahkim edilen Belgrad Kalesi, Semendire ile birlikte muhafazasina 900 bin akça has ile Bosna Sancakbeyi Yahya Pasa oglu Bâli Bey muhafazasina tayin edilirken Bosna da Sultanzâde Hüsrev Bey’e verilir.

Belgrad seferi esnasinda Osmanli ordusunda filler de bulunuyordu ki, Lütfi Pasa bunlarin iki tane oldugunu belirtir. Kanunî’nin bu ilk seferine Edirne, Filibe ve Sofya medreseleri talebeleri de istirak etmislerdi. Belgrad, ele geçirildigi tarihten itibaren Avrupa seferlerinde Osmanli ordusunun en mühim üslerinden biri olmus ve “Dâru’l-cihâd” adini almistir.

Kanunî Sultan Süleyman, Belgrad’dan Istanbul’a dönerken l9 Ekim’de iki yasindaki oglu Murad’in, gelisinden iki gün önce de bir kizinin ölüm haberini almisti. Istanbul’a girdikten on gün sonra da dokuz yasindaki oglu Mahmud çiçek hastaligindan öldü (29 Ekim). Vezirler, Pâdisah’in çocuklarinin cenazelerine yaya olarak refakat ettiler. Bunlar, Yavuz Sultan Selim türbesinin yanina defn edildiler.3. Rodos’un Fethi Bilindigi gibi, Kanunî Sultan Süleyman’in Akdeniz’de Osmanli hakimiyetini kurmak için giristigi büyük mücadelede, Rodos seferi ilk, Malta seferi ise son dönemi ifade eder. Dünya tarihinin esine ender rastladigi ünlü Pâdisahin saltanatinin ikinci yilinda Rodos’u ve ona bagli bulunan adalari ele geçirmesi, Dogu Akdeniz’de Osmanli hâkimiyetinin yerlesmesini sagladigi gibi, mücadelenin bundan böyle Orta ve Bati Akdeniz’e intikal ettirilmesi imkanini da saglamisti.

1309′dan beri Saint Jean d’Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem denilen sövalye tarikatinin elinde bulunan Rodos adasi ile civarindaki adalar, eskiden beri Osmanlilarin ele geçirmek istedikleri önemli yerlerdi. Sultan Süleyman, Belgrad’i almayi basardiktan sonra Osmanli siyasetinin bu ikinci mes’elesini de halletmek istiyordu. Zira fethi zarurî kilan bazi sebepler vardi. Buranin fethi, Osmanli ülkesine yeni ilhak edilmis bulunan Misir, Suriye ve Dogu Akdeniz sahillerinin emniyeti bakimindan önemliydi. Bunun için de Rodos ve ona bagli olan diger adalarin Osmanlilarin elinde bulunmasi gerekiyordu. Nitekim bu zorunlugu takdir eden Yavuz Sultan Selim, saltanatinin son yillarinda, Sövalyeler üzerine yürümek için büyük çapta bir donanma hazirlamaya koyulmus, ancak bu tasavvurunu gerçeklestiremeden hayata gözlerini kapamisti. Hiristiyanligin, Osmanli hac, ticaret ve ulasim yolu üzerinde, bu emniyeti tehlikeye sokabilecek tehlikeli kalesi durumundaki Rodos’ta bulunan sövalyeler, Osmanli ticaret ve hac gemilerine saldirmakla kalmamislar, ayni zamanda Canberdi Gazali’ye de yardimda bulunmuslardi. Bundan baska onlar, Rodos’ta bulunan Cem Sultan’in oglu Murad’i da taht vârisi olarak ortaya sürmüslerdi. Ayrica kalelerinin saglamligina güvenmekte olan Rodos sövalyeleri, korsanlik faaliyetlerine devamla, bir taraftan Müslümanlarin yollarini kesip gemilerini aliyor, öbür taraftan da Osmanli sahillerinde ardi arasi kesilmeksizin bazi fesatliklarda bulunuyorlardi. Bundan baska bes alti bin civarinda Müslüman’i esir alip adalarinda onlara türlü iskenceler yaptiklari da biliniyordu.

Iste Kanunî, bu siyasî ve stratejik sebeplerden dolayi Rodos proplemini halletmek istiyordu. Böylece, bir bakima babasindan miras olarak devr aldigi bir siyaseti devam ettirmek ve babasinin yarida birakmak zorunda kaldigi önemli bir meseleyi halletmek niyetinde idi. Ayni zamanda o, Rodos’u feth etmek suretiyle dedesi Fâtih Sultan Mehmed’in gerçeklestiremedigi bir seyi de yapmis olacakti. Eserimizin, Fâtih’le ilgii bölümünde de görülecegi üzere o, birbirlerini kovalayan zaferleri arasinda sadece iki yerde istedigini ele geçirememisti. Bunlardan biri Belgrad, digeri de Rodos’tu. Tahta henüz geçmis olan genç Süleyman, saltanatinin ilk yilinda Belgrad’i zapt etmek suretiyle Fâtih’in düsüncesini gerçeklestirmis oluyordu. Onun, Belgrad’in hemen arkasindan Rodos üzerine yönelmesinde, nisbeti az da olsa ayni psikolojinin etkili oldugunu söylemek mümkün olsa gerekir.

Rodos’un fethi hususunda Divan-i Hümayûn’da yapilan müzakerelerde ekseriyet, Rodos seferine taraftar görünmüyordu. Zira bunlar, Sövalyelerin söhreti, adanin müstahkem olup uzun süre muhasaraya dayanabilmesi ve bir sefer vukuunda Avrupa’nin derhal buraya yardimda bulunabilecegini düsünüyorlardi. Bunlara göre sonu tehlikeli bir macera ile bitecek sefere girismek dogru degildi. Bu düsünceye karsilik Vezir-i A’zam Pirî Mehmed Pasa ile ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa ve denizci Kurdoglu Müslihiddin Reis, Rodos seferine taraftar olup Avrupa tarafindan endise edilmemesi gerektigini ileri sürüyorlardi. Bu arada casuslari vâsitasiyle Rodos hakkinda bilgi toplayan Kanunî, sefere karar verir. Bununla beraber sefere çikmadan önce, Hammer’in ifadesiyle ” Kur’an-i Kerim’in emrini yerine getirmek için Üstad-i A’zam’a bir mektup gönderir. Bu mektupta Üstad-i A’zam teslim olmasi isteniyor ve arzusu ile itaati kabul ettigi takdirde sövalyelerin hürriyetleri ile mallarina dokunulmayacagina dair, yerlerin ve göklerin yaraticisi olan Allah, O’nun elçisi olan Hz. Muhammed ve diger Peygamberler adina yemin ediyordu.” Fakat bu teklif, Üstad-i A’zam tarafindan red edilir.

Bu sirada Avrupa devletleri de birbirleri ile mücadele halinde bulunduklarindan, Rodos ile ilgilenebilecek durumda degillerdi. Rodos ile ilgilenebilecek tek devlet olan Venedikliler de yapilan ticaret antlasmasi ile pasif hale getirilmislerdi. Divan’da alinan sefer kararindan sonra hazirliklarina baslayan Osmanli ordusunun basina serdar olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa getirilir. Öte yandan bu seferi haber alan Rodos Üstad-i A’zami Philippe Villiers de l’Isle Adam, bazi tedbirler alarak kaleyi tahkim ettirmis, yiyecek depolatmis, sehrin önündeki limana zincir çektirmis, ayrica Papa ve Fransa’dan da yardim istemisti.

Osmanli donanmasi, 5 Haziran l522′de 300 gemi ile Çoban Mustafa Pasa komutasinda harekete geçer. Donanmada pek çok mühimmattan baska onbin deniz ve itfaiye neferi bulunuyordu. Sultan Süleyman da 2l Receb 928 (l6 Haziran l522) tarihinde Istanbul’dan hareketle Üsküdar’a geçmis, buradan Kapikulu askerleri ve sefere memur olan diger eyâletlerin timarli sipahileriyle birlikte karadan yola çikmisti. Bu sefere nadir bir istisna olmak üzere, Sadrazam Pîrî Mehmed Pasa’nin amcasi olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi (l503 – l525) de katilmistir.

Osmanli donanmasi, Rodos yakinlarindaki Gnido adasina varmisti. 24 Haziran’da Rodos önlerine gelen Osmanli donanmasi, Rodos kalesinin dört mil kadar dogusundaki bir limana demir atar. Kaleyi abluka altina alan ordu, Pâdisahin karadan gelmesini bekler. Nihayet Kütahya – Aydin yolu ile Marmaris’e, oradan da 28 Temmuz’da Rodos adasina geçen yüzbin kisilik ordu, surlar boyunca mevzilenir. Bu esnada Ingiliz, Fransiz, Italyan, Ispanyol, Alman ve Portekiz milletlerine mensub sövalyeerden mütesekkil Rodos müdafileri ise kalenin bes ana burcunu müdafaaya basamislardi.

Çarpismalar, l Agustos’ta Alman burcuna top atisi ile baslar. Kanunî, Kiziltepe denen yerde otagini kurdurarak kusatmayi buradan idare eder. Siddetle ve birbiri ardinca süre gelen Osmanli hücumlari, bes ay kadar devam eder. Bu arada zaman zaman kismî basarilar da kazanilmisti. Sonunda dayanamayacaklarini anlayan sövalyeler, kaleyi teslim edeceklerini Kanunî’ye bildirmek zorunda kalirlar. Yapilan müzakereler neticesi 21 Aralik 1522′de bir teslim antlasmasi imzalanir. Buna göre 2l3 yillik sonuncu Haçli Devleti de tarihe karisir. Buna göre Katolik Hiristiyanlarin Yakin Dogu’dan tamaman uzaklastirilmalari da saglanmis olur. Antlasma geregi sövalyelerin adadan çekilmelerine müsaade edildigi gibi, sehirdeki Hiristiyanlarin dinî âyin ve inançlarinda serbest olmalari, ada sakinlerine bes yil kadar vergi vermemeleri ve kendilerinden devsirme alinmamasi gibi imtiyazlar da bahsedilmistir. Bu arada tanassur etmis olan (Hiristiyanligi kabul eden) Sultan Cem’in oglu Murad da yakalanarak iki oglu ile birlikte ortadan kaldirilir. Sövalyelerin Rodos’u terkinden sonra Pâdisah, 20 Ocak 1523′te Câmie çevrilen Saint Jean Kilisesinde Cuma namazi kilmisti. Bu namazda imamligi, sefere istirak etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi yapmisti. Rodos, Midilli sancagina baglanarak Dizdarzâde Mehmed Bey’in idaresine verilmistir. Osmanlilar, ayrica bu sefer sonrasi Anadolu sahillernde Bodrum, Aydos, Tahtali kalelerini, Leros, Sömbeki, Kalimnos, Limonsa adalarini ele geçirmislerdir. Böylece Rodos kalesi ve adasiyle birlikte Oniki adanin tamami ve Bodrum da teslim olmustu. Bodrum’un fethi, Anadolu tarihi bakimindan da önemlidir. Zira burasi, Anadolu’da Hiristiyanlarin elinde bulunan tek toprak parçasi idi.

29 Aralikta Kanunî, Rodos sehrine girip kaleyi gezer. Bu günlerde Hiristiyanlik âleminde Noel kutlaniyordu Papa Ikinci Hadrianus, Roma’da Saint Pierre’de Noel âyinini icra ederken, kilisenin saçagindan bir tas düsüp Papanin ayagina dogru yuvarlanir. Kardinaller bu hâdiseyi muhasarasi aylardan beri devam eden Rodos’un düsmesine isaret saydilar.

Rodos’un fethi, Türk topçulugunun Avrupa topçulugu karsisindaki üstünlügünü gösterdigi gibi, o çagda alinmasi adeta mümkün görülmeyen ve Hiristiyanligin Islâm âlemine dogru bir kalesi sayilan adanin zapti, Avrupa’da büyük bir hayret ve teessür uyandirmistir. Bu arada Rodos’un fethini müteakib Rodos hapishanelerinde bulunan alti bin kadar Müslüman esir de kurtarilmistir.

Rodos’a derhal Türk göçmenleri yerlesmeye basladilar. Birçok câmi, imâret, mektep, medrese, çesme ve yol yapilip ada imar edilir. Rodos, bir sancak merkezi olur. Buraya devamli olarak bahriye sancakbeyleri (Tümamiral) vali tayin edildi. 2 Ocak günü aksam üzeri Kanunî Yesil Melek kadirgasina binip Rodos’tan ayrilir. Anadolu’da Marmaris’e geçer. 3 Ocak’ta da Marmaris’te idi. Aydin, Midilli, Karasi, Mentese ve Saruhan sancakbeylerine, Anadolu beylerbeyisi Kasim Pasa’nin nezaretinde Rodos’taki insaat , imar ve iskân isleri bitinceye kadar adada kalmalarini emr ettikten sonra Istanbul’a dogru yola çikan Kanunî 26 günde Istanbul’a varir. 29 Ocak l523′te yedi ay on iki gün süren bu ikinci sefer-i hümayûnunu bitirerek Istanbul’a gelmis olur. Bu arada Osmanli donanmasi da Istanbul’a döner.

Rodos’un fethi edilmesi ile ilgili olarak gönderilen zafernâmelere Venedik mukabelede bulundugu gibi Sah Ismail de cülûstan beri ilk defa olarak taziyet ve tebrik vecibesini yerine getirmis, Rodos fethinden dolayi da memnunlugunu bildiren bir mektup ile bir elçi göndermisti.

Rodos’un fethi ile Avrupa’da Kanunî’nin söhreti biraz daha artmis oluyordu. Belgrad ve Rodos’un, Hiristiyan dünyasinin bu iki kilit noktasi sayilan müstahkem kalelerinin Kanunî tarafindan düsürülmesi, Osmanlilarin ileride basaracaklari daha büyük fetihleri için bir isaret sayildi.

5. Ibrahim Pasa’nin Misir’daki IslâhatlariMisir’da, sosyal düzenin saglanmasina önem verdigi anlasilan Kanunî, burada, sarsilan devlet otoritesi ile düzenini yeniden tesis, Osmanli kanunlarni vaz’ ve bozulan idareyi islâh etmek istiyordu. Bu maksatla Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa’yi Misir’a gönderir. l Zilhicce 930 (30 Eylül l524)’da donanma ile ugurlanan Ibrahim Pasa’ya, bizzat Pâdisah, Marmara adalarina kadar refakat ederek orada kendisine pek dostane bir sekilde veda eder. Uhdesine Misir Beylerbeyligi de havale olunan Ibrahim Pasa’nin maiyetine Rumeli Defterdari Iskender Çelebi, Ulûfeciler Agasi Hayreddin Aga, Çavusbasi Sofuoglu Mehmed ile 30 nefer çavus, Divan kâtibi olarak Celâlzade Mustafa Çelebi ile bazi hazine kâtipleri ve 500 kadar yeniçeri memur edilip on kadirga ile yola çikmisti. Ibrahim Pasa, Sakiz Adasi’na ugrayarak orada Ceneviz idarecileri tarafindan selamlandiktan ve kendisine takdim edilen hediyeleri aldiktan sonra l0 Muharrem ( 7 Kasim )’da Rodos’a yanasir. Osmanli donanmasi Iskenderiye’ye yelken açtigi halde, sonbahar rüzgarlari yüzünden Anadolu sahiline düserek Rodos’tan hareketinden üç hafta sonra Marmaris körfezine girmek zorunda kalir. Yilin bu mevsiminde deniz yolculuguna güvenilemedigi için Ibrahim Pasa karadan gitmeye karar verir. Geçtigi bütün yollarda halka karsi iyi davranan, idarecileri kontrol eden ve onlarin tebeaya karsi daha müsamahali davranmasini saglayan Ibrahim Pasa, bu iyi niyeti ve tarafsizligi sebebiyle halkin duasini alir. Bu uzun ve yorucu yolculuktan sonra 2 Nisan l525′te Kahire’ye giren Ibrahim Pasa, eyâletin ahvalini teftis, islâh ve tanzim etmek üzere maiyetindeki idarecilerle, Misir’daki Memlûklü idarecilerden mürekkeb bir hey’et teskil edip Kal’atü’l-Cebel’de devamli divan akdine baslar. halkin çesitli sikâyetlerini dinler. Kayitbay zamanindaki kanunlari gözden geçirir. O, halkin içinde bulundugu ekonomik ve sosyal durumu ile hazineyi esas alarak kanunlar tasarlar. Fetihten beri sâdir olan fermanlar ve Misir idaresinin geçirdigi safhalari gözönüne alarak tasarladigi bu kanunlar, Misir’in eski kanununu ta’dilen mutedil ve mufassal bir kanunnâme sekline bürünür. Hazirlanan bu tasari, Istanbul’a gönderilir. Pâdisah tarafindan tasvibi alindiktan sonra kanun haline getirilen bu tasari, “düstûru’l – amel olmak üzere” Misir hazinesine teslim edilir.

Ibrahim Pasa’nin, Misir’da geçirdigi üç ayin her günü, bir baska adaletli ve lütufkâr icraatla dikkati üzerinde topluyordu. Sürekli olarak memleketin ihtiyaçlarina uygun kanunlar koyuyor ve eskilerini düzeltiyordu. Eski idarenin açtigi yaralari onarmaya çalisiyordu. Bu arada Beni Havare ve Beni Bakar adiyla anilan ve hainlikle itham olunan asiretlerin reislerini astirmakla cezalandirdi. Bu cezalar, digerleri için de bir manada ibret oldu. Böylece vahalara ve Habesistan’a kadar Asagi ve Yukari Misir’daki öbür Arap asiretleri seyhlerine, Pâdisah’a itaatla bagli kalacaklarina yemin etmeleri ihtar olundu. Sehirlerde tellâllar dolasarak idareden sikâyetçi olanlarin gördükleri zulümleri bildirmeleri ilan olundu. Memlûklü zamanindan beri borçlu oldukarindan dolayi haps edilen fakirlerin borçlari ödenerek saliverilmeleri saglanir. Egitim ve öksüzlerin yiyeceklerinin saglanmasi için özel yönetmelikler konularak bunlara maas baglanir. Ibrahim Pasa, kalede vali konaginin karsisinda, hükümet hazinesini muhafaza için iki kule yaptirir. Ibrahim Pasa, Beylerbeyi sifati ile Misir’da bulundugu sirada öteden beri Kahire’nin ugradigi gaileler sebebiyle yikilmis veya harab olmus câmi, medrese ve diger hayrat eserleri kendi hesabindan ve kendi masrafi ile tamir ettirmisti ki, Ömer Câmii bunlardan biridir. Vergi defterleri Sultan Kayitbay ve Kansu Gavri zamanlarindaki hallerine konuldu. Gerçekten o, tatbik edilen mevzu ve muhdes nizami, özellikle sikâyet konusu olan vergi hususunu, âmil, mübasir, urban seyhi ve sair a’yândan istisfar etmis (sorusturup ögrenmis), Memlûklü devrine ait eski defterleri buldurup Kayitbay devri nizami ile Gavri ve Hayirbey zamanindaki muamelati inceletip, bu sonuncularla, Hain Ahmed Pasa’nin ihdas ettigi haksizlik, zulüm ve bid’atleri ortadan kaldirmistir.

Pâdisah, Malî ve idarî islâhatlar için üç ay kadar Misir’da kalan Ibrahim Pasa’nin eyâlette yaptigi islâh ve düzenlemesine kani olunca istedigi kimseyi Beylerbeyi olarak tayin etmesi hususunda kendisine selâhiyet vermisti. O da, Defterdar Iskender Çelebi’nin tavsiyesine uyarak eyaleti, Sam Beylerbeyi olan Süleyman Pasa’ya verip Misir Beylerbeyligi’ne, Hamzavî’yi de defterdarliga tayin ederek 22 Saban 93l (l4 Haziran l525)’de Kahire’den ayrilir. Sam yolu ile Anadolu’ya hareket eder. Maras’tan Kayseri’ye gitmekte iken bazi Türkmen boylarinin agirliklarini vuracaklari haberini alir. Bunlarin ileri gelenlerini çagirtarak, Sehsuvaroglu Ali Bey’in, Ferhad Pasa’nin tesiriyle öldürülmesi sonucu Dulkadir ülkesinde timari hazineye aktarilan Türkmen sipahîlerinin timarlarini iade ettirir. Daha sonra da l525 senesi Eylül’u basinda Istanbul’a varip Pâdisahin huzuruna çikan Ibrahim Pasa, Misir’daki icraati hakkinda ona bilgi verir. Pâdisah, onun Misir’daki icraatindan memnun olarak kendisine ihsanlarda bulunur.

 

MACARISTAN SEFERLERI

Osmanlilarin Rumeli’ye ayak bastiklari günden itibaren bir buçuk asirdan daha fazla bir sürede karsilarinda ya hasma yardimci veya hasim olarak Macarlari gördükleri bilinmektedir. Bundan dolayi Türkler’in Macarlar’a, Macarlar’in da Türkler’e karsi olan düsmanliklari, Macaristan’in zaptina kadar devam etmistir. Belgrad ile birlikte bir kaç kalenin Osmanlilar’ca alinmis olmasi, Macarlar için büyük bir darbe olmustu. Gerçekten Belgrad’in zapti, Avrupa fetihlerine yol açan önemli bir âmil olmustu. Nitekim Belgrad’in alinmasindan sonra Macaristan, Hirvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya gibi yerler, daha rahat ve güvenli bir sekilde Osmanli akinlarina hedef oldular. Bu arada Gazi Hüsrev, Sinan ve Bâli Beyler’in akinlari Mohaç savasina kadar devam edecektir.

Macarlar’in, Eflâk islerine karismalari, Osmanlilar aleyhine Bogdan’la ittifak yapmalari, Sarlken’in bir Avrupa Imparatorlugu kurma tehlikesi ve Safevîler’le anlasma yapmasi gibi hadiseler üzerine Üngürüs seferine karar verilir.l. Mohaç Meydan Muharebesi Belgrad’in fethi, Osmanlilar’in tabii yayilma sahasi olarak gördükleri Orta Avrupa üzerine yürümek yolunda önemli bir adim olmustu. Bu arada hudud bölgelerinde de bazi karisikliklar çikmis, Tuna boylarinda Macarlar’la küçük çapli çarpismalar olmustu. Bununla beraber, Kanunî’nin sefere karar vermesi, Papalik, Macaristan ve Lehistan münasebetlerinin neticesi olarak ortaya çikan birçok âmile dayanmakta ise de, bu kararda Fransizlar’in da önemli sayilabilecek bir rol oynadiklari belirtilmektedir.

Kanunî Sultan Süleyman’in saltanat yillarinin basinda Fransa ile Almanya birbirlerine karsi hasim duruma geldikleri gibi birbirleriyle mücadeleye de baslamislardi. Fransa Krali I. François’nin, Alman imparatorluk seçiminde Sarlken (Charles Quint)’e rakip olarak adayligini koymus olmasi, iki devletin siddetli bir mücadeleye girmesine sebep olmustu. I. François’nin, l5l9′da imparator seçilen Habsburg hânedanina mensub Sarlken ile yaptigi mücadelede esir düsmesi üzerine, I. François’nin annesi ve saltanat nâibesi Angouleme düsesi Louise de Savoie, Kanunî Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek kendisinden yardim talebinde bulunmus, Pâdisah da Macaristan üzerine yürümek suretiyle fiilî bir yardimda bulunacagini va’d etmisti. Kanunî, Sarlken’in kurmak istedigi Avrupa Imparatorlugu’nu, Osmanlilar için büyük bir tehlike olarak görüyordu. Bu tehlike sadece Bati’dan degil, l524 Mayis’i sonlarinda vefat etmis olan Sah Ismail’in yerine geçen Tahmasb vesilesiyle Dogu’dan da kendini gösteriyordu. Zira Sarlken ile Tahmasb, Osmanlilarin aleyhindeki bir ittifak içinde idiler. Iran, Çaldiran’i bir türlü unutmamisti. Buna ragmen tek basina Osmalilar’la basa çikmalari da mümkün görünmüyordu. Bu sebeple Avrupa’nin en büyük gücü haline gelmis ve bütün bir Bati tarafindan desteklenen yeni Imparator Sarlken ile Osmanlilar aleyhine bir ittifak kurma gayretinde idi. Hem Iran’in hedeflerini, hem de Sarlken’in kendisine karsi meydana sürecegi büyük kuvvetin farkinda olan Kanunî, bu sebeple Fransa’yi himaye etmek istiyordu. Böylece Bati’yi siyaseten bölmeyi hedefliyordu.

Öyle anlasiliyor ki, bu siralarda Macaristan’in iç durumu da pek iyi degildi. Macar Krali’nin kötü yönetimi devam ettiginden, Erdel Beyi Zapolyai hem krala, hem de krallik üzerindeki Habsburg nüfuzuna karsi çikiyordu. Kötü bir yönetimin altinda âdeta ezilen Macar köylüleri, memnuniyetsizliklerini belirtmek gayesiyle Protestanlik hareketlerine katildiklari gibi, paralarini alamayan birçok Macar askeri de Osmanli Akinci Beyi Bali Bey’e siginiyordu. Kanunî’nin, gerek akinci, gerekse diger kaynaklardan istihbarat ettigi bu durum, onun sefer kararini çabuklastirmisti. Ayrica Macaristan’in ele geçirilmesi ile Osmanlilar, Habsburglarla aralarindaki engeli kaldirmis olacaklar ve böylece Viyana kapilarina varilmasi için büyük bir mania asilmis bulunacakti.

Macaristan seferinin hazirliklari tamamlandiginda Kanunî, bir yil önce vefat etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemali Efendi’nin yerine, Osmanli dünyasinda hukuk, edebiyat, dil ve tarih alanlarinda hakli bir söhrete sahip olan Kemal Pasazâde’yi tayin ederken, kendisinin bulunamayacagi sirada Pâyitaht (baskent) in idaresi için de Misir’in eski valisi olan Kasim Pasa’yi Kaymakam (Kaim-i makam) olarak görevlendirir.

Sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah, ll Receb 932 (23 Nisan l526)’de yüz bin kisilik bir ordu ile yeni dökülmüs ve Avrupa’nin hayalinden geçiremeyecegi derecede mükemmel 300 top ile birlikte Istanbul’dan hareket eder. Bu üçüncü “Sefer-i Hümâyunu”na çikmadan önce hükümdar, Eyyub Sultan, Ebu’l-Vefa ile babasi Yavuz, dedesi II. Bâyezid ve Fâtih’in türbelerini ziyaret ederek dua eder. Bütün bu mekânlarda, Allah’in kendisine yardim etmesini diler.

Gerçekten Islâmî anlayisa göre savasin gerçek mahiyeti, körü körüne bir kirma ve kirilma hâdisesi degildir. O, presipler adina yapilan bir cihaddir. Cihad için de her seyden evvel ordulara mânevî güç gerektir. Iste Kanunî de Mohaç Meydan Muharebesi’ne girismeden evvel gözlerinden yaslar akitip, yüzünü yerlere sürerek mânevî kuvvetlerden istimdad ediyordu. Öyle ki, önüne düstügü ordulari, gittiklere yerlere tevhidi de beraber tasiyacaklari için devleti dinin, dini de devletin yardimcisi ve tamamlayicisi görerek, ecdadi gibi maddî kuvvetlerinin ikmali kadar, mânevî kuvvetlerinin yardimini da ihmal etmiyordu.

23 Nisan’da Istanbul’dan hareket edip Halkali Pinar denen menzile varan ordunun, büyük bir düzen ve disiplin içinde bulundugu anlasilmaktadir. Zira Kanunî’nin emrine göre ekilmis tarlalara girmek, hayvan otlatmak ve toprak sahiplerinin hayvanlarini almak, ölüm cezasini gerektiriyordu. Pâdisahin emri hilafina hareket eden birkaç kisinin ya basi kesildi veya asildilar. Hammer’in ifadesine göre, Pâdisahin emrine uymayan bir kaç kadi bile cezanin siddetinden kurtulamadi. Pâdisahin, reâyâsinin menfaatlerini korumak ve onlara her ne sekilde olursa olsun bir zararin gelmemesi için gösterdigi bu çaba, onun tebeasini ne kadar düsündügünün bir isaretidir. Iyi bir Müslüman hükümdar olan Kanunî’nin anlayisina göre, kendisinin idare ettigi halkindan yine kendisi sorumludur. Gerek Kur’an-i Kerim, gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde bu konuda pek çok emir bulunmaktadir. Bütün bunlari bilen Pâdisah, elbetteki bu emirlere riayet etmekle kendini vazifeli biliyordu. Iste bunun içindir ki o, halkinin malina en ufak bir zararin gelmesini istemiyordu. Harp içinde dahi olsa, böyle bir zarara tahammül edemiyen hükümdar, aksine davranislarin, en büyük ceza olan idamla sonuçlanacagini ilan etmekten çekinmiyordu. Onun, kanunsuz davranislari affetmeyisi, orduda büyük bir disiplinin meydana gelmesine sebep olmustu. Gerçi bu disiplin sadece Kanunî döneminde degil, hem daha önce, hem de daha sonra vardir. Zira bütün Osmanli hükümdarlari, yönetme bakimindan kendilerini Allah’a karsi sorumlu tutuyorlardi. Bu sorumluluk anlayisi onlarda, baska dinden olan hükümdarlara benzemeyen hasletler meydana getirmisti. Bunun içindir ki Kanunî dönemi Osmanli dünyasinin sosyal hayati ile birlikte ordusundan da bahs eden ve Osmanli ülkesinde senelerce kalmis olan Avusturya elçisi Busbecq, kendi arzusu üzerine üç aya yakin bir süre karargaha yakin bir köyde kalarak Müslüman Türk ordusunu yakindan görmek ve takib etmek firsatini bulduktan sonra görgü ve müsahedelerine dayanarak asagida özetleyecegimiz su bilgileri verir.

“Yanimda bir iki arkadas oldugu halde kendimi belli etmeden her tarafta dolastim. Dikkatimi çeken ilk nokta, muhtelif teskilâtlara mensub askerlerin kendi karargahlarindan disariya çikmamalari oldu. Bizim karargahlarimizda meydana gelen olaylari bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat hakikat su ki, her tarafta tam bir sükût ve sükûnet hüküm sürüyordu. Asla kavga ve münakasaya rastlanmiyor, herhangi bir cebir ve siddet hareketi görülmüyordu. Sarhosluk, öfke veya hiddetten ileri gelen yüksek sesler bile yoktu. Bundan baska her taraf öylesine temizdi ki, ne süprüntü, ne gübre yiginlari, ne de göze ve buruna fena gelen bir seye tesadüf imkani vardi.” Busbecq, Müslüman – Türk dünyasina dis biledigi halde su ifadeleri kullanmaktan da kendini alamaz. ” Simdi benimle beraber geliniz ve sarikli baslardan meydana gelen bu büyük kalabaliga gözlerinizi çeviriniz. Türlü türlü, renk renk parlak esvablar (elbiseler)… Her tarafta altin, gümüs, lâal, ipek ve atlas piriltisi… Bu manzarayi dil ile anlatmak imkan disi bir is. Yalniz sunu söyleyelim ki, gözlerim simdiye kadar bundan güzel bir manzara görmemistir. Mâmafih, bütün bu servet ve ihtisam içinde yine de büyük bir sadelik ve iktisad göze çarpiyor. Herkesin elbisesi ve mevkii ne olursa olsun, ayni biçimde. lüzumsuz islemeler ve kenar süsleri yok. Halbuki bizde bu âdettir. Pek çok masrafa mal olur ve üç günde de bozulup gider.”

Elçi bunlari anlattiktan sonra, kumar ve sarhosluk bilmeyen askerin çalgi ve türkülerle eglendigine, çagirip söyledikleri havalarin da gazâ ve sehâdet (sehidlik) temlerini isleyen hamâset destanlari bulunduguna isaret ettikten sonra, ordunun, hayvanî gidalardan ziyade nebatî, basit ve sihhî gidalarla beslendigini, Ramazan ayini karsilamak için ise mutad yiyeceklerini daha da sadelestirdiklerini, fakat Ramazan arefesinde yalniz yiyip içmede degil, haram ve yasak zevklere karsi da, oldugundan daha çekingen davranarak oruca kendilerini hazirladiklarini söyler. O, Hiristiyanlarin perhize girmeden önce sanki bu imsakin acisini pesin olarak çikarmak ister gibi, kendilerini çilginca eglenceye, dans ve sarhosluga verdiklerini, senenin bu günlerinde memleketlerini ziyaret eden yabancilarin, Hiristiyanlarin çildirmis olduklarini söylemelerine sasilmamasi gerektigini uzun uzun anlatip, sonunda Türkler’de üstünlügün ve basarinin sirrina temas ederek: “Türkler’de seref ve makam, idarî mevkiler, sadece liyakat ve bilginin mükafatidir.Tenbel ve agir olanlar, hiç bir zaman yükselemezler. Iste Türkler’in, her neye tesebbüs ederlerse muvaffak olmalari, hâkim bir irk haline gelmeleri ve her gün devletlerinin hududlarini biraz daha genisletmelerinin hikmetini liyakat, kabiliyet ve çaliskanliga verdikleri bu ehemmiyette aramalidir.”

“Bizim askerî sistemimizle Türk sistemini karsilastirinca gelecegin bize neler hazirladigini düsünüp korkudan titriyorum. Karsilasan iki ordudan biri galip gelecek -ki bu herhalde Türk ordusu olacak- digeri ise mahv olacaktir. Çünkü Türk ordusu sirtini kuvvetli bir imparatorlugun genis kaynaklarina dayamis, zinde, tecrübeli ve sarslmamis bir kuvvet. Askerleri zafere alismis, zor sartlara dayanma kabiliyetine sahip, intizam ve disipline riayetkâr, uyanik ve kanaat ehlidirler. Bizimkilerde ise umumi bir fakirlige mukabil hususi israf, yipranmis kuvvet, mâneviyat bozuklugu, tahammül yoklugu ve idmansizlik var. Serkes askerler, aza kanaat etmeyen subaylar. Disiplin kavramiyla alay ederiz. Basibosluk, sarhosluk, serkeslik ve zevke düskünlük bizde alabildigine vardir. Bu durumda neticenin ne olacagi gün gibi asikârdir. Herhalde simdilik Iran lehimize bir durum yaratmakla beraber, Türkler Iran’la bir anlasmaya vardiklari zaman onlardan ve diger Sark devletlerinden de yardim görerek bütün güçleriyle bogazimiza sarilacaklardir. Bu büyük tehlikeye karsi ne kadar gevsek ve hazirliksiz oldugumuzu düsündükçe içim ürperiyor.”

Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq’in dedigi gibi, gerçekten de Osmanli medeniyeti âbidesi örülürken bu âbideyi yükselten her tas, mutlaka kendi mevziine ve kendi mevkiine konmus bulunuyordu. Son derece titiz bir inzibat fikri ile yapilan vazife ve selahiyet taksimi ise, devlet düzeninin aksamadan dönmesinde en büyük rolü oynamakta idi.

Devletin bu mevzuda en göze deger örnegi olan ordusu, Belgrad’in fetinden bes sene sonra Mohaç ovasina konarak Macaristan’in karsisina çiktigi zaman , ezici kuvveti, essiz intizami ve ibâdet derecesine varmis cengaverligi ile sanki bir ordu degil, efsanevî bir heybet ve azamet örnegi idi.

Daha önce, sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah’in, 23 Nisan l526′da yüz bin kisilik ordu ve 300 top ile birlikte Istanbul’dan hareket ettigine temas edilmisti. Yol boyunca orduya yeni yeni kuvvetler katilmis, Istanbul’dan hareket edildikten iki buçuk ay sonra Belgrad’a varilmisti. Ibrahim Pasa’nin basinda bulundugu öncü kuvvetler, Tuna Nehri üzerinde bulunan Petro Varadin (Petervaradin)’i karadan ve nehirden sikistirarak alir. Bundan baska, Bosna beyleri tarafindan Sirem mintikasindaki kaleler zapt edilir. Son derece muntazam yürüyen ve etrafa hiç bir hasar vermeyen asil kuvvetler de Ilok (Illok, Ulak) ve Ösek (Ösiyek, Eszek)’i almisti.

Osmanlilar’in, Macaristan üzerine yürüyecekleri haberini alan Macar Krali II. Layos (Lui) bir taraftan harbe hazirlanirken, diger taraftan da Avrupa kral ve prenslerine müracaat ederek yardim istemisti. Bu arada Macar meclisi, kiralin bizzat savasta hazir bulunmasina karar vermisti.

Ösek kalesinin alinmasindan sonra Tuna’yi takib için iki üç gün içinde gemiler üzerine kurulan köprüden Drava Nehri geçilecegi sirada Macarlar karsi koymak istedilerse de muvaffak olamazlar. Nihayet Macar ordusunun Mohaç ovasinda bulundugu da ögrenilmisti. Osmanli ordusu hem agir yürüyor, hem de harp tertibati aliyordu. Sag kolda Vezir-i A’zam ve Rumeli beylerbeyi Ibrahim Pasa, sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram Pasa, merkezde de Pâdisah, yeniçeri agasi ve kapikulu askerleri mutad olan yerlerini alacaklardi.

Macar Krali II. Layos, Osmanli kuvvetlerini Mohaç ovasinda beklemeye baslamisti. 26 Agustos’ta Mohaç’a gelen Osmanli ordusu muharebe düzeni alir. Osmanlilar, büyük hücuma baslanacagi gece, muhtesem bir mum donanmasi yaparak, yedi gögün yildizini bir yere toplamis sanilan büyük bir gazâ senligi tertib ettiler. Mes’alelerin meydana getirdigi aydinlik ile kizil bir sevk ve heyecan kiyameti yasayan ovada kösler vuruluyor, davullar, zurnalar çaliniyor, atlar kisniyor, sancaklar dalgalanip kiliçlar sakirdiyordu. Aylardan beri siddetle yagan ve araziyi yer yer bataklik haline getiren yagmur, hizini kesmekle birlikte çiselemeye devam ediyordu. Mohaç ovasinin bir tarafi zaten Türklerin “Karasu” dedikleri bataklika çevrilmisti. Kanunî, sabah namazini kildiktan sonra askere belig bir hitâbede bulunmustu. Bundan sonra Pâdisah, gözleri yasli oldugu halde ellerini göge dogru kaldirarak:

“Ilahî, kudret ve kuvvet senden, imdad ve himaye senden. Ümmet-i Muhammed’e yardim et. Müslümani yerindirme, kâfiri sevindirme ” diye dua eder. Bu güzel davranisi gören Osmanli saflarindaki bütün askerlerde cesaret ve din sevki artar. Birlesik bir duyguya kapilan süvariler, atlarinin üzerinden siçrayip yapraklarin agaçtan düstügü yere atladilar. Yüzlerini topraga sürüp secde ettiler ve Allah’tan kendilerine zafer nasib etmesini dilediler. Sonra yeni bir sevk ile atlarina bindiler.Ve Pâdisahlarinin ugrunda canlarini vereceklerine and içtiler.

Bu düzenin bir geregi olarak Pâdisah, cenk elbisesi, yani zirhli harp elbisesi giymis ve beyaz bir ata binmis olarak merkezdeki yerini almisti. Sabah namazi üzerinden saatler geçtigi halde iki taraf da taarruza geçmiyordu. Kanunî, düsmanin iyice yaklasmasini bekliyordu. Nihayet Kanunî’nin bekledigi an gelir. Ikindi vaktiine dogru, Osmanlilarin yerlerinden kimildamadigini gören Macarlar taarruza geçerler. Böylece savas, 29 Agustos l526 (20 Zilkade 932) Çarbamba günü ikindi zamani Macar hücumuyla baslamis olur. Osmanlilar’in son savas planina vâkif olmayan Macarlar, altmis bin kisilik zirhli süvarileriyle eski Osmanli plani zanniyle asil merkeze hücum ile isi halledeceklerini ümit etmislerdi. Buna karsilik Osmanlilar da planin geregi olarak Macarlar’i merkeze çekip çenbere almak suretiyle imha etmek istiyorlardi. Macar komutanlarindan Piyer Pereney ile Papas Pol Tomori, bütün kuvvetleriyle Vezir-i A’zam komutasindaki Rumeli askeri üzerine hücum ettiler. Osmanli kuvvetleri plan geregi olarak geri çekilip düsmani içeriye aldilar. Bunun üzerine yandan Anadolu kuvvetlerinin sikistirmasi ile Macar kuvvetleri daha içeri alinip toplarin önüne getiriliyordu. Bâli Bey kuvvetleri, sür’atle düsmanin arkasini çevirerek Macar süvarilerini ikiye ayirdilar. Bundan baska Macarlarin bizzat Kral Layos komutasindaki ikinci kolu, Anadolu kuvvetlerinin üzerine yüklendi. Bu kuvvetler de mukavemet edememis gibi hareket ettiginden bunlar da merkez üzerine yani Pâdisah’in bulundugu ordunun kalbine dogru hücum ettiler. Kendisini muvaffak olmus gören düsman iyice içeri girdi. Bu siralarda 35 (veya 32) Macar sövalyesi Kanunî’ye sokulmaya çalisiyordu. Bunlar, Pâdisah’i esir veya öldürmeye yemin etmislerdi. Bunlar, Marczali ismindeki birinin komutasinda bulunuyorlardi. Yeniçerilerin siddetle çarpistigi ve Pâdisahin etrafinda küçük bir maiyyet kuvvetinin kaldigi bir anda Marczali ile iki arkadasi, Kanunî ile bizzat karsi karsiya gelirler. Diger arkadaslari, Pâdisaha sokuluncaya kadar imha edilmislerdi. Kanunî, tek basina bu üç sövalye ile dögüsür. Bu esnada bir kaç ok yediyse de bu oklar, zirhi delip vücuduna nüfuz edemedi. Sonunda Kanunî, üç sövalyeyi de bizzat kendi kiliciyla öldürür.

Macar kuvvetleri içeriye alinip toplarin önüne getirildikten ve daha önce de belirtildigi gibi gerileri de “akinci” ve “deli” kuvvetleri tarafindan çevrildikten sonra 300 topa birden ates verilir. Macar ordusu bu atesin dehsetiyle neye ugradigini sasirir. Bu saskinlik üzerine panige kapilip darmadagin olurlar. Bu atesten sonra savasta komutan olan kral bir daha görünmez. Ordunun dönüsünden sonra bataklikta ölüsü bulunmustu. Osmanlilarin kilicindan kurtulan askerler de gece karanliginda bilmeyerek batakliga düsüp bogulmuslardi. Mohaç Muharebesi iki saat sürmüstü. Bu muharebede Osmanli ordusunun mevcudu 300 bin, Macarlarinki ise l50 binden fazla idi. Öyle anlasiliyor ki, sayi itibariyle Macar kuvvetleri Osmanli kuvvetlerinden pek az degildi. Nitekim, Mohaç olayini birçok kimseden dinleyip gerçegi ögrendigini anlatan tarihçi Peçevî, “Mohaç gazâsinda ikiyüz bin kâfir katl ve esir olundu denilse belki noksani var, mubalagasi yoktur” derken, iki tarafin kuvvetlerinin denk oldugunu belirtmek ister. Keza Lütfi pasa da Macar askerlerinin sayi ve durumunu su ifadelerle dile getirir: “Ve 200 bin atli ve otuz bin piyade tüfenk endâz her nereye ki atalar, hata etmezlerdi.” Bu ifadelerden anlasildigina göre Macar Krali’nin kuvvetleri 230 bin civarinda idi. Lütfi Pasa, Macar askerlerinin sayilarini verdigi gibi savasin, Osmanli planina uygun bir sekilde nasil cereyan ettigini de anlatir. Ona göre Kral Layos, askerini üç kola ayirmis, bizzat kendisi merkezden Pâdisah üzerine yürümüsse de, yeniçerilerin önünde bulunan ve zincirlerle birbirlerine bagli olan toplara karsi, geçmek üzere bir gedik bulamamistir. Bununla beraber Rumeli kolunu geri çekilmeye mecbur etmisler, sonra plana göre Anadolu kolu da geri çekilerek Macarlar’in çenbere alinmasi saglanmistir. Böylece Osmanlilar, Allah Taala’nin: âyet-i kerimesi’nin isaret ettigi gibi galip gelmislerdi. Macar Kralinin komutasi altinda Macarlar’dan baska Alman, Leh, Çek, Italyan ve Ispanyollar’dan meydana gelen büyük bir ordu bulunmakta idi.

Mohaç zaferinin ertesi günü akincilar, düsman ülkelerinin içlerine dogru akinlara gönderilmisti. Macar ordusu ise tamamen imha olunmustu. Böylece Osmanlilarin önünde bir engel kalmamisti. Mohaç ovasindaki üç günlük istirahattan sonra Osmanli ordusu Macaristan’in baskenti olan Budin üzerine yürür. l0 Eylül l526′da sehir teslim olur. Ordu sehre gelmeden önce Hiristiyan olan yerli halkin bir kismi kaçmisti. Bu yüzden, buradaki Yahudiler çogunlugu meydana getiriyorlardi. Bunlarin reisi olan Salamon oglu Yasef, Budin kalesinin anahtarlarini Sultan Süleyman’a teslim etmisti. Böylece sehir, herhangi bir mukavemetle karsilasilmadan Osmanli hükümdarina teslim edilmis olur. Pâdisah, sehir halkinin can ve malina karsi yapilacak bir tecavüzü en büyük cezalarla tecziye edecegini bildirir. Pâdisah, burada on dört gün kadar kalip Kurban Bayramini burada geçirir. Osmanli ordusunun Budin’den Istanbul’a dönüsü esnasinda Segedin ve Baç (Bacs) sehirleri de ele geçirilir. Ayrica Beçne mevkiinde direnis gösteren Macar kuvvetleri de bozguna ugratilarak dagitilir. Öyle ki, asil orduyla vurusacak hiç bir düsman kuvveti kalmamisti. Mohaç’tan sonra Macarlarin elinde, Erdel voyvodasi, yani Transilvanya genel valisi Zapolyai’nin 30 bin kisilik askerinden baska hiç bir kuvvet kalmamisti.

Yaka yakaya ve bogaz bogaza cenk edilen Mohaç Meydan Muharebesi, Kral Layos ile beraber bütün bir Macar ordusunun imhasina mal olmus ve müstakil (bagimsiz) Macar Devleti’nin hayatina son vermisti. Bundan sonra tarih, Osmanli himayesinde bir Macaristan taniyacakti.

Osmanlilar tarafindan Macar tahtina Zapolyai Janos’un seçilmesi, Alman Imparatoru Sarlken’in kardesi ve ölen Macar Kirali’nin hem enistesi hem de kayinbiraderi olan Avusturya Arsidük’ü Ferdinand’i harekete geçirir. Macar Kiralligi üzerinde hak iddia eden Ferdinand’a, Istoni Belgrad’da bulunan Macar kirallik tacinin giydirilmesi ile Macaristan’da iki krallik ortaya çikmis oluyordu. Buna göre Macaristan’in bati ve kuzey batisi Ferdinand’in idaresinde, Orta Macaristan ile Erdel ise Zapolyai’nin hâkimiyetin-de bulunuyordu. 2. Ikinci Macaristan Seferi ve Viyana KusatmasiOsmanlilar sayesinde Macar krali seçilen Zapolyai, Osmanlilar’in kendisine hazirladigi bu imkani geregi gibi degerlendiremez. O, Osmanlilar’a yaklasmak söyle dursun, l527 baharinda toplanan Regensburg Imparatorluk meclisinde Osmanlilar’a karsi yardim dahi istemisti. Öbür yandan Macar beylerinin çogunlugu tarafindan kralliga seçilmis bulunan Ferdinand’in, Osmanli ordusunun geri dönmesini firsat bilip büyük bir ordu ile Budin üzerine yürüyüp onun kuvvetlerini Tokaj’da maglup etmesi üzerine kayinpederi olan Lehistan Krali’nin yanina siginmak zorunda kalan Zapolyai, Osmanlilar’dan tekrar yardim istemeye mecbur olur. Bu yardim için de Istanbul’a bir elçi gönderir. Gerçi Zapolyai böyle bir yardim talebinde bulunmasa dahi Osmanlilar’in bu duruma müsaade edecegi düsünülemezdi. Bununla beraber onun yardim talebi, Osmanlilar’in daha sür’atli bir sekilde harekete geçmesine sebep olmustu. Böylece durum, Zapolyai’nin müdafaasi seklini almisti. 29 Subat l528 tarihli antlasmaya göre Osmanli Devleti, Zapolyai’yi tâbi bir hükümdar olarak tanimaktaydi. Öbür taraftan, Osmanli Devleti’nin kendisini burada birakmayacagini anlayan Ferdinand da elçi göndererek vergi vermek sartiyla Macar Krali olarak taninmasini teklif ettiyse de bu teklif kabul edilmeyerek Budin’in Zapolyai’ye iade edilmesi istenir. Böylece, 29 Mayis l528′de Istanbul’a gelen bu ilk Avusturya elçilik heyeti, herhangi bir sonuç alamadan geri dönmek zorunda kalir.

Kanunî, Vezir-i a’zam Ibrahim Pasa’ya II. Macaristan seferinin serdarligini tevcih ederek büyük yetkiler vermisti. Aslinda Macaristan’in yönetimi için asker ve kaynak kullanmak yerine, simdilik Zapolyai’nin idaresinde yari bagimli bir Macar Devleti’ni Habsburglar’a karsi tampon bir devlet olarak birakmayi tercih eden Kanunî Sultan Süleyman, l0 Mayis l529′da iki yüz bin kisilik bir ordu ile sefere çikar. Macar topraklarina girildigi sirada, Zapolyai, Istanbul’a gelen elçisi Lasczky ve Macar asilzâdeleri itaatlerini arzedip huzura kabul olunurlar. Lütfi Pasa, Zapolyai’nin Kanunî tarafindan nasil karsilandigini ve tercüman vâsitasiye ikisi arasinda geçen konusmalari da verir. Buna göre Zapolyai, diger kullari gibi kendisinin de Pâdisah’in kulu olmak istedigini bildirerek söyle der: ” Ey Pâdisah-i âlem penah, Müslümanlardan ve kâfirlerden (gayr-i müslim) kullarinin nihayeti yoktur. Ben dahi ol kullarinin silkine münselik olmaga geldim (onlarin meslegine, yani senin tebean olmaya geldim). Ve hem Pâdisahtan bir muradim vardir, emr olunursa hizmet-i seriflerine diyelim.” Tercümanin anlattigi bu sözleri begenen Kanunî: “Muradin desin, elimizden geldikçe bitirmesine sa’y edelim (çalisalim) der. 3 Eylül’de Budin önlerine gelen ordu, kusatma hazirliklarina basladigi sirada, sehirdekiler teslim olurlar. Böylece sehir, yarim günlük bir mukavemetten sonra tekrar ele geçirilmis olur. 7 Eylül’de sehre giren Kanunî, senelik belli bir vergi karsiliginda burayi Zapolyai’ye vererek merasimle ona Macar Kralligi tacini giydirir. Hammer’in ifadesine göre onu, merasimle krallik tahtina oturtan ne pâdisah, ne vezir-i a’zam, ne diger vezirler, ne beylerbeyiler, ne de yeniçeri agalarindan biri degil, “aganin ikincisi demek olan Sekban basi marifetiyle” olmustur. Bununla beraber, Kanunî, Zapolyai’yi ayakta karsilamis, elini öptürmüs, altin tahtinin karsisina iki altin sandalye koydurmus, birine Ibrahim Pasa’yi, digerine de Zapolyai’yi oturtmustur. Böyle bir uygulama, Osmanli protokolona göre Macar Kralligi’nin durumunu göstermektedir. Gerçekten, Küçük Bali Bey’in, Ferdinand için kaçirilirken ele geçirdigi tac, Yeniçeri Sekbanbasisi tarafindan Zapolyai’nin basina konmustu. Günümüzün ifadesiyle bir Yeniçeri generalinin, Osmanli protokolunda ancak sancakbeyi (Tümgeneral) derecesinde olan bir sahsin Macaristan Krali’na tac giydirmesi, Türk tarihinin unutulmaz hadiselerinden biri olarak kalacaktir.

Bu siralarda Macar krallik taci, Ferdinand’in casuslari tarafindan çalinip Viyana’ya kaçiriliyordu. Bunu haber alan Osmanli istihbarati, derhal harekete geçer. Bosna eyaletinin Izvornik sancakbeyi Küçük Bali Bey, 20 Agustos’ta Viyana yolunda tarihî taci ele geçirip 4 Eylül’de Kanunî’ye gönderir. Kanunî ise taci Zapolyai’ye gönderir. Bu meshur tac, Macarlar tarafindan kutsal sayiliyordu. Bu sebeple onlar, bu taci giymeyen hükümdara mesru krallari nazari ile bakmiyorlardi. Ferdinand da Macaristan Krali olma iddiasinda oldugu için bu tarihî taci ele geçirmek istiyordu. “Korona” denilen bu tarihî tac, üst üste geçmis iki tactan mütesekkildir. Asil taci l000 yilinda Papa, sonradan aziz mertebesine çikarilan ve Arpadlar’dan ilk defa Samanligi birakip Hiristiyanligin Katolik Mezhebi’ne giren Büyük Istvan’a göndermisti. Sonradan Bizans Imparatoru olan VII. Mikhail Dukas’in, Malazgirt Savasi’indan iki yil sonra (l073), gönderdigi altin çelenk, iste bu Papa’nin yolladigi tacin üzerine geçirilmek suretiyle tarihî Korona son seklini almistir.

7 Eylül’de Budin’e giren Kanunî, burada alti gün kadar kaldiktan sonra, Ferdinand ile karsilasmak niyetiyle Viyana’ya dogru harekete geçme karari alir. Yoluna devam eden ordu, Avusturya – Macar sinirindaki Ovar kasabasini ele geçirdikten sonra Viyana önlerinde toplanmaya baslar. Bu arada Ferdinand’in Viyana’da olmadigi anlasilir. Zira o, kuvvet toplamak için Avusturya içlerine dogru çekilmisti.

Çok iyi tahkim edilmis olan Viyana sehrinin muhasarasi ise 27 Eylül’de baslar. Fakat Osmanli ordusu muhasara için gerekli büyük toplar ile malzeme getirmedigi için hazirliksiz sayilirdi. Filhakika, Belgrad, Mohaç ve Budin’de birakilan agir toplar olmaksizin, orta ve hafif toplarla kalede istenilen büyüklükte gedikler açilamadi. Almanlar, kaleyi büyük bir fedakârlikla savnuyorlardi. Surlarin önünde iki taraf da agir zayiatlar veriyordu. Surlar altindan lagim açma tesebbüsleri de basarili olamiyordu. Yine de araliksiz süren çalismalar sonucunda surlarda yeni gedikler açilip buralardan hücumlarda bulunuldu ise de, havalarin sogumaya baslamasi, kisin yaklasmasi ve erzak sikintisinin had safhaya ulasmasi, askerin gücü ile dayanikliligini etkiliyordu. Kanunî, l7 günlük muhasarayi kâfi görmüs olmali ki, bu kadar kisa bir müddet içinde böyle müstahkem bir mevkiin düsürülmesi, kusatan ordu ne kadar kuvvetli olursa olsun imkânsizdi. l4 Ekim l529′da yapilan umumi hücum da basariya ulasmayinca, muhasaranin kaldirilmasina karar verilir. Halbuki bu son hücum sirasinda birçok gedik açilmis ve müdafilerin dayanma güçleri de tükenmek üzere idi. Lütfi Pasa ile Peçevî’nin ifadelerine göre kisin vakitsiz gelip kar ve yagmurun yagmasi üzerine “Pâdisah-i Islâm emriyle leskere (askere) zarar ve ziyan müretteb olmasin diye “bir adami on bunun gibi hisara vermezen” deyip ândan dis varosu yaktirip ve yiktirip ve etraflarini yagma ve talan ettikten sonra Muharremu’l-Haram’in yirmi ikisinde Beçten (Viyana) göçüp Budim’e gelüb”. Benzer ifadeleri yabanci kaynaklarda da gördügümüz için, bu konuda Kanunî’nin ne denli hakli oldugunu ve yerinde bir karar aldigini anlamak mümkün olmaktadir. Kis ve soguklarin erken bastirmasi üzerine Osmanli hakani, kusatmayi kaldirma karari alir ki, bu kararda kendi askerini düsünme payi büyüktür. Kusatmaya son verme kararinin alinmasi üzerine l5 Ekim’de orta büyüklükte toplar, gemilere bindirilerek Tuna üzerinden Belgrad’a dogru yola çikarilir.

Gerçekten, bölgede kar yagisi basladigindan siddetli kis soguklari bir felaket getirebilirdi. Bu arada Sarlken (Charles Quint) bütün Avrupa’dan topladigi kuvvetleri Linz’e yigiyordu. Bununla beraber Viyana ancak iki hafta daha dayanabilirdi. Ancak kale feth edilse bile sonra ne olacakti ? Kanunî çekilir çekilmez, Linz’deki Alman ordusu gelip sehri muhasara edecekti. Bu muhasaraya dayanabilmek için Viyana’da çok büyük bir askerî güç birakmak icab ediyordu. Sehirde, Türk topçu atesinden yikilmadik bir yer kalmamisti. Böylece Charles Quint, imparatorluk taht sehrinin tahribi ile cezalandirilmisti. Kanunî, bu kadarini kâfi gördü. Bu seferde l4 bin kadar Osmanli askeri ya sehid olmus veya yaralanmisti. Buna karsilik Almanya ise tamamen perisan olmustu. Bu seferden sonra Istanbul’a dogru yola çikan Pâdisah, Ordu-yu Hümayûn ile l6 Aralik’ta Istanbul’a gelir. Böylece bu sefer-i hümayûn 7 ay, 7 gün devam etmisti. Bu sefer sayesinde Macaristan’daki Osmanli hakimiyeti saglamlasmis, Avusturya ve Kuzey Macaristan tahrib edildigi için karsi saldiri ihtimali ortadan kalkmisti. 3. Üçüncü Macaristan Seferi (Alaman Seferi) Kanunî, Istanbul’a döndükten sonra, Macaristan’da yeniden bazi olaylar cereyan etti. Ferdinand, Budin’i tazyike baslar. Bununla beraber Istanbul’a bir elçilik heyeti göndermekten geri kalmayarak Macaristan’in kendisine verilmesini ister. Bu arada Budin, Ferdinand kuvvetleri tarafindan kusatilmis olmakla birlikte alinamaz. Peçevî’nin (veya Peçuylu) ifadesine göre basta Ferdinand olmak üzere bölgedeki diger bazi kral, kont ve dük gibi ünvanlari tasiyan kimseler, bizzat Kanunî Sultan Süleyman’in emri üzerine Macaristan tahtina getirilmis olan Yanos’u (Jan Zapolyai’)yi tanimak istemiyorlardi. Onu kralliktan düsürmek için çesitli bahaneler ariyorlardi. Kanunî, Budin’in kusatildigindan haberdar olunca krala verdigi söz üzerine sefere çikmaya karar verir. Böylece Osmanli hükümdari l9 Ramazan 938 (25 Nisan l532)’da sefere çikar. Bu arada o, Alman Imparatoru Sarlken ile de hesaplasmak istiyordu. l00 bin kisiyi asan bir kuvvetle sefere çikan Kanunî, Nis’e vardigi zaman Ferdinand’in elçileri ordugâha gelerek önceki tekliflerini tekrarladilar. Buna göre Macaristan Ferdinand’a verildigi takdirde her sene 25.000 – l00.000 duka kadar vergi verecegini kabul ediyordu. Böyle bir teklifi reddeden Kanunî, Ferdinand’in topraklarinda ilerlemeye devam eder.

Bu bölgedeki pek çok kasaba, Yahya Pasa oglu Bali Bey ile onun oglu Mehmed Bey ve Bosna Beyi Hüsrev Bey tarafindan zapt edilir. Osmanli ordusu zorlu bir muharebeden sonra Köseg (Guns, Köszeg)’i ele geçirir. Bu sirada Ferdinand’in elçileri bir daha gelirler. Bunlara, Ferdinand’i harbe davet eden mektuplar verilir. Ancak Ferdinand ile Sarlken, Osmanlilarla bir meydan muharebesi yapmaktan çekindikleri için oyalama ve yipratma taktigi kullaniyorlardi. Fakat onlarin bu taktikleri pek fazla ise yaramamis olmali ki Osmanli ordusu ileri harekâta devamla bazi sehirleri zapteder. Bu arada Gratz gibi bazi sehirlerin etrafi yakilip yikilmakla yetinildi. Osmanli ordulari, Macaristan’da Ferdinand’a ait topraklar üzerinde bir müddet ilerleyip, birçok sehir ve kasabayi ele geçirmisti. Kanunî’nin bütün çabalarina ragmen Sarlken ile Ferdinand ortaya çikamiyorlardi. Mevsimin geçmis olmasindan dolayi güney yolu ile geri dönüldü. Bununla beraber bu sefer sonunda Ferdinand, Pâdisah’in arzularina uygun bir antlasma istemeye mecbur olmustu.

Bu sefer esnasinda yine sulh veya mütareke talebiyle gelen Alman elçilerine, Charles – Quint’e hitab eden hakaretâmiz bir mektup verilerek teklifleri reddedilip geri gönderilirler. Bu mektubunda Kanunî, bu kadar zamandir erlik ve imparatorluk dâvasi ettigi halde kaç kere üzerine geldigini, mülkünü diledigi gibi tasarruf ettigini, buna ragmen ne kendisinden, ne de kardesinden nâm ve nisan göremedigini, Hak Teâlâ’nin takdiri ne ise yerine gelmesi için Beç sahrasinda meselelerini halletmelerini, kendisinin tabiiyeti altinda bulunan reâyâ fukarasina yazik oldugunu, aksi halde avretler gibi ig ve çikrik alip pâdisahlik tâci giymemesini bildiriyordu.

Alman veya Alaman seferi denilen bu seferde ordu mevcudu ikiyüz binden fazla olup “Çekaloz” denilen ve kaz yumurtasi seklinde gülle atan 300 kadar küçük top da vardi. Akinci ve deli kuvvetleri 80 bin kadardi. Bu sefer yedi ay kadar sürmüstü. Pâdisah, l532 senesi Kasim ( 939 Rebiülahir ) ayi sonlarina dogru Istanbul’a gelmisti. Bu son seferin basarili bir sekilde sonuçlanmasi üzerine bes gün üst üste senlik yapildi. Istanbul, Üsküdar, Eyyub ve Galata bes gece kandiller ile donatildi. Bu arada pazarlar, dükkanlar, bezazistan ve çarsilar geceleri dahi açik tutuldu. Halk, hemen her gün birbirlerine ziyafetler çekerek eglendi.

Bu arada, daha önce II. Bâyezid döneminde feth edilmis olan Mora yarimadasindaki Koron kalesi, Osmanli hükümdarinin Alman seferiyle Sarlken’i aradigi sirada ona intisab etmis olan Andrea Doria komutasindaki filo tarafindan bir hile ile alinmisti. Kalenin alinmasindan sonra Iç kaleye Frenkler, dis kaleye de yerli Rumlar yerlestirilmislerdi. Bu durumda, burasi birlikte müdafaa edilecekti. Koron’dan sonra Patras ve Inebahti da ele geçirilmisti. Alman seferi sonunda Istanbul’a gelen Avusturya elçisi Cornelius, bu yerleri koz olarak öne sürecek ve sayet Macaristan kralligi Ferdinand’a verilirse Koron kalesi ile Afrika sahilinde Barbaros’a ait olan Arcel adasinin iade olunacagini bildirmisti. Bu teklife Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa’nin cevabi ” Biz, harple almayi tercih ederiz” olmustu. Nitekim, Semendire Sancakbeyi olan Bâli Beyzâde Mehmed Bey’in Mora Sancakbeyligine atanmasi ile 940 Ramazan (l534 Mart) tarihinde burasi yeniden ele geçirilmistir. Peçevî, Mehmed Bey’in Koron kalesini ele geçirisini su ifadelerle günümüze ulastirir: ” Kalenin içinde, biri Frenk, ikincisi o bölgenin âsi Rumlari, digeri de inatçi Arnavutlar olmak üzere üç kisim kâfir vardi. Sancakbeyi, her birine ayri ayri va’dlerde bulunup kolaylik göstermek suretiyle (istimâlet) aralarina anlasmazlik soktu. Böylece, bir kismi, köyleri talan etmek üzere disari çikan kâfirleri kirar. Bundan sonra kâfirler iki gruba ayrilirlar. Dis kaleyi ellerinde tutan Rum ve Arnavutlar, burayi Mehmed Bey’e teslim ederler. Iç kaledeki Frnekler de canlarina emân verilmek sartiyla savas yapilmadan teslim olurlar.”4. Osmanli – Avusturya Barisi ve Sonuçlari Osmanli seferleri karsisinda bunalan ve kardesi Sarlken’in yardimi sayesinde ayakta kalabilen Ferdinand’in, Macaristan Krali olabilmek için giristigi bütün tesebbüsler, hep bosa gidiyordu. Osmanli Devleti’nin Jan Zapolyai’yi tutmasi, onun bu emeline ulasmasina engel oluyordu. Bati Avrupa’da görülecek bir takim isleri bulunan Alman Imparatoru’nun tavsiyesi üzerine Ferdinand, Osmanlilarla anlasmaktan baska çare bulamamisti. Bu sebeple o, Istanbul’a elçi göndermisti. Ferdinand’in müracaati, Osmanlilarin da isine gelmisti. Zira Macaristan üzerine yapilan seferler büyük masraflara sebep oldugu gibi sadece bu tarafla ugrasilmasi, memleketin dogu hududlarinin ihmal edilmesine sebep oluyordu. Bu durum, doguda bazi olaylarin çikmasina da sebep oluyordu. Nitekim Sah Ismail’in l524 yilinda meydana gelen vefati üzerine yerine geçen oglu Tahmasb Han, Dogu Aanadolu’da yikici bazi faaliyetlerde bulundugundan iki devlet arasinda bazi hâdiseler cereyan etmisti. Bu sebeple Osmanli Devleti Ferdinand ile bir barisa sicak bakiyordu.

l4 Ocak l533′te Pâdisah tarafindan kabul edilen Avusturya elçilik heyetinden, kesin bir baris için Ferdinand’in itaat alâmeti olarak Estergon kalesinin anahtarlari istenmistir. Kanunî, ancak bundan sonra barisa riza gösterebilecegini ima etmisti. Bundan baska 5 veya 7 senelik bir sulha hazir oldugunu da bildiren Kanunî, Estergon (Esztergom Gran) kalesine karsilik Macaristan’daki bazi kaleleri de verebilecegini belirtmisti. Öyle anlasiliyor ki, iki taraf arasinda geçen görüsmeler, epey çekismeli olmaktaydi. Nitekim Kanunî’nin bu sartlarini bildiren mektubu ile Avusturya elçisinin yanina katilan bir Osmanli elçisi, l Subat l533′te Ferdinand’a gönderilmisti. Hammer’in ifadesine göre Viyana sehrinin gördügü bu ilk Osmanli elçisi, büyük bir tantana (merasim) ile kabul edildi. Ferdinand, elçiyi sirmali kumasla süslenmis bir taht üzerinde oturmus oldugu ve basinda kiymetli bir tac bulundugu halde kabul etti. Mütareke sartlari, Bohemya’lilari epey korkuttu. Fakat Ferdinand, Gran anahtarlarinin istenilmesinin sadece bir baglilik isareti oldugunu belirtmeye çalisti. 29 Mayis’ta Estergon (Gran )’un anahtarlari ile Ferdinand’in iki mektubunu getirecek olan elçi Cornelius, Osmanli elçisi ile Istanbul’a hareket eder. Böylece çavus (Osmanli elçisi) elverisli bir cevapla geri gönderilmis oluyordu. Istanbul’da yapilan görüsmeler ise 22 Haziran l533′te antlasma ile sonuçlanmisti. Bu antlasmaya göre Ferdinand, Macaristan üzerindeki veraset iddialarindan vaz geçecekti. Sadece Macaristan’da fiilen hakim oldugu topraklar kendisine ait sayilacakti. Elindeki bu topraklar için de her yil 30.000 altin verecekti. Ayrica protokol geregi Ferdinand, Osmanli Vezir-i A’zami Ibrahim Pasa ile müsavi (esit, denk) sayilacakti. Kaynaklar, elçilerin Pâdisah’in huzurunda yaptiklari konusma hakkinda dikkat çeken bilgiler vermektedirler. Buna göre Pâdisah’in huzuruna kabul edilen elçiler, Ibrahim Pasa’nin kendilerine verdigi tâlimat dairesinde konusarak, Sultan’a “Oglun Kral Ferdinand, senin mâlik oldugun seyleri kendi mali ve kendisinin sahip oldugu memleketleri senin mülkün addeder, çünkü o, senin oglundur” dediler. Buna karsilik Pâdisah, oglu Ferdinand’in dostlarinin dostu ve düsmanlarinin düsmani olacagini bildirir. Bu antlasmadan sonra Ferdinand ile Zapolyai’nin hâkim olduklari yerler, bir sinir hatti ile Osmanli temsilcileri nezâretinde belirlenecekti.

Bu antlasma geregince biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti’nin himayesi altinda Jan Zapolyai’ye, digeri de vergi vermek sartiyla Ferdinand’a ait iki Macaristan ortaya çikiyordu. Bu antlasma, Macaristan meselesini bir müddet için halletmis ve Osmanlilarin dogu proplemi ile ilgilenmelerine firsat vermisti.

Görüldügü gibi Osmanli kilicindan gözü yilan Ferdinand, Macar tahti üzerindeki hakkini da kayb ederek baris istemek zorunda kalinca, Orta macaristan’da kendisine birakilan bir kalenin idaresine razi olarak protokol geregince Pâdisah’a “Pederim”, Vezir-i A’zam’a da “Birâderim” diye hitab etmek zorunda kalir. Fakat yillarca sonra Zapolya’nin ölümüyle taht vârisi küçük Sigismund’u tanimak istemeyerek tekrar ayaklanacak ve ana Kraliçe Isabella’nin yine Osmanlilari yardima çagirmasiyle, Macaristan’in durumu yeniden gözden geçirilerek Budin tamamen Osmanli idaresine geçecektir.

Jan Zapolyai’nin l540 yilindaki ölümü üzerine Macaristan isleri yeniden karismaya baslar. Zapolyai’nin esi kocasinin ölümünden önce bir erkek çocuk dünyaya getirmisti. Kraliçe Isabella (veya Elizabet), Istanbul’a bir elçilik heyeti göndererek oglu Sigismund’un Macar Krali olmasi istirhaminda bulunmustu. Bu istirham üzerine Osmanli Devleti, kendisine teminat vermisti. Fakat, Zapolyai’nin öldügünü duyan Ferdinand ile Sarlken’in kuvvetleri, Budin’i muhasara ederler. Bununla beraber herhangi bir basari elde edemezler. Bu durum karsisinda Macaristan’a yeni bir sefer yapilma mecburiyeti dogar.

Osmanli hükümdari, l54l senesinin Ilkbahar’indaki hareketinden evvel, Budin’in Ferdinand’in eline geçmemesi için derhal Rumeli Beylerbeyi, arkasindan da üçüncü vezir Sokullu Mehmed Pasa’yi 3 bin yeniçeri ve süvari kuvvetleriyle gönderir. Bundan sonra da bizzat kendisi sefere çikar. Budin’i kurtarmaya giden kuvvetler, bir aydan fazla ugrastiklari halde düsmani tarda (kovmaya) muvaffak olamamislardi. Bu arada Budin’i almaktan ümidini kesen ve asil ordunun yaklasmakta oldugunu duyan Ferdinand kuvvetleri, bir gece gizlice kaçmak istedilerse de muvaffak olamayarak tamamina yakin bir kismi imha edillir. Ordugâhlari da Türklerin eline geçer. Baskomutanlari olan Rokendorf yakalanarak Komaran mevkiinde öldürülür. Pâdisah’in komutasindaki ordu Budin’e yaklastigi sirada böyle basarili bir haber alinir.

Bu savas esnasinda Avusturyalilar, ordugahlarinin etrafina hendekler kazip manialar koyduklari ve “Istabur – Tabur” adi verilen istihkâmlari yapmislardi. Macarlarca bu tahkimata verilen “Tabur” adi, tarihlerimizde “Istabur” seklinde ifade edildiginden, Kanunî’nin bu dördüncü Macaristan seferine “Istabur seferi” adi verilmistir.

Budin’e gelindikten sonra küçük kral, Pâdisah’in sehir disindaki karargâhina getirilir. Daha önce verilen karar geregi piyade kuvvetleri Budin’e girerler. Kraliçeye küçük Kral Sigismund büyüyünceye kadar Budin’in Türk idaresinde kalacagi söylenir. Sigismund, altin ve lâciverd damgali ahidnâme ile kendisine nâib olan annesiyle birlikte Zapolyai’nin eski beylik mahalli olan Erdel (Transilvanya )’e gönderilir.

Bu ugulama ile daha önce Zapolyai’nin idaresinde bulunan Macaristan dogrudan dogruya Osmanli topraklarina ilhak olunup on iki sancaklik Budin Beylerbeyligi tesekkül ettirilmis oldu. Bu Beylerbeylige de Bagdad Valisi olup aslen Macar olan Süleyman Pasa tayin olunur. Bundan sonra Macaristan’da derhal arazi tahriri yaptirilmistir. Böylece Macaristan, Osmanlilara, Ferdinand’a ve bir de Erdel’de Sigismund’a ait olmak üzere üç kisma bölünmüs olur.

Böylece, bir buçuk asir Türk hâkmiyetinde kalacak olan Macar topraklarinin yönetimi hususunda son derece akillica hareket eden Osmanlilar, Budin’e tayin edilecek Pasalari devamli olarak birinci derecede degerli kimseler arasindan seçiyorlardi. Onlar, bu insanlarin hem muktedir bir serdar, hem siyasî kuvveti olan bir diplomat, hem de ahlâkça son derece mazbut, mert, dürüst ve faziletli kimseler olmasina bilhassa dikkat ediyorlardi.

Artik Osmanli idaresinde gelisme imkâni bulan bir Macar medeniyeti ve bu medeniyet ile yaris ve baris halinde olan bir Müslüman Türk dünyasi, ayni cografya üstünde yasiyorlardi. Bir taraftan Macarlar’dan devr alinan kültür ve medeniyet mirasi diyebilecegimiz eserler muhafaza edilirken, bir taraftan da sehrin bir Müslüman Türk ülkesi haline gelmesi için garet sarfedilmistir. Bu gayret hareketi, sür’atle inkisaf etmistir. Böyece Budin, yüz yila varmadan saraylar, câmiler, mescidler, medreseler, sebiller, türbeler, tekkeler, imâretler, köprüler, hanlar, çarsilar, pazarlar, ziyâret ve mesirelerle tipik bir Müslüman Türk beldesi oluvermisti. Öyle ki, Macar topraklarindan fiskirircasina bu kültür ve medeniyet müesseselerinin yalniz isimleri üzerinde durup düsünmek bile idarî, askerî, ictimaî, hukukî ve kültürel mânada sâbit olmus Türk kasesini göstermeye kâfidir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, Budin’i önemli bir merkez olarak kabul ediyorlardi. Bilhassa Ila-yi kelimetullah için burayi hem maddî görüntü olarak hem de mânevî bakimdan bir Islâm sehri haline getirmeyi önemli ve vazgeçilmez bir hedef olarak görüyorlardi. Bu sebepledir ki, l54l’de Osmanli Devleti’ne ilhak olunan Macaristan topraklari, vaktiyle pâyitahtlik etmis sehirler gibi (Bagdad, Misir), devletin en mühim beldelerinden biri sayilan Budin merkez olmak üzere, yeni bir eyâlet teskil edilmis ve bütün diger eyâletler gibi bir beylerbeyinin idaresi altina konulmustur. Bu sebeple Budin beylerbeyi olan pasanin protokol bakimindan önemli bir yeri bulunmakta idi. Koçulu kayiga binmek, rikâbta peyk ve solak yürütmek ve bazi tevcihatlarda bulunabilmek selâhiyetine sahip olmak ilk akla gelenler olarak belirtilebilir. Nitekim Budin Beylerbeyligi uhdesinde kalmak üzere 1574 yilinda vezir olan Sokullu Mustafa Pasa’ya gönderilen hükümde kendisinin, eskiden oldugu gibi mahlûl timar tevcihi, hisar müstahfizlari ve kethüda yeri tayini haklarina sahib oldugu açik bir ifade ile belirtilmistir.(BOA. MD. nr. 26, s. 97.) Budin beylerbeyileri, meydana gelecek önemli hudud muharebelerinde toplanan kuvvetlere komutan olarak tayin edilir. Bu arada civar eyâletlerin komsu devletle olan ihtilaflari, diger mahallî makamlar tarafindan bir çözüme baglanamazsa o zaman Budin beylerbeyinin hakemligine müracaat olunurdu. Bundan baska, Budin’deki Pasa Sancagi haslarinin miktari, buradaki cebelîler ile diger görevlilerin sayisi da bize Osmanlilar tarafindan bu eyâlete ne denli önemin verildigini göstermektedir.

Bütün bu gelismelerden sonra Kanunî’nin Macaristan fütûhati ile ilgili siyasetine baktigimiz zaman, onun bir tek hedefinin oldugunu görürüz. O da ilâ-yi kelimetullah için buralara gitmek ve bu vasita ile Islâmiyeti daha uzaklara götürmektir. Gerçi özellikle günümüzde, zaman zaman, Kanu-nî’nin Macaristan ve Bati seferlerine sarf ettigi kudreti, emek, gayret ve masrafi tenkid edilerek bu gücün, Iran ile Türkistan taraflarina, baska bir ifade ile Türk ve Müslümanlarla meskûn sahalara harcanmasi ve bu sayede bunlarin önemli bir kisminin tek bir bayrak altinda toplanmasina çalismasi daha iyi olmazmiydi? denilmektedir. Muhtemelen Mustafa Nuri Pasa da ayni sorulara muhatab olmus olmali ki, bu konuda çok güzel ve detayli bilgiler vermektedir. M. Tayyib Gökbilgin de kaynak belirtmeden büyük ölçüde bu görüsleri aynen kullanarak bu tenkidlere söyle cevap verir:

a) O dönem, günümüzden oldukça uzaktir. Binaenaleyh o devrin zihniyeti ile deger ölçülerini tamamen ve dogru bir sekilde kavramak mümkün olmayabilir. Bunun içindir ki, tarih ilmi ile ugrasanlar, ilgilendikleri dönemin olaylarini incelerken mümkün mertebe o günün sartlarini, anlayislarini, fikir ve düsünce akimlarini hesaba katmak zorundadirlar. Ancak bu sâyede dogruya yakin bir sonuca ulasabilirler.

b) Gerek Arap, gerekse diger Müslüman devletlerden zapt edilen topraklari, uzun zaman idaresi altinda tutmayi basaran Osmanli Devleti, bir mânada bu basarisini muazzam bir disiplin altinda yetistirdigi askerî gücüne borçludur. Halbuki bu ordunun kaynak ve çekirdegini “devsirme” dedigimiz sistemle gayr-i müslim tebeanin çocuklari teskil ediyordu. Devlet, Avrupa seferlerinde kayb ettigi nüfusun çok daha fazlasini bu yolla almak ve onlari müslümanlastirmak suretiyle kendi nüfusuna katarak kazançli çikiyordu. Bu sistem sâyesinde hem Kur’an’a muhalefet edilmiyor, hem de savaslarda ölen veya yaralanmak suretiyle savasamayacak duruma gelen kendi asil Müslüman nüfusunu korumus oluyordu. Böylece Osmanli Devleti, Islâm’in intisarini (yayilmasini) saglamis oluyordu. Halbuki elde edilen Müslüman ülkelerin çocuklari için böyle bir sey söz konusu olamazdi. Bu bakimdan Osmanli, Bati Hiristiyan dünyasi ile savasmakla dinî mânada daha kârli çikmis oluyordu.

c) Cihâdin faziletlerini de burada zikr etmek gerekir. Müslüman olmayan bir devletle cihâd yapmanin, diger yerlerdeki gibi olmayip çok hayirli ve sevapli bir mücadele olmasi. Gerçekten, ilâ-yi kelimetullah için yapilan bir mücadele, baska bir ifade ile Islâm’in sesini, bundan haberdar olmayan yerlere ulastirmanin ne kadar hayirli bir is oldugu gerek Kur’an-i Kerim’de, gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde açikça belirtilmistir. Bu sebeple Müslümanlar, cihâdla ilgili müjdelere nail olmak için devamli olarak Müslüman olmayanlarla mücadeleye önem vermislerdir.

d) Ganimet elde etme arzusu. Fethedilen memleketlerin maddî imkânlarindan istifade etmenin de bu konuda etkisi düsünülebilir. Bu düsünce bir bakima dogrudur. Çünkü savasmak isteyen bir devlet veya ordunun paraya ihtiyaci olacaktir. Bu da nisbeten zengin yerlerden elde edilebilir. Orta Avrupa ve Macaristan için sefer yolu hem kisa, hem de ulasilmasi bakimindan kolaydir. Bütün bunlara ilaveten sunlari da söylemek mümkündür:

XVI ve hatta daha sonraki asirlarda günümüzde oldugu gibi milliyet mefhumundan söz edilemez. Bu bakimdan Türklük diye bir sey de pek düsünülmüyordu. Binaenaleyh Türkmenistan’daki Türklerle bir birligin saglanmak istenmesi, milliyet bakimindan degil, onlarin da Müslüman ve özellikle Sünnî olmalarindan dolayi olabilirdi.

O zamanki Safevîler Iran’inda Siî Mezhebi hâkimdi. Etnik bakimindan bunlarin büyük bir ekseriyeti Türk ve Türkmen kabilelerinden (Kaçarlar, Afsarlar, Türkmenler vs.) olmakla beraber, mezheblerinin farkli (Siî) olmasi onlari, Osmanli Türklerinden derin bir uçurum ile ayiriyordu. Nitekim hem Sah Ismail, hem de oglu Sah Tahmasb Türk idiler. Bununla beraber Iranlilik adina, Siî Mezhebi savunuculari olarak Sünnî Osmanlilarla kiyasiya mücadele ediyorlardi. Binaenaleyh bir birlik söz konusu olamazdi. Safevîler, Keyhüsrev’lerin, Dârâ’larin tahtinda âdeta eski Iranliligi temsil ediyorlardi.-

Bütün bu ifadelerden anlasildigina göre Kanunî Sultan Süleyman, Islâm birligine zarari dokunacak ve onu tehlikeye sokacak bir harekette bulunmadiklari müddetçe, Müslüman devletlerle ugrasmayi pek istemiyordu. Zira böyle bir ugrasma, ayni dine mensub insanlari birbirlerine düsürecek, bu da Islâm ümmetinin zayiflamasina sebep olacakti. Keza böyle bir savasta cihâd da söz konusu olmayacakti. Zira cihâd, gayr-i müslim devletlere karsi yapilan bir mücadele idi. Bu sebeple Kanunî, Müslüman Dogu ile ugrasmak yerine, Hiristiyan Bati ile ugrasmayi yeglemisti. Bununla beraber Islâm birligini tehhlikeye düsürecek veya kendi topraklarinda Sünnî Islâm akidesi yerine, Siî akideyi yerlestirmeye çalisanlara karsi harekete geçmekten de çekinmemistir. Nitekim Siî Mezebi akidesini yerlestirmeye çalisan Safevî Iran’la yapilan muharebeler ve bu muharebelerin basariya ulasip zaferle sonuçlanmasi için bas vurulan çareler bunu göstermektedir.5. l543 Macaristan SeferiBudin’den dönen ve kisi Edirne’de geçiren Kanunî, Istanbul’a geldiginde Ferdinand’in elçileri gelerek eski isteklerini tekrarladilar. Buna göre Avusturya elçisi, Macaristan’in terk edilip kendilerine verilme karsiliginda senede l00.000 duka altin vergi vermeyi taahud ediyordu. Fakat Osmanli Pâdisahi Kanunî böyle bir teklife sicak bakmadigindan elçi, 9 Ekim l542′de geri dönmüstü. Bu arada Ferdinand, degisik milletlerden mütesekkil ve takriben 80.000 kisilik bir ordu topamis bulunuyordu. Ferdinand’in bu büyük hareketini Fransiz elçisi vasitasiyle haber alan Osmanlilar, Budin’e yardim göndermek için derhal hazirliklara baslarlar. Tuna’yi takiben Peste önlerine gelen bu büyük ordu, 8.000 kisilik bir kuvvet tarafindan müdafaa edilen kaleyi muhasara altina alir. Osmanli kuvvetlerine göre sayica kat kat üstün olan bu ordu, yedi günlük bir kusatmadan sonra Kanuni’nin büyük bir ordu ile gelmekte oldugu haberini alinca bozguna ugrayip geri çekilmek zorunda kalir.

Peste muhasarasinin duyulmasi üzerine gerekli hazirliklarini tamamlayan Kanunî Sultan Süleyman, yaninda oglu Sehzâde Bâyezid oldugu halde 18 Muharrem 950 (23 Nisan 1543)’de Istanbul’dan Macaristan üzerine hareket eder. Bu sirada önden gönderilen Osmanli kuvvetleri ile hudud beyleri, Pojega civarindaki bazi kaleleri , Nana ve Valpo gibi önemli iki kaleyi zaptettikten sonra Siklos’u kusatirlar. Bu siralarda Ösek’e gelmis bulunan Kanunî, Siklos’un kusatilmasina yardima gider. Böylece kale 8 Temmuz l543′te alinir. Bu arada Pecs (Peçuy) sehri de teslim olmustu. Bundan sonra Kanunî Budin’e gelir. Gerekli malzemelerin yetismesi üzerine daha önce Osmanlilar tarafindan feth edilen ve bilahere tekrar Avusturyalilar tarafindan zaptedilen Estergon üzerine varilir. Kusatma altindaki kalenin müdafileri teslim teklifini kabul etmediklerinden siddetli bir muharebe baslar. Dayanamayacaklarini anlayan kaledekiler, bir heyet göndererek l0 Agustos l543′te teslim olurlar. Estergon’un fethi ile sonuçlanan bu seferde Ferdinand’in elinden eski Macar kirallarinin merkezi olan Gran (Estergon) ve Budin’in güney – batisinda Macar kirallarinin kabirlerinin bulundugu Istoni Belgrad (Stulvaysenburg) ile Drava nehri üzerindeki Valpo, Siklos ve Tata gibi yerler alinir. Böylece bu harekât sonucunda Budin’in emniyeti için civardaki kalelerin zapti ve eyalete ilhaki gerçeklesmis olur. Kanunî, Istanbul’a dönüs sirasinda Saruhan sancakbeyi olan oglu Mehmed’in Manisa’da vefat ettigi haberini alarak büyük bir üzüntü ile sarsilir. Bu yüzden mateme bürünür. Istanbul’a gedikten sonra da oglunun nâsinin Manisa’dan Istanbul’a getirilmesini emrederek l8 Saban’da Bâyezid Camii’nde bütün Istanbul halki ile birlikte cenaze namazini eda eder. Yine Pâdisah’in emir ve arzusu üzerine cenaze, Sehzade Camii yanindaki hazireye defn olunur. Kanunî’nin zafer sevincini yasayamamasinin sebebi olan Sehzâde’nin ölümü ile ilgili belge, onun ölümünü su ifadelerle nakleder: “Sehzâde-i saidu’l-baht Sultan Mehmed, Estergon Belgrad ve nice kal’alar fethi için müjdegâneye gelen aga ki, sene 950 ve Saban’in gurresinde (ilk günü) vaki olan Çarsamba günü gelüp donanma oldugu gün hasta olup alti gün sahibfiras (yatakta yatip) yedinci sülesa (Sali) gecesi fevt olup azim matem olup mah-i mezburun (belirtilen ay) dokuzuncu Çarsambasi günü Lala Pasa, Defterdar Ibrahim Çelebi ve nice agalar Islambol’a maiyyetin alip gittiler. ”

Bütün çabalarina ragmen Osmanlilarla basa çikamayacaklarini anlayan ve her seferde ellerindeki mühim sehir ve kalelerin bir kismini kayb eden Ferdinand ile Sarlken, baslangiçta bir mütareke, daha sonra da bes yillik bir baris antlasmasi yaparlar. Haziran l547′de bes yil için imzalanan bu muahede (antlasma), bir mütareke mahiyetinde kalir. Zira meydana çikan Erdel hâdisesi, harbin yeniden baslamasina sebep olur.

Daha önce de temas edildigi gibi Erdel Kiraliçesi yani eski Macar Kirali Jan Zapolyai’nin zevcesi Izabella, Osmanlilarin himayesinde idi. Kiraliçenin maiyetindeki müsavirlerden birisi Ferdinand taraftari olup Erdel’in buna verilmesine çalisiyordu. Bu duruma vâkif olan Osmanli Devleti, Ferdinand’i tehdid ettiyse de Ferdinand buna aldiris etmez. Zira bu siralarda Osmanli ordusunun Iran seferinde oldugunu bildiginden kendisine bir sey yapamayacagindan emindi.

Kanunî, Avusturya kuvvetlerinin Erdel’e girdigine kani olunca Avusturya elçisinden durumu sordurtarak onu haps ettirdigi gibi Rumeli Beylerbeyi Sokullu Mehmed Pasa’yi Erdel üzerine yürümekle görevlendirmisti.

10 Temmuz l55l’de Sofya’dan areket eden Sokullu, bir müddet sonra 7 Eylül’de Slankamen’den ayrilarak Beçe önlerine gelip burayi ele geçirir. Ayrica, Beçkerek ve Çanad’dan baska oniki kaleyi daha zaptederek Osmanli hâkimiyetine katar. Lipva’yi da kolaylikla ele geçirdikten sonra Timisvar’i kusatir. Fakat iklim sartlarinin müsait olmamasi üzerine Belgrad’a döner.

Sokullu Mehmed Pasa’nin çekilmesi üzerine Avusturya ordusu Erdel’e girerek lipva’yi geri aldigi gibi Segedin’i de muhasara eder. Bu sirada Segedin sancakbeyi olan Mihal oglu Hizir Bey’in iç kaleye kapanip, Budin Beylerbeyi olan Hadim Ali Pasa’yi keyfiyetten haberdar etmesi üzerine Segedin önlerine gelen Ali Pasa, Avusturya ordusunu imha etmisti.

Iki taraf arasindaki savas 970 ( 1562 ) yilina kadar sürer. Bu tarihte Ferdinand, Busbecq adindaki elçisini anlasmak üzere Istanbul’a gönderir. Yine bu sirada Sarlken’in çekilmesinden dolayi Ferdinand bes seneden beri Alman Imparatoru bulunuyordu. Böylece en son olarak Ferdinand, Erdel (Transilvanya)’den vaz geçmis ve eskisi gibi elinde bulunan Macaristan için 30.000 duka altini kabul ile sekiz senelik bir muahede imzalamisti(l562).6. Bogdan SeferiBogdan, II. Bâyezid döneminden beri Osmanlilar’a bagli bir voyvodalik haline getirilmisti. Bogdan voyvodaligi, Kili ve Akkirman kaleleri alindiktan sonra siki bir sekilde devletin nüfuzu altina girmislerdi. Bunlar, yarim asirdan daha fazla bir süre devleti ugrastiracak hareketlerde bulunmamislardi. Her ne kadar voyvodalik zaman zaman vergisini vermekte ihmal göstermisse de buna Iran, Misir ve Macaristan seferleri münasebetiyle göz yumulmus ve sadece ikaz ile iktifa edilmisti.

Kanunî, Macaristan seferi sirasinda Voyvoda Petru Rares’e bir berat göndererek, burayi onun idaresine birakmisti. Voyvodalik, her yil Osmanli Devleti’ne 4000 duka altin, 40 kisrak ve 20 tay göndermekle yükümlü tutulmustu. Bunun içindir ki Voyvoda Petru Rares, Viyana seferi esnasinda orduya elçisini göndererek sadakatini te’yid ile bu seferinden avdette de vergisi olan 4000 duka altin ile 40 kisrak ve 20 taydan ibaret olan vergisini bizzat takdim etmisti. Hammer, Rares’in Osmanlilar’a getirdigi vergiler konusu ile onun, Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan muameleyi su ifadelerle nakletmektedir: “Sultan Süleyman, Viyana’dan dönüsünde kararlistirilan hediyeleri bizzat Rares’ten alarak karsiliginda bir samur kürk (vezirlere mahsus elbise), iki tug (sancakbeyi alâmeti), bir kuka (yeniçeri ortabasilarinin serpusu) hediye eder.”

Petru Rares, Kanunî’nin teveccühüne mazhar olmakla birlikte hariçten yapilan tesirlerle gizlice Osmanli Devleti’nin aleyhine çalismaya baslamisti. Nitekim gizlice Ferdinand ile muhabere ve müzakerelere baslamis bulunan Petru Rares, o siralarda karisikliklar içinde bulunan Erdel’e tecavüz ettigi gibi, Zapolyai’ye karsi Ferdinand ile gizlice temasa geçmisti. Bundan baska göndermekle yükümlü oldugu vergileri de göndermemeye baslamisti. Keza, Osmanli Devleti’nin o taraflardaki mutemed adami olup Osmanlilar’a bagli bir hükümet kurmak üzere Erdel’e gönderilmis bulunan Venedikli Gritti’yi de öldürtmüstü.

Iste Rares’in bu neviden faaliyeteri ve Lehlilerle iyi geçinmeyip onlar tarafindan voyvodanin azledilmesi hususunda vaki olan müracaatlar sonrasi Kanunî l538 Mayis’inda Bogdan üzerine yürümeyi kararlastirir. Ancak bu kararini gizli tutar. Barbaros’un donanma ile denize açildigi (7 Temmuz)’nin ertesi günü Istanbul’dan hareket eden Osmanli ordusu, Edirne’ye ulasip oradan hareket ettigi zaman Kanunî “Seferimiz Bogdan üzerinedir” diyecektir. Ordu, Sultançayiri denen mevkide iken Rares’ten gelen bir elçi, emre itaat edilecegini bildirmis, ancak Kanunî, ona verdigi mektupta, Rares’in hirçirlik ve azginliga son vermesi ve gelip itaat arzetmesi halinde ona karsi merhametli davranacagini bildirmisti. Bununla beraber alinan haberlerden Rares’in samimi olmadigi anlasilmis oldugundan sefere devam edilmistir. Osmanli ordusunun harekâti karsisinda dehsete düsen Rares, Transilvanya içlerine dogru kaçmaktan baska bir çare bulamamisti. Osmanli ordusu ise Yas sehrini yakip yiktigi gibi l6 Eylül l538′de Voyvodanin merkezi olan Suceva sehrini de alir. Bu sehrin fevkalade müstahkem bir kalesi olmasina ragmen sehir halki, mukavemet edemiyecegini anladigindan, kale anahtarilarini getirip Osmanli kuvvetlerine teslim eder. Bunun üzerine Kanunî, sehirde umumi af ilan ederek beylerin kendi aralarindan bir voyvoda seçmelerini ister. Seçilen voyvoda ise Kanunî tarafindan intihab olunur ki bu, muhtemelen Petru Rares’in kardesi olan Stefan Lacusta’dir. Kanunî, bu yeni voyvodaya bir de berat verir.

Bu seferin sonunda Osmanlilar, Prut ile Diniester nehirleri arasinda kalan yerleri ellerine geçirmislerdi. Elde edilen bu yerler, bir sancak haline getirilmisti. Bundan baska yiktirilan Kili kalesi yeniden insa edilmis, Akkirman ise müstahkem bir hâle getirilmisti. Yine bu esnada Bender sehri de ele geçirilmisti. Bogdan meselesinin hallinden sonra Osmanli ordusu geri dönmüs, sefere katilmis bulunan Kirim Hani Sahib Giray’a da geri dönme izni verilmisti. Osmanli ordusunun dönüsünden sonra, beylerin seçtigi ve Kanunî’nin göreve getirdigi yeni voyvoda ile yeni idareciler, vaziyete hâkim olamazlar. Bunun üzerine Kanunî Sultan Süleyman, Rares’i Istanbul’a davet ederek ikinci defa voyvodaligi ona verir.

 

ANADOLU’DAKI IÇ ISYANLAR

Kanunî döneminin önemli iç olaylarindan biri de Bozok bölgesinde ortaya çikan Siî karekterli iç isyanlardir. Bu isyanlardan biri, Kanunî’nin, Mohaç seferine çikip Budin’e dogru ilerlemekte oldugu bir sirada patlak vermisti. Genel olarak bu isyanlar, Safevîlerin, II. Bâyezid ile Yavuz Sultan Selim devirlerinden beri Anadolu’daki tahrikleri sonucunda Siî temayüllü Türkmen gruplarinin çikardiklari isyanlarin devami mahiyetinde idiler. Yavuz Sultan Selim devrinde siddet ve güçlükle teskin edilebilen Safevî propagandasi, Sah Ismail’in oglu Tahmasb’in tahta geçmesi ile yeniden hiz kazanir. Oldukça genis cephelerde cereyan eden bu isyanin baslica kiskirticisi ve müsebbibi, Safevîlerin mezheb organizasyonuna bagli olarak yürüttükleri, sistemli propaganda ile gizli ve isyankâr faaliyetleri idi. Bunlar tek merkezden idare ediliyor ve her tarafta, hemen hemen her zaman görülebilecek mahallî bazi haksizlik ve uygulamalar büyütülerek , türlü sekillerle muayyen zümreler tahrik ediliyordu. Bir çok yerde birden patlak veren ve bir plan dahilinde oldugu, müsterek hareketlerinden anlasilan bu isyan tesebbüslerinin Safevîler tarafindan idare edildigini gösterecek pek çok sebep vardir. Osmanli Devleti’nin, Budin’deki harple mesgul olmasi, Iran’i harekete sevketmisti. Böylece Iran, Sarlken ile Ferdinand’a yardim etmis oluyordu. Isyan hareketini büyüten islerin basinda, yapilan Iran propagandasi ile birlikte timar ve tahrir sebebiyle gayr-i memnun bir sinifin ortaya çikmasiydi. Nitekim Bozok sancagi tahriri esnasinda tahrir memurlarinin yaptiklari haksizlik, kisa zamanda bölgede bir ayaklanmaninin baslamasina sebep olmustur.

Bu ayaklanma, Süglün Koca ve oglu Sah Veli ile Safevî halifesi (ajani) Zünnûn adli kimselerin birlesmek suretiyle etraflarina Bozok Türkmenlerini toplayarak harekete geçmeleri ile baslamisti. Onlar, bölgede bulunan Müslihiddin adindaki kadi, onun katibi Mehmed ve Hersekzâde Ahmed Pasa’nin oglu olan Sancakbeyi Mustafa Bey’i öldürürler. Beyleri Sehsuvar oglu Ali Bey’in ölümünden dolayi kirgin olan Dulkadir Türkmenleri’nin katilmasiyle isyan daha da büyümüs, Kayseri civarinda Karaman Beylerbeyi Hurrem Pasa’yi yenen âsiler, Tokat taraflarina hâkim olmuslardi. Nihayet Höyüklü mevkiinde sikistirilan âsilerle yapilan mücadelede (26 Eylül l526) âsilerin ele basilari öldürülmüstü. Bununla beraber dagilan âsi guruhu yeniden toparlanarak ani bir saldiri ile Rum (Sivas) Beylerbeyi olan Hüseyin Pasa’yi agir yaralayip, ölümüne sebep olurar. Fakat güçsüz âsiler, Diyarbekir Beylerbeyisi Hüsrev Pasa’nin kuvvetleri karsisinda dagilmaktan baska çare bulamazlar.

1527′de Adana taraflarinda çikan isyan ise Adana Beyi Pîrî Bey tarafindan bastirilmistir. Ancak bu iki isyanin hemen akabinde, Karaman’dan Maras’a kadar uzanan bölgede büyük bir isyan daha çikar. Bu isyan hareketinin liderligini, Haci Bektas Veli sülalesinden oldugunu iddia eden ve Haci Bektas Zâviyesi Post-nisini Kalender Çelebi yapmaktaydi. Sah ünvani da verilen Kalender’in, mevkii sebebiyle kisa zamanda yaninda 30 bin kisi toplanmisti. Bunlar, Siîligin iyice nüfuz ettigi, siki kayitlar yerine nisbeten serbest yasamaya alismis, devletin birtakim mükellefiyetlerinden gayr-i memnun konar göçer Türkmen gruplari idi. Kalender’in isyani haberi, Mohaç’tan dönmekte olan Kanunî’ye ulasinca derhal tedbir alinmasi için emirler göndermis, Istanbul’a vardiginda da Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa’yi isyani bastirmakla görevlendirmisti. Ibrahim Pasa, üç bin yeniçeri ve iki bin sipahiden mürekkeb bir kuvvetle tenkil için sevk olunmustu.

Anadolu Beylerbeyi Behram Pasa ve Karaman Beylerbeyi Mahmud Pasa’nin eyâlet askerleri ile Cincife mevkiinde âsilere maglub olmalari üzerine Ibrahim Pasa, birtakim ön tedbirler alma geregini duyar. Bu cümleden olarak o, daha isin basinda, Kalender’in önünde maglub olan askeri, henüz harbe girmemis olan kendi kuvvetleri ile temas ettirmez. Bundan sonra sadece Kapikulu askerlerini yaninda tutar. Yenilgi haberini Dulkadir Eyâleti’nde alan Ibrahim Pasa, sür’atle Elbistan’a gider. Pasa, bu isyan kuvvetlerinin üzerine yürüyüp bosu bosuna Müslüman kani dökmektense, siyasî tedbirlerle hareketin sebebini ortadan kaldirmak yolunu tutarak adâlet uygulamaya baslar. Zulüm ve gadrleri görülen ümerâyi cezalandirir. Haksiz olarak zaptedildigi görülen timarlari sahiplerine iade edip, bunlarin merkezî hükümetin rizasi olmadan yapildigini göstermeye çalisir. Kalender Sah’in etrafindaki kimseleri, kaçak olarak giden casuslari vâsitasiyle bundan haberdar edip, dehâlet edeceklerin affedilerek eski vazifelerine iade edileceklerini ilan ettirir. Gelenlere iltifat göstererek âsinin etrafindaki Türkmen asiretlerini kendi tarafina çeker. Sadrazamin bu sekildeki âdil davranisi, Kalender Sah’in etrafindaki kuvvetlerin derhal çözülmelerine sebep olur. Böylece o, Dulkadir Türkmenleri’ni kazanarak onlarin, Kalender’in yanindan ayrilmasini saglar. Bunun sonucu olarak kuvvetleri büyük ölçüde azalan âsiler üzerine çok itimad ettigi adamlarinin komutasinda küçük birer müfreze göndererek 22 Ramazan 933 (2l Haziran l527)’de Bas Sariz (veya Bassaz mevkii) Yaylagi’ndaki Kalender’i Iran’a kaçmadan yakalatip basini kestirir.

Ibrahim Pasa, bu isyanin bastirilmasindan sonra Istanbul’a döner. Bu isyan hâdiseleri merkezî hükümeti ciddi tedbirler almaya sevkeder. Bunun için her tarafa tahkik heyetleri gönderilir. Bu heyetler sâyesinde halkin sikâyet ettigi konular düzeltilir. Böylece gayr-i memnunluk zorla degil, hüsn-i tedbirle giderildi ki, bu, Osmanli idaresinin karekteristik vasiflarindan birini teskil eder. Herhalde asirlarca Devlet’in varligini devam ettirmesini saglayan prensiplerin mahiyeti bu neviden davranislar sayesinde mümkün olmustur.

Yukarida zikredilen isyanlardan iki sene sonra yani H. 935 (M.l529)’de Adana civarinda basina 5 bin kisi toplayan Seydi ve sonradan ona iltihak eden Inciryemez adli Kizilbas âsilerinin çikardiklari isyan da, Ramazan ogullarindan Adana Beyi Pîrî Bey tarafindan siddetle bastirilarak ele basilari ele geçirilip öldürülmüslerdi.

Anadolu’da cereyan eden bu isyanlar sirasinda Istanbul’da Molla Kabiz adinda birisi, câmilerde, Hz. Isa’nin Hz. Muhammed’den daha üstün oldugu seklindeki görüslerini, âyet ile hadisleri kendine göre te’vil ederek halka yaymaya baslamisti.

Çagdas tarihçi ve devlet adami Celâlzâde Mustafa’nin “erbab-i ilimden” oldugunu söyledigi Molla Kabiz, Kanunî devrinin ilk yillarinda bir zindiklik yoluna sapmis görünmektedir. Celâlzâde’nin ifadesine göre, Molla Kabiz’in itikadina fesad gelmis, dalalet yoluna saparak harabatî bir hayat yasamaya baslamistir. Hâdiseyi sadece dinî münakasa degil, ayni zamanda milli bir emniyet meselesi olarak gören Osmanli hükümeti, fikir ve görüsleri, Seyhülislâm Kemal Pasazâde tarafindan ilmî delillerle bu fikirleri çürütülmesine ragmen, yine de iddiasindan vaz geçmeyen Molla Kabiz’i ölüm cezasina çarptiracaktir.

Dönemin fikir, düsünce ve anlayisini ortaya koymasi; gerek devlet adamlarinin, gerekse hükümdarin benzer olaylara bakisi açisindan önemli bir hâdise olan Molla Kabiz olayina ana hatlariyla temas etmek gerekir.

Biraz önce belirtildigi gibi Hz. Peygamber aleyhinde konusan Molla Kabiz, 8 Safer 934 günü bazi kimseler tarafindan Divan-i Humayûn’a getirilir. Çünkü o, “daire-i ser’ ve edebten hurucuna ulemadan bazi sahib-i gayret kimesneler tahammül etmeyüp bi’l-fiil Server-i kâinat üzerine (s.a.s.) Hz. Isa’yi tafdil edüp mezkuru Divan-i Humayûna getirirler.” Divan’da bulunan pasalar, bu meselenin bir “ser’-i serif” isi oldugunu düsünerek olayi Divan üyesi olarak orada hazir bulunan kadiaskerlere havale ederler. Bu sirada Fenarîzâde Muhyiddin Çelebi Rumeli, Kadirî Çelebi de Anadolu kadiaskeri bulunmakta idiler. Dâvasini açiklamasi istenilen Molla Kabiz, inandigi seyleri oldugu gibi anlatinca, her iki kadiasker de gazaba gelerek katlini emrederler.

Gerek Kabiz’in, gerekse kadiaskerlerin buradaki davranislari ilgi çekici bir mâhiyet arzediyor. Kabiz, iddiasini ortaya koyduktan sonra bunu destekleyen bazi âyet ve hadisleri nakledip bunlarin açiklamalarini yapiyordu. Bu yolla delillerini ortaya koyduktan sonra, israrla dâvasinin dogru oldugunu söylüyordu. Halbuki, Molla Kabiz’in açiklamalari ile ilgili bazi ser’î meselelerin kadiaskerlerin hatirinda bulunmadigi anlasiliyordu. Bu sebeple her ikisinin de ser’î icaplara göre cevap vermekten âciz bulunduklari görülüyordu. Bundan dolayi itidal yolunu terk edip gurur ve gafletin istilasina ugramislardi. Böylece bu iki kadiaskerin, isgal etmekte olduklari mevkilerin tam mânasiyle ehli olmadiklari meydana çikiyordu. Celâlzâde’nin ifadesine göre Molla Kabiz’in iddialarina makul cevaplar veremeyen bu iki kadiasker, derhal katlini isterler. Buna karsilik Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa “…bu sahsin müddeasi, ser’-i serife muhalif olup hata ise ol hatayi gösterüb…” bu konudaki süpheleri gidermek gerekir, “ser’ ile cevabini verin…” kizmak ve gazaba gelmek suretiyle edeb hududlarini asan bir durum meydana getirmek ilim ve akil erbabina lâyik degildir” seklinde konustugu halde onlar Molla Kabiz’i inandigi fikirlerden döndürecek bir sey söyleyememislerdi. Böylece Molla Kabiz’in kadiaskerler karsisindaki ilmî üstünlügünü dikkate alan pasalar, Divan’i tatil edip Molla Kabiz’i da serbest birakirlar.

Ancak bu durumu, pasalarin oturdugu “tasra divanhâne üzerinde” kafes arkasindan takib etmekte olan devrin hükümdari Kanunî Sultan Süleyman, vezirler huzuruna girer girmez, onlara hitab ile “…bir mülhid, Divânimiza gelüp Peygamberimiz iki cihan fahrina tafdil-i Hz. Isa eyleyüp müddeasi isbatinda ekavil-i bâtili tezyil eyleye, süphesi zâil olmayup ve cevabi verilmeyüb, niçin hakkindan gelinmedi…?” demistir. Bunun üzerine tekrar Divân’a getirtilen Molla Kabiz’in iddialarini çürütmek üzere dönemin mümtaz bir simasi olan Seyhülislâm Kemal Pasazâde ile Istanbul kadisi Mevlâna Sa’deddin Divâna dâvet edilirler. Müfti’l-müslimîn olan Kemal Pasazâde Hazretleri büyük bir “hilm” ve “edeb” üzre Kabiz’in iddiasini sorup ögrenir. Kabiz, okudugu bâzi âyet ve hadislere dayanarak eski iddiasini tekrarlar. Bunun üzerine Seyhülislâm onun okudugu âyet ve hadislerin mânalarini açiklayip gerçegi ortaya koyar. Celâlzâde Mustafa burada su ifadeleri kullanir: ” Tamam itikadini beyan ve ayân edicek kaide-i ilmiye üzre kendisinin su-i fehm ve idrakini gösterüp süphelerini tamam izâle eylediler. Böylece hak (gerçek) zâhir ve bâhir oldu. Bu açiklamalar karsisinda Molla Kabiz, dili tutulurcasina susmak zorunda kalir. Kaynagimizin dili ile “Kabiz’a sukût âriz olup tekellüm ve nutka mecali kalmayup melzûm ve mebhût oldu.” Kabiz susunca Kemal Pasazâde ayni yumusaklikla ona hitab ederek “…iste hak ne idügü zâhir olup malum oldu, dahi sözün varmidir…” bâtil inancindan vazgeçerek “hakki kabul edermisin?” dedi. Molla Kabiz iddiasinda israr ederek bu teklifi kabul etmez. Bundan sonra Müftü (Seyhülislâm) Istanbul Kadisi’na dönerek “fetva emri tamam oldu. Ser’ ile lâzim geleni siz hükm idün…” teklifinde bulunur. Istanbul Kadisi da, Kabiz’a hitab ile Ehl-i sünnet mezhebi üzerine, temiz inanç yoluna dönüp dönmedigini tekrar sorar. Fakat Kabiz inancinda israr etmekte idi. Bunun üzerine katline hüküm verilir.

IRAN SEFERLERI

Yavuz Sultan Selim’in vefati üzerine yeni umutlara kapilan Sah Ismail, Anadolu’daki propaganda faaliyetlerini artirdigi gibi Kanunî’nin tahta çikisini da tebrik etmemisti. Bununla beraber Osmanlilar’in Avrupa’daki basarilari ve kendisinin Iran’daki mesguliyeti, onu zahirî bir dostuk gösterisine itmisti. Sah Ismail’in ölümü ve çocuk yastaki (onbir yasinda) I. Sah Tahmasb’in tahta geçmesi, Iran’da karisikliklara sebebiyet vermis, bu arada Gilan hükümdari ve Iran’daki Sünnî ulema Osmanlilar’dan yardim istemisti. Kanunî’nin niyeti ise Türkistan’a varincaya kadar bütün Türk illerini bir bayrak altinda toplamak ve Kizilbas-Safevî tehlikesinin kökünü kazimakti. Bu maksatla daha Mohaç seferine çikmadan önce Dogu’ya bir sefer yapmayi düsünmüstü. Nitekim o, Gilân Hâkimi’ne mektup yollarken, Sah Tahmasb’a da bir “Tehdidnâme” göndererek söyle diyordu:

“Niçin dergâh-i cihanpenâh ve bargah-i felek istibahimiza adam gönderub arz-i ubûdiyet ve can sipari ve izhar-i rikkiyet ve hâksarî etmedin? Bu noksan akilla tamam gururun ve daire-i dalaletten adem-i udûlun (sapiklik yolundan dönmeyisin) olmagin “insaalluhu’l-eazz ve’l-ekrem” benim dahi an karîb diyar-i sarka teveccüh-i humayûn ve azimet-i meymunuma mûcib ve bais oldu. Otag-i gerdûn nitak, arazi-i Tebriz ve Azerbaycan ve belki Memâlik-i Iran ve turan vesair vilâyet-i Semerkand ü Horasan sahralarinda kurulmak mukarrer oldu.”

Avusturyalilar’la yapilan antlasma üzerine Bati’dan nisbeten emin olan Kanunî , Dogu ile ciddi bir sekilde ilgilenmeye karar verir. Nihayet meydana gelen iki önemli hâdise, Iran’a harbin açilmasina sebep olur.

Bunlardan birisi , Bagdad’i ele geçiren Zülfikar Bey’in, Osmanlilar’a müracaatla sehrin anahtarlarini Istanbul’a göndermesi idi. Bu siralarda Osmanlilar, Viyana kusatmasi ile mesgul olduklarindan Tahmasb, yeniden Bagdad’i ele geçirmisti. Bölgede cereyan eden bu hâdiseler, çagdas bir arastirmada teferruatli bir sekilde anlatilir. Bununla beraber biz, fazla teferruata girmeden olaylari kisaca vermek istiyoruz. Öyle anlasiliyor ki, Kanunî’nin çikacagi I. Dogu seferinden önce, Bagdad ile Bitlis’te meydana gelen hâdiseler, ilk firsatta böyle bir seferin yapilmasini gerektiriyordu. Türkmen Musullu oymagina mensub Nohud Ali Sultan’in oglu olan Zülfikar Han, 934 ( l528 ) yilinda Kelhur Hâkimi idi. Bu sirada Bagdad Beylerbeyisi olan amcasi Ibrahim Hân’in, yaninda asker bulundurmadan yaylaga çikmasini firsat bilerek l0 Ramazan 934 ( 29 Mayis l528 ) günü bir baskinla onu öldüren Zülfikar Han, 40 gün kusattigi Bagdad sehrini öldürdügü amcasinin ogullarinin elinden alarak kendisini Bagdad Beylerbeyi ilan etmisti. Tebriz’in böyle bir oldu bittiyi tanimayacagini ve kendisini cezalandiracagini kestiren bu Türkmen Beyi, Sünnî sehir halki ile de anlasarak Bagdad’in anahtarlarini Kanunî’ye gönderdigi gibi onun adina Bagdad darphânesinde sikke kestirip hutbe okutmustu. Böylece buranin Osmanlilar’a bagliligini ilana baslamisti. Pâdisah, meshur Viyana seferi ile ugrastigindan, Irak’a yardimci gönderemedi. Sonradan Sah Tahmasb, bir ordu ile gelerek Bagdad’i günlerce kusatmis ve sonunda 3 Sevval 935 (l0 Haziran l529) günü, yine Muslu boyundan Ali Bey’in, Zülfikar Han ile kardesi Ahmed Bey’i uyurken öldürmesi ile, Bagdad kalesini ele geçirir. Böylece, Irak merkezinin kendiliginden Osmanlilar’a tabi olusuna Istanbul’dan zamaninda yardim gelememesi, Pâdisahi manevî bir borç altina sokmus oldu.

Iran’a karsi harbin açilmasina sebep olan ikinci hâdise ise Iran beylerinden Ulama Han’in Osmanlilar’a, Osmanli ümerâsindan olan Bitlis Hâkimi Seref Han’in ise Safevîler’e siginmalaridir. Esasen, Osmanlilar’in Teke (Antalya) Türkmenlerinden olan ve l5ll “Sah – Kulu isyani”na katildiktan sonra Sah Ismail’in yanina kaçarak Safevîler’e iltica edip mansib alan Ulama Han, Azerbaycan Beylerbeyi olarak önemli bir siyasî mevkie sahipti. Bu sirada, Sah Ismail’in basveziri bulunan ve kendisi gibi Tekeli boyundan olan Çuha Sultan’in, Isafahan’in Kendiman yaylaginda Samlu Hüseyin Han tarafindan öldürülmesini firsat bilerek kendisini vezir tayin ettirmek istemisti. Bu maksatla Sah’in yanina gitmek isterken, rakipleri onu âsi göstererek gözden düsürdüler. Samlu ve öteki Türkmen beylerinden ve bu arada Tekelülerin ezilmesinden ürken Ulama Han, kendi eyâletindeki sancaklardan Van’a gelerek, buradan, Osmanlilar’in hizmetine girecegini, Diyarbekir Beylerbeyisi araciligi ile Istanbul’a bildirir. Istanbul’dan gelen buyrukta, Bitlis Ocakli Beyi (IV.) Seref Bey’in “Ulama’nin aile fertleriyle birlikte Pâdisah dergâhina gönderilmesi “ne gayret etmesi bildirilmisti. Bitlis Hâkimi Seref Han vâsitasiyle Istanbul’a gelen Ulama, kendisine delâlet eden Seref Han aleyhine birtakim sözler sarfederek, onun Sah’a meyli oldugunu söylemisti. Köszeg muhasarasindan önce huzura kabul edilen Ulama Han’a, ocaklik statüsü kaldirilarak beylerbeyilik haline getirilen Bitlis tevcih olunmustu. Böyle bir haberi alan Seref Han, Sünnî olmasina ragmen Bitlis’in Iran topragi oldugunu ilan etmis ve Sah Tahmasb’dan Osmanlilar’a karsi yardim istemistir. O, Osmanlilar’in, birçok Anadolu hânedanina yaptiklari gibi, kendisini de atalarindan kalma topraklarindan mahrum edeceklerini saniyordu. Bunun üzerine Dulkadir ve Diyarbekir vilâyetleri askeri ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil – Yakup Pasa yardimiyla Bitlis’i kusatan Ulama, Safevî ordusunun yardima geldigini duyunca Diyarbekir’e çekilmistir. Bu arada Ahlat’ta Sah’a büyük bir ziyafet çeken Seref Bey, ona agir armaganlar sunarak, kendisi de murassa kiliç kemeri ve altin sirmali kaftanla taltif edilir. Tahmasb, 20 Safer 939 (2l Eylül l532)’da ona bir ferman vererek kendisine “Eyâlet penâh” diye hitab eder.

Bu davranisi ile Tahmasb, Osmanlilar’a bagli bir uç beyligini kendi himayesine almis oluyordu. Bu hâdise, Iran’a savas açilmasina sebep olmustu. Bu, bir Osmanli toprak parçasinin baska bir devlete geçmesi demekti ki, böyle bir sey, Osmanli siyasetinin kabul edemeyicegi bir keyfiyetti. Iste bunun üzerinedir ki, Iran’a karsi bir sefer açmak elzem hâle gelmisti. Almanya’ya bas egdirilmis olmasi, böyle bir sefere imkân veriyordu. Çünkü Iran gibi bir devletin üzerine bizzat hükümdarin gitmesi icâb ediyordu.

Yukarida belirtilen bu iki önemli hâdise karsisinda Surhser (Kizilbas) Iran’a sefer açmayi düsünen Kanunî, daha l525 Temmuz’unda Sah Tahmasb’a gönderdigi “tehdidnâmesi”nde böyle bir fikri tasidigini ima ediyor, ancak Bati’daki isleri yüzünden buna imkân bulamiyordu. O, Iran beliyesini ortadan kaldirip, Sünnî Türkistan’la birleserek, kendisini arkadan vuran ve Avrupa’daki, yani diyar-i küfürdeki Islâmî ve insanî hamlesini yavaslatan köstegi kaldirmak arzusunda idi. Gerek dedesi, gerekse babasinin zamaninda meydana gelen ve Anadolu’yu isyanlarla karistiran Siîlige karsi onun düsünce ve tutumunu gösteren bir gazelini burada zikretmek istiyoruz. Bu gazel, Sultan II. Mahmud’un kizi Âdile Sultan tarafindan h.l308 (m. l890) yilinda Istanbul’da bastirilmis ve dört tertip Türkçe divanindan birisi olan 236 sahifelik”Divan-i Muhibbî”, s. l20′de bulunmaktadir.

“Allah, Allah diyelüm, Sancak-i Sâhî çekelüm,

Yürüyüp her yanadan Sark’a sipahî çekelüm,

Iki yerden kusanalum yine gayret kusagin,

Bulasup toz ile topraga, bu râhi çekelüm.

Pâyimal eyleyelüm Kisveri’ni Surhser’ün,

Gözüne, sürme deyü dûd-i siyahi çekelüm.

Bize farz olmus iken : olmamiz Islâm’a zahîr,

Nice bir oturalum, bunca günahi çekelüm,

Umarum rehber ola bize Ebûbekr ü Ömer,

Ey Muhibbî, yürüyüp Sark’a sipahî çekelüm.

l. Irakayn SeferiSinir bölgelerinde cereyan eden bu hâdiseler üzerine zaten Iran’a sefer açmaya kararli olan Kanunî, hem Osmanli Pâdisah’i hem de Islâm Halifesi adina hutbe okunan ve kale anahtarlari da gönderilmis bulunan Bagdad’i “Kizilbas zulmünden” kurtarmak ve Irak’i almak üzere harp hazirliklarini baslatmisti. Bu maksatla 2 Rebiülahir 940 (2l Ekim l533) tarihinde Vezir-i A’zam Damad Ibrahim Pasa’yi önden gönderir. Ibrahim Pasa, Kasim ayi sonlarina dogru Konya’ya varmak üzereyken Ulama Han (Pasa)’nin Bitlis’e girdigi ve IV. Seref Han’in basinin kesildigi haberi gelir. Zira bu sirada Ulama Han ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil Yakup Pasa birlikte, Seref Han’in Hizan’i kusattigi sirada ikinci defa onun üstüne yürüyerek maglub etmislerdi. Bunun üzerine Seref Han’in oglu III. Semseddin, basina topladigi kuvvetlerle mukabele ettiyse de karsi duramayacagini anladigindan Ibrahim Pasa’ya müracaat eder. Bunun üzerine Ibrahim Pasa, Bitlis’i yeniden ocaklik hâline getirip Seref Han’in oglu III. Semseddin’e verir. Böyle siyasî bir manevrada bulunmakla Ibrahim Pasa, yerinde bir hareket sergilemis oluyordu. Zira bu bölgede Seref Hanlar’in nüfuzu büyüktü. Nitekim bu zat, Osmanlilar’in Bitlis Valisi olarak l574′e kadar 4l yil idarede bulunmustu.

27 Aralik l533′te Haleb’e gelen Ibrahim Pasa, burada kislamisti. Kisin Van taraflarinda bulunan Ulama Han “istimâlet” tarikiyla Ahlat, Adilcevaz, Ercis ve Van’i Osmanlilar’a itaat ettirmisti. Bütün bu faaliyetleri haber alan Sah Tahmasb da harb hazirliklarina baslar. Bu esnada öncelikle Bagdad’a yürüyüp orayi ele geçirmek isteyen Ibrahim Pasa, daha sonra Ulama’nin tesiriyle Tebriz üzerine yürümeyi kararlastirir. Bunun için Birecik üzerinden Firat geçilerek l4 Mayis l534′te Diyarbekir’e varilir. Burada bir müddet kalinarak yeni siyasî tesebbüslere girisilir. Böyle bir niyetle Van önlerine gelen Ibrahim Pasa, Bingöl üzerinden Tebriz’e hareket eder. Sadrazam’in ordusu Sa’dabad civarinda konakladigi zaman, Tebriz halkinin ileri gelenleri, Safevî pâyitahtinin bagliligini arzederler. Böylece Ibrahim Pasa, l Muharrem 94l (l3 Temmuz l534)’te savasmaksizin Tebriz’i ele geçirir. Pasa, burada müstahkem bir ordugâh insa ettirerek buraya l000 kisilik bir kuvvet koyar. Sehre bir kadi tayin eder. Böylece her türlü yagma ve kanunsuz hareketleri yasaklayip önlemis olur. O, kimseyi incitmemeye ve halki memnun etmeye son derece dikkat ediyordu. Ibrahim Pasa’nin bu sekildeki hareketi kisa zamanda meyvesini verip tesirini gösterecekti. Bununla beraber daha önce Sah Tahmasb’in muhtemel bir harekâtina karsi Ibrahim Pasa tarafindan acele yetismesi arzulanan Kanunî, ll Zilhicce 940 (23 Haziran l534)’te Üsküdar’dan hareketle Iran sinirlarina dogru yola çikar. Ibrahim Pasa’nin bu istegine Sah Tahmasb’in muhtemel bir harekâtinin sebep olabilecegi endisesi ile birlikte asker arasinda meydana gelen huzursuzluk ta vardi. Nitekim Peçevî’nin ifadesine göre düsman topraklarina girildigi zaman “asker içine gûna gûn fisiltilar düsüp Sah’a Sah gerek imis, mahall-i zarûrette askere penâh gerek imis, Sah gelürse mukabelesine kim gelür ve asker-i Islâm’in hali ne olur deyü bir havf ve hasyet (korku) târi oldu. Tedbir sahibi vezir bu hâle vâkif oldugu gibi bilâ te’hir musta’cel ulaklar ile ahvali tekrar cânib-i Pâdisahî’ye yazar” Iznik, Kütahya, Aksehir ve Konya’dan geçilir. Pâdisah, Konya’da bulundugu sirada Van ile birlikte elde edilen diger sehirlerin anahtarlari gelir. Ordusunun zaferlerine çok sevinen Pâdisah, Allah’a hamd ve senâ ile büyük sair ve mutasavvif Mevlana Celâleddin-i Rûmî’nin türbesini ziyâret edip bir semâ âyininde bulunur. Burada Kur’an-i Kerim tilâveti ve Mesnevî’den parçalar okunduktan sonra, dervislerin kudûm ve ney sesleri arasinda semâa baslamalari onu pek memnun etmisti.

Sultan Süleyman, 27 Eylül’de Tebriz’e girerken hemen hemen bütün sehir halki tarafindan tezahüratla karsilanmisti. Ertesi gün Pâdisah’la seraskerinin ordulari Ucan’da birlestiler. 29 Eylül’de Pâdisah tarafindan büyük bir divan toplanarak bunda seraskere, beylerbeyilerine, agalara, Defterdar Iskender Çelebi’ye, Nisanci Seydi Bey’e ve Reisü’l-Küttâb Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye tesrif hil’atleri giydirildi. Ordunun degisik siniflari da durumlarina göre ihsanlara kavustular.

Ordu, Sultaniye’ye dogru yoluna devam eder. Buraya gelindigi zaman, Sah Tahmasb’in memleketinin içlerine dogru geri çekildigi ögrenilir. Bu esnada, daha önce Sah tarafinda bulunan bazi beylerin Osmanli bayragi altina kostuklari görülür. Dulkadir Hânedanindan Mehmed Bey, Sahruh Bey’in oglu ve Iran’in bes taninmis sahsiyeti burada zikredilebilir.

Gerçekten, Sah Tahmasb, Osmanli ordusunun önüne çikmaktan çekindigi için yipratma taktiklerini kullaniyordu. Bu maksatla Osmanli ordusunun geçecegi yerleri tahrib ettiriyordu. Irak-i Acem’e giren Osmanli ordusu da halki göçürülmüs, issiz ve harab bir arazide çok güç sartlar altinda Sultaniye’ye gelebilmisti. Havalarin sogumasi, kar yagisinin baslamasi ve erzak darliginin basgöstermesi yüzünden ordunun Bagdad’a yürümesi karari alinmisti. Zira bu tabiat sartlarina göre güneye inmek ve orada kislamak gerekiyordu. Bu sebeple Hemedan’a teveccüh edildi. Binbir zorlukla yapilan bu yürüyüs, dünya tarihinde esine ender rastlanan bir vak’aydi. Zira birçok yük hayvani yolda telef olmus, toplar ise yagmurdan büyük zarar görmüslerdi. Bu arada yollarda birçok esya kayip ve zayi’ oldu. Bazi toplar da nakledilme imkansizligi sebebiyle yolda birakilip topraga gömüldü.

Bu isler, serasker kethüdasi olarak, Basdefterdâr Iskender Çelebi’yi alakadar ediyordu. Basdefterdârla Serasker olan Ibrahim Pasa arasinda bir anlasmazlik vardi. Bu intizamsizliga ve yollardaki telefata çok kizan Pâdisah’a, isin sorumlusu olarak Iskender Çelebi gösterildi. Bunun üzerine Basdefterdar azledilerek uhdesindeki zeâmetler geri alinir.

Bununla beraber birçok güçlükler yenilerek ordu Bagdad önlerine varir. Bagdad önlerine varildiginda kale muhafizi Tekelü Mehmed Han’in maiyetindeki askeri alip sehri terk ettigi görülür. Aslen Tekeli olan Mehmed Han, Siraz’a kaçtigi için Bagdad, mukavemetsiz olarak 2l Camaziyelevvel 94l (28 Kasim l534) teslim olur. Bundan iki gün sonra da Pâdisah sehre girerek dört ay kadar burada kalir. Böylece Bagdad, Osmanli ülkesine ilhak edilmis olur. Kanunî Sültan Süleyman, bütün bu basarilarindan dolayi Ibrahim Pasa’yi ihsanlara bogar. Diger devlet erkânina da derecelerine göre terakkiler verir. Celâlzâde ise nisancilik mevkiine terfi ettirilir.

Böylece Bati’da “Dâru’l-cihad” adi ile anilan Belgrad’a karsilik, Dogu’da da “Dâru’s-selâm” denilen Bagdad, Osmanli ülkesine katilmis olur. Birçok evliya türbesini koynunda bulundurdugu için “Burc-i evliyâ”, Abbasî halifelerinin baskenti oldugundan “Dâru’l-hilâfe”, kapilari dis kapilarla örtülü oldugundan da “Zevrâ” isimleriyle aniliyordu.

Kanunî, Bagdad’da bulundugu müddet içinde birçok mübarek yeri ziyâret ile insa ve tamir ettirmisti. Bu arada, Imam A’zam Ebû Hanife Numan b. Sâbit’in, Gulat-i Siâ tarafindan yagmalanan kabrini buldurup ziyâret ederek burayi temizletir ve üzerine çini ile müzeyyen türbe ve câmi yapilmasini emreder. Sonra Imam Musa Kâzim’in ve diger Islâm büyüklerinin türbelerini de ziyâret eder.Böylece hem Sünnî, hem de Siîleri memnun eder. Bundan baska, Seyh Abdülkadir Geylanî’nin kabri üzerinde bir türbe yaptirdigi gibi, yanina da bir imâret yaptirir.

Asil hedefinin Kanunî degil, Ulama oldugunu söyleyen Sah Tahmasb, bu arada Tebriz üzerine hareket ile Ulama’yi takibe baslamis ve onun Van kalesine kapanmasi üzerine de burayi muhasara etmisti. Bu hâdiseeri haber alan Kanunî, 3l Mart l535′te Bagdad’dan ayrilarak 30 Haziran’da Tebriz’e varir. O sirada Tahmasb’in Sultaniye’de oldugu haberinin alinmasi üzerine Derguzin’e kadar gelen Kanunî Sultan Süleyman, Tahmasb’in izine rastlamayinca ordu tekrar Tebriz’e döner. Kanunî daha sonra Tebriz’den Ahlat’a, oradan da Diyarbekir’e gelir. Osmanli ordusunun çekilmesiyle yeniden harekete geçen Tahmasb, bosaltilan yerleri alarak tekrar Ulama’nin üzerine yürür. Van’i ele geçiren Tahmasb, oradan Tebriz’e döner. Osmanli ordusu ise 8 Ocak l536′da Istanbul’a ulasir.

Irak-i Arab ve Irak-i Acem’e girilmesi sebebiyle “Irakayn Seferi” olarak anilan bu harekâtin, Osmanlilar bakimindan gözle görülür faydasi, Bagdad ve çevresinde, hâkimiyetlerinin kurulmus olunmasidir. Bu sefer sonucu, Osmanlilarin karsisina çikamayan Safevîler’in tamamen ortadan kaldirilamayacagi anlasildigindan, bundan sonraki Osmanli seferlerinin asil gâyesi, Safevîleri belirli bir sinir bölgesinin disinda tutmak olmustu. Askerî nokta-i nazardan ve Ceziretu’l-Arab’in elde bulunmasi için elzemdi. Böylece Osmanli Halifeleri, Haremeyn-i Serifeyn, Sam ve Bagdad’a sâhip olmakla Emevî ve Abbasî hilâfetlerinin taht sehirlerini de memleketlerine katmis oluyorlardi.

Bu sefer sonrasinda büyük bir san ve söhret kazanmis olan Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa, l5 Mart l536′da idam edilecektir. Irakayn seferi sirasinda yaptigi hatalar, gurura kapilip kendisine verilen yetkileri sinirsiz bir sekilde kullanmasi ve Defterdar Iskender Çelebi’nin öldürülmesinde rol oynamasi gibi sebepler, Kanunî’nin bu çok sevdigi vezirini devletin selâmeti için gözden çikarmasina yol açmisti.

Pâdisah, Bagdad’da bulundugu dört ay içinde bütün bölgenin kadastrosu mâhiyetinde tahririni yaptirarak, timar ve zeâmet sistemini buraya da tesmil ettirir. Bu arada kadilar nasb ettirerek adâlet ve dogruluk prensibine bagli bir adlî sistem gelistirir. Bu arada Basra Emîri Râsid itaatini arzettiginden buraya dokunulmadi. Keza o, dinî âbide ve türbeleri ziyâret edip Kerbelâ ve Necef’e dahi giderek buralari da ziyaret eder.2. Ikinci Iran SeferiKanunî’nin, Irakayn seferinden sonra on iki yil gibi uzun bir süre Avrupa ve Akdeniz hâkimiyeti ile mesguliyeti, Sah Tahmasb’in Gürcistan ve Sünnî Sirvan’a hakim olmasina sebep olmustu. Bu bosluk ona Özbekleri geri püskürtme imkâni da saglamisti. Bu arada, Azerbeycan ve Irak-i Acem’de güçlü bir sekilde Siîlik tesis edilmisti. Sah Tahmasb, bununla da yetinmeyerek Anadolu’ya ajanlar (halife, daî) göndermek suretiyle Türkmen asiretlerini Erdebil ocagina bagli tutmaya çalismisti. Bununla beraber Safevî hanedan üyeleri arasindaki tefrika ve Safevîler’in dayandigi Türkmen gruplarinin birbirleriyle olan irtibatsizliklari, Iran’i içten içe sarsmaktaydi. Nitekim Sah’in kardesi Elkas Mirza, Safevîler’in Sirvan hâkimi iken bagimsizlik davâsina kalkistigi için kardesi tarafindan takibata ugramisti. Elkas Mirza, bu takibattan kurtulmak için önce Derbend ve Kipçak taraflarina kaçacak, daha sonra Azak ve Kefe’ye geçerek oradan bir gemi ile Istanbul’a gelip Osmanli Pâdisahina siginacaktir.

Münasebetlerin, Iran’la ii olmamasindan dolayi Elkas Mirza iyi karsilandigi gibi kendisine fevkalade ikramda da bulunulur. Zaten Elkas gelir gelmez Pâdisah’i Sark seferi için tahrik ediyordu. Gerek bunun tesviki, gerekse Sah’in eline geçen yerlerin tekrar alinmasi bakimindan böyle bir sefer gerekliydi. Bu esnada Avusturyalilar ile bir antlasma imzalandigindan Iran üzerine bir sefer açilmasina karar verilir. Böylece Tahmasb’in Sünnîler’e tasallutu, Rüstem Pasa’nin Gürcistan üstüne gidilmesi yolundaki telkini ve Özbeklerin yardim istemeleri sebebiyle kaçinilmaz hâle gelen Dogu seferi, Elkas Mirza’nin da ilticasiyle kesinlesmis bulunuyordu. Bu seferin gerçeklesmesi için l547 – l548 kisi hazirliklarla geçirildi. Bu esnada Bosna valisi olan Ulama Han (Pasa), Iran halkinin durumnu iyi bildigi için Erzurum Beylerlebligine getirilerek Elkas’a lala tayin edilir. Elkas, maiyetindeki kuvvetlerle 2l Mart l548′de, Pâdisah ise 29 Mart’ta Istanbul’dan hareket eder. Bu gelismelerden haberdar olan ve kardesi Elkas’in, Osmanlilar tarafindan tahta geçirileceginden korkan Tahmasb da ordusunu toplamaya baslamisti. Öyle anlasiliyor ki, Tebriz’den Senb-i Gazan’a gelerek burada bir ay konaklayan ve bütün ordusunu eli altinda toplayan Sah’in, âdeti oldugu üzere Osmanlilar’in karsisina çikmak gibi bir niyeti yoktu. O, Osmanli ordusu ugraginda (menzil) ve çevresindeki bütün yiyecek ve yemlikleri, hatta içme sularini yok etmek, Anadolu içlerine Kizilbas ajanlarini göndererek oradaki mezhebdaslarini ayaklandirmak suretiyle karisikliklar çikarmak siyasetini güdüyordu. Böylece Osmanlilar, kuvvetlerinin bir kismini kendi tebealari ile ugrasmak üzere geride birakmak zorunda kalacaklardi. Bununla beraber olaylar, Sah’in arzuladigi sekilde gelisme göstermiyorlardi. Zira, Osmanli Pâdisahi’nin Erzurum’a ulastigi siralarda, propaganda için Anadolu’ya gönderilmis olan dört Safevî casusu, ellerindeki mektuplarla birlikte yakalanmislardi.

Önce Van’i Safevîler’in elinden kurtarmak isteyen Kanunî Sultan Süleyman, Ulama ve Pîrî Pasalar’i burayi zapta memur ettikten sonra kendisi Tebriz üzerine hareket eder. Pâdisah’in komutasindaki Osmanli ordusu üçüncü defa olarak tebriz’e girer. l5 Agustos’ta Van’a gelen Pâdisah, dokuz günlük bir çarpismadan sonra (24 Agustos l548)’de Van’i Iranlilarin elinden tekrar almaya muvaffak olur. Defterdar Sari Ilyas Çelebi’yi Van Beylerbeyligine tayin eden hükümdar, geri dönmek üzere harekete geçer.

Sah Tahmasb, Van’in kaybedildigini ve Osmanlilar’in, kisi geçirmek üzere Diyarbekir’e gittigini ögrenince Ercis, Ahlat ve Âdilcevaz taraflarina tahripkâr akinlarda bulunur. Bu arada Kars kalesini tamir ve insa ile görevli isçileri koruyan Pasin mirlivasi muhafizlarini kiliçtan geçirip öldürtür. Kaleyi de yerle bir eder. Bu arada Tercan ve Erzincan taraflarina sarkan Sah, Erzincan’i atese vermekten de çekinmez. Bu haberler, Diyarbekir’de bulunan Kanunî’ye ulasinca, vezir Ahmed Pasa’yi büyük bir kuvvetle Sah’in üzerine gönderir. Bu arada, kendi arzusu üzerine Elkas Mirza’yi da Kâsan, Kum ve Isfahan taraflarini vurup yagmalamak üzere gönderir. Kuvvetlerinin mühim bir kismi imha edilen Sah Tahmasb, sür’atle geri çekilerek Karabag’a gider. Kanunî ise Haleb’e gelip kisi orada geçirir.

Sah Tahmasb’in, yeniden harekete geçmesi üzerine Kanunî l549′da ordu ile tekrar Diyarbekir’e gelir. Bu arada iki devlet arasinda bulunan Gürcistan’in bazan Osmanlilara, bazan da Iranlilar’a yanasmak suretiyle iki yüzlü hareketleri ve Osmanilarin, Avrupa ile Akdeniz’deki mesguliyetleri esnasindaki tecavüzleri sebebiyle bu isin saglam bir sonuca baglanmasi gerekiyordu. Zira Gürcüler, Livane (Artvin) sancagina girip Ispir’e kadar dayanmislardi. Bu sebeple Pâdisah, Diyarbekir’de kalip III. Vezir Ahmed Pasa basbuglugunda Erzurum, Karaman, Dulkadir (Maras) ve Rum (Sivas) Beylerbeyileri ile Sancakbeyleri ve bir miktar tüfekçi yeniçeri kendi Kethüdalariyla, ayrica Pâdisah’in otagina hizmet eden Garipler bölügü de Agalari ile bu seferle görevlendirilirler. Gürcü Atabegi II. Keyhüsrev’in merkez ittihaz ettigi Tortum üzerine yürüyen Ahmed Pasa, l8 Saban 956 ( ll Eylül l549 )’da burayi kusatir. Kalede mahsur bulunan Corci Aga teslim teklifini reddettigi için savasa girisilir. Toplarla dövülen kale surlari yikildigi için burasi 20 Saban’da feth olunur. Ahmed Pasa, burayi zapt ettigi gibi bütün Tortum Çayi boyunu da ele geçirir. Fethedilen bu yerler, dört sancak itibar edilmislerdi. Bu arada Kanunî, Adana – Konya yolu ile 2l Aralik l549′da Istanbul’a döner.

Iran’a yapilan bu ikinci sefer sonucunda Hakkari’yi de içine alan Van eyâleti kuruldugu gibi, Atabeglerin yurdu da dört sancak haline getirilmisti. Sirvan ülkesi ise, Osmanlilar’in yardimi ile bir müddet için bagimsizligini kazanmisti.3. Nahcivan Seferi Osmanli ordulari çekildikten sonra Sah Tahmasb, l550 yili baslarinda Sirvan’i yeniden ele geçirmisti. Ayni yilin Mayis’inda Özbek hükümdari Abdüllatif Han ile Sehzâde Barak Han’in Amuderya’yi geçip Horasan’a akin etmeleri üzerine Tahmasb, Kazvin’den Sultaniye yaylaklarina vararak hazirliklara baslamisti. Bu arada Ubeyd Han oglu Abdülaziz Han’in ölüm haberini alan Özbek Hanlari, onun ülkesi Buhara’yi ele geçirmek üzere geri dönmüslerdi. Bu yüzden Özbekler’den yana ferahlayan Sah, Tebriz’e ve oradan kislamak üzere Karabag’a gelir. 958 (M. l55l) yazinda Sirvansahlardan Hasan Bey’in oglu Dervis Mehmed Han’in ülkesi olan Seki’yi de istila eder.Bu siralarda Erzurum Beylerbeyligine getirilen eski Van Beylerbeyi Iskender Pasa, Gürcü Atabeylerinin elinde kalan son yerlere akinlar düzenleyerek l55l Mayis’inda Ardanuç’u almis ve burayi bir sancak merkezi haline getirmistir. Iskender Pasa, Ardanuç’ta Akkoyunlulardan kalma eski bir câmiin kalintilarini onarttirarak, buraya bir boyahane ile 6l dükkâni vakfeylemistir. Böylece sancak merkezi haline getirilen bu kasabanin kisa zamanda Islâmlasmasini da saglamisti. Iskender Pasa’nin Ardanuç’u fethettigini duyan II. Keyhüsrev, Sah Tahmasb’dan yardim isteyince o da Iskender Pasa üzerine yürür. Bununla beraber kisin yaklasmasi üzerine bir sonuç alamadan Karabag’a döner. Tahmasb, daha sonra ordusunu dört kola ayirarak Osmanli topraklarini isgale baslar. Erzurum’da Iskender Pasa’yi sikistiran Tahmasb, Ahlat ve Van civarini yakip yikar. Bu arada Ahlat’i ele geçiren Sah, burada büyük bir katliam yaptirir. Ercis ve Bargiri (Muradiye) de zapteden Safevîler, l553 baharina kadar Dogu Anadolu’da tahrip ve öldürme faaliyetlerine devam ederler. Bu hâdiseler Kanunî’yi, Erdel harekâtini durdurup, yeniden dogu seferine çikma zorunda birakir. Bu sebeple derhal sefer hazirliklarina baslayan Kanunî, Rumeli askerini Sokollu Mehmed Pasa komutasinda Anadolu’ya gönderir. Vezir-i A’zam Rüstem Pasa da yeniçeri ve bölük halkiyla Istanbul’dan hareket eder.

Rüstem Pasa, Ankara’ya geldiginde Kanunî’nin büyük oglu ve tahtin en kuvvetli adayi olan Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa hakkinda bazi haberler gönderme ihtiyacini duyar. O siralarda 38 yasinda bulunan Sehzâde Mustafa, Kanunî’nin büyük oglu olmasi hasebiyle taht vârisi olabilecek durumdaydi. Halbuki ogullarindan birinin veliahd olarak tahta geçmesini arzu eden Hurrem Sultan, ona karsi pek iyi düsünmüyordu. Bu yüzden Sehzâde Mustafa gözden ve tevccühten uzak tutuluyordu. Ilim ve marifette de kudretli olan Sehzâde Mustafa diger sehzâdeler tarafindan da kiskanilmakta idi. Buna karsilik asker de kendisini çok seviyordu. Sehzâde Mustafa da, artik babasinin yaslandigini, sefere iktidarinin bulunmadigini, bu sebeple Rüstem Pasa’yi Dogu seferi ile görevlendirdigini, bunun da kendisine düsman oldugunu, sâyet bunu yok ederse kendisine taht yolunun açilacagi gibi telkinlere kapilarak saltanat davasina sürüklenmisti. Rüstem Pasa ise sevmedigi ve muhalif oldugu Mustafa hakkinda Kanunî’ye mektuplar göndermisti. Bunun üzerine Rüstem Pasa’yi geri çagirtan Kanunî, bizzat sefere çikmaya karar verir.

l2 bin civarindaki yeniçeri, l8 Ramazan 960 (28 Agustos l553) ‘ta Istanbul’dan Üsküdar’a geçen Kanunî’yi, büyük bir merasimle karsilar. Kanunî, yaninda oglu Cihangir bulundugu halde 22 Eylül’de Bolvadin’e gelir. O, kendisine âsi rakip olacak diye tanitilan büyük oglu Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa’yi da sefere katilmak üzere yanina çagirtir. 26 Sevval 960 (5 Ekim l553) günü Konya Ereglisi civarinda babasina yetisen Mustafa, sairlerin tarih ibâresinde belirttikleri “mekr-i Rüstem” ( = 960 yili) yüzünden o gün Pâdisah’in emriyle çadirinda bogdurularak cenazesi Bursa’ya gönderilir. Rüstem Pasa da sadaretten azledilerek yerine Kara lakapli II. Vezir Ahmed Pasa getirilir. Hurrem Sultan ve Rüstem Pasa’nin isbirligi ve hileleri ile 6 Ekimde meydana gelen bu elim hâdise, halk arasinda büyük bir infiale sebep olmustu. Bunun için Kanunî, sefer arifesinde nahos bir olaya sebebiyet vermemek için Rüstem Pasa’yi azletmek zorunda kalmisti.

Sehzâdenin ölümü, kendisini candan seven Anadolu halkini yaraladigi gibi, nimetleriyle perverde olan yüzlerce bilgin, sair, san’atkâr ve seyh de bu beklenmedik ölüme agliyorlardi. Bu arada Kanunî’nin süt kardesi olan Mehmed Çelebi, olaydan iki sene sonra Pâdisah Iran seferinden Istanbul’a dönünce, Sehzâde Mustafa’ya kiydigi için yüzüne karsi agir sözler söylemisti. Sehzâde’nin, iftiraya kurban gittigi kanaati, devletin tamaminda ve hatta bütün dünyada hâkim olmustu. Burada suna dikkat çekmeliyiz ki, Nahcivan seferinden önceki 2. Iran sefer-i hümayûnunda Kanunî ile Sehzâde, karsilikli görüsüp dertlesmislerdi. Bu mülakatta Kanunî, oglunun yüzüne karsi hakkindaki ithamlari siralamis, fakat Sehzâde’nin cevaplari karsisinda kendisine hak vermisti. Ama bu sefer, yani ölümünden önce meydana gelecek olan son karsilasmada Sehzâde, daha babasiyle görüsme imkâni bulamadan öldürülmüstü. Gerçi Sehzâde Mustafa, aleyhindeki havanin agirligini biliyordu. Hatta ikinci vezir Ahmed ile üçüncü vezir Haydar Pasalar, bir bahane uydurup Amasya’dan gelmemesi için kendisine haber göndermislerdi. Fakat Sehzâde böyle bir yolu tutmaya tenezzül etmedi. Zira babasi ile yüz yüze geldiklerinde onu ikna edecegine kani idi.

Halk ve asker tarafindan sevilen Sehzâde Mustafa’nin katli, halkin üzüntüsüne sebep olmustu. Bu bakimdan birçok sair Rüstem Pasa, Hurrem Sultan ve hatta Kanunî’yi yeren siirler kaleme almislardir. Bu mersiyelerden en çok bilinen ve yaygin olani sancakbeyi rütbesinde bir asker olan büyük mesnevi sairi Taslicali Yahya Bey’indir. Yahya Bey, 7 bend ve 42 beyit tutan ve klasik Türk siirinin mersiye vâdisindeki saheserlerinden biri olan bu çok cesurca yazilmis olan manzumesinde Rüstem Pasa’ya siddetle çatmaktadir. Esasen “Mekr-i Rüstem = Rüstem’in hilesi” terkibi de Sehzâde’nin katline tarih (H. 960 = M. l553) olarak düsürülmüstü. Bu eserinde Yahya Bey, bütün ordunun hislerine tercüman olarak Rüstem Pasa’nin idamini açiktan açiga istemisti. Büyük tarihçi Âlî (Gelibolulu Mustafa Âlî) Yahya Bey’e: “Gazab-i pâdisahîden havf etmedin (korkmadin mi) mi ki, böyle nazma cür’et ettin?” diye sorunca o da: “Sehzâde’nin firaki beni mecnun ve mecbur etmis idi” der. Yahya Bey, Türk fikir hürriyetinin âbidelerinden olan bu eserinde Pâdisahi da tenkid etmekle beraber “nizâm-i âlem”i muhafaza etmek için hükümdarin aleyhinde daha fazla ileri gitmemistir. Bununla beraber Rüstem Pasa, gerek kendisine, gerekse Kanunî’ye çatildigi için sikâyette bulunarak Yahya Bey’in cezalandirilmasini istemisti. Fakat Kanunî “Bu makulelere kulak tutma ve intikam kasdin etme” diyerek kendisini dahi tenkid etmis olan Yahya Bey’i, himaye etmis ve makul tenkid hürriyetine saygisini göstermistir. Bundan baska, birçok sair, halkin bu konudaki hislerine tercüman olacak sekilde siirler kaleme almislardir.

8 Kasim’da Haleb’e ulasan Kanunî, burada ikinci bir aci ile sarsilir. Bu aci, agabeyinin öldürülmesinden müteessir olan Cihangir’in hastaliginin iyice ilerlemesinden sonra 20 Zilhicce (27 Kasim)’da vefat etmesiydi. Peçevî’nin ifadesine göre Cihangir, sehzâdelerin en küçügü oldugundan dolayi Pâdisah tarafindan çok seviliyordu. Doktorlarin bütün gayret ve çabalari, Sehzâdenin hastaligina ve sonunda da ölümüne mani olamadi. Cenaze Namazi Haleb’de kilindiktan sonra na’si Istanbul’a gönderilir. Kanunî, iki oglunun verdigi aciyi hafifletmek ve biraz olsun avunabilmek için, Haleb, Sam ve Kudüs’te bozulan düzeni yeniden tanzim edip yerine getirmek ve vakiflari gelistirmekle ugrasir.

Kisi Haleb’de geçiren Kanunî, 6 Cemaziyelevvel 96l (9 Nisan l554) günü Haleb’ten çikip sehrin önündeki Gökmeydan’da ordugaha geçen Kapikulu çerisi ile ilerleyen Kanunî, 23 Cemaziyelevvel (26 Nisan)’da daha önceden gönderilen usta ve isçiler tarafindan kurulmus bulunan Birecik köprüsünden geçerek Urfa’ya, oradan da Diyarbekir’e gider. Burada yapilan divanda askerin Erzurum’da toplanmasi kararlastirilir. Kendisi de Erzurum’a dogru yola çikar. Tahmasb ise, daha önce yaptiklarini bir bakima tekrarlayarak pasif savunmasini sürdürür. Ayrica, daha Kanunî ve ordusu yetismeden Hakkari, Gevas, Van ve Adilcevaz taraflarini yagmalattigi gibi yollarin üstündeki her seyi de yakip yiktirir. 5 Temmuz’da Kars ovasina gelen Kanunî, Tahmasb’a bir mektup göndererek onu savasa davet eder. Mektubunda, Rafizîlik’ten ve halkin mallarini yagmalamaktan vazgeçmesini, sayet bütün korkusu top ve tüfek ise bunlari birakabilecegini, savasmak için sadece kilicin da yeterli olacagini bildirmisti.

Bu siralarda Tahmasb, Nahcivan bölgesinde bulunuyordu. Kanunî’nin mektubunu aldigi zaman ülkesi yer yer Osmanli kuvvetleri tarafindan tahrib ediliyordu. Kanunî, mektubunda Osmanli ulemasinin verdigi fetvalari nakl ederek onu Hz. Peygamberin seriatina davet ediyordu. Bu arada Kanunî, l7 Saban 96l (l8 Temmuz l554)’da Revan’a, daha sonra Nahcivan’a ulasir. Ancak çevrenin âdeta çöle dönmüs oldugunu görür. Çevredeki saray ve konaklar da Osmanli ordusu tarafindan yagma edilir. Böylece Safevî tahribinin öcü alinmis oluyordu. Tahmasb ise yine Osmanli ordusunun önüne çikmaktan çekiniyordu. Kanunî daha ileri gitmeyerek geri dönme karari alir. Hazirliklar basladigi sirada Osmanlilarin bazi kuvvetleri ile Safevî kuvvetleri arasinda çarpismalar meydana gelir. Bu çarpismalar sonunda Safevî kuvvetleri dagitilir. Bundan sonra Osmanli ordusu geri dönerek 6 Agustos’ta Beyazit’a gelir. Bu esnada Sah’in mektubunu tasiyan bir elçi gelir. Tahmasb’in, Vezir-i A’zam Ahmed Pasa’ya hitaben yazdirdigi bu mektupta Pâdisah, Sark’a on defa gelse bile karsisina çikilmayacagi belirtiliyordu. Bundan sonra gelen mektuplarda da baris isteniyordu. Osmanlilar’in karsi cevabi, kendi ülkesinde rahat oturup, fitne ve fesada karismamasi seklinde idi. Bundan baska Kanunî, Safevîler’in kutsal sayilan yerlerinden olan Erdebil ve Tebriz’i tahrib tehdidinde bulunmustu ki bu, Safevîler’i büyük bir telasa düsürmüstü. Gerçekten, Osmanli hükümdarinin kuvvetlerini dagitmadan serhadde kislayip ertesi sene Safevîler’in mukaddes sehri ve aile ocagi olan Erdebil üzerine yürüyüp tahrib edecegi yolundaki tehdidi, Tahmasb’i barisi saglayip sulh yahmak üzere kesif bir siyasî faaliyet göstermeye zorlamisti. Nitekim Osmanli ordusu, Elesgirt’e vardigi zaman Tahmasb’in elçisi ile yeni bir mektubu gelir.

Aradaki düsmanligin kaldirilmasi ve barisin gerçeklesmesini saglayacak olan bir mütarekenin kabulünü uygun karsilayan Kanunî, Sah’in elçisine ayrica cevabî bir mektup verir. Kanunî’nin kisi geçirmek üzere Amasya’ya hareketi ve burada beklemesi, baharda Osmanli ordusunun tkrar harekete geçecegini ve Erdebil ile Tebriz’in tahribi yolundaki tehdidin ciddi oldugunu isbatlamis; Tahmasb’i baris hususunda yeniden harekete geçmeye mecbur birakmistir.4. Amasya Antlasmasi Kanunî Sultan Süleyman’in kisi Amasya’da geçirdigi siralarda, Sah Tahmasb’in esik agasi (saray nâziri) Ferruhzâd Bey, 9 Cemaziyelahir 962 (l0 Mayis l555)’de çesitli hediyeler ve sahin mektubu ile Amasya’ya gelir. Elçi ve maiyeti, Osmanli vüzerasi ile görüstükten sonra 2l Mayis’ta divana kabul edilir. “Elçiler Divân-i Hümayûna gelüb” vezirlerin karsisinda iskemlelerde oturdular. Sah, bu mektubunda, Pâdisah’in gönderdigi mektubu sanki “Süleyman Nebi”den geliyormusçasina aldigini, kendisine büyük saygi duydugunu, haberlesme kapisinin devamli surette açik bulundurulmasi gerektigini ifade ederek halk arasinda da iyi münasebetlerin kurulmasina temas ediyordu. Peçevî’nin aynen naklettigi bu mektubunda (Peçevî, I, 329 – 336) Sah, dostluk teminati verdigi gibi Siîlerden Ka’be ve diger mukaddes yerleri ziyaret etmek isteyenlere izin verilmesini de taleb etmekteydi. Büyük iltifatlara nail olan Ferruh Bey’e, 8 Receb 962 (l Haziran l555) günü, Kanunî tarafindan, Sah Tahmasb’a hitaben yazilmis bir mektup verilir. Osmanli – Iran devletleri arasindaki barisi tasdik eden bu muhtasar mektupta, arzu edilen baris ” sulh u salâh-i umûr ki, mutazammin-i âsâyis-i halk ve müstelzim-i intizâm-i ahvâl-i cumhurdur” ifadeleri ile hüsn-i kabul gördügü belirtildigi gibi, arada dostluk kurulup, asagidaki su üç maddenin de müvafik görüldügü belirtilmekteydi:

a) Iran’da ashab-i güzin ve hulefa-yi mehdiyyine sebb etmek (sövmek, küfr etmek) olan Teberrâiligin men’i, yani taskin Siîler’in, üç halife (Hz. Ebu Bekr, Ömer ve Osman) ile Hz. Aise’ye sögüp saymalarinin ve bunu bir merasim haline getirmelerinin yasaklanmasi hususunda elçinin verdigi teminatin gerçeklesmesinin umuldugu;

b) O taraftan herhangi bir fitne (kiskirtma) ve taarruz olmadikça Osmanli hudud ümerasinin tecavüz ve taarruzunun men edilecegi;

c) Hacilarin refah ve itminanla hacci edâ etmelerine izin verlimesi ki bu madde mektupta su ifadelerle yer almaktadir: “Huccac-i Beytu’l-Haram ve züvvar-i merkad-i Hazret-i seyyidu’l-enâm aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm refahiyet ve itminan ile ol saadete faiz olmalaridir.”

Amasya antlasmasi ile Basra, Bagdad, Sehrizor, Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Atabegler yurdu üzerindeki Osmanli hâkimiyeti Safevîlerce taninmis oluyordu. Böylece Gürcistan’da iki taraf arasinda nisbî de olsa nüfuz bölgeleri tesis edilmistir. Bu antlasmadan sonra, Tahmasb’in l576′da vefatina ve Iran’da karisikliklarin çiktigi zamana kadar Osmanli – Safevî münasebetleri dostâne bir sekilde devam etmistir. Böylece, Osmanlilarla Safevîler arasinda otuz yedi seneden beri araliklarla devam eden harblere son verilir. Bunun sonucu olarak taraflar, her vesile ile aradaki sulhun te’yidine gayret sarfetmeye baslarlar. Bu sebeple olsa gerek ki, Tahmasb, Süleymaniye külliyesinin açilisi (l5 Agustos l556) münasebetiyle tebrikte bulundugu gibi kiymetli hediyeler de göndermisti. Bundan baska bu antlasma sartari, ileride yapilacak olan Osmanli – Safevî antlasmasinin temel unsurlarini teskil edecektir.

 

IÇ OLAYLAR VE SEHZÂDELER ARASINDAKI MÜCADELE

Kanunî dönemi, Osmanli Devleti’nin askerî, siyasî, kültürel ve medenî faaliyetler gibi hemen her sahada zirveye ulastigi bir devirdir. Bununla beraber bu dönemde de bazi iç karisikliklar oldugu gibi taht kavgasi için sehzâdeler arasinda da mücadeleler olmustu. Hatta yine bu dönemde baba ile ogul arasinda da böyle olaylara rastlandigi için bizzat Kanunî kendi oglu Mustafa’yi feda etmek zorunda kalmisti. Bu sebeple biz de dönemin bu neviden olaylarina kisaca deginmeye gayret edecegiz.

l. Kirim HâdiseleriKanunî döneminde Osmanli Devleti’ne bagli Kirim’da aile kavgalari ve kardesler arasindaki mücadeleler artmisti. Osmanlilar, bu mücadeleyi dikkatle takip ediyorlardi. Islâm Giray’in yerine hanliga tayin edilen Sahib Giray, Istanbul’dan Kirim’a gidince kendini ister istemez mücadelenin içinde bulmustur. Zira eski han Islâm Giray, Sahib Giray’in Osmanlilar’in destegi ile hanlik makamina oturmasini ve otoritesini kuvvetle tesise çalismasini hos karsilamamisti. Sahib Giray ise muhaliflerini yok etmek ve otoritesini saglamlastirabilmek için çalismalara baslamisti. Bu sebeple önce Nogaylar’a yaklasarak onlari kendi taraffina çekmis ve Islâm Giray’in, Mangitlar’in basi olan, Kirim asilzâdeleri arasinda sahsî cesaret ve cür’etiyle sivrilen Baki Bey tarafindan öldürülmesinden sonra da bu defa Nogaylar’a karsi cephe almistir. Sahib Giray, siyasî bir manevra ile ayni zamanda yegeni olan ve kendisine karsi muhalefette bulunan Baki’yi kendi saflarina çekmisti. Birlikte giristikleri Moskova seferi sonrasi onu da ortadan kaldirmaya muvaffak olmustur. Daha sonra basi bos ve otorite tanimayan Nogaylar’a karsi Sirinler’le birleserek l546 – l547′de Kirim tarihinde “Nogay Kirimi” adi verilen olay cereyan etmistir. Han’in, atesli silahlari önünde Nogaylar, büyük bir bozguna ugramislardi.

Kabile aristokrasisine karsi Kirim’da, Osmanli modeline göre bir hâkimiyet tesisine çalisan Sahib Giray’in, Kanunî’nin teveccühüne mazhar olmasi, Osmanli vezirleri arasinda aleyhine bir faaliyetin baslamasina sebep oldu. Sahib Giray da bu faaliyeteri tahrik edici bazi hareketlerde bulunmaktan çekinmiyordu. Nitekim Kanunî’nin Iran’a yaptigi sefere yardimci kuvvet göndermemesi, gözden düsmesine yol açmis ve onun müstakil bir hanlik kurmak için çalistigi yolundaki söylentileri kuvvetlendirmistir. Bu arada Sahib Giray, Kazan Hanligi’nda vefat eden Safâ Giray’in yerine Istanbul’da yetismis ve bir ara Saadet Giray zamaninda “kalgay” olmus olan Mübarek Giray’in oglu Devlet Giray’in intihab ve tayinini Pâdisah ve Divan’dan istemis, muhtemelen bu suretle bir rakipten kurtulmayi ümid etmisti. Fakat aleyhinde kurulan bir tertiple kendisi azlolunur. Bundan sonra Osmanli Devleti tarafindan Kirim’a gönderien Devlet Giray, askerleri yanindan ayrilan Sahib Giray’i yakalayarak üç oglu ile birlikte öldürür. Ruslarin büyük bir düsmani olan Sahib Giray ortadan kalktiktan sonra Ivan Vasili, Kazan ile Ejderhan’i zaptederek çar ünvanini almisti. Bununla beraber, Devlet Giray’in hanligi zamaninda Ruslarin eline düsen Ejderhan H. 96l (M. l554)’de geri alindigi gibi Moskova’ya akinlar yapilarak Ruslar vergiye baglanmisti.

Devlet Giray, Zigetvar seferinde Mirzalar komutasinda Tatar askeri göndermisti. Bu kuvvetler, Erdel Beyi Sigismund Zapolyai ile birlikte bir sene önce Avusturyalilar’in eline geçmis bulunan bazi yerlerin geri alinmasinda büyük hizmetler görmüslerdi.2. Düzme Mustafa OlayiDevleti bir müddet mesgul eden bu olay, Osmanli tarihinde ayni isimle ortaya çikan ikinci vak’adir. Kanunî, 2l Haziran’da Amasya’dan hareket edip Istanbul’a dogru ilerlerken, Rumeli’nin muhafazasi için biraktigi Sehzâde Bâyezid’den bir haber alir. Bu habere göre, Sehzâde Mustafa’ya çok benzeyen bir adam, genis kapsamli bir isyan hareketinde bulunmaktadir.

Kimligi ve nesebi pek bilinemeyen bu adam, seklen maktul Sehzâde’ye benzediginin birçok kimse tarafindan söylenmesinden cesaret alarak saltanat sevdasina düser. Bu sebeple kendisinin Sehzâde Mustafa oldugunu söyleyerek Selanik ve Yenisehir taraflarinda ortaya çikar. O, Silistre ve Nigbolu sancaklarinda Simavna softa ve dervislerinden de bir hayli taraftar toplamisti. Bu isyanin, özellikle Dobruca çevresindeki Seyh Bedreddin taraftarlari arasinda gelismesi dikkat çekicidir. Saltanatini ilan eden ve kendisine bir vezir ile Simavna softalarindan iki kadiasker tayin eden Düzme Mustafa, etraftaki zenginlerin çiftliklerini basmaya ve vergi toplamaya baslar. Bu yolla gasb ettigi mal ve parayi fakirlere dagitarak etrafina l0.000′e yakin adam toplamaya muvaffak olur. Peçevî, bu anarsik olayi tafsilatli bir sekilde günümüze aktarmaktadir. Bununla beraber biz, konuyu fazla uzatmadan kisaca özetlemek istiyoruz:

“962 ( M. l555 ) senesi, Yenisehir ve Selanik dolaylarinda nesebi meçhul kötü yaratilisli biri ortaya çikar. Bazi serseri ve asagilik kimseler, kendisine rahmetli Sehzâde Mustafa’ya benziyorsun diye onun fesad dolu kafasina bir saltanat sevdasi soktular. Böyle diyenlere o : ” Aman, Allah rizasi için sirrimi ifsa etmeyin, celladin pençesinden kurtulan basima kast etmeyin” diye fesad ve kötülüklerle dolu isini sürdürür. Bu is o kadar ileri vardi ki, birçok serseri ve hatta akli basinda kimseler, onun gerçekten Sehzâde Mustafa olduguna kandilar. Güya rahmetli Sehzâde Mustafa katlolunacagi sirada, celladin elinde Mustafa’ya benzer baska bir suçlu bulunuyormus, o öldürülmüs ve Sultan Mustafa serbest birakilmisti.”

Durumun, gittikçe nezâket kazanip ehemmiyet arz etmesi üzerine Rumeli’nin asayisi ile görevli Sehzâde Bâyezid, gerekli tedbirleri almaya çalismisti. Bu cümleden olarak Nigbolu Beyi olan Dulkadirli Mehmed Han, âsileri te’diple vazifelendirilmisti. Mehmed Han, çesiti vaadlerle Düzme Mustafa’nin vezirini elde etmisti. Bunun üzerine bu adam da Düzme Mustafa’yi yakalayip Nigbolu Beyi’ne teslim eder. Düzme Mustafa, daha sonra Istanbul’a gönderilerek idam edilmis ve cesedi, Sehzâde Mustafa olmadiginin isareti olarak halka teshir edilmistir.3. Sehzâde Bâyezid Olayi Kanunî döneminin önemli olaylarindan biri de, süphesiz ki sehzâdeler arasinda saltanata geçip tahti elde etme mücadelesi idi. Bilindigi gibi Kanunî Sultan Süleyman’in ogullarindan Sehzâde Mustafa ve Cihangir’in vefatlari üzerine taht vârisi olarak iki sehzâde kalmisti. Bunlar, Selim ile Bâyezid idi. Saray, gayr-i memnun sinif ve diger bazi insanlarin tesvikleri ile bu iki kardes âdeta rakip duruma gelmislerdi. Kanunî’nin, yaslanmaya baslamasi, kendisinden sonra tahta kimin geçecegi konusunu gündeme getirmisti. Kendi ogullarindan birini tahta geçirmek isteyen Hurrem Sultan, tahtin kuvvetli vârisi Sehzâde Mustafa’nin katlinde müessir oldugu gibi, kendi ogullari arasinda dahi bir tercih yapma durumuna gelmisti. Hurrem Sultan, iki oglundan Bâyezid’i tercih etmekle birlikte öz ve büyük oglu Selim’e karsi cephe aldigi da söylenemez. Sehzâde Selim’in Nahçivan seferinde babasinin yaninda bulunmasi ve yumusak huylulugu ile babasinin üzerinde müsbet bir tesir birakmasina karsilik, Hurrem Sultan da Bâyezid üzerine kanat germis, hakkinda duyulan ufak tefek itimatsizliklari gidermis, hatta onu, Konya’dan daha iyi bir mevki gibi telakki edilen Kütahya sancagina naklettirmisti. Bu esnada (l558) Bâyezid, Kütahya’da Mekke emîri tarafindan elçilikle Istanbul’a gönderilen Kutbeddin el-Mekkî’yi kabul etmis ve ona, kendisine saltanat müyesser oldugu takdirde her sene kanun geregi Haremeyn-i Serifeyn’e gönderilmekte olan “Sürre -i Hümayûn” vesilesiyle, gerçeklestirmek istedigi bazi arzularindan bile bahs etmisti. Gerçekten Bâyezid, sahsiyeti, kültürü ve yasayisi bakimindan tahta en yakin aday olarak görülüyordu. Selim’in, Manisa’da nedimeri ile eglenceye dalmasina karsilik Bâyezid, Kütahya’da bir ilim ve irfan muhiti kurabilmisti. Fakat Hurrem Sultan’in ayni sene vefati üzerine Bâyezid, büyük bir hâmisini kaybetmis oluyordu. Bundan sonra Selim ile Bâyezid arasinda birçok anlasmazliklar çikar. Her iki sehzâdenin taraftarlarinin tutumlari gittikçe aradaki soguklugu artiriyordu. Bu arada her iki sehzâdenin de hizmetinde bulunan Lala Mustafa Pasa’nin çevirdigi entrikalar, taraflari tam anlamiyla birbirine düsürdü. Kardesler arasindaki münaferet ve çekismenin artmasi üzerine vaziyeti dikkat ve titizlikle takip eden Kanunî, duruma müdahele eder. Sehzâdelerden her birine 300.000′er akça terakki vermek suretiyle onlarin sancaklarini degistirir. Selim’i Manisa’dan Konya’ya, Bâyezid’i de Kütahya’dan Amasya’ya tayin eder. O, bununla da kalmayarak Selim’in sehzâdesi Murad’a Aksehir, Bâyezid’in büyük oglu Orhan’a da Çorum sancaklarini tevcih eder.

Fakat bu tahvil, Sehzâde Bâyezid’i memnun etmemisti. Zira o, pâyitahttan uzak bir yere yapilan bu tayini, bir hakaret olarak kabul ediyordu. Nitekim Bâyezid, bir mektubunda, bu tayin isinde Selim’in parmaginin bulundugunu, bunun da Selim’in kendisine tercih edildigi anlamina geldigini yazarak “bu hakaretten ölmek yeg idi” diyerek hissiyatini belirtmisti. Bu sebeple Amasya’ya gitmek istemiyordu. Bâyezid’in, Kütahya’dan ayrilmamak için ileri sürdügü mâzeretleri kabul etmeyen Kanunî, bu sehrin imari hususunda pek çok para sarf ettigini, bu bakimdan nakil için paraya ihtiyaci oldugunu bildirmesine karsilik hükümdar, onun, Kütahya’dan hareketini bildirir bildirmez kendisine para gönderilecegi cevabini vermisti. Bâyezid, bundan sonra da bazi bahaneler ileri sürdüyse de nihayet l5 Muharrem 966 (28 Ekim l558)’de Kütahya’dan ayrilmak zorunda kalmisti. Bununla beraber çok yavas yol aliyor ve konaklarda gerekenden fazla kalarak babasinin vaadlerini yerine getirmesini bekliyordu. Esasen çok kalabalik bir kafile ile hareket edip yola çikan Sehzâde Bâyezid’e, yol boyunca birçok kimse iltihak ettigi için gittikçe kuvveti de artiyordu. Bu vaziyet karsisinda endiseye kapian Kanunî, Bâyezid’e sözünü geçirebilecek ve onu yatistirarak bir an önce Amasya’ya gitmesini saglayacak bir nasihatçiyi gönderme zaruretini duymustu. Bununla birlikte tarafsiz hareket etmis olmak için ayni anda Sehzâde Selim’e de bir baskasini göndermeye karar verir. Su kadar var ki kendi emirlerine itaat eden Selim’e gönderilen sahis bir nasihatçidan ziyade bir müsavir gibi vazife görecektir ki bu, üçüncü vezir Sokollu Mehmed Pasa’dir. Bâyezid’in yanina gönderilen dördüncü vezir Pertev Pasa ise sehzâdeyi yatistirmaya çalismis, fakat yatismis gibi görünen Bâyezid, babasina ve Selim’e karsi olan tutumunda bir degisiklik yapmamistir. Bu arada Bâyezid, babasina karsi tehdid unsurlari ihtiva eden mektuplar göndermekten de çekinmemistir. Nitekim bir mektubunda o, “Bendenizi sorarsaniz rûz-u seb (gündüz – gece = her zaman) hayir duaniza mesgul bilesüz, amma ki gam ve gussadan ve gayretten helâk bilesüz. Ah bilmem ne idem bana karindasimin hatiri içün acîb zulm eyledünüz, beni yerümden yurdumdan ayirdiniz” diordu. Gerek davranislari, gerekse gönderdigi mektuplar yüzünden Kanunî, tamamen Selim’e meyletmistir. Tarihçilerin bildirdigine göre Bâyezid, yevmlü adiyla birçok eskiyayi yanina toplayip onlari kapikulu, sekbân ve tüfekçiyan yazdirip 20.000 civarinda bir kuvvete sahip odugu haberinin gelmesi üzerine iki taraf artik yavas yavas geri dönülmesi mümkün olmayan bir yolun esigine gelmisti. Bâyezid’in, ister silah zoru ile saltanat tahtini ele geçirmek, ister nefsini müdafaa gayesiyle etrafina kuvvet toplayarak bir ordu meydana getirmesi, Selim’i de harekete geçirmisti. Bu sebeple o da askerî hazirliga koyulmustu.

Bâyezid’in asker toplayip kendi basina hareket etmesine karsilik Selim, babasinin direktifleri dogrultusunda askerî hazirliga baslamisti. Bâyezid, Selim’in, merkezden gönderilen emirler uyarinca Anadolu Beylerbeyi, Dulkadir, Karaman Beylerbeyleri ve Adana Sancakbeyleri ile müstereken hareket ettikleri haberini alinca, takriben l5.000 kisilik bir kuvvetle Ankara istikametine dogru harekete geçer. Bu haberin Istanbul’a ulasmasi üzerine bizzat Kanunî tedbirlerin alinmasi gerektigine karar verir. Bu kararin bir sonucu olarak o, Sokollu Mehmed Pasa ile Rumeli Beylerbeyisini Konya’ya gönderir. Bu arada Kanunî, Selim’e müdafaa muharebesini Konya’da kabul etmesini emretmisti. Ayni zamanda Seyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi’den, âdil bir sultanin evlatlarindan birinin itaattan ayrilip bazi kalelere saldirmasi, zorla halktan para alip asker toplamasi halinde ve onu bu hareketlerinden baska bir sekilde çevirmeye imkân olmadigi takdirde “cemiyetleri dagilincaya kadar kitâle” cevaz oldugu hakkinda bir fetva alir. Kanunî, bundan sonraki olaylari daha yakindan takib edebilmek için 28 Saban 966 (5 Haziran l959) ‘da otagini Üskürdar’da kurdurarak Selim’e de savunma savasini Konya’da yapmasina dair emirler göndermisti. Bâyezid, babasinin hareketini ögrenince Konya üzerine yürümüs, böylece iki kardes arasinda Konya yakinlarinda 22 Saban 966 (30 Mayis l559) günü çarpismalar vuku bulmustu. Ilk gün sabahtan aksama kadar devam eden çarpismalar sonucunda taraflar birbirlrine üstünlük saglayamadilar. Savasin ikinci günü Lala Mustafa Pasa’nin tedbiri ile Bâyezid’in kuvvetleri bozguna ugratilmisti. Bunun üzerine Amasya’ya çekilen Bâyezid, af isteginde bulunduysa da bu istegi, sözü ile hareket ve davranislari birbirlerine uymadigi gerekçesiyle Kanunî tarafindan red edilmisti. Bunun üzerine çareyi Iran’a iltica etmekte bulan Bâyezid, çocuklari ile birlikte Iran’a siginmisti. Onun ilticasi, iki devlet arasinda karsilikli müzakerelere sebep olmus ve nihayet Sah Tahmasb, para karsiligi onu, gelen Osmanli heyetine teslim etmisti. 23 Temmuz l562′de bu talihsiz sehzâde, ogullari ile birlikte hemen orada bogdurulmak suretiyle hayatlarina son verilmisti. Tahnit edilen cesetleri, Sivas’a getirilip orada defnedilmistir.

Sehzâde Bâyezid hâdisesi, Anadolu’da bazi iç karisikliklarin çikmasina sebep oldu. Bu bakimdan devlet, bir müddet onun taraftarlarina karsi mücadele etmek zorunda kaldi. Bundan sonra benzer olaylarla karsilasmamak için umumi bir teftis yapildi. Bu arada birtakim idarî degisikliklere lüzum görüldü. Bundan sonra yeniçeriler muhafiz olarak Anadou’ya yayildilar. Sehzâdelerin sancaga çikarilmalari usûlünde de degisiklikler yapildi.

Bu esnada, Kanunî üzerinde müsbet ve menfi derin tesirler birakan Rüstem Pasa l2 Temmuz l56l’de vefat etti. O, sahsiyeti ve icraati ile gerek Pâdisah, gerekse bu devir üzerinde müsbt veya menfi olarak derin bir te’sir birakmis olan iki vezir-i a’zamdan biri sayilabilir. Hatta Kanunî’nin saltanatini, Ibrahim ve Rüstem Pasalar’in birbirlerini tamamlayan basica iki büyük sadaret devri olarak mütalaa etmek mümkündür. Bunlardan ilki nasil devletin büyüklük, zindelik ve ihtisam devrini temsil etmisse, ikincisi de devlet hazinesinin en zengin, askerî kudretinin en parlak bulundugu zamanin mümessilidir. Bu devir icraatinda, Pâdisah’in karar ve hareketleri üzerinde en tesirli rol oynayan sahsiyet, her türlü hâdisenin seyir ve gelismesinde damgasi görülen adam Rüstem Pasa’dir. Busbecq’in müsahedesine göre, keskin ve uzagi gören zekâsiyle Pâdisah’in san ve söhretini te’siste onun büyük hizmeti vardi. Bununla beraber Rüstem Pasa’nin, Pâdisah üzerindeki nüfuzu ve kayin validesi ile zevcesi Mihrimah Sultan sâyesinde hükümdara bazi yolsuz tutumlari da kabul ettirmis olmasi, Kanunî döneminin sosyal yapisinda olumsuz sonuçlar da dogurmustu. Hakkindaki bir sikâyetten anlasidigina göre, Eflâk voyvodalarindan biri, sadrâzama rüsvet vermek suretiyle voyvodaligi kendisine temin etmis, fakat bu yüzden devlet hazinesi büyük bir zarara ugramisti. Iste böyle bir sadrâzamin yerine, karekter bakimindan onun tam ziddi olan ikinci vezir Semiz veya Kalin lakaplari ile taninan cömert, iyi kalpli, halk adami, nüktedan ve baris sever bir insan olan Semiz Ali Pasa getirilmisti.

 

KANUNî DÖNEMI DENIZCILIGI VE DENIZ SEFERLERI

Kanunî Sultan Süleyman döneminde, ordunun karadaki basarilarina parelel olarak Osmanli armadasi da Akdeniz, Kizildeniz ve Hind Okyanusu’nda faaliyet göstermekteydi. Gerçi, Kanunî döneminden önce ve bilhassa Sultan II. Bâyezid ile Yavuz Sultan Selim zamanlarinda da Osmanli donanmasi, teknik ve yetismis insan gücü bakimindan büyük bir gelisme göstermis ve Avrupa’li denizci devletlerin filolari ile mücadele edebilecek güce ulasmisti. Bilindigi gibi, Kanunî devrinin savas ve zafer meydani, sadece karalar degil, belki onlar kadar önemli olan denizlerdi de. O denizler ki, aslan gibi kükreyen dalgalarin üstünde yelken açan levendler ile sehbazlarin olmazlari oldurdugu, erlik, yigitlik meydani, ugras ve savas mahalli idi. Nitekim Kanunî’nin ilk hükümdarlik yillarinda, Belgrad’in fethi esnasinda Osmanli donanmasi, Tuna nehrinin agzindan girerek büyük isler basardigi gibi, Rodos’un zaptinda da büyük rol oynamisti. Bundan sonra teknik ve askerî güç bakimindan daha da güçlendirilen donanma, o dönemde yetisen yürekli, tecrübeli ve üstün yetenekli denizcilerin elinde zaferden zafere kosmaya baslayacakti. Bu zaferlerde en büyük pay sahibi olan kisi ise Osmanli denizciligine yeni bir ruh ve anlayis kazandiran Barbaros Hayreddin Pasa olacaktir.

Döneminin en büyük ve muhtesem hükümdari olan Kanunî’nin bahti, Zenbilli Ali Cemalî Efendi, Ibn-i Kemal ve Ebu’s-Suûd Efendi ile Sinan ve Baki gibi fikir ve san’at kahramanlarinin kanunlari, fetvalari, Süleymaniye’leri, gazelleri, kasideleri ve te’lifleri yaninda kiliç ve cenk erlerinin gözle görülebilen âbidelesmis eserleri yoksa da, tarihin dünya durdukça zihinlere ve hâfizalara haykiran sesi vardir. Iste bu ses, naklettigi nice hikayenin arasinda memleketler zaptedip devletlere omuz silken asîl ve feragatli bir sehbaz levendin kissasini söyler.

Savas ve mücadeleyi karadan denizlere tasiyan Kanunî döneminin deniz savaslarinin meydana geldigi sahalari, Akdeniz ve Hint Okyanusu sulari olmak üzere genellikle iki grupta toplamak mümkündür.

 

AKDENIZ SULARI

Bulundugu cografya itibariyle bir Akdeniz ülkesi olan Osmanli Devleti, daha kurulus yillarindan itibaren Akdeniz’le ilgilenmek zorunda kalmisti. Nitekim, Orhan Gazi dönemi siyasî ve askerî faaliyetlerine bakildigi zaman, Akdeniz’in burada önemli bir sahne oldugunu görüyoruz. Gerek Trakya’daki yerlesimi saglamlastirip vatan edinme, gerek Istanbul’un fethi ve gerekse Hac yolu üzerinde bulunan bazi adalardaki korsanlarin Müslüman hacilara karsi giristikleri faaliyetlere son vermek için bu deniz ve kollarinda harekete geçmek zorunlugu bulunmaktaydi. Buradaki faaliyetlerin basarili olabilmeleri için de icab eden bütün tedbirlere bas vurmak gerekiyordu. Kanunî dönemi ise bu tedbirlein en iyi sekilde alindigi bir dönemdir. Biz, Kanunî döneminde Osmanli Devleti’nin bu faaliyetlerinden ana hatlariyla bahs etmek istiyoruz.

l. Barbaros Hayreddin’in Ilk Faaliyetleri Asil adi Hizir olan Barbaros Hayreddin, Vardar Yenicesi’nden gelip Midilli Adasi’nin fethinden sonra buraya yerlesen Yakub adli bir sipahinin ogludur. l478 yili civarinda dogdugu tahmin edilmektedir. Batililar, havuç rengine çalan kirmizi sakalindan dolayi agabeyi Oruç’a verdikleri “Barbarossa” adini daha sonra Hizir için de kullandiklarindan Barbaros diye taninmisti. Hayreddin lakabini ise kendisine Yavuz Sultan Selim takmistir.

Dört kardesin en küçügü olan Hizir, gençliginde yaptirdigi bir gemiyle Midilli, Selanik ve Egriboz arasinda ticarete baslar. Rodos sövalyelerine esir düsen agabeyi Oruç’un kurtarilmasindan sonra iki kardes, Sehzâde Korkud’un himayesine girerler. Bu siralarda Ispanyollar’in Bati Akdeniz’e hâkim olma gayretleriyle Endülüs’te yaptiklari zulümler yüzünden buradan ayrilmak zorunda kalan Müslümanlarin göçleri, bölgedeki eski dengeyi bozar. Bunun üzerine Oruç ve Hizir kardesler, Bati Akdeniz’e yönelerek l504′ten sonra Kuzey Afrika sahillerinde görünmeye baslarlar. Iki gemilik küçük filolari için emin bir liman arayan iki kardes, Tunus Hafsî Sultani Ebû Abdullah Muhammed b. Hasan ( l493 – l526 ) ile anlasarak Halkulvâdi’ye yerlesirler. Gemilerinin sayisi artinca da Cerbe adasina geçip orayi üs edinirler. Buradan sürdürdükleri akinlarini Italya kiyilarina kadar uzatirlar. l5l3 yilinda bir yarimada üzerinde bulunan Cicelli ( Djidjelli)’yi ele geçirirler. Kendi baslarina bir sehir yönetimi kurmus bulunan Cicelli halki, Oruç’u sultan ilan eder. Böylece Barbaros kardeslerin Kuzey Afrika’da kuracaklari devletin temelleri atilmis olur. Kisa zamanda büyük söhret kazanan iki kardesin etrafinda Kurdoglu Muslihiddin ve Kemal Reis’in yegeni Muhyiddin gibi pek çok Türk denizcisi toplanir. Dönemin Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim ile de temasa geçen Oruç ve Hizir Reisler, Cezayir kiyilarinda tutunmaya muvaffak olmuslardi. Kaynaklarin ifadesine göre Barbaros kardesler, Katolik Ferdinand’in ölümünden (l5l6) faydalanarak Ispanyol isgalinden kurtulmak isteyen Cezayir sehrinin yardimina kosarlar. Böylece Cezayir ve onun batisindaki Sersel’in ele geçirilmesinden sonra Oruç Reis Sersel ve Cezayir sultani ilan edilir. Bunu l5l7′de Tenes ve Telemsen sehirlerinin zapti takib eder. Ancak yerlilerle anlasan Ispanyollar’in l5l8′de Telemsen’i geri aldiklari savasta Oruç Reis sehid olur. Agabeyinin sehâdetinden sonra yalniz kalan Hizir, artik onun desteginden de mahrum kalir. Ispanyollar ile Telemsen emîrinin birleserek kendisini Cezayir’den atmak istedikleri Hizir Reis, Avrupalilar’in verdikleri “Barbaros” adi ile söhret kazanmaya baslamis ve bunlara karsi basarili savaslar vermisti. Ancak siddetli tazyik karsisinda Osmanli Deveti’ne bas vurmayi uygun görmüs olacak ki, l5l9 yilinda dört gemiyi hediyeler ile Istanbul’a göndererek Yavuz’a bagliligini arzettiginden Yavuz Sultan Selim de kendisine askerî yardimda bulunarak beylerbiyilik hil’ati yollamisti. Nitekim, Osmanli destegini güçlendirmek üzere adamlarindan Haci Hüseyn’i, Cezayir halkinin Ekim l5l9 tarihli “arîza”si ve kirk esirle birlikte Osmanli Pâdisahi’na gönderir. Böylece Afrika’da olup bitenleri ögrenen Yavuz Sultan Selim, “Hizir Reis nasruddindir, hayrüddindir” diye memnuniyetini ifade ederek onun Cezayir hâkimi olarak tanindigini belirten bir hatt-i serif gönderir. Ayrica kendisine Anadolu’da gönüllü asker toplama imtiyazi taninarak yeniçerilerle topçulardan olusan 2000 kisilik bir yardimci birlik gönderilmesi kararastirilir. Böylece hutbenin Pâdisah adina okundugu Cezayir, Osmanli topraklarina katilmis oldugu gibi Hizir da bundan sonra Hayreddin diye anilmaya baslanir. Bundan sonra Cezayir’e iyice yerlesmek için mücadele veren Barbaros, bir ara oradan çekilmek zorunda kalmis, ancak üç senelik bir aradan sonra yeniden Cezayir’e hâkim olmustu.

Barbaros’un, Akdeniz’deki faaliyetleri ile kazandigi basarilar, Imparator Sarlken’i oldukça rahatsiz etmekteydi. Sarlken, Akdeniz’deki bu proplemin bertaraf edilmesi için dönemin meshur kaptanlarindan Ceneviz’li Andrea Doria’yi görevlendirmisti. Bu tecrübeli amiral, altmis gemilik bir donanma ile Barbaros’u aramaya baslar. Ancak daha önce düsman sahillerini vurmus bulunan Barbaros, büyük bir ganimet ile Cezayir’e döner. Barbaros, bu hareketi esnasinda elde ettigi esirlerden, Andrea Doria’nin hazirliklari hakkinda bilgi alir. Bunun üzerine haziriklarini tamamayan Barbaros, Cerbe adasindaki Sinan Reisi de yardima çagirir. Bu esnada Ispanya adina hareket eden Andrea Doria, Çerçel adasina hücum eder. Ancak siddetli bir mukavemetle karsilasir. Bu sirada da Barbaros’un geldigini duyunca geri çekilip kaçmak zorunda kalir. Böylece, iki taraf birbirlerine tesadüf edemediginden bir çarpisma meydana gelmez.

Kanunî, tahta çiktigi andan itibaren Barbaros’un faaliyetlerini dikkatle takip eder. Buna karsilik Barbaros da yaptigi isler ve kazandigi zaferler yaninda Avrupa’da gelisen olaylar hakkinda ona bilgiler veriyordu. Kanunî, l532 yilinda Alaman seferine çiktigi zaman Sarlken, Andrea Doria’yi Mora üzerine göndermisti. Doria’nin yoklugundan istifade eden Barbaros, onbes gemi hazirlayarak Ispanyol sahillerindeki Endülüs Müslümanlarini Afrika yakasina geçirmek üzere gönderir. O, bu Müslümanlari gerek bu gemilere, gerekse Ispanyol sahilerinden elde etmis oldugu ve böylece toplam sayilari otuzalti parçaya yükselen gemilere bindirerek yetmis bin Endülüs Müslümanini Cezayir taraflarina tasir. Bu kadar Müslüman’in zorla din degistirip Hiristiyanlastirilmasina mani olmak suretiyle onlari büyük bir zulümden kurtarir. Din ve insanlik tarihi bakimindan fevkalade önemli bu isi basarmasi, yedi sefer sonunda mümkün olmustu. 2. Barbaros’un Osmanli Hizmetine Girmesi Kanunî Sultan Süleyman, Andrea Doria komutasindaki düsman donanmasinin kazandigi basarilar üzerine, bir memleketin güçlenmesi ve düsmanlariyla basa çikabilmesi için deniz kuvvetlerinin ne denli önemli oldugunu daha iyi kavrar Her ne kadar iyi yetismis insan gücü ve mükemmel tersaneleri bulunan bir imkâna sahipse de Kanunî, devletinin bulundugu cografya ve stratejik konumu itibariyle en az kara kuvvetleri kadar basarili bir deniz gücüne olan ihtiyaci farketmisti. Bunun için donanmaya yön verecek, tecrübeli ve kabiliyetli bir denizciye ihtiyaci oldugunu düsünüyordu. Karadaki basarilarin, denizde de sürdürülmedikçe tam bir hâkimiyetin kurulamayacagi inancinda olan Kanunî, basindan beri faaliyet ve basarilarini dikkatle takib ettigi Barbaros’u bu vazifeye layik görüyor ve onun Sarlken’in donanmasina karsi çikabilecek yegâne kisi olduguna inaniyordu. Bu sebeple Barbaros’a bir hatt-i humâyûn göndererek onu Istanbul’a çagirir. Kanunî’nin davetini alan Barbaros, yanindaki söhretli denizcilerle birlikte (Agustos l533) Istanbul’a dogru yelken açar. l533 senesinin Aralik ayinda Istanbul’a gelen Barbaros, büyük bir senlik ve merasimle karsilanir. Istanbul’a gelisinden bir gün sonra yani ll Cemaziyelahir 940 (28 Aralik l533) günü on sekiz arkadasiyla birlikte Pâdisahin huzuruna çikmis olan Barbaros’a Kanunî, Akdenizdeki faaliyetlerinden endise ettigi Andrea Dodia hakkinda bazi sorular sormus, Barbaros’un endise etmeden ve bir bakima pervasizca verdigi cevaplar Kanunî’nin hosuna gitmisti. Bunun üzerine Kanunî, beylerbeyilik rütbesiyle bütün tersane islerini tam bir yetki ve selâhiyete sahip olarak bu yeni amirale verir. Bundan sonra onu, Irakayn seferine çikmis bulunan Vezir-i A’zam Ibrahim Pasa’nin (Makbul) yanina gönderir. Haleb’te bulunan Vezir-i A’zam, Hayreddin Pasa’yi kabul edip Gelibolu Kaptanligi ile Cezayir-i Bahr-i Sefid Beylerbeyligi pâyesini tevcih ederek hil’at giydirir ve kendisini Kemankes Ahmed Pasa’nin yerine “Kaptan-i Derya”liga tayin eder (6 Nisan l534). Böylece o zamana kadar Gelibolu Sancakbeyligi pâyesiyle verilen Kaptan-i Deryalik, Beylerbeyilik derecesine yükseltilmis olur.

Bir Italyan yazar, onun Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan ihsanlar hakkinda epey bilgi verir. Buna göre Kanunî, sadece onun Cezayir hâkimi olmasini tasdikle kalmaz, ayni zamanda kendisini devetinin dördüncü derecedeki pasasi ve donanmanin bas komutani olarak tayin eder. Daha sonra da amiral gemisine çekmesi için devlet sancagini, Kaptanpasa kilicini ve elbisesini, diger masraflari için de 80.000 sultanî ve nihayet sahsî muhafizlari olarak da yeter sayida yeniçeri verir. Filhakika Barbaros, sifahî olarak kendisine genis yetki verilen bir divan toplantisinda, Osmanli donanmasinin zayif noktalarini ciddi bir sekilde tenkid etmisti. Ona göre Ispanyol donanmasina yetismek, hatta onu geçmek için, Osmanlilarin sahip olduklari az sayidaki fakat agir gemilere ilaveten küçük ve kolayca hareket edebilen gemiler insa etmek gerekiyordu. Deniz savaslarindaki yeni teknik karsisinda bu eski kadirgalar ve bu agir kürekler, gemilerin hareketi aninda hafif kadirgalarin güçlükle manevra yapmalarina sebep olduktan baska, sür’atli düsman gemilerine karsi kolay bir hedef teskil ediyorlardi. Gerçi ates kudreti olan kadirgalar ihmal edilemezdi, fakat onlari himaye etmek için kalyon ve fustalar lazimdi.

Ibrahim Pasa, Haleb’de icra edilen bu merasimden sonra onu tekrar Istanbul’a gönderir. Pâdisahin, Hayreddin Pasa’yi Haleb’e göndermesi, serasker olmasi itibariyle bütün azil ve tayinlerin vezir-i a’zamin selâhiyeti dahilinde olmasindan ileri gelmistir. Bu olay, Osmanli idare sisteminde vazife ve selâhiyetlerin taksimi ile bunlara nasil riayet edildigini göstermektedir. Devletin basi olmasi hasebiyle sinirsiz yetkilere sahip oldugu zannedilen hükümdar, baskalarina ait olan yetkileri kullanmayi aklindan bile geçirmemektedir. Bu sebeple beylerbeyilik tayin ve hil’atini almak için Barbaros’u, Istanbul’dan Haleb’e göndermektedir.

Kanunî’nin, kendisini Istanbul’a davet eden hatt-i humâyûnunu alan Barbaros, Cezayir’de gereken tertibati aldiktan sonra yerine evlatligi Kara Hasan Aga’yi vekil ve Ramazan Çelebi ile Haci isminde birini ona müsavir birakarak on (veya 20) çektiriden mürekkeb bir filo ile yola çikar. Deniz yolunda rastladigi Deli Yusuf komutasindaki on alti çektiriyi de beraberine alip Sardunya ile Korsika adalari arasindaki Bonifaçyo Bogazindan geçip Sicilya adasina bugday götüren on sekiz gemiyi zapt ile yükünü ve mürettebatini aldiktan sonra gemileri atese verir. Bu muharebe esnasinda Deli Yusuf sehid olmustu. Ele geçen esirlerden Andrea Doria’nin elli parça gemi ile Koron’a gittigi ögrenilince sür’atle hareket edilerek Preveze’ye gelindiginde Andrea Doria’nin alti gün önce Italya’ya kaçtigi haberi alinir. Onun gerçek büyüklügü ve fedakârligi ile Istanbul’a dogru yelken açisi ve yoldaki faaliyetleri özetle su ifadelerle nakedilir:

” O zamanlar bir zamandi ki, Barbaros denen bu namli yigit, çocuk yasinda adim attigi kalyonundan, “Daldi Rahmet Denizine Kaptan” tarihinin düsürüldügü ecel gününe kadar hemen hemen altmis sene, çikmadan yasadi. Gece demeden, gündüz demeden evsanevî bir su kusu gibi karalara vurdu, dalgalar ile güresti. Ufuktan ufka yelken açip, yâre de agyâre de karsisinda el baglatti.

Onun büyük kudreti, büyük söhreti ve insan gücünün üstündeki kahramanlik hikâyelerinin en asîl ve en hürmete sayan olani, süphe yok ki, Cezayir gibi bir ülkeyi ele geçirip müstakil bir devlet reisi olmusken, tahtini da, bahtini da bir Türk – Müslüman birliginin agirlik merkezi olan Osmanli Imparatorlugu emrine verip, ölünceye kadar kendini bu birligin hizmetine adamis olmasidir.

Ama, bir ülke teslim etmek üzere taht sehrine gelen Barbaros’un Pâdisah’a hediyesi, sadece Cezayir degildi. Önüne katip getirdigi iki bin esirin ellerinde bir devlet hazinesi tutarinda hediyeler de bulunmakta idi.

Esâsen muzaffer ve hamiyetli kaptanin Istanbul’a gelisi, devlet tarafindan paha biçilmez sanina ve insanligina lâyik olan bir senlik ve zafer alayi ile kutlanacakti. Cezayir’den kirk kadirga ile hareket ederek yol boyunca, kahramanliginin tomarina yeni yeni zaferler ilave ede ede gelmek isteyen Barbaros, Italya sahillerini hizalayarak, Elbe ve Sardunya adalarini vurduktan sonra Cenova’ya da ihrac yaparak kiyilari yagmalayip Sicilya’ya geçti. Sanki daracik Mesina Bogazi, sarayinin bir dehlizi imis gibi tasasizca ilerlerken, bu arada karsilastigi bir Ispanyol kalyonunu da imha etmis bulunuyordu.”

Barbaros, Kaptanpasaliga getirildikten sonra Ispanyollar’in öncülük ettigi Avrupa ittifakini yenip, Akdeniz’de Osmanli üstünlügünü kurabilmek için bir yandan güçlü ve düzenli bir donanmanin kurulmasina çalisirken, öte yandan da V. Charles’a karsi Fransa ile isbirligi yapilmasina önem vermistir.

Barbaros, Istanbul’a döndükten sonra tersanede gemi insasiyle mesgul olur. Bundan sonra l534 senesinin Agustos ayinda 80 (veya 84) parçalik bir donanmanin basinda Istanbul’dan ayrilip denize açilan Hayreddin Pasa, Italya’nin güney sahillerindeki Reggio, Sperlonga ve Fondi gibi sehirlere baskinlar düzenler. Onun bu hareketi, Andrea Doria’yi kendi üzerine çekmek içindi. Ancak Doria’dan bir ses çikmayinca Tunus üzerine yönelir. Bu esnada Tunus’u elinde bulunduran Beni Hafs Hânedani’na mensub Mevlay Hasan kaçmak zorunda kalir. Osmanlilarin Tunus’a hakim olmalari, Akdeniz hâkimiyeti için önemli bir adim idi. Akdeniz’in Türk hâkimiyetinde olmasi, Avrupa deniz ticareti için büyük bir darbe idi. Bu sebeple Akdeniz’deki denizci devletler Sarlken’e müracaatla onu Osmanlilar’a karsi kiskirtmaktaydilar. Bunlara, Rodos Adasi’ndan kovulan Saint Jean sövalyeleri de katilmisti. Öbür taraftan Mevlay Hasan da Sarlken’e müracaatta bulunmustu. Bunun üzerine bizzat Sarlken’in de bulundugu ve Doria komutasindaki büyük Haçli donanmasi Halkulvad’i ele geçirmeyi basarir. Lütfi Pasa (Tarih, 356), Tunus Hâkimi’nin Sarlken’e müracaatini anlatirken “Memleket senin, ben dahi senin, iste Rumiler gelüp hile ile memlekete müstevli oldular. Ve sizin komsulugunuza geldiler, bugün bize ittiler, irte size iderler” diye sekva idicek Ispanya dahi nice yüz pâre gemiler donadup ve binefsihi kendisi binüp gelüp” ifadelerini kullanir. Halkulvad’dan sonra Tunus alinir. Bu esnada her taraf yagmalandigi gibi büyük bir katliam yapilir. Bu harpte Mevlay Hasan Sarlken ile birlikte bulunmustu. Onun, Tunus halkina gönderdigi mektuplar, kalenin düsmesinde büyük rol oynamisti. Sarlken sayesinde Tunus sultanligini tekrar elde eden Hasan, bes sene daha Ispanyollar’in himayesinde kalmis, bes sene sonra oglu tarafindan hal’edilmistir. Bu sirada Barbaros sehri terkederek Cezayir taraflarina çekilmis bulunuyordu. Bu olayin akabinde Barbaros karsi taarruza geçerek Balear adalarini basar. Bundan hemen sonra da Irakayn seferinden dönmüs olan Kanunî, kendisini Istanbul’a çagirir. Daha sonra donanmanin basinda Kaptanpasalik ile Pulya sahillerine gönderilir. Zira bu dönemde Venedik ile olan münasebetler bozulmaya baslamisti.3. Korfu SeferiVenedik Cumhuriyeti, devamli olarak iki tarafli bir siyaset takib ediyor, firsat buldukça da Osmanlilarin aleyhine ittifaklara girmekte bir sakinca görmüyordu. Bilhassa deniz savaslarinda Sarlken ile ittifak ediyor ve zaman zaman da Türk ticaret gemilerini vuruyordu. Bu arada, ahidnâme hükümlerinin yerine getirilmesi için elçi olarak Venedik’e gönderilen Tercüman Yunus Bey, Sarlken’e karsi I. François ile ittifak yapmalari tavsiyesinde bulunmus, ancak bu teklif Venediklilerce kabul edilmemisti. Onlar, Kanunî’nin teklifini kabul etmemekle kalmadiklari gibi gemileri ile geri dönmek üzere yola çikan Yunus Bey’e tecavüze yeltenirler. Bu hareket , Venedik’in düsmanca olan tavrini açikça ortaya koymustu. Aradaki dostluk antlasmasina ragmen Venedik’i Osmanlilar’a karsi hasmâne bir tavir takinmasina, Papa III. Pol’un faaliyetleri sebep olmustu. Zira Papa, Türkler’e karsi Hiristianlari bir araya topamak isteyerek Sarlken ile Fransa Krali I. François’in arasini bulup on senelik bir mütareke yaptirmisti. Venedik te l537 yilinda bu ittifaka dahil olmustu.

Kanunî’nin, Irakayn seferinden dönüsünden sonra Istanbul’daki tersanelerde yeni gemilerin insasina baslanir. Bu arada gerekli asker ve malzeme temin edilir. Nihayet l Zilhicce 943 (ll Mayis l537)’de Vezir Lütfi Pasa ile Barbaros Hayreddin Pasa idaresindeki donanma denize açilir. Bir hafta sonra da Kanunî, yaninda iki oglu Selim ve Mehmed bulundugu halde ordu ile karadan hareket eder. Donanma Otranto civarina çikarma yapmakla mesgul iken Andrea Doria’nin Osmanli bandirali on ticaret gemisinden mütesekkil bir filoya hücum ettigi haberi alinir. Barbaros derhal onun üzerine hareket ettiyse de Doria’yi yakalayamaz. Zira Ispanya emrindeki bu Cenevizli Amiral, Barbaros’un karsisina çikmaktansa kaçmayi tercih ederek kurtulabilecektir. Doria’yi yakalamakatna ümidini kesen Barbaros idaresindeki Osmanli donanmasi, Pulya sahillerinden dönmüs olan Lütfi Pasa ile birleserek Preveze’ye gelir.

Beri taraftan kara ordusu Avlonya’ya varmis, ardindan da sefer Venedik üzerine çevrilmisti. Kanunî, Lütfi Pasa’ya Venedikliler’e ait Korfu’nun muhasara edilmesini emr eder. Bunun üzerine Lütfi Pasa, Korfu adasi üstündeki müstahkem San Angelo kalesini kusatmakla mesgulken, Kanunî de Korfu adasi karsisindaki Bastia’da karargâh kurmustu. Mücadele bütün siddetiyle sürerken Pâdisah, Ayas Pasa’yi göndererek kusatmanin kaldirilmasini emreder. Lütfi Pasa ve Barbaros’un, kalenin her an düsebilecegi ve kusatmasinin kaldirilmamasi yolundaki itirazlari kabul edilmez. Kaynaklar, Pâdisahin bu ani kararinin sebebini havalarin sogumasi ve kusatma zamanin geçmis olmasi ile izah etmeye çalisirlar. Ancak burada baska bir noktaya da temas ederler . Buna göre kusatma esnasinda bir top mermisi askerin içine düser. Bu yüzden dört gazi sehid olur. Bunun üzerine Pâdisah: ” Bir mücahid kulumu böyle bin kaleye vermem” diyerek kusatmayi kaldirir. Kusatmanin kaldirilmasindan sonra ordu 22 Kasim l537′de Istanbul’a döner. Bununla beraber Barbaros, Akdeniz’de Venedikliler’e karsi harekâta devam ederek bazi adalari vurdugu gibi bazilarini da zapt eder. 4. Preveze Zaferi Barbaros Hayreddin Pasa’nin, Adalar seferinden döndükten sonra tersanedeki gemi insasina hiz verdigi bir sirada Kanunî de Bogdan seferine çikmak üzere hazirliklara baslar. Preveze zaferinin kazanildigi l538 senesinde Osmanlilar, karada ve denizde üç ciddi harekâti birden baslatmislardi. Bir taraftan Kaptan-i Derya Hayreddin Pasa ikinci adalar seferine hareket ediyor, öbür taraftan Misir valisi Hadim Süleyman Pasa Hind seferine çikiyor, beri taraftan da Kanunî, ordu-yu humâyunla Bogdan’a yürüyordu. Ayri ve birbirinden çok uzak sahalarda icrâ edilen bu büyük tesebbüsler, Osmanli Devleti’nin iktisadî ve askerî gücünün ne kadar büyük oldugunu gösterir.

l538 senesi kisinin sonlarina dogru Kanunî, vezirlere kendi masraflari ile hazirlayip techiz etmelerini emreyledigi l50 gemi henüz hazir degilken, Barbaros Hayreddin Pasa’ya denize açilmasini emreder. Bu arada Andrea Doria’nin Girit’e geldigi haberini alan Barbaros, 40 gemi ile 9 Muharrem 945 (7 Haziran l538) günü Istanbul’dan hareket edip Akdeniz’e açilir. Kendisine 3.000 yeniçeri ile deniz ümerâsindan olan bazi sancakbeyleri (Kocaeli Beyi Ali Bey, Teke sancagi Beyi Hurrem Bey, Sayda sancak Beyi Ali Bey ve Alaiye Beyi Mustafa Bey) katilmislardi.

Bilindigi gibi, Ege Denizi’nin kontrolü bakimindan oldukça önemli olan Girit, o dönemlerde Venediklilerin elinde bulunuyordu. Barbaros komutasindaki Osmanli donanmasi, Ege’de bazi hareket ve fetihlerde bulunduktan ve Istanbul’dan bekledigi 90 gemi ile Salih Reis’in Misir’dan getirdikleri de kendisine iltihak ettikten sonra Girid’e ugrayarak adanin bazi mevkilerine asker çikarir. Donanma daha sonra Preveze’ye yönelmek için buradan ayrilir. Bu esnada Rodos civarindaki bazi adalara da ugrar. Donanma Modon açiklarinda iken Andrea Doria’nin Preveze’yi zapta çalistigi, fakat sonradan kusatmayi kaldirarak müttefik Haçli donanmasinin harekat üssü olarak kararlastirdigi Korfu’ya çekildigi haberi gelir.

Gerçekten, Barbaros’un Ege ve Akdeniz’deki faaliyetleri, Sarlken’i harekete geçirmisti. Papa da Osmanlilar’in aleyhinde ittifak yapilmasi hususundaki çalismalarina hiz vermisti. Osmanlilar’in, Ege’deki bu harekâti üzerine Korfu’da toplanan Venedik donanmasina, Alman, Ispanyol, Portekiz, Malta, Ceneviz ve Papalik gemileri de yardima gelecekti. Bu ittifaktan dolayi öyle bir donanma toplanmisti ki, tarih, o zamana kadar bu büyüklükte bir donanmaya sâhid olmamisti. Bu durumu haber alan Barbaros, bir kesif kolu göndererek düsmanin durumunu ögrenir. O, bu kadarla da etinmeyecek gönderdigi bir iki gönüllü gemisi ile “kâfir yakasina gönderip dil (esir)” aldirmis ve bunlari Bogdan seferinde bulunan Pâdisah’a göndermisti. Müttefik bir donanma meydana getiren düsmanin durumunu ögrenen Barbaros, Preveze’ye dogru hareket eder. Emrinde l22 kadar gemi vardi. Andrea Doria’nin idaresindeki Haçli donanmasinin savas yapabilen (savas gemisi) gemi mevcudu ise 302 idi. Bunlardan l62′si kadirga idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60.000 asker vardi. Su halde sayi itibariyle Osmanli donanmasi düsmana nazaran üçte bir oldugu gibi top itibariyle de onaltida birdi. Bundan baska Barbaros idaresinde bulunan Osmanli donanmasinda 8.000 cenkçi askere karsi müttefiklerin gemilerinde forsalar hariç altmis bin asker bulunuyordu. Asker, silah ve gemi üstünlüklerine magrur olan Haçli reisleri, kudretlerinin azameti karsisinda zaferden o kadar emindiler ki, kisa bir müddet sonra gerçeklesecek olan galibiyet ve basarilarinin meyvelerini pesin olarak yani daha savas baslamadan önce paylasmislardi.

24 Eylül l538′de Preveze önlerine gelen Barbaros, harp vaziyeti alir. Bir gün sonra Preveze önlerine gelen Doria da Barbaros’un bulundugu yerin iki mil açigina demir atar. Andrea Doria, Barbaros’u Preveze’den çikarip savasa girmeye mecbur etmek için 27 Eylül’de Inebahti’ya hücumda bulunmak üzere harekete geçer. Ayni günün sabahi Osmanli donanmasi da Korfu istikametinde harekete geçmisti. Günes yükseldiginde müttefik Haçli donanmasinin komutani olan Doria, Osmanli donanmasini arkasinda görüp sasirir. Bu saskinligi ile savasa girip girmeme hususunda tereddüdler geçirir. Bu saskinligindan biraz kurtulduktan sonra harp vaziyeti alir. Iki taraf Ayamavra Adasi’nin bati kiyisinda üç dört mil açikta karsi karsyia gelirler. Bunun üzerine Barbaros, alinacak tedbirleri kararlastirmak üzere harp meclisini toplar. Sonra da donanmaya harp nizami aldirir.

Bu muharebede Osmanli donanmasi hilâl seklinde tertibat alir. Arkada Turgut Reis idaresinde ihtiyat kuvvetleri bulunuyordu. Osmanlilar’in hilâl nizamina karsilik Haçli donanmasi, borda nizami almis ve birbiri arkasinda üç saf teskil etmisti. Bu sirada rüzgârin güneyden esmesi, Osmanlilar için büyük bir tehlike meydana getiriyordu. Bunun üzerine Barbaros Hayreddin Pasa, Kâtib Çelebi’nin ifadesine göre Kur’an-i Kerim’den âyetleri yazdirdigi varaklari (sayfalari) derya yüzüne serptirip Cenab-i Hakk’a tazarru ve niyazda bulunur. Duasi ind-i Ilâhî’de kabul olunmus oacak ki, rüzgâr hafifleyip yön degistirir. Kâtib Çelebi, Tuhfetu’l-Kibâr fi Esfari’l-Bihar adli eserinde yukaridaki ifadelerine sunlari da ilâve eder: ” Bu kissadan hisse sudur ki, serdar olanlar, yalniz esbab-i cismaniye itibar etmeyüp, kadir olduklari kadar ruhanî sebeplere de riâyet etmelidirler.” diyerek muharebelerde mânevî kuvvetin ihmal edilmemesi gerektigine isâret eder. Rüzgârin bu sekilde yön degistirisi, manevra kabiliyeti az olan düsman gemilerinin hareketlerini yavaslatir.

Barbaros, gemilerini kivrik bir hançer (hilâl) seklinde yan yana dizerek savas düzeni alir. Sag kanat komutanligini Turgut Reis’e, sol kanadinkini de Sâlih Reis’e vererek kendisi ortada yer alir. Düsmanin sayica üstünlügü karsisinda bir yarma harekâtina girisen Barbaros, müttefik Haçli filosunun gerilerine kadar ilerler. Büyük bir hayret ve saskinlikla Osmanli donanmasinin kendisini çevirdigini gören Doria, ancak ertesi gün (28 Eylül) donanmasini harekete geçirebilir. Böylece, büyük bir bozguna ugratilan müttefik donanmasinin otuz alti teknesi ele geçirildigi gibi 2l75 de esir alinir. Bu savasta Türk donanmasinin kayiplari ise oldukça azdi.

Doria’nin her türlü savas taktigine, ayni sekilde karsilik veren Barbaros, küçük bir kuvvetle büyük bir zafer kazanir. Gece karanliginin basmak üzere oldugu bir sirada Doria, bir donanma için hem serefsizlik, hem de ugursuzluk alâmeti olan fener söndürme emrini vermisti. Böylece o, gecenin karanligindan istifade ederek kaçmayi basarir. Barbaros’un bu muharebede cesaretle tatbik ettigi yarma harekâti, daha sonra pek çok meshur amirale örnek olur. Gerçekten, Hiristiyan Avrupa’nin çikarabilecegi en büyük deniz gücü, bes saat içinde tamamen tahrib edildigi gibi, Akdeniz hâkimiyeti de Osmanlilarin lehine olarak kesin bir sonuca baglanmisti. Preveze zaferiyle Dogu Akdeniz’den sonra Orta Akdeniz bölgesinde de Osmanli hâkimiyeti saglanmis olur.

Anlasildigi kadari ile Avrupa’li bazi yazarlar, bu savasi küçümsemeyi bir âdet hâline getirmislerdir. Böylece, Doria’i düstügü durumdan kurtarmaya gayret ederler. Bununla beraber Osmanlilarin bu zaferle denizlerde nasil bir prestij kazandiklarini da söylemeden edemezler. Nitekim, “Muhtesem Süleyman” diye bir eser yazmis bulunan Renzo Sertoli Salis, Osmanlilarin denizlerdeki basarisindan bahs ederken: “Türklerin stratejik ve taktik zaferi, onlarin denizlerdeki prestijini bir parça artirmisti. Süleyman, adam seçme hususundaki kabiliyeti sâyesinde, o zamana kadar Osmanli sultanlarinin ihmal etmis olduklari bu prestiji kazanmasini bilmisti” der.

Bogdan seferinden dönmekte olan Kanunî, Barbaros’un gönderdigi zafer haberini Yanbolu konaginda iken almisti. Bu haberi müteakip Kanunî, Divan-i Humâyûnu fevkalade bir toplantiya çagirarak zafernâmeyi okutturmustu. Sultan, bu zaferi, bir kita büyüklügünde olan ülkesinin her tarafina duyurarak senlik ve dualarla kutlanmasini emretmistir. Barbaros Istanbul’a dönünce halkin coskun tezâhüratiyle karsilanmisti. Bizzat kendisi Sultan’a bütün detaylari ile muharebeyi anlatmisti.

Bilhassa yabanci kaynaklarin dili ve bakis açilariyla bize Preveze Zaferi hakkinda bigi veren ve onun, Akdeniz tarihinde açilan yeni bir dönemin baslangici olduguna isaret eden A. Büyüktugrul, bu konuda sunlari söylemektedir:

“Muharebenin uzak sonuçlarina bakacak oursak; Preveze’den kaçmak, Ispanyollara otuz yillik mahcubiyet, agir zararlar ve deniz yenilgilerine mal olmustu. Tam da Akdeniz egemenligini kazanacagi bir anda V. Charl, Andrea Doria vâsitasiyle pek rezil bir halde bunu kaybedip Türklere birakmisti. Bu davranisin üzücü tepkileri Cezayir’de bizzat görüldügü gibi ayni rezilligi halefi de Cerbe muharebesinde görmüstü.

Preveze günü Ispanyol armadasi için, yüz serefli yenilgiden baska mes’um bir gün oldu. Düsünülerek yapilan bu kaçisin tepkileri Lepanto muharebesine kadar pek çok yillar ve hatta daha sonralari da görüldü.

Kendi konularina büyük bir askla bagli bulunan ve bu askin etkisinde olaylari büyük mübalagalarla anlatan Kardinal Guglielmotti, olaylar arasindaki baglantilari da açik biçimde görerek, Preveze muharebesini söyle özetlemisti: O ana kadar denizlerde belirli bir noktaya kadar korkak ve asagi yukari ümitsiz bulunan Türkler, bu kadar büyük olan basarinin kusurlu taraflarini baskalarina yüklemeyi asla düsünmediler. Fakat sadece kendi muazzam üstünlüklerinden söz ederek sonradan, asla büyüklügü görülmemis biçimde haddini bilmemezlik ederek küstahlasmislar ve Hiristiyan adina karsi muazzam istihfaflar sürdürmüslerdir. Bundan sonra biz, Hiristiyan filolarinin Türklerin önünden daima kaçtiklarini fazlasiye görecektik.” dedikten sonra Cerbe’deki yenilginin sebebini de böyle bir korkakliga baglar.

Preveze zaferinden sonra, Hersek’e bagli olan ve daha önce Doria tarafindan ele geçirilen Adriyatik kiyisindaki Nova (Castelnuova) l0 (veya 24) Agustos l539′da kolaylikla ele geçirilir. Bu zaferden sonra Haçli ittifakindan ayrilmak isteyen Venedikliler, Osmanlilar’la bir baris antlasmasi yapma zemini aramaya basladilar. Zira ittifaka dahil olduklarindan beri pek çok zarara ugramislardi. Bu durumdan kurtulmak ve Osmanlilar ile yeniden bir antlasma yapmanin mümkün olup olmadigini ögrenmek için gizlice Istanbul’a bir ajan gönderirler. Ajanlarinin, müsbet bir cevapla Venedik’e dönmesi üzerine Kanunî nezdine evvela Pietro Zen, onun yolda ölmesi üzerine yerine Tomaso Contarini Istanbul’a gönderilir. Ancak Kanunî tarafindan kabul edilmekle birlikte iyi muamele görmeyen bu elçiye Vezir-i A’zam Lütfi Pasa, bir antlasma yapilmasinin genis selâhiyet ve mezuniyete sahip olmakla mümkün olabilecegini anlatmak isteyerek, simdi Venedik’e dönmesini, fakat sehzâdelerin sünnet ve sultanin izdivaci dügünlerinde bulunmak üzere Eylül’de yeniden Istanbul’a gelmesini tavsiye etmisti. Bu sirada Venedik, Avrupa’nin siyasî durumu ve Imparator (Sarlken)’la Fransa Krali arasinda bir konferansin akdi karari sebebiyle Osmanlilar’la barismanin akillica bir hareket olacagini anladigindan, birçok fedakârliklarla barisi kazanmak istemekteydi. Bu gaye ile Istanbul’a gelen Venedik elçisi ile 20 Ekim l540′da imzalanan antlasma sonucunda Mora’daki Malvasia (Monemvasia) ile Anabolu (Napoli di Roma) Osmanlilar’a terkedildi. Dalmaçya ve Ege’de ele geçirilmis yerlerde Osmanli hâkimiyeti tanindi. Bu antlasmaya göre Venedikliler, 300.000 altin vermeyi de kabul ettiler. Buna karsilik kendilerine yeniden ticarî bazi imtiyazlar tanindi.5. Barbaros’un Fransa’ya yardim SeferiKanunî Sultan Süleyman, l54l yilinda Macaristan seferine çikarken Barbaros’u da yetmis gemiden mütesekkil bir donanma ile Adriyatik sahillerinin muhafazasi ile görevlendirmisti. Bu siralarda Sarlken, Cezayir üzerine yürümek niyetinde idi. Daha önce de temas edildigi gibi Barbaros Hayreddin Pasa, Osmanli donanmasi kaptan-i deryasi olmakla birlikte ayni zamanda Cezayir Beylerbeyligini de uhdesinde bulundurmaktaydi. Istanbul’da bulundugu siralarda yerine evlatligi Hasan’i vekil olarak birakmisti. Hasan, Sicilya’dan Cebelitarik’a kadar Avrupa sahillerini tehdid ediyor ve yeni dünyadan tasinan kiymetli mallari ele geçiriyordu.

Bu tehdid ve tehlikeye bir son vermek isteyen Sarlken, bizzat kendisinin basinda bulundugu ordusu ile Cezayir üzerine yürüme karari alir. 65 parça kadirga, 400′e yakin nakliye ve yelkensiz gemi ile Cezayir üzerine hareket eder. Imparatorun da yer aldigi Doria idaresindeki donanma, 20 Ekim l54l’de Cezayir sahillerine gelir. Böylece yirmi bes bin kisilik bir kuvvetle Cezayir kusatilir. Ancak Cezayir kalesindeki Hasan Aga’nin, az sayidaki kuvvetinin büyük direnisi ve hava sartlarinin elverissizligi yüzünden Sarlken, Cezayir önlerinde büyük bir hezimete ugrar. Imparator, firtina yüzünden çogu batmis bulunan donanmasini güçlükle toparlayarak Ispanya’ya dönebilir.

Lütfi Pasa’nin, “Mel’un Ispanya Krali” diye isimlendirdigi Sarlken’in bu seferinde 80 pâre kadirga ile 200 parça karavele, kalyete ve kayiklarla toplam 500 kadar gemi ile Cezayir’e gelip Hasan Aga’ya teslim olmalari için bir mektup gönderdigini ve fakat bunun reddedildigini nakleder.

Cezayir’de basina gelen bu bozgundan sonra Sarlken, Fransa Krali I. François ile yeniden mücadeleye girisir. Zaten tek basina Sarlken ile basa çikamayacagini anlamis bulunan François, Preveze Zaferi’nden sonra yeniden Osmanlilar’a yaklasmak istiyordu. Bu sebeple Osmanlilar’dan yardim talebinde bulunur. Basindan beri Fransizlar’la is birliginden yana olan ve l532′de I. François ile iliski kurmus bulunan Barbaros’un da uygun görmesiyle Akdeniz’de Sarlken’e bagli bulunan yerlere karsi ortak bir harekete karar verilir. Böylece, Fransa’ya yardim karari alinir. Bu karardan sonra Barabors, Fransiz donanmasi ile birlikte müstakil bir harekâta memur edilir. 28 Mayis l543′te yaninda Fransiz elçisi oldugu halde Istanbul’dan hareket eden Barbaros, ll0 gemilik filosuyla Messina, Reggio ve Ostia gibi Italyan sahillerini vurduktan sonra 20 Temmuz’da Marsilya önlerine geldiginde burada törenlerle karsilanir. Burada, Fransiz donanmasinin hazirliklarinin tamamlanmasindan sonra 30 gemilik Fransiz donanmasi ile müstereken Sarlken’in müttefiki ve Savoi Dükü olan Charles’in elinde bulunan Nice’i muhasara eder. Sehir, 20 Agustos’ta ele geçirildigi halde, Fransizlarin gevsekligi ve iki yüzlü davranmalarindan dolayi iç kaleyi fethe lüzum görmedigi ve Fransizlarin bu tavrina çok kizdigi için Barbaros, kusatmaya son verir. Bundan sonra Türk donanmasinin kisi Toulon’da geçirmesi uygun görülür. Fakat alti ay kadar Güney Fransa’da kalan Barbaros, François’in, Sarlken ile anlasmasi karsisinda Istanbul’a dönmek zorunda kalir. Dönüs sirasinda da Cenova’da esir bulunan Turgut Reis’le birlikte orada esâret hayati yasayan birçok Müslüman ve Türk esiri de kurtarir. O, Cenova’daki Müslüman esirleri kurtardiktan baska, oradan da birçok esir ve ganimet alip l544 senesinin yaz aylarinda Istanbul’a döner. Kanunî tarafindan büyük deniz gazasinin kahramani sifatiyle kabul edilerek iltifatlara mazhar olur.

 

NICE SEFERI

Barbaros’un son büyük seferidir. Bundan sonra daha çok tersane isleriyle mesgul olan Barbaros, 6 Cemaziyelevvel 953 (5 Temmuz l546 )’da kisa bir hastaliktan sonra vefat eder. Cenazesi, sagliginda Besiktas’ta yaptirdigi medresenin yanindaki türbesine defnedilir sözü ölümüne tarih olarak düsürülmüstür.

Tabir yerinde ise çekirdekten yetisme diyebilecegimiz bir denizci olan Barbaros Hayreddin Pasa zamaninda Osmanli denizciligi, gücünün zirvesine ulasmisti. Onun mektebinde (ekol) yetisen degerli denizciler ve teskilâtli tersane sâyesinde bu güç varligini bir süre daha devam ettirmistir. Nitekim Piyale Pasa’nin kaptan-i deryaliga getirilmesi ile Turgud, Uluç Ali, Hasan ve Salih Reis’lerin de bulundugu Osmanli donanmasi Akdeniz’de güç ve varligini devam ettirdi. 6. Fransa’ya Ikinci Yardim Seferi l55l senesi baharinda hazirlanan 90 kadirgalik bir Osmanli donanmasi, Sinan Pasa idaresinde Egriboz’da bulunan Turgud Reis ile birleserek l4 Temmuz’da Malta önlerine gelip oradan da Trablusgarb’a hareket eder. Buranin, l530′da Malta’ya yerlesmis bulunan Saint Jean sövalyelerinin elinde bulunmasi, çevredeki Müslüman halkin mücadelesine sebep olmus, hatta bunlar, Kanunî’ye müracaatla yardim bile istemislerdi. Bunun üzerine Kanunî, Enderûn agalarindan Murad’i buraya göndermisti. Sinan Pasa, Trablusgarb önlerine gelince Murat Aga ile irtibat kurarak sehri kusatir. Nihayet l3 Agustos’ta sehir teslim olarak idaresi Murad’a verilmisti. Turgut Reis ise Karlieli Sancakbeyligine getirilmisti.

Osmanli donanmasi l552 senesi ilkbaharinda Kaptan-i Derya Sinan Pasa komutasinda Bati Akdeniz seferine çikar. Donanma, Fransa Krali II. Henri’nin, Sarlken ile aralarinda meydana gelen düsmanlik yüzünden Osmanlilar’dan yardim istemesi üzerine ikinci defa olarak Fransa’ya yardima gidiyordu. Bu sefere Karlieli sancakbeyi Turgud Reis de katilmisti. Fransa elçisi Daramon da üç gemi ile Osmanli donanmasi ile beraberdi. Baslangiçta Fransa’nin yardim talebini kabul etmeyen Kanunî, daha sonra Avusturya ile aralarindaki nazik durum karsisinda Fransa’ya yardima karar verir. Karlieli Beyi Turgud Reis, Sicilya kiyilarini vurmaya memur edilmisti. Donanma Italya sahillerini dolasarak Napoli’ye gelir. Orada Fransiz donanmasi beklenir. Fakat beklenilen donanma gelmeyince yolda rastlanilir diye bir müddet kuzeye dogru seyredilir. Bu sirada Andrea Doria’nin Napoli tarafina geçecegi haber alinarak Turgud Reis’in tavsiyesiyle Ponza adalari tarafinda pusu kurulur. Pusuya düsürülen Andrea Doria yenilerek Sardunya adasina dogru kaçar. 5 Agustos l552′de cereyan eden bu hadisede Doria’nin 7 gemisi zaptedilir.

Bundan sonra gerek Sinan Pasa’nin, gerekse onun vefati üzerine yerine gelen Piyale Pasa’nin deniz seferleri vardir. Bunlardan biri, 966 (M. l558 )’de Ispanya sularinda dolasan Kaptan Piyale Pasa’nin, Minorka adasinin önemli sehirerinden olan Siüdadela’yi zaptetmesidir. Bundan baska yine Piyale Pasa maiyetinde Turgud ve Salih Pasalar bulundugu halde Italya sahillerini vurup Reçyo sehrini zapt etmis ve Afrika sahilindeki Oran’i, Ispanyollar’in elinden alip basarili bir sekilde geri dönmüstü. Bu olaydan sonra Ispanya ve Papa basta omak üzere Italya yarimadasindaki devletlerin tamaminin Osmanlilar aleyhine meydana getirdikleri ittifak, l559′daki Cerbe muharebesini dogurmustur.7. Cerbe Muharebesi Preveze’den l3 yil gibi kisa bir müddet sonra Trablusgarb’i zapteden Osmanlilar, Orta Akdaniz havzasina kesin olarak yerlesmislerdi. Kanunî Sultan Süleyman’in, Kuzey Afrika sahillerini takib ederek Cebelitarik’a kadar tirmanmasi ve dolayisiyle Türk hâkimiyetinin Bati Akdeniz’de de hissedilmeye baslanmasi, bu defa da babasindan Akdeniz siyasetini devr amis olan Ispanya Krali II. Philippe ( l556 – l598 )’i harekete geçirmisti. Fakat Türkleri Bati Akdeniz kiyilarindan uzaklastirmak gayesini güden bu tesebbüs, Ispanyol ve müttefiklerinin l560′da Cerbe’de agir bir yenilgiye ugramalari ile sonuçlanmisti. Fernand Braudel’in deyimi ile Ispanyol askerleri Türkler karsisinda “boylarinin ölçüsünü” almislar ve Akdeniz’de “Türk deniz üstünlügü” kurulmustu.

Biraz önce ifade edildigi gibi, Trablugarb’in alinmasi ile Osmanlilar Dogu Akdeniz’den sonra Orta Akdeniz’e de kesin olarak yerlesmislerdi. Trablusgarb’in, Osmanli idaresine geçmesi ve hâkimiyet mücadelesinin Bati Akdeniz’e kaymasi, Malta’daki Saint Jean sövalyelerini oldukça rahatsiz ediyordu. Zira burasi onlar için stratejik ve ekonomik degeri hâiz önemli bir mevki idi. Bundan baska yavas yavas siranin kendilerine geleceginden de korkuyorlardi. Bu sövalyelerin gayretleri ve babasinin siyasetini sürdürmek isteyen Ispanya Krali II. Philippe ile Papa’nin tesvikleri sonucu Ispanya, Papalik, Cenova, Floransa, Sicilya, Malta, Napoli ve Monaco gibi Akdeniz’deki Hiristiyan devletler, bir ittifak kurmuslardi. Basi sikistikça Osmanlilar’dan yardim isteyen Fransizlar ve Osmanlilar ile bir baris antlasmasi imzalamis bulunan Venedikliler, fiilen bu ittifaka girmemekle birlikte, gizlice müttefikleri desteklemeye devam ediyorlardi.

Akdeniz’deki Hiristiyanlar tarafindan meydana getirilen bu ittifakin duyulmasi üzerine Piyale Pasa Istanbul’a çagrilir. Hazirliklarini tamamlayan Piyale Pasa, 20 parça gemi ile baslangiçta müttefik donanmayi Malta istikametinde aradiysa da onlarin Cerbe sularinda oldugunu ögrenince Turgud Reis kuvvetleriyle birlesmek üzere buraya gelir. Bu arada 200 gemiden mütesekkil müttefik donanmasi, 2 Mart l560′da Cerbe’ye asker çikarmisti. Bu esnada Trabusgarp’ta bulunan Turgud Reis adina adayi idare eden yerli bir seyh, adayi müttefik donanmaya teslim eder.

l3 Mayis l560′da Cerbe önlerine gelen Osmanli donanmasini gören düsman, bir hayli telaslanir. Bununla beraber Cerbe adasindan 7 – 8 mil uzakta bulunan birlesik düsman donanmasi ile Osmanli donanmasi arasinda l6 Mayis l560′da büyük bir deniz savasi meydana gelir. Bizzat Piyale Pasa’nin bildirdigine göre 3 gün 3 gece devam eden savas sonunda düsmanin 20 kadirgasi alinmis, bunlardan biri yakilmis, 26 gemisi ele geçirilmis, bir kismi da kaçip kurtulmustu. Osmanli donanmasinin top atesine baslamasi üzerine heyecanlanan Giovanni Doria, gemilerine demir aldirtarak derhal denize açilir. Denize açilan müttefik donanmasi, Osmanli gemilerince bir hayli yipratilir. Bu hengamede genç amiral Giovanni Doria, karaya sürünmekle birlikte canini kurtararak Sicilya’ya dogru kaçabildi. 60 kadar gemisini kaybeden müttefik donanma müthis bir bozguna ugramisti. Bu bozgun haberi Ispanya ve Italya’da derin bir teessüre yol açti.

Genç Doria’nin kaçmasi üzerine Don Alvaro, saglam surlari bulunan Cerbe kalesine siginmak zorunda kalir. Bu deniz zaferinden sonra Osmanli kuvvetleri kaleyi kusatirlar. Turgud Reis’in de katildigi ve Trablus Eyâleti’nin, Trablus, Kayrevan, Sfeks gibi sehirlerin piyade ve süvari kuvvetlerini de beraberinde getirerek yaptigi kusatma 80 gün sürer. Böylece üç aya yakin bir kusatmanin sonunda 3l Temmuz l560′da Don Alvaro bir gemiye atlayarak kaçmak istediyse de Turgud Reis tarafindan takib edilir. Kurtulus imkâni bulamayan Don Alvaro, esir olarak teslim alinir. Büyük bir zaferle sonuçlanan bu savas, müttefiklere 20.000 kadar ölü ve 5000 kadar da esire mal olur. Bu zafer sonunda ada Turgud Reis’e verilir. Piyale Pasa ise Trablus’a ugradiktan sonra tekrar Istanbul’a döner.

Türk denizcilik tarihinin sanli muharebelerinden biri olan Cerbe Zaferi, Akdeniz’deki Osmanli hâkimiyetini perçinleyip kuvvetlendirmistir. Filhakika, XVI. asirda Osmanli donanmasinin kazandigi büyük ve kesin zaferlerin basinda gelen Cerbe Savasi, Osmanlilarin, Bati Akdeniz’den çikarilamayacagini isbatlamis görünmektedir. Bunun içindir ki II. Philippe, ugradigi yenilginin intikamini almak yerine, aradaki anlasmazligi ortadan kaldirmak ve barisa kavusabilmek için Istanbul’a elçiler göndermeyi tercih edecektir.

Cerbe’de gâlib gelen Osmanli donanmasi, Avusturya elçisi Busbecq’in müsahedelerine dayanarak belirttigi gibi esirler, ganimetler ve yedeginde düsmandan zaptolunan gemilerle Piyâle ve Turgut Pasalarin emrinde Dersaâdet (Istanbul)’e gelmis ve burada merasimle karsilanmisti. Ilk Osmanli kadirgasi, Salîb ( Haçli ) donanmasinin, Hz. Isa’nin çarmiha gerilmis tasvirini tasiyan büyük bayragini denizde sürüyerek ilerliyor ve bunlari diger Hiristiyan bayraklarini ayni tarzda sürükleyen gemiler takip ediyordu. Düsmandan zaptolunan kadirgalarin direk ve küpesteleri alinarak basit birer tekne haline sokulduklarindan Türk gemilerinin yaninda küçük ve adi seyler gibi görünüyorlardi. Kaptan Pasa gemisinin arkasinda esir alinan düsman komutanlari ve asilzâdeleri görünüyordu. Toplarini atesleyerek alay köskündeki Pâdisah’i selâmlayan donanma-yi hümâyûnun hasmeti ve kazanilan zaferin büyüklügü, Sultan’in üzerinde en ufak bir gurur isareti dogurmamisti. Bu duruma hayret eden Avusturya elçisi Busbecq, Kanunî’nin vezirlere ” Iste insan bunlari görüp te tekebbüre kapilmamali, her seyin Cenâb-i Hakk’in inâyetiyle oldugunu fikredip , Allah’a sükürler etmelidir” dedigini nakleder. Yine Busbecq, Kanunî’yi dinî vazifelerini ifâya ve câmiye namaza giderken gördügünü, hâlinde ayni husû ve hüzün isâretini müsahede ettigini yazmaktadir. Bu ifadeler, Kanunî’nin, ne derece yüksek bir Islâmî ve manevî olgunluga sâhip oldugunu göstermektedir. Gerçekten bu hal, degil hükümdarlarda velilerde de çok az rastlanilan manevî bir kemâl tezahürüdür.8. Malta KusatmasiOsmanlilarin zaferi ile sonuçlanan ve onlarin Bati Akdeniz’den çikarilamayacagini bir kere daha ortaya koyan Cerbe muharebesinden sonra dikkatler Malta’ya çevrilir. Zira Misir, Trablusgarb, Cezayir ve diger bazi mühim yerlerin idare ve emniyeti, Malta’nin Osmanli idaresinde bulunmasini gerektiriyordu. Daha önce temas edildigi gibi Rodos Adasi’nin Osmanlilar tarafindan fethini (l522) muteakip Malta Adasi, Sarlken tarafindan buradan çikarilan Saint Jean sövalyelerine verilmisti. Ada, kisa bir zaman içinde sövalyeler tarafindan pek mustahkem bir hale getirilmisti. Cezayir yolu üzerinde bulunan adadaki sövalyeler, korsanlik faaliyetlerini sürdürüyor, Türk ticaret gemilerini vurmak suretiyle Osmanli ticaretine zarar veriyor ve nihayet Osmanliar aleyhine olan savaslara (Preveze ve Cerbe gibi) istirak ediyorlardi. Ayrica Hiristiyan korsan gemileri de burada kendileri için çok güvenli bir siginak buluyorlardi. Iste bütün bu sebepler gözönüne alindigi zaman Osmanlilar bakimindan Malta’nin fethi kaçinilmaz bir gereklilik olarak ortaya çikiyordu. Ispanyollar ise Malta’nin fethinin sonunda Osmanli donanmasinin Sicilya, Napoli ve havalisine gelecegini bildiklerinden, Malta’nin savunmasina büyük bir önem veriyorlardi. Bütün bu diplomatik ve stratejik düsüncelere ragmen Osmanlilar, Malta seferi konusunda pek istekli görünmüyor veya en azindan acele etmiyorlardi. Fakat bu siralarda saray için alinan esyayi getiren bir Türk gemisinin Zanta ve Kefalonya adalari arasinda 7 (yedi) Malta korsan gemisi tarafindan zaptedilmesi, adanin, Osmanlilar tarafindan zapti hakkindaki tasavvur ve düsünceyi meydana çikardi.

Yillardan beri “ahali-i Islâm-i nüsret encâma zarar ve hasaretten hâli olmayan” Malta sövalyelerine ait “kila’ ve buka’in kal’ ve kam’ina” karar verilince yani Malta’ya sefer karari alininca, büyük bir hazirliga girisilir. Haliç, Gelibolu ve Sinop tersanelerinde yeni gemiler insa ve mevcudlar tamir edilip kalafatlanirken, bazi gönüllü reisler için Rodos’ta l8 oturakli kalitalar yaptirilmasi yoluna da gidilir.

Malta üzerine gönderilecek kuvvetlere Besinci Vezir Kizilahmedlü Mustafa Pasa serdar tayin edilerek seferin bütün selâhiyeti kendisine verilmisti. Donanma ise Cerbe gâlibi Cezayir Beylerbeyi Kaptan-i derya Piyâle Pasa’nin emrine verilmisti. Ayrica Beylerbeyi Turgud Pasa (Reis)’ya da emirler gönderilerek Piyâle Pasa’ya yardimda bulunmasi istenmisti. Mühimme Defterlerindeki kayitlardan anlasildigina göre bu konuda Turgud Reis’e biri 25 Rebiülevvel 972 (3l Ekim l564), digeri de bundan dört gün sonra 29 Rebiülevvel 972 (4 Kasim l564)’de gönderilmistir.

Osmanli donanmasi, 29 Mart l565′te 300′e yakin irili ufakli gemi ve 40-50 bin kisiden mütesekkil muazzam bir ordu ile Malta’ya hareket eder. l9 Mayis’ta adaya varilarak karaya asker çikartilir. Kanunî’nin emir ve tavsiyelerine ragmen çok tecrübeli bir denizci olan Turgud Reis gelmeden kusatmaya baslanarak yanlis mevkilere hücuma geçilir. Bununla beraber Turgud Reis’in aldigi önlemlerle bu hatalar düzeltilir. Ancak Turgud Reis, hücum yapildigi sirada (l8 Haziran) Sant Elmo burçlari önünde, atilan bir top güllesinin çarptigi kayadan firlayan bir tasin basina isabet etmesiyle yaralanir. Dört gün ve gece kendini bilmeden (koma hali) yatar. Burçlarin feth edildigi besinci günü (23 Haziran) vefat eder. Cesedi bes parça kadirgasiyle Trablus’a gönderilip orada yaptirdigi câmi ve medresesinin yanindaki türbesine defnedilir.

Saint Helen kalesi on yedi günde (24 Haziran l565) alinmakla beraber asil maksat olan Malta muhasara edilir. Bundan sonra siddetlenen çarpismalar, Osmanli ordusunda büyük zayiatlara yol açar. Sicilya genel valisinin Ispanya, Fransa ve Papa’nin destegiyle 72 kadirga ve on bin askerle yardima gelmesi ve deniz mevsiminin geçmekte oldugunun görülmesi üzerine kalenin alinamayacagi anlasilarak kusatmaya son verilir. Serdar Mustafa Pasa, Turgut gibi büyük bir denizci ile takriben 20.000 askerin sehâdetine mal olan bu kusatmayi kaldirarak ll Eylül’de asker ve malzemeyi gemilere yükleyerek denize açilir. Bu muvaffakiyetsizlik üzerine Malta seferi için Serdar tayin edilen Mustafa Pasa vezirlikten azl olunur.

Fethi için büyük hazirliklar yapilan ve maalesef büyük zayiatlara sebebiyet veren bu kusatmanin kaldirilmasina, kalenin hem müstahkem bir mevkide bulunmasi, hem de saglam surlarla çevrili olmasinin yaninda ada, geregi gibi abluka altina alinamiyordu. Bu da kaleyi müdafaa edenlere disardan devamli yardimlarin gelmesine sebep oluyordu. Bu arada kusatma planinda yapilan büyük hatalar, kusatmanin uzamasindan dolayi donanmanin maruz kaldigi erzak ve malzeme sikintisi ile orduda hastaligin bas göstermesi gibi durumlar, adanin fethine imkân vermemisti.

Kanunî Sultan Süleyman, bu basarisizligi hazmedemeyecek ve yeni bir seferin açilmasi için hazirliklara baslanmasini emredecektir. Ancak Avrupa’ya yeni bir kara harekâtinin yapilma mecburiyeti, bu seferi ikinci plana itmistir. Bununla beraber Kanunî, son seferi olan Sigetvar’a çikmadan önce donanmaya denize açilma emrini vermisti. Bu sefer sonunda Sakiz Adasi bütünüyle Osmanli hâkimiyetine geçecektir.9. Sakiz Adasi’nin Alinmasi Donanma, Kanunî’nin emri üzerine harekete geçip denize açilmisti. Gerçi Sakiz Adasi, daha Fâtih Sultan Mehmed zamaninda vergiye baglanmisti. Ancak bura sakinleri, firsat buldukça Osmanlilarin askerî harekâtlari ile donanmanin durumu hakkinda disariya bilgi sizdirmaktan geri kalmiyorlardi. Zaman zaman da vergilerini aksatiyorlardi. Bundan baska Malta kusatmasi sirasinda da bazi Sakizlilar, Osmanlilar’a karsi savasmislardi. Öte yandan, tamamen Osmanli hâkimiyetindeki Ege Denizi’nde böyle bir adanin bulunmasi, Osmanli menfaatlerine zarar verebilirdi. Kâtib Çelebi’nin ifadesiyle Kanunî, bütün bu durum ve sebepleri su sözlerle ifade ediyordu:

“Misir diyarina giden hacilarin yol üzerinde kiyiya yakin Sakiz Adasi hisarinda oturan kâfirler görünüste haraca bagli iseler de savasçi kâfirlerle iyi dostluk üzere olup her daim devlet kapisinda olan isleri yazip bildirmektedirler. Ve donanma-yi humâyûn gemileri çiktikça kaç gemidir ve ne yana gidecektir hep bildirip ufak Islâm gemilerine zarar eristirmekten geri durmadiklarini biliyorum. Ne yoldan olursa bu adayi tutup almaya dürisesin. diye buyurmuslardi.” Bunun üzerine 973 baharinda ( Mart – Nisan 1566 ) Kaptan Piyâle Pasa 70 parça kadirga ile denize açilip, adanin karsisindaki Çesme’ye gelir. Donanmanin Çesme’ye geldigini gören Sakizlilar, bazi hediye ve armaganlarla Kaptan Pasa’ya geldilerse de bu, kalenin zaptina mani olamadi. Zira Pâdisah’in bu konudaki emri kesindi. Bu sebeple 24 Ramazan 973 (14 Nisan 1566 )’da Sakiz’a gelen Piyâle Pasa, kan dökmeden adayi zapt edip onu bütünüyle Osmanli hâkimiyetine alir. Buraya muhafizlar koyan Piyâle Pasa, büyük kiliseyi de câmi haline getirmisti. Böylece Ceneviz, Ege’deki son kolonisini de kaybetmis oluyordu. Türklerin adayi ele geçirmesi, Katolik Cenevizlilerin tazyiklerinden sikâyetçi olan yerli Rumlar tarafindan sevinçle karsilanmisti. Böylece Sakiz Adasi da diger komsu adalar gibi Osmanli hâimiyetinin sagladigi müsamaha havasindan faydalanmistir.

Sakiz Adasi’nin artik bütünüyle Osmanli hâkimiyetine girdigi haberini alan Kanunî, “eyü tedarük olunmus” diyerek memnuniyetini izhar etmisti. Piyâle Pasa’ya gönderilen hükümde ise, Sakiz’in bir sancak halinde Kaptanpasa eyâletine ilhaki uygun görülmüs ve buranin sancakbeyligi Kirsehir Beyi Gazanfer Bey’e 50.000 akça terakki ile tevcih olunmustu. Ayrica Sakiz’in tahriri yapilarak buranin gelirleri ile nüfusu tesbit edilmisti. Bu esnada Sakiz’in ileri gelenleri Istanbul’a gönderilmisti.

 

HIND OKYANUSU SULARI

Bilindigi gibi Kanunî dönemindeki deniz harekâti, sadece Akdeniz’le sinirli kalmamis, ayni zamanda Hint Okyanusu ve kollarinda da devam etmistir. Bu dönemde, Isâm dünyasinin mümessili olarak bir cihan devleti haline gelmis bulunan Osmanli Devleti’nin, o günün ulasim ve teknik imkânlarina göre çok uzak olan bu sularda bulunmasinin bazi önemli sebepleri vardi. Bunun için burada hem bu sebepleri, hem gelismeleri, hem de bu seferlerin sonuçlarini gözler önüne sermeye çalisacagiz. Böylece Osmanlilarin o kadar uzak olan bölgelere niçin ve hangi gâye ile gittiklerini daha iyi kavramis olacagiz.

XV. asrin meshur denizcileri olarak bilinen Ispanyol ve Portekiz gibi iki Hiristiyan devletin, dayanikli gemiler insa ettikleri ve cografî kesiflerde önemli adimlar attiklari bilinmektedir. Bu kesifler, Osmanli Deveti’ni yakindan ilgilendiriyordu. Gerçekten, Portekiz’in Hind Okyanusu’na açilmasi bir tesadüf eseri olmayip, Rahib John’un ülkelerini ve baharat memleketlerini kesfetmek gâyesiyle 7 Mayis l487′de bu bölgelere seyahata çikan Portekizli maceraperest Joâo Peres de Covilhâo’nun raporlarinin bir sonucudur. Bu bakimdan Portekizlier’in Hind denizine açilmalarini basit tesadüflere baglamamiz mümkün degildir. Onlarin bu hareketleri, Müslümanlara karsi “Haçli Ruhu”, Afrika’daki “Guinea” altinina erisme ve Dogu’da Hiristiyanligi temsil eden efsanevî Joâo Peres de Covilhâo ile Dogu’daki baharatin menseini bulma gibi sebeplere dayaniyordu. Bu dönemde Hindistan sularina gelen Portekizliler, Gao’yu ele geçirerek Kizildeniz’de faaliyete geçtikleri gibi Mekke’nin limani durumundaki Cidde’yi de tehdid etmeye baslamislardi. Bu esnada onlar, Dogu mallarinin Akdeniz’e ulasma merkezlerine hâkim olmuslardi. Hatta, ticaret gelirlerinin azalmasi yüzünden Memlûk Devleti ile Portkizliler arasinda mücadeleler baslamisti. Bu mücadelede esnasinda Memlûk Deveti’nin, Osmanlilar’dan yardim talebinde bulundugu ve Sultan II. Bâyezid’in yardim için buraya Selman Reis’i gönderdigine daha önce temas edilmisti.

Memlûk Devleti’nin merkezi durumundaki Misir’in, Osmanli hâkimiyetine girmesi üzerine Portekizliler ile Osmanliar, bu uzak denizlerde karsi karsiya gemis oluyorlardi. Osmanlilarin hedefi, hem Cidde’yi Portekiz tehdidinden kurtarmak hem de neredeyse tamamen kapanma durumuna gelen klasik baharat yolunu yeniden eski durumuna getirmekti. Bu hedefe ulasabilmek için de Portekiz nüfuzunun kirilmasi gerekiyordu. Bu da ancak Süveys’te güçlü bir donanmanin kurulmasi ile mümkündü. Iste bunun içindir ki, Ahmed Pasa’nin isyani üzerine Misir’a gelen Ibrahim Pasa, Süveys limani merkez olmak üzere l525′te bir Misir kapudanligi kurmustu. Daha önce Yemen’e gidip burada Osmanli hâkimiyetinin yerlesmesinde mühim bir rol oynamis bulunan Selman Reis, Misir’a gelen Ibrahim Pasa’ya, Yemen’in ahvali hakkinda tafsilatli bilgiler verir. Bundan sonra l525′te Süveys’te yeni Cidde Beyi Hüseyin er-Rumî ( = Anadolu’lu ) tarafindan hazirlanan 20 kadirgadan ibaret bir Türk filosuyla Yemen ve Aden taraflarina gider. Ayni zamanda iyi bir gözlemci olan Selman Reis, l0 Saban 93l (l0 Haziran l525) de Kizildeniz’deki limanlar ile Portekizlilerin Hindistan’da sahip olduklari kalelerin, -Sumatra ve Malaka dahil- bütün bu bölgenin ticarî durumunu belirten bir layiha da kaleme alir. l. Hadim Süleyman Pasa’nin Hind Seferi Peçevî (Peçuylu) tarihinde buunan bir kayda göre Süleyman Pasa, Misir’daki ilk valiligi esnasinda Yemen ve Aden’e sefer yapmayi tasarliyor ve bunun için hükümeti iknaya çalisiyordu. 937 ( l530 )’de kendisine bu müsaade verilerek malzemesi, Misir haricinden getirilmek suretiyle Süveys’te 80 kitalik bir donanma hazirlanir. Fakat Bagdad seferi sirasinda baska göreve tayin edilerek yerine Hüseyin Pasa getirildiginden sefer akamete ugrayip basarisiz olur.

Gerçi Ibrahim Pasa, Portekizlilerin faaliyetlerine engel olmak için daha önce Yemen ve Hind denizlerine kuvvet gönderme karari alarak Selman Reis’in idaresine verdigi l9 gemilik bir Osmanli filosunu Hind denizine göndermisti ki bu, Osmanlilarin ilk fiili Hind seferi oluyordu.

Kanunî’nin, Irakayn seferinden sonra ikinci defa Misir valiligine getirilen Süleyman Pasa, Kizildeniz ve Hind ticareti ile yakindan ilgilenmekte idi. Bu esnada Hindistan’da bulunan Gücerat ve Kalküta gibi Müslüman hükümetler, Portekizliler’e karsi Osmanlilar’dan yardim istemislerdi. Bunun üzerine Hind denizinde rol oynamaya namzed bulunan Osmanlilar, bu talebi bir vesile saydilar. Bunun içindir ki, Hadim Süleyman Pasa ikinci sefer Misir valisi olunca, Süveys tersanesinde Cenovali deniz insaiye mühendisleri nezaretinde insa edilmis olan 74 gemiden ibaret bulunan donanma, Gücerat üzerine hareket etmek üzere 22 Haziran l538′de Kizildeniz’e açilir. Önemli bir ticaret merkezi oldugu kadar stratejik konumu itibariyle de mühim bir sehir olan Aden, 27 Temmuz’da ele geçirilip Osmanli hâkimiyetine idhal edilir.

Aden’den hareket eden ve Akdeniz sartlarina göre hazirlanmis yelkenli gemilerden ziyade kürekli “galley”‘lere dayanan Osmanli donanmasi, l9 günlük bir yolculuktan sonra Hindistan sahillerine varir. Gokala ve Kat kalelerine hücum edilerek buralar kolayca zaptedilir. Portekizlilerin bu kitadaki en büyük ve müstahkem kalelerinden biri olan Diu (Dev) kalesi önüne gelinerek karaya asker ve toplar çikarilarak kale muhasara edilir. Bu esnada Süleyman Pasa, yerlilerin kendisini destekleyecegini ümid ediyor ve kaleyi onlarin da yardimiyla kolayca zaptedebilecegini düsünüyordu. Halbuki hükümdar Bahadir’in halefi olan Gücerat’in yeni hâkimi Mahmud Sah, böyle düsünmedigi gibi Osmanlilara karsi samimi hisler de beslememekteydi. Bununla beraber karadan ve denizden sikistirilan Diu, toplarla dövülmeye baslanir. Diu’yu savunanlar iç kaleye siginmak zorunda kalirlar. Tam bu sirada Süleyman Pasa, gerekli yardimi görmedigi ve Portekiz donanmasinin gelmekte oldugu haberini alinca kusatmayi kaldirir. Bunda Mahmud Sah’in da büyük rolü olmustu. Bu arada geri dönen Süleyman Pasa, Yemen taraflarinin asayisi ile mesgul olur.

Misir’in ilhaki üzerine Osmanli hâkimiyetini kabul eden Zebid hâkimi Barsbay’in ölümünden sonra yerine geçen Iskender Bey ve onu öldüren Nâhuda Ahmed, Osmanli hâkimiyetini tanimamislardi. Hadim Süleyman Pasa, Muha önlerine gelir gemez Nâhuda Ahmed’i yanina çagirir. Fakat o, yapilan bu dâveti bazi bahaneler ileri sürerek nazikçe reddeder ve ” Biz bu memleketi kilicimizla feth ettik. Elimizden almak isteyen varsa gelsin kilici ile alsin” der. Bununla beraber Süleyman Pasa’nin Nâhuda Ahmed’e göndermis oldugu kethüdasi Süeyman Aga, onunla bir anlasma yapar. Buna göre Nâhuda Ahmed her yil l.000.000 akça vergi vermek sartiyla Zebid Beyligi’nde kalacaktir. Böylece Hadim Süleyman Pasa’nin direktifi geregince Nâhuda’yi güzellike Osmani hâkimiyeti altina sokan Süleyman Aga, ona hil’at, sancak ve berat vererek geri dönüp Muha’ya gelir. Fakat çok geçmeden Nâhuda Ahmed, Süleyman Pasa kuvvetlerinin Yemen’den ayrilir arilmaz anlasmayi bozacagini söyler. O, bununla da kalmayacak Aden kalesini bile alacagini söyleyecektir. Bunu haber alan Süleyman Pasa, donanma ile Kamaran adasina gelip Salif iskelesine asker çikarir. Bu esnada Nâhuda Ahmed, Türk, Arab ve Habeslilerden meydana gelen ordusunu Süleyman Pasa üzerine sevk ettiyse de bir sey yapamayarak Zebid’e çekilir. Hadim Süleyman Pasa 5 Sevval 945 (24 Subat l539)’da müsait sartlar altinda kolayca Zebid’e girer. Nâhuda’yi Divan-i Âlî’de muhakeme ettikten sonra idam ettirir. Böylece l9 Sevval 945 (6 Mart l539) Cuma günü Pâdisah adina hutbe okutturarak Zebid vilayetini ve bütün mülhakatini Osmanli topraklarina kattigini ilan eder.

Osmanli donanmasinin kudretini göstermesi bakimindan bu ilk Hind seferi, Portekizliler’e büyük bir korku salmisti. Hadim Süleyman Pasa, Özdemir Bey’i Habesistan’a göndermis, böylece buraya (Habesistan) ait olan kisim hariç, Bâbu’l-mendeb’e kadar olan denizin iki tarafina hâkim olunarak, Dogu ticareti için Portekizliler’le yeni bir mücadele sahasi açilmis oluyordu. 2. Habesistan Seferi Osmanlilar, Aden ve Zebid’in zaptindan sonra Yemen’deki hâkimiyet sahalarini genisletmeye çalisirlar. 952 senesinin Zilkade ( Ocak l546) ayi ortalarinda Mustafa Nessar Pasa’nin yerine Yemen’e tayin olunan Üveys Pasa, Zeydiyye ailesi arasindaki ihtilaftan istifade ile Taiz’i zapteder. Sehrin muhafazasi için adamlarindan birini burada birakip kuvvetleriyle San’a üzerine yürür. Bu esnada yolu üzerinde bulunan kale, iskele ve geçitleri de ele geçirir. Bu basarili harekât esnasinda Mutahhar’dan da yardim görür. Böylece bölgeyi kontrolü, halki da hâkimiyeti altina alir. Ancak yerliler bu disiplinden sikilirlar. Bu yüzden ondan kurtulmayi düsünürler. Pehlivan Hasan adindaki levendin tahrikleriyle ve ulûfelerini istemek bahanesiyle meydana gelen isyan esnasinda, San’ay’i almaya giden Pasa, Habban vadisinde konakladigi ve gece yatip uykuya daldigi zaman katledilir. Bu olaydan sonra Üveys Pasa’nin yerine tayin edilen Ferhad Pasa, Aden ve çevresindeki isyanlari bastirip sükûneti tesis edecektir. Bu arada Yemen’e gelen Özdemir Pasa da l547′de San’a'yi ele geçirerek Ferhad Pasa’nin yerine Yemen Beylerbeyi olur. Özdemir Pasa, Yemen’de önemli isler basarmis, Üveys Pasa’nin katillerini bulup cezalandirmistir. l554 yilinda azledilince Istanbul’a gelen Pasa, Pâdisah ile görüstükten sonra Habesistan’a gönderilmistir.

Misir’a gelir gelmez asker toplayan Özdemir Pasa, l555′te harekete geçerek Nil nehrinden güneye dogru ilerler. Bu hareketinde o, Said bölgesindeki Sallal mevkiine kadar gelir. Bu arada tekrar Istanbul’a dönerek Habes beylerbeyligi’nin kurulmasini saglar. Bunun üzerine Resmen Habes Beylerbeyi olan Özdemir Pasa, Misir’da toplanan kuvvetlerle önce Sevakin’e oradan da Massava’ya hareket eder. Burasi l557 yilinda alinmis, bunu takiben Habes Kralligi’nin önemli limanlarindan biri olan Arkiko da ele geçirilmistir. Bundan sonra iç kesimlerde önemli bir merkez olan Tigre l558′de zaptedilmistir. Debrava adli mevkii üs yapan Özdemir Pasa, l560 yilinda burada vefat eder. Böylece, Özdemir Pasa’nin çabalari sonucunda bugünkü Eritre ile Habesistan’in kuzeybati bölgesi Osmanli hâkimiyetine girmis oluyordu.>3. Umman Denizi’nde Osmanli – Portekiz Mücadelesi ve Pîrî Reis Hadim Süleyman Pasa’nin Hind seferinden sonra Portekizlilerle olan mücadele devam etmisti. Bu arada, Haci Mehmed adinda birinin oglu olan Pîrî Reis, Kemal Reis’in yegenidir. Denizcilige nasil basladigi kesin ve tam olarak bilinemeyen Pîrî Reis, l547 yilinda Hind kaptanligina getirilir. Pîrî Reis, amcasi (veya dayisi) Kemal Reis’in vefatini muteakip bir müddet Barbaros’un yaninda bulunduktan sonra, Ibrahim Pasa ile birlikte Misir’a gider. Kaptanliga getirildigi sirada yasi bir hayli ilerlemisti. Bu siralarda Portekizliler Cidde’yi isgal etmek istedilerse de buna muvaffak olamazlar. Bununla beraber Aden’i ele geçirip Kizildeniz’in çikisini kontrol altinda bulundurmak istiyorlardi. Fakat Pîrî Reis komutasindaki Osmanli donanmasi 3 Subat l549′da Aden’i tekrar geri alacaktir. Gerçi Portekizliler, Yemen’deki Osmanli tahkimatindan ve Basra ile Lahsa bölgelerinin Osmanli hâkimiyetine girmesinden de endise ediyorlardi. Keza onlar, Basra körfezine giris ve çikisi kontrol eden Hürmüz’ün de Osmanli idaresine girmesinden korkuyorlardi. Bu arada Katif’in Osmanli idaresine geçmesi,Portekizliler’i harekete geçirir. Bunun üzerine l550′de Katif’i sikistirip aldilarsa da Basra üzerine tertipledikeri sefer tam bir hezimetle sonuçlanir.

l552 senesi Nisan’inda 24 kadirga (veya 30 kadirga ), 4 kalyon (barça) ve 850 askerden mütesekkil donanma ile Süveys’ten hareket eden Pîrî Reis, önce Cidde’ye ve Babu’l-mendeb’ten Aden’e, oradan da Maskat limanina gelir. O esnada Portekizlilerin elinde bulunan Maskat, alti günlük bir kusatma sonucunda ele geçirilir. Maskat’in alinmasindan sonra l9 Eylül l552′de Hürmüz kalesi kusatilir. Bununla beraber, Portekiz Genel Valisi’nin büyük bir donanma ile geldigini ögrenen Pîrî Reis, muhasarayi kaldirip Basra körfezine çekilir. Portekiz donanmasi, Basra körfezinin agzini kapatarak onun çikmasina engel olmaya çalisir. Pîrî Reis, elindeki askerlerin dagilmasi üzerine emrindeki üç gemi ile Portekiz ablukasini yarmaya çalisir. Bu yarma hareketini basarili bir sekilde gerçeklestiren Pîrî Reis, iki gemi ile Misir’a ulasir. Ancak aralarinda anlasmazlik bulunan Basra Beylerbeyi Kubad Pasa’nin, onun hakkinda çikan söylentileri Istanbul’a bildirmesi üzerine basarisizligi bahane edilerek Kahire’de idam edilir. Bazi kaynaklar onun ölüm tarihini 962 (l554 – l555) yili olarak kabul ederlerse de, bu tarihin 960 (l552 – l553) olmasi daha büyük bir ihtimaldir. Ölümünden sonra Pîrî Reis’in pek çok serveti çikmisti. Bütün serveti devlet hazinesi adina alinmisti. Onun ölümünden sonra Hürmüz’den bir hey’et, Istanbul (veya Misir)’a gelerek, Pîrî Reis’in bura halkina eziyet edip mal ve servetlerini müsadere ettigini, bu yüzden onun malini almalari gerektigini ileri sürmüs ise de hey’etin bu iddialari kabul edilmemistir.

Pîrî Reis, büyük bir deniz komutani oldugu kadar, devrinin mühim haritacisi ve denizci müelliflerinden biridir. Açik fikirli ve ögrenme arzusuna sahip bir kimse oldugundan, daha ilk dönemlerinden itibaren gördüklerini kaydetmis, deniz haritaciligi ve cografyasina dair eline geçen eser ve haritalardan da istifade etmekten geri kalmamistir. Böylece topladigi bilgilerin önemli bir kismi ve bunlara dayanarak yazdigi eser (Kitab-i Bahriye) ile yaptigi haritalar, ilim tarihinde mühim bir yer isgal eder. 4. Seydi Ali Reis’in Hind Kaptanligi Mâcerali Hindistan seyahati ve deniz cografyasina ait eserleriyle söhret kazanmis bir Osmanli denizcisi olan Seydi Ali Reis, Galata’daki “Dâru sina-i Âmire” kethüdasi olan Hüseyin’in oglu olup XVI. asrin baslarinda dogmustur. Aslen Sinop’lu olan büyük babasi da Fâtih Sultan Mehmed zamaninda Galata tersanesi kethüdaligi yapmisti. Seydi Ali, bu aile meslegini devam ettirerek küçük yasta tersane hizmetine girmis, Rodos’un zaptindan (l522) baslayarak, donanmanin Akdeniz’deki bütün faaliyetlerine katildigi gibi, Barbaros Hayreddin’in maiyetinde savaslara da istirak etmisti.

Murad Reis’in kaptanligindan sonra Basra’da mahsur kalan Süveys donanmasini getirmek için kaptan olarak tayin edilen Seydi Ali Reis, 960 (l553)’da Haleb yolu ile Basra’ya gelir. Tecrübeli bir denizci olan Seydi Ali Reis, burada l5 gemiden mürekkeb donanmanin hazirlik ve ikmali ile mesgul olur. Portekiz donanmasinin durumunu arastirdiktan sonra 2 Temmuz l554′te Basra’dan hareket ederek Katif (Bahreyn)’e gelir. Donanma Basra’dan hareketinin kirkinci günü Umman sahillerinde yirmi bes veya yirmi sekiz mevcudlu bir Portekiz donanmasi ile karsilasir. Meydana gelen muharebede Portekizliler bir gemilerini kaybederler. Bunun üzerine gecenin karanligindan istifade ile kaçan Portekiz donanmasi Hürmüz’e çekilir.

Yoluna devam eden Türk donanmasi, Maskat limanina yaklastigi sirada otuz iki (veya otuz dört) gemiden mürekkeb baska bir Portekiz filosu ile karsilasir. Iki taraf arasinda meydana gelen siddetli çarpismalara ragmen kesin bir sonuç alinamaz. Iki ordu savastan sonra birbirlerinden ayrilirlar. Bu esnada Seydi Ali Reis’in donanmasi firtina yüzünden rotasindan çikarak Iran ve Belücistan sahillerine dogru sürüklenir. Firtina yüzünden sürüklenen donanma, Müslüman bir levend gemisinin kilavuzlugunda Güvader limanina gelir. Buranin hükümdari olan Celâleddin b. Dinar bunlara ikramda bulunup ihtiyaçlarini karsilar. Kendilerine çeki düzen veren Seydi Ali Reis’in donanmasi batiya dogru hareket etmek üzere buradan ayrilir. Bu sefer de kuvvetli bir firtina çikarak donanmayi Hindistan sahillerine dogru sürükler. Günlerce deniz üzerindeki tehlikelerden sonra Diyu, Gücerat ve Surat taraflarina gelinir. Donanmada artik harb edecek kudret kalmamisti. Seydi Ali Reis, karaya çikip harp gemileri ile techizatindan kalmis olanlari ve birkaç topu Surat limaninda Gücerat Sultani’nin valisi bulunan Receb Han’a biraktiktan sonra arzu eden askerleri de onun hizmetine vererek kendisi elli kadar arkadasiyla Istanbul’a gelmek üzere karadan yola çikar. Sind, Hind, Zabulistan, Bedahsan, Maveraünnehr, Harezm, Horasan ve Iran’dan geçerek Anadolu üzerinden üç senede Istanbul’a ulasir. O sirada Pâdisah’in Edirne’de bulunmasindan dolayi oraya giderek Kanunî’nin katina çikan Seydi Ali Reis, Kanunî ile Rüstem Pasa’nin iltifat ve ihsanlarina mazhar olur. Seksen akça yevmiye ile hünkâr müteferrikasi oldugu gibi arkadaslarina da ikramlarda bulunulur. O, bu seyahattan bahs ile kaleme aldigi “Mir’atu’l-Memâlik “isimli eserini Kanunî Sultan Süleyman’a takdim eder.

Bir denizci olarak hakli bir söhret kazanmis olan Seydi Ali Reis, telif ettigi eserlerle de bir ilim adami oldugunu göstermistir. Nitekim, gemilerin sevk ve idaresi, deniz cografyasi ve astronomiye dair olan eserleri kendisine bu sahada hakli bir söhret kazandirmislardir.

Görüldügü gibi Seydi Ali Reis de donanmayi geri getirememis, bir taraftan Portekizliler’le diger taraftan da Hind Okyanusu’nun firtinalariyla mücadele etmek zorunda kalmisti.

Seydi Ali Reis’ten sonra Süveys kaptanligi Kurdoglu Hizir Reis’e verilmisti. Bu siralarda Portekizliler, Hind denizindeki adalari ele geçiriyor ve özellikle dogudan gelecek telikelere karsi Hind Okyanusu’ndaki adalari zapt ediyorlardi. Bu adalardaki devletler içinde en güçlüsü Açe Islâm Devleti olup Sumatra adasiyle Malaka yarimadasinda hüküm sürüyordu. Açe hükümdari Sultan Alaeddin, Portekizliler’in, buralari almak istemeleri üzerine, o siralarda donanmalari Hind sularina kadar gelmis olan Osmanli Devleti’nden yardim istemek üzere 972 ( l565 )’de Istanbul’a elçi göndermisti.

Sultan Alaeddin, Osmanli hükümdarindan top, tüfek ve askerle kendisine yardim edilmesini diliyordu. Elçinin gelisi, Sultan Süleyman’in Sigetvar seferine ve ölümüne tesadüf etmisti. Elçilik heyeti iki sene kadar Istanbul’da kalir. Osmanli Devleti, bu Müslüman devletin müracaatini kabul edip Süveys’teki donanma ile yardima karar verir. Böylece yirmiden fazla gemi ile Süveys kaptani Kurdoglu Hizir Reis bu ise memur edilir. Istenilen malzeme ile gemi yapan ve top döken ustalar da gemilere bindirilerek denize açilmak üzere iken Yemen’de bir ayaklanma olur. Zeydî Mezhebi’nin imami Mutahhar isyan ederek San’a ile birlikte Yemen’in önemli bir bölümünü ele geçirdiginden Kurdoglu Hizir Bey, Yemen serdari Sinan Pasa’nin maiyetinde Yemen’deki isyani bastirmakla görevlendirildiginden Açe seferi geri kalmis olur. Bununla beraber Açe Devleti’ne gönderilmesi gereken harp levazimi ve gemi insa edip top dökebilen san’atkârlar iki gemi ile sevkedildiler. Bunlar, Açe Islâm Devleti’nin hizmetine girip orada yerlestiler.

Osmanlilarin, XVI asrin ikinci yarisinda bu uzak denizlerdeki faaliyetleri, Portekizlilerin bölgedeki hâkimiyetlerine karsi büyük bir engel teskil etmistir. Hatta bu faaliyetler sonucunda baharat ticaretinde bir canlanma oldugu gibi Kizildeniz ile limanlari, Portekiz hegemonyasindan da kurtulmuslardi. Bu da Osmanlilarin Kizildeniz ve Basra körfezinde önemli noktalara hâkim olmaya basadiklari l540 tarilerinden itibaren baslamisti. Basra ve Kizildeniz’e gelen sayisiz kervanlar, Akdeniz ticaretini canlandirmis, Haleb, Trablussam, Iskenderiye ile Kahire gibi liman ve sehirler gittikçe gelisme göstermislerdir. Portekiz baharat ticareti ise çok gerilemis, buna karsilik Osmanli gümrük gelirlerinde büyük artislar meydana gelmistir. Bu esnada Sumatra’daki Açe Sultanligi’ndan bol miktarda baharat Kizildeniz’e akmis, Portekizlilerin buna mani olmak için l554 – l559 yillarinda Kizildeniz’de faaliyet göstermeleri onlar açisindan önemli bir sonucun saglanmasina yetmemistir.

 

KANUNî’NIN SON DÖNEMLERI

Saltanat hususunda kendisi ile rekabet edecek kardesleri bulunmayan Kanunî Sultan Süleyman, hükümdarigini yarim asra yakin bir sürede zaferlerle süslemis, ordusunun basinda hem batiya hem de doguya seferlerde bulunmus ve son seferinde ordusunun komutani olarak muharebe sahasinda vefat etmistir. O, söhretini sadece seferleri ve bunlarin sonucu olarak kazandigi zaferleriyle degil, ayni zamanda tedvin ettirip vaz’ ettirdigi kanunlarinin, devlet teskilâtini ve ordusunu zamanin ihtiyaçlarina göre tanzim etmesiyle de kazanmisti. Bu bölümde biz, onun son seferi, vefati ve sahsiyeti hakkinda kisaca bilgi vermeye çalisacagiz.l. Kanunî’nin Son Seferi ve Ölümü 970 (l562) Osmanli – Avusturya muahedesinden hemen sonra iki devlet arasindaki hudud boylarinda yeni karisikliklar çikar. Avusturyalilar’in Seçen’e karsi hücuma geçmeleri üzerine Budin ve Timasvar beylerbeyleri de Samos nehri civarindaki bazi sehirlere karsi harekete geçerler. Bu esnada Avusturyalilar l563′te Kostanoviç’e kadar ilerlerler. l564 ‘te Imparator Ferdinand ölünce yerine oglu II. Maximilien geçince Osmanlilar anlasmanin yenilenip yenilenmeyecegini anlamak ve cülusu tebrik etmek için Bali Çavus’u gönderirler. Bu esnada Erdel’de yine karisikliklar bas gösterir. Avusturyalilar Erdel’e asker gönderirler. Buna karsilik Budin Beylerbeyi Yahya Pasazâde Arslan Pasa, Erdel’e 6.000 kisilik bir yardim kuvveti gönderir.

Harp taraftari olmayan Semiz Ali Pasa’nin vefati üzerine 27 Haziran l565′te Sokullu Mehmed Pasa’nin vezir-i a’zam olmasi, Avusturya’ya karsi harp ilani fikrini kuvvetlendirir. Sokullu, Avusturya elçisine, Tokaj ile Szerencz’in iade edilmesini ve verginin ödenmesini, barisin yenilenmesinin bunlara bagli oldugunu bildirir. Bütün bu görüsmeler bir sonuç vermediginden 9 Sevval 973 ( Nisan sonu l566 )’da Avusturya’ya karsi harp ilan edilir.

 

SIGETVAR SEFERI

Bu sefer, artik iyice yaslanmis bulunan Kanunî Sultan Süleyman’in baskomutan olarak ordusunun basinda istirak ettigi on üçüncü ve sonuncu seferidir. Pâdisah, Sigetvar ve Egri kalelerinin fethi ile Macaristan’daki mukavemet yuvalarini dagitmak istiyordu. Ayrica yeni vezir Sokullu’nun tesiriyle bu sefere bizzat çikmak ve böylece l0 yildir sefere çikmamasini tenkid edenleri de susturmak niyetinde idi. Bu siralarda Sultan Süleyman’in yasi yetmis üçü (73) bulmustu. Hem yasli, hem bazi hastaliklara duçar olmus, hem de ayaginda aileden gelen bir hastalik olan “Nikris” vardi. Bu sebeple yürümekte zorluk çektigi için bazi yerlerde araba, bazi yerlerde de tahtirevan ile gidiyordu. Fakat kasabalara girilecegi sirada dinçlik ve zindelik gösterip halk üzerinde iyi bir tesir birakmasi için ata biniyordu.

Hükümdar bizzat sefere çikmadan iki ay evvel Ikinci vezir Pertev Pasa’yi Timisvar hududunda bulunan Gyula (Göle)’yi zaptetmek üzere gönderir. Harp planina göre, Erdel ve Hirvatistan taraflarina taarruzla bütün bir Tuna bölgesi zaptedilerek, Komarom üzerine yürünecek ve Avusturyalilar Viyana’ya dogru çekilmeye zorlanacakti.

l Mayis l566′da son seferi için Istanbul’dan hareket eden Kanunî, biraz önce temas edilen yürüyüs sekli ile l9 Haziran’da Belgrad’a, oradan da Zemlin (Zemin, Zemun)’e geldigi sirada Janos Zsigmond, kuvvetleriyle birlikte orduya katilir. Bu arada Budin Beylerbeyi, Palota kalesi üzerine basarisiz bir harekâtta bulunurken Avusturya kuvvetleri de Tata ve Vesprim’i alarak büyük bir katliam yapmislardi. Osmanli ordusu dogru Sigetvar üzerine yürür. Kale muhasara edilerek toplarla dövülür. Kaleyi savunan Kont Zirinyi Miklos, bütün gücü ile müdafaada bulunur. Arka arkaya yapilan ve bir sonuç alinamayan basarisiz hücumlar karsisinda yasli hükümdar üzülmekte ve “… bu kal’e benüm yüregüm yakmisdur, dilerüm Hakk’dan ateslere yana…” diye hislerini izhar etmekteydi. Nihayet 2l Safer 974 ( 7 Eylül l566 )’de kale alinmis, Kont Zirinyi de yakalanarak idam edilmisti. Bu arada Vezir Pertev Pasa komutasinda Erdel beyi’ne yardim etmek üzere gönderilen kuvvetler de bazi kaleleri feth etmislerdi.b) Kanunî’nin Vefati Sigetvar kalesi hücumlari devam ederken yetmis üç yasinda ordusunun basinda on üçüncü seferini yapmis olan Gazi Sultan Süleyman, 6 Eylül’ü 7 Eylül’e baglayan gece (20 Safer 974) sabaha dört saat kala vefat eder. Sigetvar’in fethini büyük bir sabirsizlikla bekleyen Hünkâra bu fethi görmek nasib olmayacakti. Bununla beraber onun vefatinin ertesi günü kale feth olunmustu. Sokullu Mehmed Pasa, henüz düsman karsisinda bulunulan bir zamanda ölüm haberinin açiklanmasini tehlikeli bulmustu.

Sokullu, Pâdisa’in ölüm haberini alir almaz, diger vezir ve yetkilileri haberdar etmeden sadece kendi kâtibi olan Feridun Bey’e (Münseâtu’s-Selâtin müellifi) haber vermis ve derhal Kütahya Valisi Sehzâde Selim’e, Hasan Çavus adinda bir divan çavusu ile mektup gönderip acele ordugâha yetismelerini bildirmisti.

Hasan Çavus giderken gerçekte asil meselenin ne odugunu bilmiyordu. Sadece Haleb beylerbeyligine tayin olunan bir pasaya müjdeci olarak gönderildigini ve geçerken de bu mektubu Sehzâde Selim’e vermeye memur oldugunu zannediyordu. Bu esnada Selim, Siçanli sahrasinda yaylada bulunuyordu. Hasan Çavus buradan geçerken vezir-i a’zamin mektubunu sehzâdeye verip agizdan da Sigetvar fethi haberini ile Pâdisah’in sihhat ve afiyette oldugunu söyleyip geçecekti.

Vezir-i A’zam bir taraftan Otag-i Humâyunda, yazisi Pâdisah’in yazisina benzeyen Silahtar Cafer Aga’yi oturtup onun yazisiyla degisik islerle ilgili Hatt-i Humayûnlar gönderterek Pâdisah hayatta imis gibi hareket ederken, diger taraftan merhum Pâdisah’in na’sini Otag-i Humayûn’da yikatip vefat haberine vâkif olan tabip Keysûnîzâde, Pâdisah imami Dervis ve rikabdar Mustafa, Musa ve Hasan Aga’lar ile tamami l2 kisiden mürekkeb bir cemaatla namazini kildirir. Bundan sonra iç organlarini çikartip orada gömdürmüs, cesedi de ilaçlatir. Bu ameliyeden sonra, cesedi kokulu bez ve musambalara sarip bir tabuta koyar. Bu tabutu da Otag-i Humayûn’daki tahtin altina gizler.

Sokollu Mehmed Pasa, Sigetvar’in fethinden sonra vezirleri Kanunî’nin vefatindan haberdar eder. Böylece Pâdisah’in vefat haberinden belli ve muayyen bir zümrenin haberi olur. Vezir-i A’zam, bu tehlikeli durumun yayilmasini önlemek için elde edilen zaferden dolayi etrafa fetihnâmeler gönderiyor, kaleyi tamir ettirip içine asker ve silah koydurtuyor, fetih münasebetiyle ilk gün Otag-i Humayûn’da ikinci gün de kendi çadirinda mevlidler okutturuyor, senlikler tertipliyor ve Sigetvar kilisesini tamir ettirerek câmie çevirdikten sonra Pâdisah’in Cuma namazina çikacagini ilan ettiriyordu. Birkaç gün sonra da nikris illetinden fazla rahatsiz olan Gâzi Hünkâr’in namaza çikamayacagini yaydiriyordu. Bu arada asker arasinda henüz fisilti halinde dolasan söylentileri de bertaraf etmek için sanki hiç bir seyden haberi yokmus gibi orduda dellallar gezdirip Divan-i Humayûn toplantisinin yapilacagini ilan ettirirmek suretiyle dedikodulara son verdirir. Bu konuda da Yeniçeri Agasi ile görüsen Vezir-i A’zam, o ve diger üyelerle söz birligi ederek sanki gerçek divan toplanmis gibi askere verilecek terakkilerden ve Pâdisah’in onlara yaptigi hayir dualardan onun agzindan söylüyormus gibi tekrarlar.

Sokollu, ordunun Belgrad’a hareketi esnasinda da Kanunî’nin ölümünü gizlemis, hatta arabaya ona çok benzeyen birini bindirerek, pâdisahmis gibi saga sola selam verdirerek askerin süpelerini gidermeye çalismisti. Nihayet, hafizlarin arabanin etrafinda Kur’an okumaya baslamalari üzerine hükümdarin vefat ettigi anlasilarak feryadlar baslamistir. Sokollu, askeri yatistirmaya muvaffak olmustu. Ordu, Belgrad’a ulastiktan sonra babasinin yerine Osmanli tahtina geçmis bulunan II. Selim’in otagi önünde cenaze namazi kilindiktan sonra tabut Istanbul’a gönderilmis ve buradan da 28 Kasim l566′da cenaze namazi tekrarlanmistir.2. Kanunî Sultan Süleyman’in Sahsiyeti ve

Yaptigi Hayir Eserleri 26 Yasinda tahta geçip 46 yil hüküm süren Kanunî Sultan Süleyman’in bu uzun saltanati sirasinda Osmanli Devleti, üç kitada hâkimiyet tesis eden bir cihan devleti haline gelmisti. Onun döneminde Osmanli ordulari Asya, Avrupa ve Afrika kitalarinda birçok muharebeler yapmis, kazanilan zaferlerle devlet arazisi üç kita üzerinde büyük bir genisleme kaydetmistir. Bizzat kendisi birçok sefere istirak ederek ordunun yüksek komutasini üzerine aldigi gibi devletin genisleme ve yükselmesinde de büyük bir hisseye sahiptir. Onun döneminde kazanilan siyasî basarilar, ekonomik ve sosyal yapiyi belirlemis, hukuk ve adalet prensipleri ön plana çikmistir. Ordunun intizami, teknik gücü ve disiplini gibi bütün müesseseleriyle devlet, çaginin en büyük devleti haline gelmistir. Hak ve adâlete verdigi önemden dolayi halk tarafindan sevilen Kanunî, ordusu tarafindan da ayni nisbette sevilmekte idi. Nitekim, ordusunun intizamina ve askerin terakkisine dair mühim ve esasli kanunlar koymus olmasi da onun ordu tarafindan sevilmesine sebep olmustu. Eyyûbî, onun tebeasi olan bütün insanlar için sergiledigi adâleti su ifadelerlerle nazmen günümüze ulastirmaya çalismistir:

“Adâletle görür âlemde dâdi

Cihan halkina hem oldur muradi

Cihan halkina adlidur sifa-bahs

Cemâli âlemde oldi safa-bahs

 

Saâdet tacinun sâhib kemâli

Adâlet mihri sen göster cemâli

Geçelden tahta ol sâhib saadet

Reâyâ hayli gördiler riâyet

 

Deminde yokdurur hiç kibr u kine

Meger Müslimle kâfir birbirine

Reâyâ adlün ile bagladi üns

Cemâlin cilve-gâh-i gül-sen-i kuds.”

Hareket ve davranislarinda vakar sahibi olan Kanunî, uzun boylu, uzunca boyunlu, yuvarlak yüzlü, ela gözlü, siyah kirpikli, kaslarinin arasi biraz açik, dogan burunlu, seyrek disli, genis omuzlu, mevzun ve yakisikli, söz ve hareketleri ölçülü, aheste yürüyüslü, arslan heybetli ve mert sözlü idi. Âlim, sair ve hakimlerle bulunmaktan hoslanir, hos sohbet, maddî ve manevî bütün iyi hasletleri sahsinda toplamis bir pâdisah idi.

Kanunî Sultan Süleyman, göreve getirdigi insanlarin kabiliyet ve derecelerini iyi bilip takdir ederdi. Bundan dolayi kendisine gelisi güzel adam tavsiye edilemezdi. O, adam yetistirmesini de bilirdi. Nitekim oglu Selim ve torunu III. Murad dönemlerinde ileriyi gören devlet adamlari onun zamaninda yetismis olanlardir.

O, vakur, azim ve irade sahibi, yaratilis itibariyle çok konusmadigi gibi, verecegi kararlarda da acele etmezdi. Bir konuda karar vermek istedigi zaman çok düsünür, gerekenlerle istisarelerde bulunur, çikan sonuca göre verdigi karardan geri dönmezdi. Devlet nüfuz ve haysiyetine halel getirecek konularda müsamaha göstermezdi. Kendisiyle görüsenlerin kapali mütalaalarindan ne demek istediklerini anlar ve ona göre cevap verirdi.

Sultan Süleyman’in, fevrî bir yaratilisa sahip olmamasi, kararlarini düsünüp tasinarak ve ekseriya vezirlerine de danisarak vermesi, temkin ve itidali elden birakmamasi, onun basari yolunu açan ve kendisini büyüklüge götüren hasletlerden sayilmaktadir. Devlet kudret ve nüfuzunu her seyin üstünde tuttugu, devletin yüksek menfaatlerine aykiri saydigi hareketlere tevessül eden kimseleri, en sevdikleri bile olsa, feda etmekten çekinmedigi bir vâkiadir.

O, son seferi olan Sigetvar’a giderken adeta ölüm seferine çikiyordu. Baska bir ifade ile ölecegini bile bile bu sefere çikmistir. Bunun bütün emâre ve delilleri bilinmekteydi. Bununla beraber atalari gibi harp meydaninda ve ordusunun içinde otag-i humayûnunda ölmek istemisti. Bu davranisiyla o, son nefesine kadar devletinin selâmetini ve yüceligini düsünmüstü. Gerçekten de o, gittigi bu seferinde ordusu içinde iken otag-i humayûnda vefat etmis ve bu olay, dönemin dirayetli veziri Sadrazam Sokollu Mehmed Pasa tarafindan 48 gün gizli tutulmustu. Bâki, Kanunî için yazdigi “Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han” adli terkib-i bend seklindeki siirinde bunu su misra ile belirtir:”Halk-i cihana kirk sekiz gün duyurmadi”

O, memleketin birçok yerine oldugu gibi Istanbul’un imarina da ehemmiyet verip hizmet eden bir hükümdardir. Memleketin kültür ve maarifine hizmet eden Süleymaniye külliyesinden baska, babasinin adina yaptirdigi Sultan Selim Câmii ile müstemilati, ogullari Sehzâde Mehmed ve Cihangir namina yaptirdigi Sehzâde (Sehzâdebasi Câmii) ve Cihangir câmileri ile tesisleri, kizi Mihrimah Sultan nâmina yaptirdigi Edirnekapi ve Üsküdar Câmileri, zevcesi Hürrem Sultan adina insa ettirdigi Haseki sultan Câmii, medrese ve Dârussifa, Istanbul’un görütüsünü çok degistirmislerdir. Sonuç olarak o, hayir eserlerine büyük bir önem vererek eserlerinin birçogunu Mimar Sinan’a insa ettirdi ki, Süleymaniye Câmii bunlarin basinda gelmektedir. Ayrica Istanbul’a su getirtilmesi yolunda da büyük çabalar sarf etti. Nitekim Istanbul’daki kirk çesme denilen su yollari da Kanunî’nin büyük ve önemli eserlerindendir. Keza 0, Büyük Çekmece Köprüsü’nü de yaptirmistir. Onun hayir eserleri sadece Istanbul’da degil, ülkenin pek çok yerinde vardir. Nitekim Bagdad’da Siîlerin uzun bir süre önce yikmis olduklari Imam A’zam Ebû Hanife türbesini imar ve bunun yaninda bir câmi ile bir imâret insa ettirdigi gibi , yine Bagdad’da Kadirîye Tarikati’nin kurucusu Seyh Abdülkadir el-Geylanî türbe ve camisini tamir ile bunlara yeteri kadar vakiflar tahsis etmisti. Konya’da Mevlana Celâleddin Rumî türbesi yaninda iki minaleri bir cami ile bir semahâne, bir imâret ve dervisler için hücreler yaptirmisti. Kefe ve Iznik’te önceleri kilise iken, sonradan câmie tahvil edilen mabedleri harab olmaktan kurtarmis, Sam’da (Dimask) câmi, medrese, imâret ve mektep yaptirmistir. Kudüs’teki Kubbetu’s-sahra denilen mukaddes mekânin duvarlarinin içini ve disini nakisli çinilerle süslettirmistir. Ka’beyi, daha önceki halifeler gibi tamir ve tezyine çalisan ilk Osmanli Pâdisahidir. Bu tezyinatin cevazi hakkinda Seyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi’den fetva almis ve insaatin Mekke fukahasi ile Hanefî, Safiî, Malikî ve Hanbelî mezheblerinin imamlari huzurunda yapilmasini emretmistir. Bu dört mezheb için 4 medrese yaptirip bunlara Osmanli medreseleri usûlüne göre talebe ve muid tayin ettirmistir. Müderrislere yevmiye olarak 50, muidlere 4, talebeye de 2′ser akça tahsis etmistir. Bu arada Mekke’nin en büyük ihtiyaci olan su yollari için tahsisat ayirmistir. Kanunî Sultan Süleyman’in Istanbul, Haremeyn ( Mekke – Medine), Bagdad ve diger sehir ile bölgelerde yaptirdigi hayir eserlerini tafsilatli bir sekilde veren Eyyûbî de, bu konuya su beyit ile baslar:

“Gel imdi gûs-i câni eyle hazir

Diyem hayrat-i sâhi sana bir bir”

Islâm’dan alinan ilhamla meydana getirilen Osmanli medeniyeti, bir dis medeniyeti oldugu kadar ayni zamanda bir iç ve ruh medeniyeti idi. Iste bu müsterek faaliyetin verimleri, taht sehri olan Istanbul’u, yeryüzünün efsaneler ile boy ölçüsen cenneti hâline getirmisti. Kanunî tarafindan imar edilip genisletilen sehir, baglar, bostanlar ve tarlalardan gayri Galatasaray’daki Acemioglanlar kislasi ile Venedik ve Lehistan elçilikleri saraylarindan baska bina bulunmayan Beyoglu’na ve Galata’ya dogru tasarak, Kasimpasa, Piyâle Pasa, Ayaz Pasa ve Pîrîpasa mahallelerini kazanmisti. Bununla beraber Istanbul’a bir Müslüman Türk sehri karekterini kazandiran baslica hususiyetler, sehri büyük – küçük dinî ve milli merkezler etrafinda toplayan site fikri idi. Öyle ki, câmii, mescidi, sebili, imâreti, hani, hamami, tekkesi, türbesi, medresesi, kütüphânesi, çesmesi, meydanlari ve çinarlari, kestaneli, asmali, salkimli bahçeler içindeki evleri,konaklari ve saraylari ile her semt, her mahalle, müsterek bir kültür ve medeniyetten sagilip akan millî ruhun tâ kendisi idi.

Hele medreseler, yesilliklerle yazilmis siirler gibi idi. Bahçe zevkini o kadar agirbasli, zarif ve asîl çizgilerle halletmis bahçe mimarligi, san’at ile tabiati birbirinin emrine vermis bir tarz ve tanzim saheseri sayilabilirdi. Bu dönem öyle bir dönemdi ki, toplum neyi isteyecegini tayin edebilecek kivamli seviyeyi yakaadigi için ne yaptigini da biliyordu. Bu sebeple yapici olan hareketlerinde yanilmiyordu. Gözün gördügü, elin degdigi, kulagin duyup dudagin söyledigi her sey, millî ve dinî bir özellik tasiyordu.

Sehrin göbeginde hesaba gelmez saraylar, câmiler, hanlar ve hamamlar vardi. Ami kiyilarda köselerde, bir sebili, bir mescidi, bir türbesi, hatta bir çinari ortasina almis öyle sokaklar, mahalleler bulunuyordu ki, bu kurulus ve istifteki vakar, iffet, hicab ve edep motiflerinin kaynasmasindan çikar siirli terkib, ölüm tehdidi karsisinda dahi dogruyu söyleyen bir dudak gibi yerliye de yabanciya da kendisinin Müslüman Türk oldugunu söylerdi.

Böylece sehrin yükü , asla bir semte yigilmamisti. Zevk ve san’at, her tarafa birden dagilmisti. Bu cemiyet, çiçegi, agaci ve hayvani âdetâ ailesinin birer ferdi imis gibi derecelendirdigi bir muhabbetle seviyor, onlara, hayati içinde yer ve kiymet veriyordu. O devrin Istanbul’unda, bahçesiz bir ev, agaçsiz bir bahçe düsünülemezdi. Bogaziçi ormanlarini teskil eden çinarlar, meseler, ardiçlar, erguvanlar, çitlenbikler, sehrin içine girince ismi degisir ve koru adini alarak saltanatina devam ederdi. An’ane, nebatin da hayvanin da gönülü hâmisi idi. Hayatinin içinde yeri olan bu masum yoldaslara saygisizligi, ictimaî suçlardan daa da agir kabul ederek kestirmece “günah” der ve zarurete ona el vuran tahribçiye kötü gözle bakar ve umumi bir nefret agi içine düsürerek kendinden uzaklastirirdi. Bugün dahi baltasinin yüzünü çaputla örterek odun kesmeye giden köylü ve kurban edecegi hayvanin evvela gözlerini baglayan adam, o devirlerin saygi mirasindan duygu dagarciginda artiklar kalabilmis bahtiyarlardandir.

Emrinde ve hizmetinde olan yaratilmislara âzamî sefkat ve nezâketi imaninin geregi kabul eden an’ane, agaç sevgisi ile hayvan sevgisini at basi takib eder. Bunlara karsi saygisizlik ve lâubaliliklere cephe almayi da yine o imanin icabi sayarlardi. Kanunî devrinde bir Venedik’li kuyumcunun, tuttugu kusa eziyet ettigini görenler tarafindan sürüklenerek kadi’nin uzuruna götürülmesi,toplumun bu konuda gösterdigi bitmez tükenmez hassasiyetten alinmis basit bir örnektir.

Sultan Süleyman, Osmanli hükümdarlari içinde “Kanunî” lakabini tasiyan tek pâdisahtir. Bilindigi gibi Osmanli devleti’nin kurulusu ile birlikte ülkede müdevven olsun veya olmasin “Ser’î” ve “Örfî” kanunlar uygulanmakta idi. Ancak “Kanun-nâme” seklinde bir codification ameliyesini ilk defa küçük ve eksik olmasina ragmen Fâtih Sultan Mehmed zamaninda ve esasli olarak da Sultan Süleyman zamaninda görüyoruz. Onun, Kanunî sifatini almasina sebep olan bu kanun-nâme, süphesiz ki o zamana kadar yavas yavas tekevvün eden huhukî, idarî, malî, askerî ve diger mevzuatin islâh edilerek en mütekâmil sekline kavusmasi bu pâdisah zamaninda olmustur. Bu kanun-nâme üç ana bölüm ve bunlarin tali kisimlarindan mütesekkildir. Burada, ceza kanununu, vergi kanunlarini, bir de reâyâ ve bazi askerî siniflarla ilgili kanunlari görmek mümkündür. Kanun-nâmedeki maddeler, Ebu’s-Suûd Efendi’nin fetvalari ile kanuniyet kesbederek “Sultan Süleyman Kanun-nâmeleri” adi ile asirlarca mer’iyette kalmistir. Bu kanun-nâme, Kanunî’yi dünya tarihinin büyük hukukçulari arasina sokmaktadir. Gerçekten, Kanun-nâme’nin l. bâbinin birinci faslinda, ceza hukuku bakimindan devletin bütün tebeasinin (vatandaslarinin) birbirlerine esit oldugu , hepsinin ayni cürümden ayni cezayi görecegi, su ifadelerle nakledilir:

” Cinayat mukabelesinde olan cürmü siyaset bâbinda vaz’ oundu ki, sipahî ve raiyyet ve serif ve vazi’ ve deni ve refi’ arasinda müsterektir. Söyle ki: Her kim bu cerâimden birisi ile mücrim ola, mukabelesinde ta’yin olunan ukubetle muâkab ola.” Kanun-nâme’nin bu maddesini degerlendiren I. Hami Danismend, hakli olarak söyle der: “Herhalde bu vaziyet XVIII. asrin sonlarindaki Fransiz inkilâbindan çikan müsavat esasinin Türkiye’ye ancak XIX. asirdaki Tanzimat-i Hayriye’den itibaren girebilmis oldugunu iddia edenlerin yüzlerini kizartmak lazim gelecek bir vaziyettir. Sahsî hukuk itibariyle sinif ve mevki farki gözetmeyen bu müsavat (esitlik) prensibi, siyasî hukuk bakimindan da Osmanli Imparatorlugu’nun tesekkülünden beri tatbik edilmis en eski mahiyetindedir.” Burada sunu da belirtelim ki, gerek Kanunî, gerek kendisinden önceki Osmanli hükümdarlari, gerekse daha sonrakiler, adâlet konusunda son derece titiz davranmak zorunda idiler. Zira bu konuda titizlik göstermek, mensubu bulunduklari dinin (Islâm) emri idi. Bu din, adâlet sahsî ceza konusunda insanlar arasinda bir ayirim yapmaz. Insan olarak herkesi esit ve ayni haklara sahip kabul eder. Keza bu din, insanlarin zorla Müslüman yapilmalarina da müsaade etmez. Gerçi gerek Islâm’in, gerekse Osmanli’nin bu anlayisini kavrayamayan dönemin Avrupali bazi yazar, elçi ve seyyahari birtakim yanlis degerlendirmelerde bulunurlar. Bununla beraber sonunda onlar da gerçekleri söylemekten kendilerini alamazlar. Nitekim o dönemden (l530) zamanimiza kadar gelen bir eserde Bosna ve halki ile ilgili bazi bilgiler verildikten sonra ” Bununla birlikte Pâdisah, Hiristiyanlarin papazlarina, kiliselerine ve çesitli mezheplerine bagli kalmalarina da izin vermistir”

Osmanlilarin bu büyük pâdisahi zamaninda, nüfus ve arazi tahrirlerine büyük bir önem verildiginden, Kanunî de bir hükmünde, memleketin gerçek vaziyetinin bütün teferrüatiyle bilinmesinin, zamanla meydana çikmasi muhtemel olan bazi yolsuzluk ve haksizliklarin ortadan kaldirilabilecegine isaret etmistir.

Kanunî Sultan Süleyman ilim ve kültür adamlarini himaye ettigi gibi onlari çesitli sekillerde taltif edip desteklerdi. Kendisi de sair olan ve Muhibbî mahlasiyla siirleri bulunan Kanunî Sultan Süleyman’in, matbu bir de divani vardir. Topkapi Sarayi Müzesi Arsivinde kendi el yazisiyla manzumelerini hâvi perakende müsveddeleri mevcuddur. Günümüz Türkiye’sinin hemen hemen bütün saglik kuruluslarinda bir levha seklinde duvarlarda asili bulunan ve: “Âlem içre muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sihat gibi

Saltanat dedikleri ancak cihan gavgasidir

Olmaya baht-u saadet dünyada vahdet gibi” misralari da ona aittir.

O, sadece kendisi siir söylemekle kalmamis ayni zamanda sair ve ediplerin elinden tutup onlarin yetismelerine de yardimci olmustur. Nitekim o, siirdeki kudretini anladigi meshur sair Bâki’nin elinden tutup yetismesine himmet etmistir. Nimet ve kadirsinas olan Bâki’nin, Sultan Süleyman’in vefatina dair kaleme aldigi mersiye edebiyatimizin saheserlerindendir. Onun, ilim ve marifet erbabina karsi gösterdigi itibar ve onlara olan riayeti pek ziyade idi. Zamaninda yetistirdigi ulema ve suâranin (sairler) eserlerini kütüphanesinde saklardi. Onun, edebî eserlere verdigi degeri göstermesi bakimindan Kelile ve Dimne’nin mütercimi Alaeddin Ali Çelebi’ye olan iltifati örnek olarak gösterilebilir. Ali Çelebi, “Hümayun-nâme” adi ile yaptigi tercümeyi takdim ettigi zaman, o, bu eseri bir gecede okuyarak, mütercimini Bursa kadiligina tayin eder. Kanunî’nin büyük bir hükümdar oldugunda ittifak eden tarihçilerden bir kismi, onun devrinin on büyük sadrazami oldugunu ve on mümtaz vasifli defterdar ve nisancisi yaninda, on tane büyük âlim ile on büyük sair bulundugunu da bildirmektedirler.

Kanunî Sultan Süleyman’in, toplumdaki insanlari nasil degerlendirdigini ortaya komasi ve onlara nasil bir kiymet atfettigini göstermesi bakimindan nakledecegimiz su olay büyük bir deger tasimaktadir. Buna göre bir gün o, mahremleri ile görüsürken onlara dünyanin velinimetinin kim oldugunu sorar. Onlarin, “Pâdisah hazretleridir” demeleri üzerine “Hayir, velinimeti-i âlem reâyâ yani köylüdür ki, ziraat ve hirâset (çiftçilik ile ugrasmak) emrinde huzur ve rahati terk ile iktisâb ettikleri (kazandiklari) nimetle bizleri it’am ederler” demisti.

Kaynak: Osmanli tarihi

« Previous Page« Previous entries « Previous Page · Next Page » Next entries »Next Page »

YASAL UYARI : Sitemiz içeriğini oluşturan mesajlar ve haberler sitemiz ziyaretçileri tarafından eklenen yazı ve haberleri içermekte olup site yöneticimiz kontrolü ile onaylanmaktadır. Sitemiz şahısların hukuklarına herhangi bir şekilde saldırıyı reddetmekte olup gözden kaçabilecek bu tarz mesajların tarafımıza bildirilmesi rica olunur. Tarafımıza bildirilen mesajlar en geç bir hafta içerisinde sitemizden kaldırılacaktır. İletişim mail adresimiz : derya381975@gmail.com